Güncel İçerik

Merhabalar

Engelli haklarına dair tüm içerikten üye olmaksızın yararlanabilirsiniz.

Soru sormak veya üyelere özel forumlarlardan ve özelliklerden yararlanabilmek içinse sitemize üye olmalısınız.

Teksan İnovatif Medikal: Engelliler, Engelli Çocuklar, Hasta ve Yaşlılar için emsalsiz ürünler

Şizofreni/psikoz belirtileri nelerdir?

kara duman

Üye
Üyelik
20 Kas 2021
Konular
7
Mesajlar
721
Reaksiyonlar
72
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/sizofreninin-belirtileri-nelerdir

ŞİZOFRENİ/PSİKOZ BELİRTİLERİ NELERDİR?
Şizofreni insan beyninin algılama, muhakeme, düşünce, dil, konuşma, yazma gibi en ileri işlevlerini etkilediği için geniş bir belirti yelpazesine sahiptir. Tanıyı kesinleştirecek sadece şizofreniye özgü bir belirti yoktur. Ancak genel itibarı ile psikoz, apati (ilgi kaybı), irade kaybı, duygulanımda küntlük, sosyal içe çekilme, hareket belirtileri ve bilişsel bozukluk ile seyreden bir klinik tablo görünümündedir.

Şizofreni belirtileri:

Pozitif belirtiler
Negatif belirtiler
Düşünce ve davranışta dağınıklık (dezorganizasyon)
Bilişsel, duygudurum ve motor belirtiler
şeklinde sınıflandırılır.

Şizofreninin Pozitif Belirtileri Nelerdir?
Pozitif terimi olmaması gereken bir şeyin olduğunu ya da normal gibi görünen bir şeyin abartılmış olduğunu ifade eder.

Pozitif belirtiler gerçeği değerlendirme yetisinin ve algının bozulmasına bağlı olarak gelişen varsanılar (halüsinasyonlar) ve düşüncenin içeriğinde bozulma sonrasında gelişen sanrılardır (hezeyanlar).

Ayrıca düşüncenin biçiminde ve sürecinde (yapısı) bozulmaya bağlı belirtilerle dil ve konuşma bozukluklarının bazıları da pozitif belirti kapsamına girer.

Şizofrenideki Algı Bozuklukları (Varsanılar=Halüsinasyonlar)
Varsanı, herhangi bir uyaran olmadığı halde varmış gibi algılanmasıdır. İşitme varsanıları şizofrenide en çok görülen varsanı çeşididir. Ancak görme, tatma, koklama ve dokunma varsanıları da görülebilir.

İşitme varsanıları en çok hastayı tehdit eden, açık saçık konuşan, komut veren, küfreden, olumsuz, suçlayıcı ve aşağılayıcı sesler şeklinde işitilir. Bu sesler genellikle aralarında konuşan, hastadan bir üçüncü şahısmış gibi bahseden seslerdir. Bazen hastaların kendi düşünceleri de kulaklarına ses olarak gelebilir. Uğultu, gürültü, haykırma, gülme, müzik şeklinde sesler de duyulabilir. Sesler bazen çok açık bazen de uzaktan, derinden ya da fısıltı şeklinde gelebilir.

Görme varsanıları çok nadirdir. Işık, insan, hayvan, nesne görme şeklindedir.

Dokunma varsanıları genellikle hastanın kendisine dokunulduğunu, derisine birşeylerin batırıldığını, üzerinde birşeylerin (böcek gibi) gezindiğini, kendisiyle cinsel ilişkiye girildiğini, bedenin kesildiğini ya da vücuduna elektrik verildiğini hissetmesi şeklindedir.

Koku varsanıları ortamda olmayan idrar, dışkı, çürümüş et, duman veya yanık kokusu alma, tat varsanıları da metalik tarzda, hoş olmayan, tuhaf tatlar şeklinde olabilir.

Varsanıların dışında Kurt Schneider’in tanımladığı ve şizofreni tanısı koymada özel bir değere sahip olan Birinci Derece Belirtileri (Schneiderian Belirtiler) vardır.

Birinci Derece Belirtileri (Schneiderian Belirtiler)
Kendi düşüncelerini söyleyen sesler işitme
Kendisi hakkında konuşan ve tartışan sesler işitme (üçüncü şahıs varsanıları)
Kendisi hakkında yorum yapan sesler işitme
Dış güçler tarafından bedeninin etkilenmesi (bedensel edilgenlik)
Düşünce sokulması ve çalınması
Düşünce okunması, yayınlanması
Algıların sanrılarla yorumlanması (sanrıi algı)
Duygu veya duyumların dış güçler tarafından oluşturulması
Eylem veya isteklerin dış güçler tarafından oluşturulması, etkinlenmesi
Schneiderian belirtiler edilgenlik düşünceleri olarak da geçer ve şizofreni için oldukça tipiktir. Bu belirtilerin varlığı şizofreni tanısını kesinleştirmez ama yokluğu da şizofreniyi ekarte ettirmez.

Hasta hareketlerinin yönlendirildiğini, beyninin yıkandığını, düşüncelerinin basın yayın organlarıyla bütün dünyaya yayınlandığını düşünür. Radyoda, televizyonda, gazetelerde, hatta filmlerde kendi düşüncelerinin anlatıldığına inanır. Buna düşünce yayınlanması adı verilir.

Bazıları düşüncelerinin başkalarınca okunduğunu, beyninden çalındığını, istemediği düşüncelerin zihnine sokulduğunu iddia eder. Gizli güçler gece gelip düşüncelerini çalmış veya beyinlerine bazı düşünceler yerleştirmiştir. Bazen hastalar bütün hareketlerinin bir başkası tarafından yönlendirildiğine inanabilir. Hastaya göre, oturması, kalkması, yatması, konuşması, yürümesi, yemesi, içmesi bazı güçler tarafından yönlendirilir.

Şizofrenide Düşünce Bozuklukları Nelerdir?
Düşünce ve muhakeme bozukluğu şizofreninin en önemli belirtisidir. Beyindeki aksaklıklar sebebiyle duygu, düşünce ve davranışlardaki bütünlük bozulur. Bu durumda zihinsel süreçler adeta birbirinden bağımsız olarak çalışır; algılama, değerlendirme, muhakeme ve davranışa dökme süreci, belirlenen bu disiplin içinde işleyemez. Şizofreni ismi bu zihinsel yarılmayı ifade eder. Bunun arka planında sağlıklı düşünebilme yeteneğinin kaybı yatar.

Bir düşüncenin sağlıklı olabilmesi için gerçeğe uygun, bir amaca yönelik, birbiriyle bağlantılı ve düzenli bir akış içinde olmalıdır. Şizofrenide düşünce gerçeklikten kopuk, amaçsız, bağlantısız ve düzensizdir. Şizofrenide düşünce bozukluğu üç şekilde karşımıza çıkar:

Düşünce İçeriğinin Bozulması (sanrılar)
Düşünce Biçiminin Bozulması
Düşünce Sürecinin Bozulması
Şizofrenide Düşünce İçeriğinin Bozulmasıyla Oluşan Sanrı Nedir?
Düşünce içeriği bir kişinin fikirlerini, inançlarını ve dış dünya hakkındaki yorumlarını yansıtır. Şizofrenide düşünce içeriğindeki bozulma kendisini sanrılarla gösterir.

Sanrılar dış dünya gerçeklerinin ve görülenlerin çarpıtılmasıdır. Varsanıda olmayan görüntülerin görülmesi, sanrıda ise var olan görüntülerin yanlış yorumlanması söz konusudur.

Sanrılar düşünce ile birlikte muhakemenin de bozulduğunu gösterir. Muhakeme (yargılama) beyne gelen bilgilerin, işlendikten sonra ne olduğunun ve ne anlama geldiğinin karara bağlanmasıdır. Çevreden alınan uyarıların, bellekte daha önceden kaydedilmiş olan deneyimlerle karşılaştırılması suretiyle sağlıklı hükümler verebilme becerisi olarak da tanımlanabilir. Duyduğumuz bir sesin, gördüğümüz bir görüntünün anlamının ne olduğunu ve neyi anlatmak istediğini muhakeme sayesinde idrak edebiliriz. Beş duyu organıyla algıladığımız uyarılar, beyinde bilgi-işlem sürecinden geçer ve ön bölgede (prefrontal) hükme bağlanır. Şizofrenili hastalarda bilginin beş duyu yoluyla toplanması ve beyne iletilmesi normal, ancak bu bilginin işlenmesi bozuktur. Daha net bir ifadeyle, şizofrenide bilgiler doğru toplanır ama yanlış yorumlanır. Buna muhakeme kusuru denir.
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/psikoz-nedir-sizofrenide-psikoz-ve-sanrilar-nasil-olusur

Psikoz dış dünyadan gelen uyaranların objektif ve rasyonel bir şekilde muhakeme edilebilmesi yani gerçeği değerlendirme yetisinin bozulmasıdır. Gerçeği değerlendirme yetisi bozulunca değerlendirmeler objektif ve rasyonel olmaktan çıkar, sübjektif, gerçeğe uymayan ve çarpık bir mantığa bürünür. Sanrılar bu çarpık mantığın ve onun sebep olduğu düşünce bozukluğunun ürünüdür.

Şizofrenili hastalarda sanrılara karşı sarsılmaz ve değiştirilemez bir inanç söz konusudur. Hasta kendi inandığı seçeneğin kesinlikle doğru olduğunu düşünür ve öne sürülen hiçbir delili kabul etmez. Öyle ki kendisini ikna etmeye çalışan kişileri bile düşman olarak görür. Doktorundan “Sen de onlardansın” ya da “Siz de onlarla işbirliği yaptınız. Bana kötülük edeceksiniz!” diye şüphelenebilir. Yoldan geçen biri selamlaşma kabilinden gülümsese bunu “Bu adam benimle dalga geçiyor, beni takip ediyor, bana komplo kuruyor!” şeklinde yorumlayabilir. Bir hasta bazı güçlerin hayatını karartmak için çalıştığına inanıyordu. Kendisine böyle bir şeyin olamayacağı söylendiğinde “Doktor Bey, siz de onlarla birliktesiniz, zaten siz de oyunun bir parçasısınız. Siz bana hasta damgası vuracaksınız, onlar da emellerine ulaşacaklar. Beni etkisiz hale getireceksiniz” diye savunmaya geçmişti.

Hasta doğru ile yanlışı, dost ile düşmanı birbirine karıştırır, hayatındaki her şey allak bullak olur. Bu yüzden ülkeden kaçmaya çalışan, kılık değiştirip sakal bırakan ve kendilerini tanınmayacak hallere sokanlar bile olur.

Şizofrenide Görülen Sanrı Çeşitleri Nelerdir?
Sanrıları sistemli ve sistemsiz olarak sınıflandırabiliriz. Gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan sanrılara sistemsiz, günlük gerçeğe uygun görünen sanrılara da sistemli sanrılar denir. Sistemsiz sanrılar absürt, tuhaf ve acayiptir. Kişinin uzaylıların gelip de beynine bir çip yerleştirdiğini ve bununla kendisini yönlendirdiğini düşünmesi sistemsiz sanrılara, MİT tarafından takip edilme, eş tarafından aldatılma, zehirlenmeye çalışılma gibi sanrılar da sistemli sanrılara örnek verilebilir.

En sık görülen sanrılar kötülük ve düşmanlık görme (perseküsyon) ve alınma (referans) sanrılarıdır. Ancak sanrılar grandiyöz (büyüklük), dînî, mistik ve somatik nitelikte de olabilir.

Kötülük ve Düşmanlık Görme Sanrıları (Perseküsyon Sanrıları)
Şizofrenide görülen en meşhur sanrılardır. Düşmanlık görme, tehlike içinde olma, kendisine kötülük yapılacağına inanma şeklinde belirir. Hasta önemli bir kişi olduğu için kendisiyle uğraşan güçlerin var olduğuna inanır. O yüzden düşmanlık sanrıları çoğu zaman büyüklük sanrılarıyla birlikte görülür. Önemli bilgilere sahip olduğunu ve takip edildiğini düşünen hasta gördüğü her olaydan, kişiden ve nesneden bu düşüncesini besleyen veriler elde etmeye çalışır. “Şu adam her gün buradan beni kontrol etmek için geçiyor, şu siyah araba benim için burada.” gibi deliller öne sürer. Televizyonda haber programı yapanların kendisini hedef gösterdiğini düşünür. Bu yüzden sürekli evini, işini değiştirir. Bir hasta, bu tarz düşüncelerden ötürü iki senede yirmi ev değiştirmişti. Yurt dışına çalışmaya ya da okumaya gidip bir ay sonra hastalanmış bir şekilde dönen gençler vardır. Amerika’ya yüksek lisans yapmaya giden çok başarılı bir öğrenci orada bir müddet yalnız yaşamıştı. Bulunduğu çevredeki yabancıların birtakım ters davranışlarına maruz kalmış, zamanla herkesin bir araya gelip kendisine oyun oynadığını, komplo kurduğunu düşünmeye başlamıştı. Her gördüğü Amerikalıdan şüpheleniyor; kendisini içeri atacaklarını, hayatını karartacaklarını zannediyordu. Bu düşünceler yüzünden dışarı çıkamaz hale gelmiş ve Türkiye’ye geri dönmüştü. Yine Amerika’ya eğitime giden bir genç ABD’de uzay çalışmaları çok yoğun olduğu için, uyurken kulağına alıcı cihaz yerleştirildiğini ve CIA’in bu cihazla kendisini takip ettiğini, yönlendirdiğini ve düşüncelerini okuyarak Türkiye hakkında bilgi elde ettiğini düşünüyordu. Yakın akrabaları tarafından zehirlenerek öldürüleceği şeklinde kötülük görme sanrıları da sık görülür. Bu yüzden hastalar evde yemek yemez, başkasının elinden su içmez ve odalarından çıkmazlar.

Bir diğer sık görülen sanrı da referans veya üstüne alınma sanrısıdır. Kişi haber spikerinin kendisine göz kırptığını, radyocunun mesaj gönderdiğini, reklamlarda kendisiyle ilgili şifrelerin olduğunu, bazı filmlerin ve dizilerin, bu film ve dizilerdeki karakterlerin kendisini anlattığını iddia edebilir. Sosyal medyada atılan mesajlar “kendisinden bahsediyor, onu tehdit ediyor, sanki dünya iş birliği içinde ondan bahsediyor” diye düşünebilir.

Kıskançlık sanrıları, eş tarafından aldatılma düşüncesiyle kendini gösterir. Kişi eşinin kesinlikle kendisini aldattığını iddia eder ve her şeyi buna yorar. Bu yüzden eşine zarar verme noktasına bile gelebilir.

Büyüklüklük Sanrıları (Grandiyöz sanrılar)
Genellikle kişinin kendisini devlet başkanı, başbakan, vali, ülkeyi yönetme ve dünyayı kurtarma gücüne sahip önemli bir kişi gibi görmesi şeklinde belirir. Meclise girip başbakana direktif vermek isteyen, düzen hakkında nutuk çeken, ileri geri konuşan, kendisinin kurtarıcı olduğunu düşünen hastalar bazen televizyon haberlerine konu olur. Bunların dışında büyüklük sanrıları asalet, keşif, erotomani, hak arama şeklinde görülebilir. Asalet sanrıları tanınmış bir aileden veya hanedan soyundan geldiğini zannetme, kral, kraliçe, prens veya prenses, çok zengin bir ailenin oğlu, kızı ya da varisi olduğunu iddia etme şeklinde belirir. Kişi zengin bir ailenin çocuğuyla evli olduğuna ve ondan çocuk doğurduğuna inanabilir. Hatta o kişiye ulaşıp DNA testi yaptıracağını söyler. Bunların yanı sıra, çocuklarını başkasının çocuğu, ailesini başkasının ailesi gibi görenlere de rastlanır.

Keşif Sanrıları
Eskiden beri sıklıkla gündem oluşturan, haberlere çıkan bir sanrı çaşidir. Kişi içinde bulunduğu zamanda yapılması mümkün olmayan bir şeyi icad ettiğini iddia edebilir. Keşif sanrıları absürt ve bilimsel dayanağı olmayan, olsa da kişinin kendi gerçeğiyle bağdaşmayan keşiflerle gündeme gelir. Kişi sürekli bir keşif yapma telaşındadır, kendisini bütün insanlığı kurtarmaya adamıştır ve bu yüzden sosyal geri çekilme yaşar.

Bir diğer büyüklük sanrısı da daha çok erkeklerde görülen ve dünyadaki bütün kadınların kendisine hayran olduğu inancıyla giden erotomanik sanrıdır. Kişinin dayanılmaz bir cazibesi vardır, bütün kadınlar onunla tanışmak için sıraya girmiştir. Hasta, beğenildiğini düşündüğünden, gördüğü her kadınla ilişki kurmaya çalışır ve yoldan geçenlere laf atıp sarkabilir.

Hak Arama Sanrısı
Hastanın mahkeme mahkeme dolaşıp kendisine miras kalan malın ailesi tarafından gasp edildiğini, hakkının yendiğini iddia etmesi, sürekli savcılığa ve karakola şikâyet dilekçesi vermesi şeklinde ortaya çıkar.

Dînî Ve Mistik Sanrılar
Çoğu zaman kişinin Tanrı, Peygamber, Mehdi, Mesih, dini bir lider veya evliya olduğuna inanması ve bunu iddia etmesi şeklinde ortaya çıkar. Bu hastalardan bazıları o kadar inandırıcı olur ki etraflarında inanan çok sayıda yandaş toplanır. Buna ‘folie a deux’ yani paylaşılmış psikoz denir. Bazen aileler bile bu sanrılara inanabilir. Çünkü hasta onlara göre çok sağlam deliller sunar: Sürekli namaz kılar, gece gündüz ibadet eder, dînî nutuklar çeker. Çevreden izole olur, inzivaya çekilir. Bunu gören bazı hasta yakınları onun kendini dine verdiğini ve erdiğini düşünmeye başlarlar.

Şizofrenide büyü, şeytan, cin gibi metafizik ve doğaüstü varlıklarla ilgili sanrılar da sıklıkla görülür. Kişi kendisine büyü yapıldığını, büyülerle erkekliğinin bağlandığını, öldürülmeye çalışıldığını iddia edebilir. Bazıları da sürekli onlarla konuşan ve canlarını yakan cin kılığına girmiş insanlar olduğundan yakınır. Şeytanı gördüğünü ve şeytanın kendisini yoldan çıkarmaya çalıştığını iddia edenler de olur.

Somatik (Bedenle İlgili) Sanrılar
Şizofrenide görülen meşhur sanrılardandır. Cinsel organından kötü kokular geldiği, vücudundan yayılan kokuların çevreyi rahatsız ettiği, insanların bunun için kendisine kızdığı ve onu dışladığı gibi düşüncelerle görülebilir.

Nihilistik (Yok Olma) Sanrılar
kişinin midesinin, böbreğinin ve bütün iç organlarının çürüdüğünü, vücudunun dağıldığını ve yok olduğunu düşünme şeklinde görülür. Şizofrenide benliğin, bedenin ve dış dünyanın sınırlarının kaybolmaya başladığı noktada ortaya çıkar. Sınırlar netliğini kaybettikçe kişi benliği yok oluyormuş gibi hissetmeye başlar. Bu o kadar şiddetli bir yok oluş duygusudur ki hasta sanki kıyamet kopuyor ve dünyanın sonu geliyor zanneder. Bu aşırı korku haline dağılma anksiyetesi adı verilir.

Sanrıların arkasında kişiye ait korkular ve duyarlılıklar yatar. Sanrıların arka planında kişinin kendisini ve dış dünyayı algılamasıyla ilgili detaylar yatar. Bazen güçsüzlük, güvensizlik ve değersizlik duygularına tepki olarak gelişebilir. Özgüveni azalmış, kendini lanetlenmiş, felaket kaynağı, değersiz, suçlu ve günahkâr gören bir hasta Mesih, peygamber, veli olduğunu iddia edebilir. Böylece kendisini idealize ettiği konuma yerleştirerek değerli olduğunu hissetmeye çalışabilir. Aşırı suçluluk duygusu olan bir şizofrenili kişi sürekli kendisini izleyen, işlerini aksatmaya ve engellemeye sebep olan ve kendisine zarar vermeye çalışan insanların olduğundan yakınabilir. Birçok düşmanlık sanrısının arka planında kendini aşırı suçlu görme yatar.

Sanrılar bazen de kişinin hayatındaki soyut meselelerin yarattığı stresten korunmak için bilinçdışı tarafından geliştirilen savunma mekanizmalarının bir uzantısı olarak gelişebilir. Örneğin evliliğinde mutsuzluk ya da güvensizlik hisseden bir hasta bunu, karısının yemeğine zehir koyduğu, her yemek yediğinde zehirin tadını aldığı ve zehirlendiği inancıyla dile getirebilir. Kişi soyut manada hayatının zehirlenmesi fikrini eşi tarafından zehirlenme şeklinde yaşar ve buna inanır. Burada kişinin iyi bir koca olmadığı düşüncesini eşine yansıtarak onun kendisini sevmediği ve yok etmek istediği şekline dönüştürür ve bu şekilde suçluluktan kurtulmaya çalışır. Esasında her sanrının arka planında soyut düşüncenin bozulmasıyla ortaya çıkan bu tür çarpıtılmış düşünceler yatar.

O yüzden şizofrenili kişilerin sanrılarının arka planını çözebilmek için iyi analiz edilmesi ve temeldeki duyarlı olunan düşünceyi düzeltmeye yönelik terapötik müdahalelerin yapılması gerekir.
 
Şizofreni/Psikozda düşünce biçim bozukluğu.

Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenide-dusunce-bicim-bozuklugu-hangi-sekillerde-gorulur

Şizofrenide düşüncedeki biçim bozuklukları dereistik/otistik, paralojik, majik ve regresif düşünce şeklindedir. Dikkat azlığı, düşünce fakirliği, zayıf soyutlama yetisi, aşırı genellemeler düşünce biçimindeki bozuklukları yansıtır.

Dereistik ya da Otistik Düşünce
Dış dünyadan kopuk, gerçeğe uygun olmayan, içsel ve dürtüsel olarak ortaya çıkan bir düşünme biçimidir. Otistik düşünce şizofreninin tipik özelliği olan yabancılaşmanın en önemli sebebidir. Yabancılaşma özellikle ön beyindeki işlevselliğin bozulmasına bağlıdır. Kişi mantıksız, akılsız, tutarsız, kararsız, garip ve tuhaf görünür. Bu durum, şizofrenili hastanın her türlü duygu, düşünce, konuşma ve davranışında kendini gösterir. Bütün düşünceler adeta deforme olmuştur. Kişi, arkadaşlarına, akrabalarına, hatta anne babasına karşı yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşma sebebiyle kendi yarattığı iç dünyasına çekilir, yalnızlaşır ve dış dünyayla irtibatını tamamen koparır. Bu duruma otizm adı verilir.

Paralojik Düşünce (Çarpık Mantık)
Benzerlikler ve ayrıntılardan yanlış özdeşleştirmeler yapma, bir bütünün tek parçasını bütünmüş gibi algılama şeklindeki düşünce biçimidir. Çarpık mantıkta nesneler arasındaki kıyaslama absürt bir şekilde yapılır ve ifade edilir: İkisi de uçtuğu için uçağın ve kuşun aynı olduğunu, yani kuşun bir uçak olduğunu düşünmek gibi. Bir şizofrenili hastanın şu ifadeleri parolojiyi güzel bir örnektir: Hem Meryem Ana, hem mum, hem de bizzat kendisi olduğuna inanan bir hastaya bu düşünceye nasıl vardığı sorulmuş ve hasta şöyle cevap vermiş: “Meryem Ana’nın başının etrafında bir hale vardır, mum alevinin etrafında da aynı hale bulunur, ben de insanlar tarafından bir nefret halesi ile çevrilmiş haldeyim. O zaman beni bu haleye göre tarif edersek, ben hem Meryem Ana’yım, hem mumum, hem de bizzat kendimim.” Buna benzer paralojilere ilkel toplumlarda sıklıkla rastlanır. Örneğin aynı toteme bağlı olan bir kabile ferdi, kendisini hem buğday tanesi, hem papağan, hem de o toteme bağlı bir kabile üyesi zannedebilir. O yüzden şizofrenide görülen bu düşünce biçimine totemistik ilkel kabilelerin düşüncelerine benzediği için paleolojik düşünce (ilkel, arkaik) adı da verilir.

Regresif (Çocuksu) Düşünce
Bu düşünce biçimi soyut kavramsallıktan uzak, somut yaşantıları temsil eden bir düşünce biçimidir. İlkel kavimler gibi birtakım sihirli ve büyülü kuvvetlerin tesirine inanma ile karakterize majik (sihirli) düşüncenin de alt yapısını oluşturur. Henüz soyut düşüncenin gelişmediği çocukluk dönemlerinde bu tür fantastik ve büyüsel düşüncelere sıklıkla rastlanır. Şizofrenideki regresyon (gerileme) bu büyüsel ve fantastik dile geri dönüşe sebep olur.

Rasyonelleştirme (Akla Uydurma) ve Genellemeler: Şizofrenide sıklıkla görülen rasyonelleştirme, çok güçlü duygusal ihtiyaçlara karşı geliştirilen hareket ve davranışlara mantıklı bir açıklama bulma çabasıdır. Halk içinde kılıf uydurma diye de tabir edilir. Kişi yaptığı herhangi bir şeyi dış dünyanın gerçeklerine değil de kendi gerçeğine göre yorumlar. Rasyonalizasyon aslında bir kaçış mekanizmasıdır. Karşılaşılan sorunların yarattığı huzursuzluğu bertaraf etme, o huzursuzluğun verdiği acıdan ve suçluluk duygusundan kurtulma çabasıdır. Bir ilkel savunma mekanizması olmasına ve içinde bir miktar çarpıtmayı da barındırmasına rağmen sağlıklı bireylerde çoğu zaman mantığa uygun bir gerekçe bulunur. Şizofrenide ise, normal kişilerde olduğu gibi soyut ve mantıklı bir gerekçe bulunamaz. Gerekçeler gerçekdışıdır. Rasyonalizasyon dereistik ve regresif düşüncenin de bir yansımasıdır. Yoğun paranoid sanrıları olan bir hasta, “Herkesin böyle kuşkuları vardır” gibi bir genellemeyle rahatsızlığını örtmeye çalışıyordu. Çok sinirli olduğu, saldırgan tavırlar sergilediği hatırlatıldığında “İnsan bazen kızabilir, siz hiç kızmıyor musunuz?” diye cevap veriyordu. Hiç uyumayan, sabaha kadar odasının içinde gezinen bir hasta, neden uyumadığı sorulduğunda “Çok kahve içiyorum da ondan, hem ben geceleri uyumayı sevmem” cevabını vermişti. Rasyonelleştirme bazen, bu örneklerde görüldüğü gibi, gerçeklerden kaçışın, inkârın bir uzantısı olarak karşımıza çıkar. Şizofrenili hastalarda geçmişte yaşadıkları olayları kendi rasyonellerine göre aktarma davranışı da görülebilir (retrospektif falsifikasyon). Hasta yıllar önce yaşadığı bir olayı olduğu gibi değil, kendi işine geldiği şekilde aktarır. Bu, benmerkezci ve ilkel düşünmenin bir sonucudur. Şiddetli sosyal çekilme ve otistik yaşantı içindeki bir hasta neden insanlarla iletişime geçmediği sorulduğunda, “Düzen kötü, beni sömürecekler, kullanacaklar, benden faydalanacaklar. O yüzden kimseyle görüşmüyorum.” diye cevap vermişti. Televizyon seyretmeyen, radyo dinlemeyen bir hasta, bunun sebebini “Radyo ve televizyon ajanların, casusların yayın kaynağı. Onları mı dinleyeceğim?” diye belirtmişti. Yine, kapitalist düzene çok tepkili olduğunu söyleyen bir başka hasta “Bu düzene emeğimi sömürtmem.” diyerek çalışmıyordu. Örneklerde de görüldüğü gibi, hastalar yaşadıkları şikâyetlerin hastalıktan kaynaklandığının farkına varamaz ve bunları kendilerine göre mantıklı gerekçelerle açıklamaya, rasyonalize etmeye çalışırlar.

Şizofreni Çok Önemli Bir Beyin Faaliyeti Olan Soyutlamayı Bozar Mı?
Şizofrenide birçok belirtinin kaynağını bilişsel ve yönetsel becerilerle soyut düşünme yeteneğinin zayıflaması oluşturur. Özellikle soyutlama ve soyut düşünme kabiliyetinin bozulması hastanın birçok konuda işlevselliğini etkiler. İlgi ve dikkat azlığı, pasiflik, benmerkezcilik, tutarsızlık, hedefe yönelik düşünememe, inisiyatif alamama, direktifle iş yapma gibi belirtiler soyut düşünmenin bozulmasından kaynaklanır. Gün boyu oturup hiçbir iş yapmayan, yemek yeme, tıraş olma, yıkanma gibi işleri bile hatırlatmayla yerine getiren hastalar söz konusudur. Sağlıklı bir insan kirlendiği zaman “Vücudum kirli, yıkanmalıyım” soyutlamasını yapabilir ve kimsenin ikazına ihtiyaç duymaksızın gidip yıkanır. Yıkanmak, temizlenmek şizofrenili hastaların günlerce aklına gelmeyebilir. İşte aktivitelerden kopuşun ve özbakımın azalışının sebebi soyutlamanın bozulması ve buna bağlı olarak ilgi ve isteğin kaybıdır.

Şizofrenili hastaların bu dereistik, soyutlamadan uzak, majik ve regresif düşünce biçimi rüya içinde yaşamaya benzer. Hayal kurmak insanoğluna has bir özelliktir. Her insan, gerek çocukluk gerekse erişkinlik yıllarında, duygusal ihtiyaçları ve talepleri doğrultusunda hayal kurar. Bu hayaller devlet başkanlığından tutun da dünyaca ünlü bir film artisti, başarılı bir futbolcu olmaya kadar gider. Hayallerin ucu bucağı yoktur. İsteyen istediği şeyi hayal edebilir. Ancak hayaller sağlıklı bir insanı realiteden uzaklaştırmaz. Sağlıklı kişi kendi gerçeğini ve sınırlarını bilir, günlük hayattan kopmaz ve bu hayallerin etkisinde yaşamaz. Ancak şizofrenili hastalar soyutlamadan uzak, gerçekten kopuk, büyüsel, çocuksu ve ilkel düşünmenin etkisi ile kendi sınırlarına ve dış dünyanın gerçeklerine uymayan hayaller kurarlar ve o hayaller olmuş gibi davranırlar. Bu bir manada rüya görüp rüyanın gerçek olduğunu düşünmek gibidir.
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

KAYNAK: https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenideki-temel-sorun-olan-dil-ve-konusma-bozukluklari-nelerdir

Şizofrenide Konuşma Bozuklukları Nelerdir?
Şizofrenili hastalardaki konuşma bozukluğu düşünce ve muhakemenin bozulduğunu yansıtır önemli bir klinik belirtidir.

Şizofrenili hastalarda kendilerine söylenen cümleleri aynen tekrar etme, söylenen kelimelerin son hecesini veya kelimesini yineleme, aynı kelimeyi birçok kere arka arkaya söyleme, birbirleriyle hiçbir bağlantısı olmayan ve bir araya geldiği zaman anlamlı bir cümle teşkil etmeyen kelimeleri otomatik bir şekilde söyleme, kendisiyle görüşen kişinin sorularına yine onun kullandığı kelimelerle cevap verme şeklinde konuşmalar görülebilir. Bunlar düşünce fakirliğinin bir göstergesidir. Kişi karşısındaki insanın kelimelerini kullanarak iletişim kurmaya ve gitgide yabancılaştığı dış dünyaya taklit yoluyla tutunmaya çalışır.

Uzun süre hastanede kalmış, çevreyle irtibatı tamamen kopmuş, uyaran açlığı içindeki şizofrenili hastalarda aynı kelime veya deyimlerin hissiz ve duygusuz bir şekilde tekrar etme görülür. Hasta bazı kelimeleri, cümleleri, deyimleri, hatta kendi ürettiği kelimeleri papağan gibi tekrarlayıp durur.

Şizofrenili hastalarda sözel akıcılık ve kelimelerdeki melodiyi ifade etme zorlaşır. Dolayısıyla prozodileri bozulmuştur (disprozodi). Bu nedenle kelime vurgularını doğru yapamaz, hem kelime tonlamasında hem de hece vurgularında bozukluk yaşarlar.

Şizofrenide bazen agramatik konuşma görülür. Ekler, bağlantılar, fiiller bozulur. Hasta telgraf çeker gibi kısa cümlelerle konuşur. Buna telegrafik konuşma da denir. Yine fiilleri mastar halinde kullanma (tarzan konuşması) ve vecize gibi konuşma (asintaksi) da görülür. Ancak bu tip konuşmalarda, vurgular ve akış değişse de, anlatım gücü bir dereceye kadar korunur. Bir örnekle görmeye çalışalım: “Efkârı umumiyeye maruzatım şudur Türkiye Cumhuriyetinin başlıca vasıfları şudur birinci vazifesi Türk milletine akli selim yönüyle muamele edilmesidir bunun içindir ki muhtelif sınıflardaki insanlarda imtiyaz ve sınıf yoktur bunun sebebi şudur insanlar toplu olarak çalışırlarsa derece ve sınıflara münkasen olması zaruridir.” Yer yer vecize şeklinde (asintaksi), yer yer de telegrafik konuşma izleri görülüyor. Kelimeler art arda sıralanmış, noktalama işaretleri hastanın konuşma şekline göre değişmiştir hatta neredeyse kaybolmuştur.

Bazı hastalar karşılıklı konuşma yeteneklerini kaybedebilirler. Kendi kendilerine mırıldanır, işittikleri seslerle konuşur, karşılarında gördükleri hayallerin söylediklerine cevap verirler. Zaman zaman, gözlerini odanın bir köşesine dikip gaipten gelen sesleri dinleyebilir, onlarla konuşabilir, kavga edebilir, konuşanlara küfür edebilirler. Tek başına monolog tarzında konuşabilir, durup dururken alakasız sözler sarf edebilirler. Buna verbal impulsiyon yani kontrolsüz konuşma adı verilir. Kendi kendine gülmeler, bazen aniden sinirlenmeler, kendi kendine konuşmalar bu belirtinin uzantısıdır.

Bazen son derece müstehcen deyimlerle dolu konuşmalar görülür. Buna koprolali adı verilir.
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

KAYNAK: https://www.adnancoban.com.tr/sizof...simlarin-duzeninde-ne-gibi-bozukluklar-olusur

Düşüncenin süreçsel özellikleri, düşüncenin hızını, amaca uygunluğunu ve çağrışımların düzenini ifade eder. Şizofrenik bozukluklar yazı ve konuşma diline yansır. O yüzden şizofrenik yazı ve konuşmada bu otistik, paralojik, majik ve regresif düşünce biçimleri sıkça görülür. Klinikte düşünce biçimindeki bozukluğu gösteren belirtiler, çağrışımlarda gevşeme, enkoherans, yandan cevap, raydan çıkma, teğetsellik, çevresellik, neolojizm, ekolali, verbijerasyon, sözcük salatası ve mutizm şeklindedir.

Çağrışımlarda gevşeme bir çözülme belirtisidir. Bu çözülme şizofreninin daha başlangıcından itibaren var olan dikkat-konsantrasyon ve bir dereceye kadar bellek sorunlarından kaynaklanır. Sözel akıcılık, algılama, dikkat, işlek bellek ve bilgi işlem sorunları çağrışımlardaki sıkılığı ve irtibatı bozar. Kişi dış dünyadan gelen uyarılara bir türlü konsantre olamaz, verileri doğru bir düzen içinde bir araya getiremez, yavaşlamış zihinsel faaliyetlerin etkisiyle duygu ve düşünceleri birbiriyle irtibatlandıramaz. Bu tıpkı bir pazılın parçalarını alakasız yerlere koyarak ucube bir tablo oluşturmak gibidir. O yüzden çağrışımlar birbirinden kopuk, ilgisiz, düzensiz, acayip ve tuhaf bir şekilde ortaya çıkar.

Enkoherans (bağlantısızlık) çağrışımlarda gevşemenin biraz daha ilerlemiş halidir. Enkoheransta bağlantılar tamamıyla kopmuştur. Birbiriyle bağlantısı olmayan kelimeler ilgisiz bir şekilde bir araya gelmiştir. Buna dikişsiz, fragmante veya absürt düşünme adı da verilir. Enkoheransın en tipik belirtisi sözcük salatasıdır (word salade). Sözcük salatası birbiri ile ilgisi olmayan kelimeleri bir metin halinde toplamaya ve anlamsız bir şekilde arka arkaya sıralamaya denir. Bunu bir örnekte görelim: “Deli gibi çoban bıçağı cevizin çürüğü muavinlik adilik bir şeymiş gibi hah hah hah. Ne oluyor değil mi efendim deli gibi bir şeymiş öyle demiyorlar.” Anlamsız, kopuk ve absürt.

Enkoherans sadece çağrışımlarda kopuklukla kendini göstermez. Düşüncelerde dağınıklık ve uygunsuz duygulanım gibi belirtiler de enkoheransı yansıtır. Örneğin annesi ölen bir şizofrenili hastanın kahkahalarla gülmesi ya da komik bir olay karşısında ağlaması enkoherans sebebiyledir. Enkoheransa bir örnek daha verelim: “Irgalaya ırgalaya gırandük oğlanlar rusyayı yıktı lakin ofelya söğüdünde ve lucy greik tepelerinde yerleşen oğlanlar lordu yeyip yerine oturdular. Hukuk, vicdan ve ahlak ölçüleri insanların başı liyakat cumhuriyet ve komunizmin getirdiği danışıklı dövüş de olsa tanıdığı imkânlar imkan lüsati komunizm dünya lordluğunda laboratuvarının dışına çıkmasa da komünizm sert bir muhalefettir işkence ve sert bir disiplin biri değil ruhu şahsi menfaat, şahsi egoizm, şahsi kapris, şahsi kötülük hukuki izahı olmayan bir deli sadizmi olursa iş değişir hem oğlan ister hem kral da olsan nizamdan korku ile nüfuz sır tesanüdü yaratıp erkek aşkının homoseksüalitenin belalarına karşı korunmak için yukarının ahlakını boz, generallere, valilerine, profesör ve hocalara polis şeflerine.” Görüldüğü gibi düşünce ve çağrışımlar tamamen kopuk; anlam bütünlüğü kaybolmuş; onun yerini birbirinden bağımsız düşünceler ve ifadeler almıştır.

Perseverasyon (konuya saplanma), bir sözcüğün, bir düşüncenin ya da bir konunun kalıplaşmış bir şekilde ve ısrarla tekrar edilmesidir. Şizofrenili kişiler bir konuya saplanıp o konu Aynı sözcük veya cümleleri konuyla ilgili olmamasına rağmen tekrar tekrar yinelemeye de verbijerasyon adı verilir.

Normalde insan, bir konu gündeme geldiğinde, onunla sıkı ilişkisi olan düşünce çağrışımlarını dile getirir ve konuşması boyunca o konunun dışına kolay kolay çıkmaz. Şizofrenili bireylerde sorulan soru ile verilen cevap arasında büyük bir irtibat kopukluğu gözlenebilir. Bu, konunun bütünlüğünü, düşüncelerin birlikteliğini sağlayan ilgi bağlarının gevşemesiyle oluşur. Yandan cevap, raydan çıkma, teğetsellik, çevresellik bu sebeple ortaya çıkan düşünce biçimleridir.

Yandan cevap ya da yandan konuşma sorulan soruyla alakasız cevapların verilmesidir. Bazen yandan cevaplar o derece anormal ve dikkati çekici düzeye gelir ki adeta hastanın kasten böyle davrandığı veya rol yaptığı sanılır.

Örneklendirmek gerekirse;

-Nasılsınız?

-Canım bir parça gezmek istedi.

-Beni tanıdınız mı?

-İşte o kadar, şimdi kalkıyorum nasihatim bitti.

-Bunlar nedir?

-Tatlı.

-Bugün günlerden ne?

-Üç kişinin ellerinde parmakları vardır. Hadi hadi, sen daha iyi bilirsin.

-Hastalığınız nedir?

-Kanım sıcak, kan sıcaklığı var.

Görüldüğü üzere hastanın verdiği cevaplar sorularla ilintili değildir ve bu cevapları verenin hasta olduğunu bilmeyen biri, karşısındaki kişinin kendisiyle dalga geçtiğini, şaka yaptığını düşünebilir.

Raydan çıkma bir düşünceden konuyla ilgisi olmayan ya da kısmen ilgisi olan başka bir konuya geçişin olmasıdır.

Teğetsellik konuşmanın asıl hedefinden sapıp konuyla alakalı başka konuya kayması, ama ana konuya bir türlü geri dönülememesidir.

Çevresellik ise sonunda ana konuya dönmekle birlikte sürekli ayrıntılara girilip konunun etrafında dolaşılmasıdır.

Bazı hastalar çok fazla miktarda, nefes almadan ve araya girmenin mümkün olmadığı şekilde konuşurlar. Buna basınçlı konuşma denir. Basınçlı konuşmaya sıklıkla konudan konuya atlama şeklinde fikir uçuşması da eklenir.

Bazı hastalar karşıdaki kişinin sözlerini papağan gibi aynen tekrar edebilirler. Buna ekolali denir. Bu mimikleri tekrar etme (ekomimi) şeklinde de olabilir.

Neolojizm yeni kelimeler uydurup bunlarla konuşmadır. Dış dünyadan kopukluğun ve otistik yaşantının bir ürünüdür. Uydurulan kelimelerin bir kısmının manası hasta tarafından bilinir. Kelimenin anlamını sorduğunuzda hasta kendince bir açıklama yapabilir. Ancak bazen kullandığı kelimelerin manasını kendisinin de bilmediği olur. Sıklıkla rastlanılan bir durum da, hastaların uydurma kelimeleri arada sırada kullanmalarıdır. Bazen uydurma kaidelerin bilinen hiçbir klasik gramer kuralına uymadığı bu konuşma tarzına da merihli dili denir. Hastanın konuşması adeta uzaylı gibidir.

Bir şizofrenili hastanın sözcük uydurma ve absürt ifadelerle dolu bir mektubu:

“Kelimelerin bende bıraktığı izlenimler ve bu kelimelerin bir hava, nağme, tavır ve üslupla anlatılış şekli ve entelektüel ululuş sorunların menizm adı verdiğim düşünceme göre bu hastalığın kafamda şekillenmesinin örnekleri açıkça yalvaran ve düşünen bir menist şekli ve beyin frekanslarının kelimelerle niteleniş hayal ve tansiyon ve şarbon deliksiyon damarlarının bir sekreterinin hipermetrop astigmatizm miyop hastalıklarının kavram görünüşü ve buna sonuç olarak stansiyolüsyon demek anlamında menizm görünüşü yan tesir ve tansiyon hastanın reaksiyon poliks meni ve duygusal havası çarpıntı uğuldama nöromeni akipeni prostimeni susuz yaz kavramı. Korku ve heyecan aynameni ve kristal batış ve görünüş şekli olan duygusal hava zaman faktörleri menenjitin ospinin azami gerçek hayal bölüm sonuç nokta nokta nokta.” Görüldüğü gibi, mektupta bir yığın kelime bir araya gelmiş ancak anlamlı bir cümle oluşturulamamıştır. Cümlenin başı, ortası, sonu belli değildir. Arada noktalama işaretleri ve anlam bütünlüğü yoktur. Metinde altı çizili olan “menizm, ululuş, menist, prostimeni, akipeni, nöromeni” gibi kelimeler neolojizm örneğidir ve hasta tarafından uydurulmuştur. Bazı hastalar, tamamen kendilerinin uydurdukları bu dille konuşur ve ailelerini de bu dili konuşmaya zorlar. Konuşmazlarsa öfkelenip saldırabilirler.

Bazen birkaç anlamı bir kelimede toplamaya çalışma da söz konusu olur. Buna yoğunlaştırma (kondansasyon) adı verilir. Örneğin bir hasta uydurduğu haraihuana kelimesinde harakiri ve marihuana kelimelerini kullanmış, esrar içmenin intihar anlamına geldiğini ifade etmeye çalışmıştır.

Şizofrenili hastalarda soyut anlamdan uzak harf ve hece çağrışımı görülür. Bunun neticesinde tıpkı şiir yazar gibi anlamsız kafiyeli konuşmalar ortaya çıkar. Buna klang çağrışımı veya kafiyeli konuşma denir.

Örneğin;

“Başlangıcı sürmenaj sürmenaja sürmontil

giderek depresyon depresyona laroksil

endişenin tıpçası anksiyete anksisiyeteye triptilin

kırkyediden çık heyete

aspirin hemanlarin defuloyesi

depresyon psişik sonradan bekleniyor suisid girişimi

iğnesi serumdan ikisine libriyum dayan menrelini

psiko nerotik reaksiyona ve nevroza diapam

ve aksiyete reaksiyona gene anksiyeten fonksiyon.

Tanısı olunca hipomani akut cinsinden hani.

Sınır olayda ise durdu farmakolojisi

aroperadol, akinaton, unikap kombinesi

şok iyileştiricisi

bozulmuştur sürmenajla karışık tipin dengesi

sürer gider psikobiyolojisi.”

Örneklerde görüldüğü gibi, kelimelerin sonundaki bazı hece veya harfler bir çağrışım objesi olarak kullanılmıştır.

Absürt, herhangi bir anlam bütünlüğü olmayan, tuhaf ve yeni kelimeler uydurularak yazılmış bir şizofrenik şiir:

“Artık herkese beleş Müslümanlık

Biz ortadan çıkalım biz gümanlık

Her türlü herzeyi yiyerek aman

Hoca ile hacının işi duman

Yazıyorum aman yazarken eyvah

Acımayacak bize ulu ALLAH

Biz yine hayrı diler olalım mı

Kitaplar içinde saç yolalım mı

Bilmiyorum hiçbir şey bilmiyorum

Sana sığındım, hayrı diliyorum”

Karagöz’le Hacivat oyunlarında Karagöz’ün Hacivat’ın söylediği cümlelerin son kelimesine nazire olsun diye birtakım sözler sarf ettiği görülür. Bu kelimelerin Hacivat’ın söyledikleriyle sadece ses çağrışımı açısından ilişkisi vardır. Şizofrenili hastalarda çocuksulaşma, çocukluk haline geri dönme, dilde ve düşüncede fakirleşme sonrasında bu tür konuşmalar ortaya çıkabilir. Yukarıdaki örnekte de, bir cümlenin nispeten düzgün (Hacivat’ın söyledikleri), peşinden gelen cümlenin ise absürt olduğu (Karagöz’ün söyledikleri) dikkati çeker.

“Her türlü herzeyi yiyerek aman” (Hacivat)

“Hoca ile hacının işi duman” (Karagöz)

Şizofrenili hastalarda bloklar da sık görülür. Bloklar konuşma hızının yavaşlaması ya da yok olması ile gözlenir. Konuşma akışının aniden kesilip hastanın belli bir süre sonra ne anlattığını hatırlayamadığı konuşmalara blok adı verilir. Konuşma ve seslendirmenin tamamen engellendiği duruma da mutizm denir. Mutizm saatlerce hatta günlerce sürebilir. Mutistik hastaların çoğu tek heceli konuşmaya ve sorulara olabildiğince kısa cevap vermeye meyillidir. Görüşmeciyle mümkün olduğunca iletişime girmemeye çalışır.
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenide-yazma-bozukluklari-nelerdir

Konuşma ve dil kullanımındaki bozukluklar yazıya da yansır. Şizofrenili hastalarda sağlıklı insandan farklı olarak konuşmanın yerini bazen resim ve çizgiler alabilir. Hastalar, iç dünyalarını görsel dili kullanarak yansıtmaya ve bu şekilde iletişim kurmaya çalışır. Bu resimlerden bir kısmı kişinin varsanılarını bir kısmı da bilinçdışı çatışma, agresyon ve sanrılarını temsil eder. Buna ifade psikopatolojisi ya da psikopatolojik sanat adı verilir. Psikopatolojik sanat şizofrenili hastanın çizdikleri resimlerdeki ifade ve senbollerle duygu dünyalarını deşifre etmeye çalışır.

Şizofrenili hastalarda ontogenetik regresyon denilen bir durumdan söz edilir. Ontogenetik regresyon, şizofrenili hastanın duygu, düşünce ve davranış açısından, oral dönem denilen 0-1 yaş dönemine kadar gerilediğini ifade eder. Bu regresyon şizofrenili hastaların hem çizgilerine hem de yazılarına akseder.

Yazı, konuşmanın şekillerle ifadesidir. Hem sözel, hem de ihtiva ettiği çizgi ve şekiller dikkate alındığında grafiksel bir ifade aracıdır. İletişim becerilerini bozan şizofreni yazıda da bozulmalara sebep olur. Bu konuda ayrıntılı çalışma pek yoktur. Soyut düşünce bozulduğunda harf, zarf, edat, zamir gibi cümleyi tamamlayıcı unsurlar anlamlarını kaybeder ve hastalar bunları yazmamaya başlar. Soyut kelimelere yabancılaşma, soyut kelimelerdeki harflere de yabancılaşmayı getirir. Buna karşın hastaların somut kelimeleri yazabildikleri dikkati çeker. Şizofrenide görülen yazma şekli, cümle kuruluşu ve mana bakımından konuşma ve düşünce sistemindeki bütün bozuklukları yansıtır. Buna psikografik bozukluk adı verilir.

Şizofrenili hastalarda görülen yazıda görülen bozukluklar:

Sayfalar hiç boşluk bırakmamacasına kullanılır.
Kelimeler birbirine girer ve okunaksız bir hal alır.
Satırlar dalgalı, aralıklar düzensizdir.
Yazının basıncı genel olarak düşüktür. Kalem kâğıda hafifçe dokundurularak yazılır. Basınç yer yer değişir.
Kelimeler arasında büyük harflerin, yerli yersiz noktalama işaretlerinin kullanıldığı dikkati çeker.
Bir toparlanma (=rekonstrüksiyon) gayreti gibi kabul edilebilen ve Jung’un ilkel dînî metinlerde rastladığı araba tekerlekleri şeklindeki mandala işareti de yazılarda sıklıkla göze çarpar. Bunlar Jung tarafından kolektif bilinçdışına ait birer arketip olarak kabul edilir. Mandalalar şizofrenideki yıkımın kolektif bilinçdışına kadar uzandığını gösterir ve bilinçaltının derinliklerinden aktarılan bilgileri temsil eder. Hastalar bunları şuursuz bir şekilde çizerler ve sorulduğunda kendilerinin yapmadığını söyleyebilirler.
Satırlar zaman zaman her şeyi kötü görme alışkanlığı, kötümserlik, bıkkınlık ifadesi olarak aşağı doğru meyleder, bazen de duygusal kararsızlığın bir işareti olarak dalgalanıp yukarı çıkar.
Yazı kirli, karışık ve okunaksızdır. Harfler deforme olmuştur. Yükseköğrenim görmüş şizofrenili hastaların bile yazıları son derece bozuk ve acemicedir.
Sık sık acayip işaret ve senbollere rastlanır.
Şizofrenide Hem Klinik Şiddeti Artıran Hem de Tedaviyi Zorlaştıran Negatif Belirtiler Nelerdir?
Negatif tanımlaması normalde var olması gereken düşünce, fikir, yönetsel faaliyet gibi zihinsel işlevlerin yetersizliğine, duygusal deneyim ve ifade etme becerilerinin eksikliğine, davranışların geriliğine, sosyal işlevselliğin ve iletişim yetilerinin de zayıflığına işaret eder. Negatif belirtiler şizofreniyi şiddetlendiren ve tedaviyi zorlaştıran bir durum yaratır.

Hastalar özbakımlarını yapamaz, sorumluluklarını alamaz, aile, iş ve okul yaşantılarını sürdüremez hale gelir. Yüzlerindeki tepkisizlik ve sosyal çevreye ilgisizlikleri aile ve arkadaşlarla ilişkilerini daha da zayıflatır. Zevk alamama (anhedoni), ilgisizlik (apati) ve çevreye dikkatin azalması hastaların daha da içe çekilmelerine sebep olur.

Şizofrenide negatif belirtiler duygulanımda küntlük (künt afekt), konuşma ve düşüncede fakirlik (aloji), zevk alamama (anhedoni), ilgisizlik (apati), irade kaybı-istekli eylem eksikliği (avolüsyon), motivasyon kaybı, toplumdan çekilme, sosyal ilginin yokluğu, azalması, sosyal ve bilişsel uyaranlara dikkatini verememe belirtilerinden oluşur. Negatif belirtiler şizofreninin kronikliğinin ve tükenmişliğinin bir sonucu değildir. Görünür belirtiler ortaya çıkmadan önceki prodromal evrede oluşan ve sonrasında kalıcı hale gelen temel belirtilerdir. Negatif belirtiler bazen şizofreninin görünür hale gelmeden önceki belirtisi olarak da ortaya çıkar, ancak sonrasında tabloya pozitif belirtiler eklenir. Negatif belirtiler bazı durumlara ikincil olarak da gelişebilir. Uzun süren hastane yatışları, çevresel uyaran eksikliği, zayıf sosyal destek, depresyon gibi eşlik eden psikiyatrik bozukluklar ve antipsikotikler negatif belirtilere sebep olabilir.

Duygulanımda küntlük (künt afekt) duygusal ifade ve tepkilerdeki sığlık ya da kısıtlılıktır. Hastanın yüz ifadesinde değişiklik görülmez ya da çok az görülür, mimikler, göz teması, iletişime eşlik eden el kol hareketleri ve spontan hareketler azalır. Hafif olgularda mimikler yapay ve mekaniktir. Şiddetli vakalarda ise yüz hareketleri ve duygusal ifade tamamen kaybolmuştur. Hasta çok az hareket eder, bir noktaya sabit bakar ve monoton konuşur.

Konuşmada fakirleşme (aloji) kendiliğinden (spontane) konuşma miktarında ve konuşmanın akıcılığında azalma şeklinde görülür. Bazen yeterli miktarda konuşma vardır ama içerik fakirleşmiştir. Konuşmada fakirleşme düşünce fakirliğinin de bir yansımasıdır. Hafif alojilerde hasta kısa ve açıklayıcı olmayan konuşmalar yapabilir. Ağır formlarda ise hasta neredeyse dilsiz gibidir. Alojik hastalar aşırı genelleyici ve belirsiz konuşma eğilimindedir. Hastaya bir soru sorulduğunda cevap öncesi uzun bir sessizlik ya da cevaplamanın ortasında durmalar söz konusu olabilir.

Zevk alamama (anhedoni) geçmişte zevk veren şeylerin eskisi gibi zevk vermemesidir. Aynı zamanda hayattan keyif alma yetisinin kaybıdır. Çoğu zaman ilgi kaybı (apati) ve kayıtsızlık ile birliktedir.

İrade kaybı, istekli eylem eksikliği (avolüsyon) ile amaca yönelik davranışların başlatılma (inisiyasyon) ve sürdürülme becerisinin kaybıdır. Bu durum çoğu zaman hastanın tembelliğine yorumlanır. Hâlbuki hasta kendisini harekete geçirecek temel dürtülerini, ileriye yönelik planlar oluşturup eyleme geçebilme ve yeni durumlara adapte olabilme becerisini kaybetmiştir. Bu yüzden hastanın kişisel bakımı zayıflamış ve fiziksel aktiviteleri azalmıştır. Rutin işlevleri yerine getirmede zorlanır ve aktivitelere katılma konusunda isteksiz davranır. Sürekli yönlendirme ve cesaretlendirmeye ihtiyaç duyar.

Sosyal etkinliklere katılımında azalma (asosyalite) bir diğer negatif belirtidir.

Şizofrenide Düşünce Ve Davranışta Dağınıklık (Dezorganizasyon) Belirtileri Nelerdir?
Şizofrenideki çağrışımlarda bozulma davranışlara da yansır. Yani davranışlarda da bir gevşeme ve kopukluk görülür. Bu da uygunsuz duygulanım ve davranışlarda dağınıklık şeklinde kendini gösterir.

Şizofrenili hastalarda görülen en önemli davranış sorunu içe kapanmadır. İçe kapanma çoğu zaman şizofreninin ilk belirtisidir. Ancak hastalık aktif olduğu sürece devam eder. Buna sıklıkla sosyal davranışlarda dağınıklık ve bozulmalar eşlik eder.

Hastalar özbakımlarını ve sorumlu oldukları kişilerin bakımlarını ihmal edebilirler.

Bazı hastalar toplum içinde soyunma, mastürbasyon yapma, uygunsuz yerlere tuvaletini yapma, küfür ve bağırarak haykırma gibi sosyal kurallara uymayan uygunsuz davranışlar sergileyebilir. Bu tür davranış dağınıklıkları akut psikotik alevlenme dönemlerinde daha sık görülür. Ancak kronikleşebilir ve bu tedavinin gidişatını (prognozu) olumsuz yönde etkileyebilir.

Şizofrenide görülen tuhaf davranışlardan biri de uygunsuz duygulanımdır (uygunsuz afekt). Uygunsuz duygulanım gülünecek olaya ağlama, ağlanacak olaya gülme ya da yaşanan olaylara absürt ve acayip tepkiler verme şeklinde görülür. Örneğin hasta annesinin cenazesinde kahkahalarla gülebilir.

Şizofreninin temel belirtilerinden biri olan ambivalans, duyguların birbirine zıt iki istikamette olma halidir. Bir anlamda tutarlı davranamamadır. İsteme-istememe, sevgi-nefret, onaylama-reddetme gibi çift değerlikli duyguların bir arada bulunmasını ifade eder. Ambivalans yavaşlamış bilgi işlem sürecinin karar vermeyi zorlaştırmasına bağlı olarak gelişir ve şizofrenili hastanın hedefe yönelik bir eyleme geçmesini engeller. “Yapayım mı, yapmayayım mı?” sorusu hep gündemdedir. Bazen bu takıntılı bireylerde de görüldüğünden takıntı gibi algılanabilir. Ancak takıntıdaki sorgulamada içgörü vardır ve kişi bu sorgulamanın saçma olduğunun farkındadır.

Şizofrenideki ambivalansta ise bilinçli bir sorgulama ve farkındalık söz konusu değildir. Sonuçta kişi iradesi dışında tuhaf birtakım davranışlar sergiler. Buna da ambitandans adı verilir. Bir hasta annesini çok sevdiğini söylüyor, ama yanına geldiğinde ona tokat atıyor ve saldırıyordu. Bir başka hasta, kapıyı açmaya yöneliyor, sonra vazgeçip geri dönüyor, bu hareketi defalarca tekrarlıyordu. Sağlıklı insanlarda da bu tür ikilemler görülebilir. Hatta aynı şahsa karşı sevgi, nefret, ilgisizlik gibi karışık duygular beslenebilir. Ancak burada sonucu etkileyen duyguların somut ve anlamlı sebepleri vardır. Bu duygular, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun kişinin diğer ruhsal faaliyetleriyle uyumludur. Şizofrenide ise herhangi bir sebep ve ruhsal ilgi mevcut değildir.

Şizofrenili hastalarda dürtüsellik de sık görülen bir davranış sorunudur. Örneğin birinin elinden sigarasını alıp içmeye başlama, aniden televizyon kanallarını değiştirme, yiyecekleri yere atma gibi davranışlar gözlenebilir. Bazen dürtüsellik saldırganlık, cinayet ya da intihar gibi tehlikeli boyutlara ulaşabilir.

Şizofrenide En Temel Sorun Bilişsel İşlevlerde Bozulma Mıdır?
Şizofrenide görülen bütün belirtilerin temelinde bilişsel bozulmalar yatar. Bilişsel bozulmalar şizofreninin oluşumuna, belirtilerin ortaya çıkış şekillerine, genel işlevselliğe ve tedavi cevabına en çok etki eden unsurlardır. Şizofrenide en belirgin bilişsel kayıp dikkat, sözel bellek, çalışma belleği ve yürütücü işlevlerde görülür. Bununla birlikte epizodik bellek, işlemleme hızı, sosyal biliş, sözel akıcılık, dil işlevleri gibi nörokognisyonun önemli belirleyicilerinde de bozulmalar söz konusudur.

Yapılan araştırmalar bilişsel bozulmaların birçok hastada şizofreni gelişmeden önce de var olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta bilişsel bozulmaların şizofreni riskini arttığı gösterilmiştir. Bunula beraber şizofreni öncesi bilişsel durumu iyi olsa da şizofreni sonrası ileri derecede bozulduğu da tespit edilmiştir. Yani bilişsel bozukluklar şizofreninin bütün aşamalarında gözlenir ancak psikotik süreç geliştikten sonra en şiddetli halini alır.
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

Dikkat, bireyin çevreden gelen ya da istemli olarak yöneldiği uyaranlara karşı uyanık olabilme, onlara odaklanabilme, onları kendi amacına uygun bir şekilde seçebilme ve bunu yeterli süre sürdürebilme becerisidir. Dikkat, beynin anahtar işlevidir ve bilgi işleme süreçleri açısından kritik öneme sahiptir. Şizofrenide sürekli dikkat gerektiren durumlarda, dikkati sürdürme ve kavrama hızında azalma, tepki vermede de yavaşlama gözlenmiştir. Dikkati sürdürebilme becerisinin (vijilans) bozulması, şizofrenili hastaların sosyal konuşmalarını, tedavi, terapi veya işle ilgili önemli yönergeleri takip edebilmelerini, kitap okumak veya televizyon izlemek gibi günlük aktiviteleri yerine getirebilmelerini zorlaştırır.

Dahası şizofrenili bireylerde dikkat eksikliği yaşayan diğer insanlarda olduğu gibi yapılan en basit bir işten bile kolayca sıkılma, yapmaya çalışılan işin çok çabuk bırakılmasına, yapamam, başaramam, istemiyorum, bu iş mantıksız gibi negatif bilişler üreterek sorumluluktan kaçmaya ve doğal olarak hiçbir işte sebat edememeye sebep olur. Bu, şizofrenide özellikle planlama, organizasyon ve eyleme geçme gibi yönetsel faaliyetlerde, düşünce, muhakeme, bellek ve öğrenme gibi bilişsel işlevlerde bozulmanın en önemli sebeplerindendir.

Şizofrenide Bellek ve Öğrenme Bozuklukları Nelerdir?
Bellek işlevleri bilginin kaydedilmesi, depolanması ve geri çağırılmasından oluşur. Şizofrenide beceri ve motor hareketleri öğrenme yeteneğini ifade eden işlemsel bellek, çevresel ve kişisel olayları hatırlama, gün içinde planlanan şeylerin tamamlanıp tamamlanmadığının hatırlanmasını sağlayan epizodik bellek, sözel bilgileri öğrenme ve hatırlamayla ilgili sözel bellek, daha önceden görülen görsel uyarıcıları, biçim, ayrıntı, konum ya da diğer önemli özellikleriyle görsel olarak hatırlayabilme yetisi olarak tanımlanan görsel bellekte bozulmalar görülür.

Kelimelerin kodlanması sol prefrontal kortekste, bilginin kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe aktarımı da hipokampusta gerçekleşir. Soyut şekillerin kodlanmasının yapıldığı yer sağ prefrontal korteks, yüz ve soyut şekillerin kodlanmasının ve hatırlanmasının gerçekleştiği yer ise sağ temporal bölgedir. Şizofrenili hastalarda bu bölgelerdeki işlev sorunları bilginin üretilmesini ve akılda tutulmasını, bu da öğrenmeyi bozar. Öğrenmenin bozulması da çok ciddi bellek sorunlarına yol açar. Çünkü uzun bellek materyalinin kaydedilmesinde ve işlemlenmesinde en etkili unsur öğrenmedir.

Şizofreni Yürütücü İşlevleri Bozar mı?
Yürütücü işlevler kavramsallaştırma, problem çözme, zihinsel esneklik, yaratıcılık, karar verme, planlama, organize etme, uygulama (icra), bozucu etkiye karşı koyabilme, tepki ketlemesi yapabilme (irade) ve denetleme gibi çok geniş bir alanı tanımlar. Şizofrenideki yürütücü işlev bozuklukları direkt etkiden ziyade genel bir entellektüel bozulmayla ilişkili bulunmuştur. Şizofrenili hastalar yürütücü işlev testlerinden (Stroop gibi), muhakeme ve problem çözme testlerinden (Winconsin Kart Eşleme Testi gibi) düşük puan alırlar. Motive edici yöntemlerle problem çözmeye yönelik rehabilitasyon çalışmaları bu testlerdeki performansı artırmaktadır.

Şizofrenide Bilgi İşlem Hızı Nasıl etkilenir?
Şizofrenili hastaların Wechsler Erişkin Zeka Testi gibi bilgiyi hızla işleme ile ilgili test performansları düşüktür. Bu şizofrenide günlük yaşam aktivitelerini, iş hayatını ve bağımsız yaşama becerisini etkilemektedir.

Şizofrenide Sözel Akıcılık Bozulur mu?
Sözel akıcılık bir kişinin belirli bir harfle başlayan kelimeleri 60 saniye içinde sayabildiği kadar sayma becerisidir. Semantik akıcılık ise belirli bir kategoride bulunan kelimeleri üretebilme becerisidir. Şizofrenili hastaların sağlıklı kontrollere göre yalnızca az kelime üretmekle kalmadıkları; aynı zamanda sebze yerine meyve ismi vermek gibi uygunsuz bir kategoriden örnekler de verebildikleri gözlenmiştir.

Şizofrenide Yakın Bellek/Çalışma Belleği Nasıldır?
Çalışma belleği kısa süreli belleğin bir işlevidir; kapasitesi sınırlıdır ancak 6-7 kadar bilgiyi saklayabilir. Yakın veya kısa süreli bellek olarak da bilinen çalışma belleği, ihtiyaç duyulduğunda bilgilerin akılda tutulduğu ve uzun süreli depolama için işleme sokulmak üzere transfer edildiği işlemlerin tümüdür. Şizofrenide bozulmuş olan dikkat, planlama, bellek ve zeka ile çalışma belleği arasında güçlü bir ilişki vardır. Dolayısıyla çalışma belleğinde görülen bozulma, bellek kaydından ziyade yürütücü işlevlerdeki bozulmayla ilişkilidir.

Şizofrenide Sosyal Biliş ve Zihin Teorisi Nedir?
Şizofrenide sosyal biliş zihin teorisi becerileri ile sosyal algılama kapasitesini ifade eder. Zihin teorisi (Theory of Mind=ToM), başkalarının niyetini algılayabilme ve zihinsel durumunu kavrayabilme yeteneğidir. Şizofrenili hastalar zihin teorisi ile ilgili testlerde düşük performans gösterir ve yüz ifadelerini tanımakta zorlanırlar. Şizofrenide özellikle negatif duyguları ve korkuyu tanıma becerileri de bozuktur. Klinik açıdan kötü gidişata sahip ilk epizod psikoz hastaları bütün sosyal biliş alanlarında belirgin zorluk yaşar.

Yapılan araştırmalar şizofrenide bilişsel işlevler ile genel işlevsellik arasında yakın bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. O yüzden bilişsel belirtilerin tanınması, değerlendirilmesi, takip edilmesi ve tedavi protokolü içinde yer alması şizofrenideki genel işlevselliğin artırılması açısından büyük öneme sahiptir.

KAYNAK: https://www.adnancoban.com.tr/sizofreni-dikkati-bozar-mi
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

Duygular, zihinsel işlevlerin en önemli malzemeleridir ve yönetsel faaliyetlerden sosyal iletişime kadar hayatın her anında etkilidir. Duygular aynı zamanda düşünce, inanç ve karar verme süreçlerini etkileyerek davranışların da yönünü belirler. Ayrıca çevreyle uyum yeteneğimizi artırır, başkalarının zihinsel süreçlerini algılamamıza yardımcı olur ve sosyal ilişkilerimizi şekillendirir.

Duygu işleme süreçleri duyguları tanıma, hatırlama, deneyimleme ve ifade etme gibi becerilerden oluşur. Bununla beraber öfke, sevinç, korku, iğrenme, endişe, hüzün gibi duyguların yansıdığı yüz ifadeleri de duygu süreçlerinin bir parçasıdır ve insanlar için önemli bir iletişim aracıdır.

Duyguların algılanması, tanınması ve ifade edilmesinden sorumlu beyin mekanizmaları vardır. Bunların başında insanda başkalarının duygularını doğrudan anlamaya imkân tanıyan “aynalama sistemi” gelir. Beynin frontal (ön) bölgesindeki ayna nöronlar başkalarının duygusal ifadelerinin zihinsel temsilini (canlandırma) ve taklidini gerçekleştirerek onların hem tanınmasını hem de ifade edilmesini sağlar. Ayna nöronların sağladığı yüz ifadesi ve duyguları tanıma becerisi etkin iletişimin en önemli unsurudur.

Şizofrenide ayna nöronların işlevselliği bozulmuştur ve bu yüzden yüz tanıma (gösterilen iki yüzün aynı mı farklı mı olduğunu bilmek gibi) ve duygu tanıma (duyguları ayrıştırabilme, derecelendirme, bir yelpazede değerlendirebilme gibi) becerilerinde güçlük söz konusudur. Şizofreninin en önemli belirtilerinden biri olan duygulanımda kısıtlılık ve sosyal iletişime kapalılık bu sebeplerle oluşur.

Şizofrenide ayna nöron disfonksiyonunun dışında nöronal bağlantılardaki bozulmalar da duygusal süreçleri sekteye uğratır. Bu konuda en çok korteks-talamus-serebellum bağlantılarındaki bozukluklar öne çıkar. Bu alanların birbirleriyle irtibatının kesilmesi temel bilişsel işlevleri bozar. Bilişsel işlevlerin bozulması da duyguları tanıma becerisini zayıflatır. Şizofrenide tablo şiddetlendikçe artan duyguları tanıma kusuru bilişsel işlevlerdeki bozulmaya bağlıdır. Bilişsel işlev bozukluklarına sıklıkla eşlik eden negatif belirtilerin de duygu tanıma becerisi ile direk ilişkili olduğu tespit edilmiştir.

Şizofrenide görülen bir diğer duygusal sorun da duyguların yanlış tanınmasıdır. Şizofrenili hastalar şaşırmayı korku, iğrenmeyi öfke olarak algılayabilirler. Olumsuz duyguları doğru adlandırabilirler ancak nötr ve olumlu duygulardan daha zor tanırlar. Şizofrenili hastalar olumsuz duyguları diğer olumsuzlarla karıştırırken olumluları karıştırmazlar. Bunun sebebi olumsuz uyaranlardan kaçınma davranışının olumsuz uyaranların doğru işlenme sürecini sekteye uğratmasıdır.

Şizofrenili hastalardaki duygu tanıma konusundaki bir diğer ilginç veri de olumsuz duygulu yüz detaylarına daha fazla dikkat etmeleri buna karşın yüzdeki olumsuz duyguyu tanımada zorluk çekmeleridir. Bu durum hastaların çevrelerinden sürekli olumsuz duygu beklentisi içinde olmalarına ve buna bağlı olumsuz uyarıcı ortamdan kaçınma tepkisi göstermelerine bağlanmıştır.

Sonuç olarak, araştırmalar ve klinik gözlemler şizofreniye sebep olan nöronal bağlantı sorunlarının çağrışımlar, düşünce, muhakeme, algılama, yönetsel beceriler, konuşma ve davranışlarda olduğu gibi duygusal süreçlerde de bağlantı kopukluklarına ve bozukluklarına sebep olduğunu ortaya koymuştur. Duygusal süreçlerdeki kopukluk kendisini duyguları tanıyamama, algılayamama, ifade edememe ve uygunsuz duygusal cevaplar verme şeklinde gösterir. Duygusal süreçler teşhiste olduğu gibi tedavide de önem arz eder. Örneğin kısa dönemli duygu eğitimleri yüzdeki duygu ifadesini algılama ve duygu ifadelerini tanıma becerilerini artırır, dolayısıyla sosyal işlevselliğe büyük katkı sağlar. Şizofrenili hastaların toplum içinde yaşayabilme becerilerini tekrar kazanabilmeleri için duyguları tanıma ve ifade edebilme terapilerinin tedavi programlarına mutlaka eklenmesi gerekir.

Şizofrenide Motor Ve Davranış Belirtileri Nelerdir?
Şizofrenide motor ve davranış değişiklikleri çok sık görülen belirtilerdir. Hiç tedavi almamış şizofrenili hastaların ilk ataklarında %66, tedavide olanlarda %59, kronik tedavi alanlarda ise %80 oranında motor belirtiler görülür.

Şizofrenili hastalarda görülen motor belirtiler psikomotor yavaşlama (bradikinezi, stupor, avolüsyon), istemsiz hareketler (diskinezi, tikler), parkinsonizm belirtileri (rijidite, tremor), katatonik ve psikomotor hızlanma belirtileri (grimas, manyerizm, stereotipik hareketler) ve silik nörolojik belirtilerdir.


KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/sizof...-etkilenir-ve-duygudurum-belirtileri-nelerdir
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

Şizofrenili hastalarda psikomotor yavaşlama, reaksiyon zamanında uzama, yazmada, çizmede ve ince motor hareketlerde yavaşlama gibi işlemleme hızındaki yavaşlamayla ilişkilidir. Negatif belirtilerle psikomotor yavaşlama arasında yakın bir ilişki söz konusudur. O yüzden psikomotor yavaşlama sıklıkla stupor ve avolüsyon gibi negatif belirtilerle birlikte gözlenir. Psikomotor hızlanma da kendisini grimas, manyerizm, dezorganize davranışlar, sallanma, dönme gibi stereotipik harekelerle gösterir. Pozitif belirtilerle psikomotor hızlanma arasında ilişki vardır ve pozitif belirtilere sıklakla psikomotor hızlanma belirtileri de eklenir.

Şizofrenide İstemsiz Hareketler Nelerdir?
Şizofrenide diskinezi, tik gibi istemsiz hareketlere de sıklıkla rastlanır. Diskinezi en sık görülen istemsiz harekettir ve ağız, yüz, dudak, boyun ve solunum kaslarında oluşan istemsiz ve tekrarlayıcı hareketlerle kendini gösterir. Kendiliğinden ortaya çıktığı gibi ilaç yan etkilerine bağlı olarak da gelişebilir. İlaçlara bağlı olarak gelişen kalıcı diskinezi tablosuna tardiv diskinezi adı verilir. Ancak hiç antipsikotik ilaç almamış şizofrenili hastalarda da diskinezi görülebilir ve bunların bir kısmı antipsikotik tedaviyle geçebilir.

Şizofrenide Silik Nörolojik Belirtiler Nelerdir?
Silik nörolojik belirtiler (SNB) şizofrenili hastalarda görülen diğer önemli motor belirtilerdir. SNB daha çok kortiko-talamo-serebello-kortikal döngüdeki bir bozukluktan kaynaklanmaktadır. SNB koordinasyon, duyu entegrasyonu ve sıralı motor eylemler ile ilgili nörolojik bozuklukları ifade eder. Şizofrenili hastalarda bu belirtiler yürüyüş, denge, disdiyadokokinezi, parmak-burun testi, sağ-sol ayırımı, yumruk-halka testi, yumruk-kenar avuç içi testi, karmaşık hareketleri sıralama gibi nörolojik muayene yöntemleri ile tespit edilir ve hastalar bu testlerde düşük performans gösterir. Şizofrenili hastalarda SNB görülme sıklığı sağlıklı insanlardan daha fazladır.

Sağlıklı bireylerde SNB %5 oranında görülürken şizofrenili hastalarda %50 ila %65 arasında görülür. Bu belirtiler şizofreninin ilk epizodundan önce, ilaç kullanımından ve nörolojik süreçlerden bağımsız bir şekilde oluşur. Hastalanmamış olan birinci derece akrabalarda da gözlenir. SNB negatif belirtilerle ve bilişsel bozukluklarla çok güçlü bir ilişkiye sahiptir. O yüzden bu belirtiler şizofrenide nörogelişimsel bozukluğa işaret eden bir “trait marker” olarak kabul edilir.

Şizofrenide Katatonik Davranışlar Nelerdir?
Katatoni anormal motor hareketlerle görülen, aynı zamanda amaca yönelik hareket etmeyi ve duygulanımı da bozan bir sendromdur. Saf motor belirtiler postür alma, manyerizm, grimas, hareketsizlik, katılık, stereotipik (tekrarlayıcı) hareketler, katalepsi ve balmumu esnekliğidir. Bunlara ilaveten isteğe bağlı hareketlerde azalma, otomatik itaat, negativizm, yemeyi reddetme, geri çekilme ve iki değerlikli davranışlar da gözlenir. Ritüalistik ve stereotipik hareketlerle eko fenomenler (ekomimi, ekolali), stupor, eksitasyon, çıplak dolaşma, verbijerasyon ve perseverasyon da katatonik belirtiler içinde yer alır.

Şizofrenide en sık görülen katatonik belirtiler mutizm, postür alma, stereotipiler ve manyerizmdir. Katatonik belirtiler antipsikotik tedaviye çok iyi cevap verirler.

Şizofrenide Parkinsonizm de Görülür Mü?
Şizofrenili hastalarda görülen önemli belirtilerden biri de parkinsonizmdir. Parkinsonizm istirahat tremoru, kas katılığı, hareket yavaşlığı, duruş reflekslerinin yokluğu, eğik duruş ve motor donma ile karakterizedir, ancak şizofrenide daha çok kas katılığı ve hareket yavaşlığı şeklinde görülür. Parkinsonien belirtileri şizofrenide sadece antipsikotiklerin sebep olduğu bir durummuş gibi görülse de araştırmalar hiç tedavi almamış şizofrenili hastaların bile %45’inde en az bir Parkinson belirtisi, %28’inde de en az bir hafif ekstrapiramidal bozukluk belirtisi yaşadığını ortaya koymuştur. Yine şizofrenili hastalarda ilaca bağlı olmaksızın %15-20 parkinsonizm, %10-15 diskinezi ve %5-10 da akatizi şeklinde birincil ekstrapiramidal sistem sorunu tespit edilmiştir.

Hareket bozuklukları antipsikotik ilaçlara bağlı olarak da gelişir. Ancak bazı araştırmalar tedavi öncesinde var olan parkinsonizm, diskinezi, katatoni ve akatizi belirtilerinin antipsikotik ilaçlarla iyileştiğini de göstermiştir. Araştırmalar ve tespitler bize şizofrenide hareket bozukluklarının sıklıkla görüldüğünü, ancak bunun sadece ilaçla ortaya çıkmadığını, şizofreninin nörogelişimsel bozukluğunun bir doğası olarak da oluştuğunu göstermektedir.

KAYNAK: https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenide-psikomotor-yavaslama-nedir
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

Şizofreni klinik tablodaki belirti ağırlıklarına göre bazı türlere ayrılır. Buna göre 5 tür şizofreni bulunur: Paranoid, dezorganize, katatonik, farklılaşmamış ve rezidüel.

Paranoid Şizofreni Nedir?
Paranoid şizofreni kendini daha çok birden fazla sanrı ya da sık işitme varsanıları ile gösterir. Yani ön planda daha çok pozitif belirtiler yer alır. Sanrılardan daha çok kötülük, düşmanlık görme (persekütuar) ve büyüklük (grandiyoz) sanrıları görülür. İşitme varsanıları çoğunlukla sanrıların içeriği ile ilişkili olur. Paranoid şizofreni katatonik ve dezorganize şizofreniye göre nispeten geç yaşlarda ortaya çıkar. Hastalar şizofreniye daha çok sosyal yaşamlarını kurmuş oldukları 20’li 30’lu yaşlarda yakalanırlar. O yüzden hastalığı daha rahat geçirir ve ego kaynakları diğer tip şizofrenili hastalara göre daha zengindir. Ayrıca paranoid şizofrenili hastalarda ruhsal beceriler ve duygusal katılım diğer tiplere göre daha çok korunmuştur. Paranoid şizofrenide davranışta gerileme de daha az görülür.

Paranoid şizofrenili hastalar şüpheci, gergin ve tetikte görünürler. Bazı kişilere aşırı resmi bazılarına da çok yakın durabilir ama genelde insanlara uzak duran bir tutum sergilerler. Tartışmacıdırlar, herkesten üstünmüş gibi davranırlar. Bilişsel işlevsellikleri ve duygulanımları görece sağlam kaldığından belirtilerini gizlemeyi ve toplumsal alanda idare etmeyi çok iyi başarırlar. Ancak provoke olduklarında özellikle beraber yaşadıkları kişilere karşı öfkeli ve saldırgan davranabilirler. İntihar girişiminde de bulunabilirler. Bazen de aile efradına farkında olmadan yaşadıkları sanrı ve varsanılardan söz edebilirler ama sorulduğunda inkâr ederler. Bu hastaların en önemli özelliği nöropsikolojik test performansında pek bozukluk gözlenmemesi ve tedaviye en iyi cevap veren şizofreni tipi olmasıdır.

Dezorganize (= Hebefrenik) Şizofreni Nedir?
Dezorganize şizofreni, bilişsel, ruhsal ve sosyal becerilerde belirgin gerileme (regresyon), dağınık (dezorganize) ve kontrolsüz (dizinhibe) davranışlarla karakterize bir şizofreni tipidir. Hastalar görünürde aktiftirler ancak hareketleri bir amaca ve işe yönelik değildir. Konuşma dağınıktır ve sıklıkla uygunsuz gülmeler ya da gülümsemelerle birliktedir. Duygulanımları donuk ya da uygunsuzdur. Yüz ifadelerinde grimas, mannerizm ve acayip mimikler gözlenebilir. Sanrı ya da varsanılar karma karışıktır ve belirli bir konu üzerinde yoğunlaşmaz. Dezorganize şizofreni genellikle 25 yaşından önce başladığından yıkanma, giyinme, yemek yapma gibi günlük yaşam etkinliklerini ileri derecede bozar. Nöropsikolojik ve bilişsel testlerde performans çoğunlukla düşüktür. O yüzden tedaviye cevabı en kötü olan şizofreni tipidir.

Katatonik Şizofreni Nedir?
Katatonik şizofreni motor işlevlerde belirgin bozulma ile karakterize bir şizofreni türüdür. Bu bozulmalar stupor, negativizm, rijidite, eksitasyon ve postür alma şeklindedir. Motor hareketler hareketsizlik (katatoni), aşırı motor etkinlik, aşırı negativizm, mutizm, istemli davranışlarda acaiplik, ekolali (karşıdakinin söylediğini tekrarlama) ve ekopraksi (karşıdakinin davranışlarını tekrarlama) şeklindedir. Motor hareketsizlik, katalepsi (balmumu esnekliği) ya da stuporla kendini gösterir.

Balmumu esnekliği hastaya bir pozisyon verildiğinde saatlerce o pozisyonda kalmasıdır.

Stupor da hastanın çevreye ve çevresel uyarılara duyarlığının kaybı veya azalması ile belirgin hareketsizlik ve yarı uyku halidir. Hasta sanki yarı koma halindedir ve hiçbir uyarana cevap vermez.

Aşırı motor etkinlik amaçsızdır ve dış uyaranlardan etkilenmez. Bazen “katatonik eksitasyon” adını verdiğimiz katatonik pozisyondayken yanından geçene tokat atmak, ayağını çekmek gibi deşarj hareketleri gözlenebilir.

Katatonik şizofrenili hastalarda negativizm adını verdiğimiz karşıt davranma durumu da gözlenir. Negativizm hastanın konuşmaya veya istenileni yapmaya karşı direnç göstermesidir. Örneğin hasta muayene esnasında gözünü açması istendiğinde açmayabilir, açmaya çalışıldığında da gözkapaklarını daha da sıkarak kapatmaya çalışabilir, sorulan sorulara hiç cevap vermeyebilir.

Bu hastalarda hareketsizlik ve negativizm sebebiyle beslenme bozuklukları, dehidratasyon (aşırı su kaybı), bitkinlik, yorgunluk, dekübitus ülserleri ve böbrek bozuklukları görülebilir. İlaçlara bağlı ateş yükselmesi ve otonom dengenin bozulmasıyla karakterize nöroleptik malign sendrom riski yüksektir.

Ölüm tehlikesinin, kendine zarar verme riskinin en çok arttığı şizofreni tipidir.

Rezidüel Şizofreni Nedir?
Rezidüel şizofreni türünde hasta en az bir şizofreni epizodu geçirmiş olur ancak devam eden klinik görünümde sanrı, varsanı, dezorganize konuşma ve davranış gibi pozitif psikotik belirtiler gözlenmez.

Hastalarda negatif belirtiler ya da iki veya daha çok hafif pozitif semptomlar olabilir. Sanrı ya da varsanı olsa da pek belirgin değildir ve bunlara güçlü bir duygulanım eşlik etmez. Bu hastalar ya belli bir düzeyde remisyona girip tortu belirtilerle sınırlı da olsa sosyal işlevlerini yerine getirebilir ya aktif ve net bir atak yaşarlar ya da tam remisyona girerler.

Farklılaşmamış Tip Şizofreni Nedir?
Şizofreninin aktif evresi için tanı ölçütlerini karşılayan belirtiler vardır ancak bunlar paranoid, dezorganize ya da katatonik tip için özel tanı ölçütlerini karşılamaz.

Bunların dışında bazı otoriteler şizofreniyi belirti özelliklerine göre Pozitif Belirtilerle Giden Şizofreni (Tip-I Şizofreni) ve Negatif Belirtilerle Giden Şizofreni (Tip-II Şizofreni) şeklinde iki gruba ayırır. Tip-I Şizofreni paranoid, katatonik, dezorganize şizofrenide görülen belirtilerle seyrederken Tip-II Şizofreni negatif belirtilerle seyreder. Bir de Tip-II Şizofreniyi Defisit Sendromu adıyla ayrı bir kategori olarak görenler de vardır.

KAYNAK: https://www.adnancoban.com.tr/sizofreni-turleri-nelerdir
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

Şizofreni içinde farklı belirtileri olan farklı bir bozukluk olarak görülen Defisit Şizofreni (Eksiklik Sendromu) negatif belirtilerin ön planda olduğu şizofreni tablosudur. Defisit Şizofreni olarak da isimlendirilir. İlk epizotta %15, kronik vakalarda da %25 ila %30 arasında görülür.

Defisit şizofrenililer pozitif belirtili şizofreniden hem belirti niteliği hem de bazı sosyo-demografik özellikler açısından farklılıklar gösterir.

Defisit şizofrenide daha çok anhedoni görülürken daha az depresyon, intihar düşüncesi ve sosyal içerikli sanrılar görülür. Depresyon ve intihar oranı daha düşük olmasına rağmen işlevsellikleri ve sosyal uyumları çok kötüdür. Bu hastalarda tardiv diskinezi gibi ilaç yan etkileri daha çok görülür.

Nörobilişsel testlerden düşük puan alırlar. Beyinde işlevsel bozukluklar daha sıktır. Örneğin dorsolateral prefrontal-bazal ganglionlar-talamo-kortikal devrede işlev bozukluğu saptanmıştır. Bilişsel yetiler daha zayıftır. Bu kişilerin akrabalarında şizofreni riski daha fazladır.

Defisit şizofrenili hastaların psikotik olmayan akrabalarının karakter porfiline bakıldığında daha içe kapanık ve çekinik oldukları görülür. Aile içi hastalanma oranı 3 kat daha fazladır. Pozitif belirtilerle giden şizofrenili hastaların daha çok kış mevsiminde, defisit şizofrenili olanların ise yaz mevsiminde doğdukları belirlenmiştir.

Bu hastalar sıklıkla erkektir ve nondefisitlere göre daha az evlenir. Bu hastaların psikososyal terapilere uyumları ve tedaviye cevapları zayıftır. Prognozları daha kötüdür.

Şizofreninin Tanı Ölçütleri Nelerdir?
Şizofreni geniş bir belirti yelpazesine sahiptir. Belirtilerin bazılarının bipolar duygudurum bozukluğu, depresyon, madde kullanımı, demans, bazı organik beyin rahatsızlıkları ve tıbbî hastalıklarda da görülebiliyor olması çerçeveyi daraltmak ve tanıyı kolaylaştırmak için bazı sınıflandırmaların yapılmasını zorunlu kılmıştır. Bu sınıflandırmaların en yaygını ve ülkemizde de kabul göreni Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayınlanan Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı DSM’dir. DSM tarihi gelişim, araştırmalar ve klinik gözlemler ışığında şizofreni için bazı tanı kriterleri oluşturmuştur. Buna göre DSM-V şizofreninin tanı ölçütleri şöyle belirlemiştir:

A. Karakteristik Belirtiler:
Bir aylık bir sürenin önemli bir bölümünde aşağıdakilerden iki ya da daha çoğunun bulunması:

Sanrılar
Varsanılar
Dezorganize (dağınık- amaçsız) konuşma
İleri derecede dezorganize (dağınık- amaçsız) ya da katatonik (donakalma) davranış
Negatif belirtiler; duygusal küntlük, düşünce içeriğinin fakirleşmesi ya da istem yokluğu
B. Toplumsal/ meslekî işlev bozukluğu:
İş, kişiler arası ilişkiler ya da kendine bakım gibi önemli işlevsellik alanlarından birinde ya da daha fazlasında, hastalık öncesine göre belirgin bozulma.

C. Süre:
Belirtiler en az 6 aydır sürüyor olmalıdır. Bu 6 aylık sürenin en az 1 aylık döneminde A tanı ölçütünü karşılayan belirtiler bulunmalıdır.

Şizoaffektif bozukluğu ve duygudurum bozukluğunun dışlanması ve madde kullanımının ve genel tıbbi duruma bağlı bozukluğun dışlanması gerekir.

Yani şizofreni belirtileri başka bir hastalığın ya da maddenin etkisine ikincil olarak belirmiş olmamalıdır. Örneğin parkinsonda kullanılan bazı ilaçlar (L-Dopa) dopamin etkinliğini artırdığından pozitif belirtilere sebep olabilirler. Ya da kokain ve psikostimülanlar (amfetamin gibi) da paranoid şizofreni benzeri tablolara sebep olabilir. Bunları şizofreni kategorisinde değerlendirmiyoruz. Çünkü ilaç ya da madde kesildiğinde bu belirtiler büyük ölçüde geriler.

Şizofreniye Benzer Bozukluklar Nelerdir?
(Şizofreni Spektrumu Bozuklukları)
Sanrı ve varsanı gibi psikotik belirtiler sadece şizofrenide görülmez. Şizofreni dışında bazı psikiyatrik bozukluklar da bu belirtilerle seyreder. Bunlara şizofreni spektrumu bozuklukları denir. Şizofreniform bozukluk, şizoaffektif bozukluk, sanrılı bozukluk, kısa psikotik bozukluk, paylaşılmış psikotik bozukluk, genel tıbbi bir duruma bağlı psikotik bozukluk ve madde kullanımının yol açtığı psikotik bozukluk bu grupta yer alan bozukluklardır.

Şizofreniform bozukluk :ta şizofreni belirtileri en az 1 ay en fazla 6 ay görülür ve düzeldikten sonra eski işlevselliğe geri dönülür.

Şizoaffektif bozukluk :ta ise hem şizofreni hem de depresyon, mani, mikst form gibi bir duygu durum bozukluğu belirtileri beraber görülür. Bu bozuklukta alevlenme olduğu dönemde en az iki hafta belirgin duygu durum belirtilerinin olmadığı sadece sanrı ya da varsanıların olduğu bir süreç söz konusudur.

Sanrılı bozukluk : şizofreni gibi kronik bir bozukluktur ancak önde gelen belirti sanrıdır. Şizofreni için A tanı ölçütü hiçbir zaman karşılanmamıştır. Sanrılar daha çok kötülük ve düşmanlık görme şeklinde olduğundan “Paranoya”, “Paranoid Bozukluk” olarak adlandırıldığı olmuştur. Ancak grandiyöz, erotomanik, somatik ve kıskançlık niteliğinde sanrılar da görülebilir. Sanrılı bozuklukta bizar sanrı görülmez. Ayrıca işlevsellikte belirgin bozukluk yoktur. Sanrılarla birlikte duygudurum epizodları da ortaya çıkabilir ancak bunların toplam süresi sanrısal dönemden daha kısadır.

Kısa psikotik bozukluk : belirtilen 4 pozitif belirti olan sanrı, varsanı, dezorganize konuşma ya da enkoherans ve ileri derecede dezorganize ya da katatonik davranış belirtilerinden en az birisinin birden başlaması ile karakterizedir. Şizofrenik belirtiler 1 gün ila 1 ay arasında sürer. Kişi atak geçtikten sonra hastalık öncesi işlevsellik düzeyine tam olarak döner. Kısa sürmesine rağmen işlevsellikteki bozulma yoğun olabilir. Daha önceden var olan kişilik bozuklukları (paranoid, histriyonik, narsisistik, şizotipal ya da borderline) kısa psikotik bozukluğa zemin oluşturabilir.

Paylaşılmış psikotik bozukluk : yakın çevrede yerleşik bir sanrıı olan kişi ya da kişilerle yakın ilişki çerçevesinde bir psikotik ilişkinin gelişmesidir. Sanrılar içerik olarak birbirlerine benzerdir. Kişilerin bulundukları inanç ve kültüre ters gelmeyen niteliktedir ve bizar özellik taşımaz. Örneğin psikozun etkisiyle sürekli ibadet eden, kuran okuyan, tesbih çeken birisinin evliya ya da seçilmiş kişi olma sanrısı bazı inanç ve kültür ortamlarında kolaylıkla kabul görebilir. Çünkü bu tür yaşantılar o çevrelerce yadırganmaz. Bu, psikotik paylaşımı kolaylaştıran en önemli unsurlardan biridir. Paylaşılmış psikotik bozuklukta çoğunlukla paranoid ya da hipokondriak sanrılar görülür. %95 aynı ailenin 2 üyesi arasında yaşanır ve bu iki kişiden genellikle psikotik olan baskın gelir.

Genel tıbbi bir duruma bağlı psikotik bozukluk : tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı olarak sanrı ve varsanıların gelişmesidir. Halüsinasynolar bütün duyu tipleriyle ilgili olabilir (görme, koku, işitme gibi). Bazı hastalıklarda etkene bağlı tipik duyulara bağlı sanrılar olabilir. Örneğin temporal lop epilepsisinde lastik yanığı kokusu, dini sanrılar, sağ parietal beyin lezyonunda da bedenin karşı tarafını yok sayma (kontlateral yok sayma sendromu) görülebilir.

Madde kullanımının yol açtığı psikotik bozukluk : bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde-ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç ya da toxinle karşılaşmak) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı oluşan sanrı ve varsanıların olmasıdır. LSD, kokain, amfetamin türevi psikostimülanlar, hatta esrar psikotik tablolara sebep olabilirler. Sanrılarla giden, varsanılarla giden, entoksikasyon sırasında başlayan ve yoksunluk sırasında başlayan olmak üzere dört tipi mevcuttur.

Başka türlü adlandırılamayan psikotik bozukluk : özgül bir tanı koymak için yeterli veri olmayan, klasik tanı ölçütleriyle çelişen ya da herhangi bir özgül psikotik bozukluk için tanı ölçütlerini karşılamayan psikotik tabloları kapsar.

Psikiyatri Tarihinde Şöhreti Olan Psikotik Tablolar Nelerdir?
Otopsikotik psikoz kişinin kendi vücudunun bir parçasını ya da tümünü (fantom olarak adlandırılır) sanki aynada görüyormuş gibi algılamasıdır. Görüntü genellikle renksiz ve saydam, ancak belirgindir. Herhangi bir ön uyaran olmadan birden ortaya çıkar ve kişinin davranışlarını taklit eder. Görsel olduğu gibi işitsel ya da diğer duyumlarla ilgili de olabilir. Kişi yaşadıklarını şaşkınlıkla ve üzüntüyle karşılar, bunun saçma olduğunu bilir.

Capgras Sendromunda kişi, çevresindeki kişilerin gerçek kendileri olmadığına, başkalarının onların yerine geçtiğine inanır. Parietal lop işlev bozukluğundan da kaynaklanabilir.

Fregoli (Binbir Surat) Sendromu kişinin, kendisine kötülük yapacağına inandığı kişinin bir aktör gibi değişik yüzler takındığına, değişik suratlara büründüğüne inanmasıdır.

Likantropi kişinin “kurt adam” olduğuna ilişkin varsanıdır. Kişi, kendisini ya da başkalarını kurt adama dönüştürebileceğine inanır.

Ötoskopi kişinin bir kendisi gibi bir eşinin olduğuna inanmasıdır.

Cotard Sendromu kişinin bütün varlığının, toplumdaki yerinin ve gücünün yanısıra kalbini, kanını ve bağırsaklarını yitirdiğinden yakınmasıdır. Megalomanik düşüncenin bir uzantısı olan immortalite (ölümsüzlük) sanrıları ile birlikte olabilir. Bu sendrom, nihilistik bir sanrısal bozukluk olarak da sınıflandırılmıştır. Genellikle şizofrenik ya da depresif bir epizodun hemen öncesinde ortaya çıkar. Tedavi edilinceye kadar devam eder. Altta yatan sebep tedavi edildiğinde kaybolur.

KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/defisit-sizofreni-eksiklik-sendromu-nedir
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

Beslenme ve diyetin şizofreniye hem sebep hem de tedavi açısından etkileri vardır. Araştırma verilerine göre, şeker ya da doymuş yağ asidi tüketiminin uzun vadede şizofreni üzerinde etkili olduğu bildirilmiştir. Yüksek oranda şeker ve yağ tüketimi, beynin gelişiminden sorumlu olan nörotropik faktörün azalmasına sebep olur. Bu azalma beyindeki nöronlar arasındaki iletişimi sağlayan ve dendrit adı verilen uzantıların gelişiminde sorunlar oluşturur. Dendritlerin büyümesinden sorumlu olan madde, yüksek miktarlarda şeker ve yağ alınmasıyla azalır, bu da sinirlerin gelişmesini engeller.

Şizofrenili hastalarda yüksek oranda şeker ve yağ tüketimine bağlı olarak gelişen nörotropik faktör azalması, insülin direncine de sebep olur. Buna düşük Omega-3 tüketimi, beslenme düzensizliği, hareketsizlik ve alınan antipsikotik ilaçlar da eklenince metabolik sendrom gelişir, o da şizofreni belirtilerinde şiddetlenmeye sebep olur.

Şizofrenli Hastaların Yeme Alışkanlıkları Nasıldır?
Yeme alışkanlıkları coğrafyaya ve kültüre göre değişir. Örneğin kırsal bölgelerde yaşayan insanlar daha doğal ürünlerle beslenirken, kentlerde fast-food tarzı ve yapay yiyecekler öne çıkar. Pek çok sağlık sorununu da beraberinde getiren bu durum şizofreni için bir risk etkenidir. Sağlıksız beslenme şizofreniyi kötüleştirir.

Beslenme dengesizlikleri şizofreniyi tetikleyebildiği gibi şizofreni de beslenme bozukluğunu ve metabolik hastalıkları tetikleyebilir. Şizofrenili hastalar özbakımları azaldığı ve sağlık kurallarına uygun yaşamadıkları için zararlı besinleri çokça tüketir, rastgele yemek yer ve düzensiz beslenirler. Bu durum şizofrenili hastalarda diyabet ve koroner kalp hastalıkları riskini artırır.

Dünyada yaygın bir beslenme sorunu son dönemde dikkati çekmektedir. Obezite oranları ve buna bağlı ölümler gitgide artmaktadır. Örneğin İngiltere'de, son yıllarda hâkim olan beslenme tarzının zihin sağlığı üzerinde olumsuz sonuçlara yol açtığı görülmüştür. Sustain adlı örgüt ile Zihin Sağlığı Vakfı'nca desteklenen bir araştırmanın sonuçlarına göre; fast-food tipi ürünleride zararlı yağların çokluğu, vitamin ve minerallerin eksikliği depresyon, Alzheimer ve şizofreniyi tetiklemektedir. Zihnin beslenmesi bedenin de iyi beslenmesiyle mümkündür.

Aynı araştırmadan elde edilen ilginç bir tespit de, yemlerde kullanılan katkı maddelerinin ve tarım ilaçlarının hayvan organizmasında yol açtığı değişikliklerden insanların da zarar gördüğüdür. Yemlerdeki katkı maddeleri sebebiyle, Omega-6 yağ asidinin Omega-3'ten çok daha fazla tüketilmesi, üstüne bir de vitamin ve mineral eksikliğinin eklenmesi, depresyon, bellek sorunları ve şizofreninin oluşumunu kolaylaştırmaktadır. O yüzden aminoasitlere, özellikle de balık tüketimine daha fazla yer verilmesi tavsiye edilmektedir.

Çocuklara düzgün beslenme alışkanlıklarını kazandırmak, onları birçok hastalıktan koruduğu gibi şizofreniden de korur. Psikiyatri uzmanları, tedavide beslenme tercihleri üzerinde durmalı, bunun iyileşme üzerindeki katkılarını vurgulamalıdır. Nitekim vitamin ve mineral yönünden zengin, bol Omega-3 içeren preparatları tedaviyi güçlendirmektedir. Özellikle Omega-3 beyindeki büyüme faktörünün salınımını arttırarak beynin küçülmesini engeller ve bu yolla şizofreni tedavisine katkıda bulunur.

Şizofrenide Yiyeceklerin Etkileri Nelerdir?
Diğer pek çok hastalıkta olduğu gibi, şizofrenide de lifli sebzeler, tohumlar, fındık gibi kuruyemişler, bol meyve, kepekli ekmek, buğday ekmeği, organik yumurta, organik balık ve Omega-3 yağ çeşitlerinin sıkça tüketilmesi, koruyucu ve beyni geliştirici etki gösterir. Kızarmış, hazır yiyecekler, alkol, şeker, çay, kahve, besinlere konulan katkı maddeleri ve tarım ilacı içeren gıdalar ise beyne zarar verir. Beyne zarar veren her şey, şizofreniye kapı aralar ya da var olan şizofreniyi şiddetlendirir.

Bazı şizofrenili hastalar tekdüze beslenirler. Sürekli aynı şeyleri yerler, tat ve yemek estetiğini pek önemsemezler. Çikolata ya da cips gibi hazır yiyeceklere yönelirler, protein ve vitamin bakımından eksik beslenirler. Bu tarz bir yeme düzeni şizofreninin alevlenmesine de sebep olabilir. Diyette yeşil sebzelere, süt ve süt ürünlerine, kolay hazmedilen sandviçlere ağırlık vermek, hastanın bol su içmesini sağlamak son derece yararlıdır.

Kıtlık Şizofreniye Nasıl Etki Eder?
Kıtlık gibi toplumsal afetler şizofreninin tetiklenmesinde ve şiddetlenmesinde etkili olabilir. Tarihte yaşanan kıtlıkların şizofreni oluşumuna etkisi çokça araştırılmış bir konudur. Çin’de 1959-1961 yılları arasında yaşanan kıtlıkta doğan çocuklarla, bu dönemden önce ve sonra doğan çocuklar karşılaştırılmış; kıtlık senelerinde dünyaya gelenlerin ilerleyen yaşlarda şizofreni olma ihtimali iki kat daha yüksek bulunmuştur. Kıtlığın en çok hissedildiği bölgelerden birinde yaşayanları kapsayan bu çalışmada, 1971-2001 yılları arasında tutulan psikoloji kayıtları incelenmiştir. Bölgede 1960 yılında doğan 13 bin 748 çocuktan 192’sinde, 1956 yılında doğan 59 bin 88 çocuktan 483'ünde, 1965 yılında doğan 83 bin 536 çocuktan 695'inde şizofreni olduğu tespit edilmiştir.

Anne karnındayken yaşanan beslenme bozuklukları ileride şizofreniye yol açabilir. II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru (1944-1945 yıllarında) Hollanda’da bir kıtlık yaşanmış ve Nazilerin ülkeyi işgal etmesiyle kıtlığın şiddeti artmıştı. Özellikle Batı Hollanda’da, 22 bin kişi bu nedenle hayatını kaybetmişti. Hollandalılarda açlık sebebiyle ortaya çıkan kalori yetersizliği doğurganlık oranlarını azaltmış, çocukların doğum ağırlıkları düşmüştü. Belli bir dönemle sınırlı olan bu trajik olay, doğum öncesinde yaşanan beslenme bozukluklarının psikiyatrik rahatsızlıklara etkisini göstermiştir. Kıtlığın zirveye ulaştığı dönemlerde gerçekleşen hamileliklerde şizofreni riski iki kat artmıştır. Yine hamileliğin erken dönemlerinde kıtlığa maruz kalmış annelerin çocuklarında şizoid kişilik bozukluğu sıklığının da arttığı bildirilmiştir. Kıtlık döneminde doğan çocuklarda içe kapalı ve konuşmayı pek sevmeyen bireylerin sık olması da dikkati çeken bir başka tespittir. Beslenme koşulları, çocuğu en çok gebeliğin erken dönemlerinde etkiler. Özellikle korpus kallozum (beyin köprüsü) gelişimi bu dönemde oluşan beslenme eksikliklerinden etkilenir.

Hamilelikte folik asit vitamininin eksik alımı sık rastlanan bir durumdur. Hekimler bu gerçeği bildikleri için hamilelik döneminde kadınlara folik asit takviyesi yaparlar. Eğer annede folik asit eksikliği oluşursa çocukta gelişim açısından büyük bir risk söz konusu olur. Gerek folik asit gerekse protein eksikliği bebeğin beyin gelişimini etkiler ve şizofreniye yatkınlığı artırır. Hamilelik döneminde açlık yaşayan, yeterince beslenemeyen annelerin çocuklarında şizofreni görülme riski diğer yeni doğanlara nazaran iki kat yüksek bulunmuştur. Ayrıca hamilelik döneminde sigara içmek de, düşük doğum tartılı bebeklere sebep olur. Bu da nörolojik ve psikiyatrik bozukluk, dolayısıyla şizofreni açısından bebeği riske eder. Anne adayları hem sigara içmemeli hem de yanında sigara içilmesine izin vermemelidir. Çünkü pasif içici konumundaki annenin çocuğu da, düşük tartılı doğabilir ve risk altına girebilir.

Şizofreniye Anne Sütünün Etkisi Nedir?
Çocuğun anne sütüyle beslenme süresi ile şizofreni arasındaki ilişkiyi inceleyen McCreadie adlı araştırmacı, Breast-feeding and Schizophrenia (Emzirme ve Şizofreni) isimli çalışmasında, şizofrenili hastaların hasta olmayanlara göre daha kısa süre anne sütüyle beslendiklerini ve bunun şizofreni için önemli bir risk faktörü olduğunu ortaya koymuştur. Anne sütüyle beslenme, çocuğa biyolojik ve psikolojik açıdan birçok avantaj sağlar. Anne sütü enfeksiyonları önlediği gibi, çocuğun psikolojik gereksinimlerini de karşılar. Anne sütüyle beslenmenin direkt koruyucu etkisi olmasa da; çocuğu enfeksiyonlardan korur, beslenme bozukluklarından uzak tutar, anneyle çocuk arasındaki sıcak ten teması sayesinde güven duygusunu artırır ve stresi önler.

KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenide-beslenme-nasil-olmalidir
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

Damgalama bir bireye toplumun normal saydığı ölçütlerin dışına çıktığı iddiasıyla duygu, düşünce ve davranış bağlamında kötü muamele etmek, dışlamak ve ayrımcılık yapmaktır. Çok acı ve zarar veren yıkıcı bir durumdur. Her türlü konuda olduğu gibi damgalama, şizofrenide de çok önemli bir sorun olarak karşımıza çıkar. Damgalama sebebiyle şizofrenili kişiye sanki adını kötüye çıkaracak bir özelliğe sahip olduğu sıfatı yüklenir ve kişi değersizleştirilir. Sanki şizofreni kişinin sahip olduğu bütün güzellikleri elinden almış ve utanılacak bir durum oluşturmuştur. Damgalama şizofrenili hastanın bütün kimliklerini ortadan kaldırır ve alnına lekeli bir kimlik manasına gelen deli damgasını vurur.

Araştırmalar şizofrenili hastaların karşılaştığı en önemli sorunlardan birinin damgalama olduğunu ortaya koyuyor. 74 şizofreni hastası arasında yapılan bir araştırmada, 74 kişiden 73’ü en az bir damgalama yaşantısı bildirmiştir. Hastaların %70’i hastalıklarından dolayı haklarında olumsuz düşünülmesinden kaygılandıklarını, %58’i başkalarına şizofreniden bahsetmekten kaçındıklarını, %55’i hastalıkları yüzünden hakaretlere maruz kaldıklarını, %43’ü de hastalıkla ilgili olumsuz yorumları medyada gördüklerini belirtmiştir.

Dünya Psikiyatri Birliği’nin şizofreni nedeniyle ortaya çıkan damgalama ve ayrımcılıkla küresel mücadele kapsamında yaptırdığı bir anketle, toplumun şizofrenili hastalara yaklaşımı incelenmiştir. Bu ankete katılanların %20’si şizofrenili bir hasta ile arkadaşlığını sürdüremeyeceğini, %50’si aynı odayı paylaşamayacağını, %75’ide evlenemeyeceğini belirtmiştir. Bu ankette, hastalarla temas kabullenmeyi artırmamış, ama hastalık hakkında daha fazla bilgilenme kabullenici tutuma katkıda bulunmuştur. Sonuçta damgalamayla mücadelede hastalık konusunda bilgilendirmenin öneminin büyük olduğu tespit edilmiştir.

Damgalama Türleri

Kişisel Damgalama (self-stigmatization)
Ailenin, eşin ve yakın çevrenin damgalaması
Psikiyatri uzmanı, psikolog, hemşire, psikiyatri dışı sağlıkçılar, psikiyatri personeli tarafından damgalama
Toplumsal damgalama
Şizofrenili hastalar kendilerini damgalarlar mı? Kişisel Damgalama nedir?
Kişisel damgalama, bireyin kendisine sanki bir lütufta bulunuluyormuşçasına davranılması, kendisiyle dalga geçilmesi, reddedilmesi ve alay edilmesi sonrasında hastalığını utanç verici bir durum olarak algılamasıdır. Araştırmalar şizofrenili hastaların hastalığı çok kötü algıladıklarını ve bu hastalıktan dolayı değersiz hissettiklerini ortaya koymuştur. Şizofrenili hastaların %64.9'u kendisini damgalanmış hisseder, %55.9'u da gerçekten damgalanma deneyimi yaşar.

2005 yılında Hong Kong’da yapılan bir çalışmada, 320 şizofrenili hasta ile 160 diyabet hastası damgalama sorunları açısından kıyaslanmış ve iş, sosyal ilişkiler, aile ve tedavi alanlarındaki damgalamalar araştırılmış ve şu şekilde çarpıcı veriler elde edilmiştir:

Şizofrenili hastaların %53.6’sı aileleri tarafından sevilmediğini ifade ederken diyabetlilerin yalnızca %3’ü bunu ifade etmiştir.
Şizofrenili hastaların %33,3’ü bu hastalığı başkalarına söylemekten korktuklarını, %42.1’i arkadaşlarının hastalık sonrasında kendilerinden uzaklaştığını belirtmiştir.
Yarısından çoğu, eşlerinin veya kız-erkek arkadaşlarının hastalığın alevlenme zamanlarında kendilerine sert davrandığından yakınmıştır. 31 hastanın 3’ü eşi/arkadaşı tarafından terk edilmiştir.
Hastaların 72’si hastalığı ortaya çıkarsa işyerinde terfi şansının elinden alınacağı korkusunu yaşamıştır.
Evli olmayan şizofrenili hastanın yarısından çoğu, hastalığını öğrendiğinde sevgilisinin kendisini terk edeceğini iddia etmiştir. Diyabetlilerde bu oran %11,9
Yarıdan fazla şizofrenili hasta durumunu okulundan, dostlarından, arkadaşlarından saklama ihtiyacı hissetmiştir. Diyabetlilerden ise sadece 15 hasta buna ihtiyaç duymuştur.
Şizofrenili hastaların yarısından çoğu, hastalığından dolayı kendisini değersiz hissetmiştir. Yüzde 40,6’sı bile bile sosyal iletişimden kaçınmış, %43,8’i hayatlarını sona erdirmeyi düşünmüştür.
Sonuç olarak, birçok araştırma, şizofrenili hastalarda hastalığı gizleme ve damgalamadan korkma eğiliminin diğer hastalara nazaran çok daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.

Şizofrenide Ailenin ve Yakın Çevrenin Damgalaması Nasıl Olur?
Damgalamanın bu çeşidi, ailenin hastalığın getirdiği yükün, zorlukların ve hissettikleri suçluluk duygusunun etkisiyle hastaya öfke duyması, şizofreniyi adeta bir suç olarak görmesiyle ortaya çıkar. Bazı aileler hastanın ve kendilerinin şizofreni ile lanetlendiğini düşünür, bazıları hastalığı kara leke olarak görür, bazıları da bir günaha karşılık verilen bir ceza olarak nitelendirir. Çoğu zaman aileden biri şizofreni tanısı aldığında, uzak akrabalar ve arkadaşlar, hastanın yanında yakın aile bireylerini de dışlar. Hastanın hastaneye ilk ve tekrarlayan yatışları sonrasında aile tarafından polis gücü ve benzeri yöntemlerin kullanılması, komşularda kalıcı bir olumsuz kanaatin oluşmasına yol açar. Hastalık esnasında eve bir defa polis geldiyse, yakın çevrede artık değiştirilmesi çok zor bir olumsuz kanaat uyanır. Dahası, şizofreninin şiddet içeren bir hastalık olduğu inancı pekişir.

Şizofrenide İnce Damgalama (=Bilerek Gizleme)Nedir?
Bazı aileler bilerek hastayı ve hastalığı gizler. Buna ince damgalama (=courtesy stigma) adı verilir. Şizofrenili hastaların yaklaşık %40'ı aile bireylerinin, hastalıkları nedeniyle kendilerine kötü davrandıklarını belirtirken, %60'ından fazlası aile bireylerinin ailede bir şizofrenili bireyin varlığını gizlemeye çalıştığını bildirmiştir. Çin toplumunda psikiyatrik damgalama birey kadar aileye de bağlı bulunmuştur. Aile bireylerinin hepsi hastalığın yükünü üzerine alır ve bundan dolayı utanç duyar. Gizleme, damgalanmaktan korunmada ailelerin başvurduğu bir yöntemdir. Ancak bir yandan da, aile bireylerinin kaygısını arttırır, gizleyici konuşmalara ve yalan söylemeye sebep olur. Böylece aileler hem damgalayan taraf olurlar, hem de kendi damgalamalarının kurbanı haline gelirler. Bu çelişkili davranışın altında hasta yakınlarının hastaya duyduğu kızgınlık yatar. Kızgınlık da, çoğu zaman uzun süreli bir bakım yükünün altına girme duygusundan kaynaklanır.

Şizofrenide Duygudışavurumu (=Expressed Emotion) Nedir?
Expressed emotion yani duygu dışavurumu kavramı İngiltere’de sosyolog George Brown ve arkadaşları tarafından ortaya atılmıştır. Bu kavram, yakın aile çevresinin şizofrenili hastaya gösterdiği tutum ve davranışlara işaret eder ve bir anlamda ailenin duygusal tepkisini yansıtır. Eleştirici tutum, düşmanlık ve aşırı uğraş gibi duygu dışavurum davranışlarının yoğun olduğu ortamlarda şizofrenide daha sık alevlenmeler yaşanır. Bu da şizofreninin seyrini olumsuz yönde etkiler.

Aile üyelerinin duygu dışavurumu seviyesi, birbirlerini algılamalarını, damgalamaya ve ayrımcılığa verdikleri tepkileri etkileyebilir. Örneğin hastalığa duygu dışavurumları düşük olan akrabalar, damgalamayı tedavi şansını azaltan, zararlı bir durum olarak algılarlar. Aşırı duygu dışavurumuna sahip olan akrabalar ise hemen bu tuzağa düşer ve damgalamaya başlar. Aşırı duygu dışavurumu ile damgalama arasında güçlü bir ilişki söz konusudur.

Şizofrenide Sağlık Profesyonellerinin Damgalaması Nasıldır?
Sağlık personeli arasında şizofreninin iyileşmez bir hastalık, hastaların da sorunlu hastalar olarak nitelendirilmesi sık rastlanan bir durumdur. Sağlık profesyonellerinin şizofrenili hastalara koydukları sosyal mesafenin normal toplumdakilerle benzer olduğu gösterilmiştir. Sosyal mesafe koymanın yanısıra basmakalıp ve kısıtlayıcı davrandıkları da tespit edilmiştir.

Şizofrenide Toplumsal Damgalama Nasıldır?
Toplumsal damgalama; hastalara toplum tarafından korkunç, şiddete meyilli, kaçınılması gereken, potansiyel suçlu nitelendirmelerinin yapılmasıdır. Damgalamayla mücadele eden kurumlar, sık sık tıbbi bilginin aktarımı ve psikiyatrik hastalıklara medyada ayrılan zaman üzerinde durur. Örneğin Hong Kong’da son yıllarda damgalamanın toplumsal tutuma verdiği zarara dikkat çekilmiştir. Ancak genelde, önemli hastalıklardan kaynaklanan damgalamayı ele alan programlar çok azdır.

Şizofrenide Damgalamanın Sebepleri ve Risk Faktörleri Nelerdir?
Hastalık konusunda yetersiz ve yanlış bilgilendirilme
Şizofrenili hastaların saldırgan kişiler olarak algılanması ve hastadan korkulması
Hastalığın şiddetli geçmesi: Sosyal beceri eksikliği, içe kapanma, negatif belirtiler ve yabancılaşma damgalamayı arttırır.
Yüksek eğitim seviyeli aileler
Kentsel yerleşimli veya kırsalda önde gelen ailelerden olma
Zengin aileler: Zengin aileler özelikle hastalığın aktif dönemleri uzun sürdüğünde damgalamadan daha çok etkilenirler.
Ailenin bilinç düzeyinin düşük olması
Şizofreninin cin, büyü, şeytan gibi metafizik etkenlere bağlanması
Kültürel bakış (Batılılarda Doğululardan fazla)
Hastanın genç olması
Erkek olma: Özellikle ataerkil toplumlar evin geçimini sağlama görevini erkeğe vermiştir. Kadın için ev hanımlığı rolü toplumsal beklentileri karşılama açısından yeterli görülür. Bu erkeklerin kadınlara nazaran daha çok damgalamaya maruz kalmasına sebep olur. Ancak erkeklere nazaran daha az maruz kalsalar da kadınlar damgalamadan çok daha fazla etkilenir. O yüzden anneler hasta çocuklarının damgalanmasına karşı çok daha duyarlı ve mücadeleci olurlar.
Aşırı duygu dışavurumu olan aileler
Şizofrenide Damgalamanın Sonuçları Nelerdir?
Toplumsal dışlanma: Şizofreni hakkında peşin hüküm ve ayrımcılık tedavi uyumunu zayıflatır, sosyal geri çekilmeyi şiddetlendirir, eğitim ve iş konularını zorlaştırır, alkol ve madde kullanımını artırır. Bu durum şizofreninin sebep olduğu yükü daha da ağırlaştırır. Hala dünyadaki sağlık destek sistemleri psikiyatrik bozukluklara karşı dışlayıcı ve önemsemez bir tutum sergiler. Hastanelerdeki psikiyatri servisleri diğer sağlık servislerine nazaran daha az destek alır. Sağlık sisteminin bu gizli damgalaması sağlık çalışanlarına da sirayet eder, şizofreni konusundaki bu olumsuz tavır damgalamayı da arttırır. Yani bir kısır döngü söz konusu olur. Damgalama desteği azaltır, destek azlığı da damgalamayı artırır.
İş çevrelerince kabul görememe (kamuda veya özel sektörde): Toplumsal damgalama sebebiyle şizofreni sanki duygusal ve maddi destek isteyen bir hastalık değilmiş gibi algılanır ve ihmal edilir. olarak kabul etmemesi, aileleri daha da zor duruma sokar. Ruhsal hastalıklar için sigorta desteği, diğer hastalıklardan daha azdır. Şizofreni tedavisi ve araştırmaları için gereken geniş maddi destek bulunamaz.
Çevreden kötü muamele görme (kızgınlık, şiddet, hakaret vs.)
Terk edilme
Haklardan mahrum kalma
Ayrımcılık
Eğitime devam edememe
Kendini yalnız, tuhaf ve farklı hissetme
Hastanelerdeki bakımın geliştirilememesi
Ailelerin dikkate alınmaması ve yeterince bilgilendirilmemesi
Sağlık bakım ünitelerinde hastalara yeterli zamanın ayrılmaması
Tedavi ekibine duyulan güvenin kaybedilmesi
Yeterli takip ve tedavinin yapılamaması
Depresyon ve intihar
Gizleme ve tedaviye geç başvurma: Damgalamanın belki de en büyük zararlarından biridir.
Hastalığın kötüye gitmesi ve dirençli hale gelmesi: Şizofrenili hastalar arasında damgalamanın etkisini inceleyen bir çalışmada, belirtilerin damgalama algısı olan hastalarda, damgalama algısı olmayanlara oranla daha şiddetli seyrettiği tespit edilmiştir. Ayrıca depresyon ve sosyal kaçınma, damgalama algısının olduğunun bir göstergesi olarak görülmüştür.
Hastaneye yatış sayısının artması
Alkol ve madde kullanımı
Aile, sağlık personeli ve hasta işbirliğinin sağlanamaması
Şizofrenide Damgalama Yetersiz Takip ve Tedavinin Yapılmasına Sebep olur mu?
Hastalarla az görüşme, hastane dışı kurumların zayıf kalması, psikiyatri çalışanlarının eğitiminin önemsenmemesi, yanlış tanılar, tedaviden sonuç alamayan hastalar sebebiyle sorunlar sağlık merkezlerine yeterince ulaştırılamaz. Son yıllarda bunu ortadan kaldıracak başarılı girişimler yapılmıştır. Örneğin Brezilya’da 80’li yılların ortalarına kadar şizofrenili hastaların tedavisi çoğunlukla hastane odaklıyken, yapılan çalışmalarla 1984-1996 yılları arasında bu oran yüzde 36 azalmış ve toplum odaklı servisler çok yavaş da olsa gelişmeye başlamıştır.

Yine Brezilya’da 1.17 milyon şizofrenili hasta olduğu, hastaların yüzde 70’inin kontrollü tedavi almadığı, polikliniklerden hastaların sadece yüzde 11’inin faydalanabildiği tespit edilmiştir. Bu aksaklıklara en büyük sebep olarak da peşin hüküm verme ve ayırımcılık gösterilmiştir.

Ancak bu tür yaklaşımların daha da yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır.

Şizofrenide Damgalamayla Mücadele Yöntemleri Nelerdir?
Hastaların ve hasta yakınlarının güçlendirilmesi, hastaların haklarını savunacak yeterlilikte liderler yetiştirmek
Sağlık personelinin eğitimleri sırasında damgalamanın üzerinde ehemmiyetle durmak
Temsil yeteneği iyi olan aileleri, hastaları, hasta bakıcıları, psikiyatri personelini, eğitimcileri, din adamlarını, haberci ve medya mensuplarını organize etmek
Şizofreni konusunda diğer sivil toplum örgütleriyle çalışmak, birlikte çalışacak ortam yaratmak
Toplumsal, özel ve kâr amacı gütmeyen sektörlerle ilişkiler geliştirmek
Televizyon, radyo, gazeteler, kitaplar, sosyal medya unsurlarıyla toplumsal mesajlar vermek
Bilgilendirme ve hastalarla iletişimin güçlendirilmesi
Damgalama ve ayrımcılıkla mücadele, iyi bir yardım ağı içinde uzun süreli bir çaba gerektirir. Bu anlayış içinde Dünya Psikiyatri Birliği, şizofrenide damgalama ve ayrımcılıkla mücadele başlatmış, 20 ülke bu mücadelede aktif rol üstlenmiştir. Bu çalışmalar birçok ülkede şizofreniyle ilgili olumsuz senaryoları değiştirmiş, daha büyük destek ve duyarlılık elde edilmesine aracı olmuştur.

Damgalama probleminin üstesinden gelmede geniş çaplı, seviyeli ve entegre çabalar iyi sonuçlar verebilir. Bu sayede toplumsal farkındalık arttırılabilir, toplumsal eğitim gerçekleştirilebilir, toplumsal politikalar geliştirilebilir, yasal korumalar sağlanabilir, hastaların suç oranları azaltılabilir ve kaliteli tedavi temin edilebilir. Damgalamanın önüne geçmek şizofrenili hastaların günlük hayata adaptasyonunu güçlendirir, toplumsal bilinci harekete geçirerek onların üreten insanlar olmaları için yeni ufuklar ve imkânlar yaratılmasını sağlar. Yapılandırılmış damgalamayla mücadele yöntemleri hastaların kendilerine güvenini de arttırır.

Damgalamanın olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik girişimler özellikle hastalar ve aile bireyleri üzerine odaklanmalıdır. Sağlık çalışanları, hastalar ve yakınlarıyla direkt etkileşime girdikleri için bu mücadeleyi yapacak en uygun kişilerdir. Damgalama ve bunun olumsuz etkileri hastalarla ve hasta yakınlarıyla mutlaka tartışılmalı, çalışma grupları oluşturulmalıdır. Hastaların kendilerine güvenlerini ve yaşam kalitelerini etkileyen faktörler değerlendirilmeli, aileler ve hastalar damgalanmanın dışına çıkma konusunda cesaretlendirilmelidir. Hatta hastalar ve aileleri diğer insanlarla iletişime geçme, onların desteğini alma konusunda teşvik edilmelidir. Bir araştırmada, 163 katılımcıya şizofreni ve damgalama hakkında bir film izlettirilmiş, filmin damgalamayı azalttığı tespit edilmiştir. Medya desteğinin ve sinema sanatının damgalamada büyük yararları olmuştur.

Şizofrenide Damgalamayla Mücadelenin Kazandırdıkları Nelerdir?
Toplum odaklı servislerin sayısı artar.
Tedaviye başvuranların sayısı artar.
Hastaların güveni artar.
Depresyon ve intihar oranları azalır.
Sosyal geri çekilme azalır.
Tedavi başarısı artar.
Hastalar için istihdam olanakları yaratılır.
Damgalamayı önleyen yaklaşımlar ailelerin aşırı duygu dışavurumlarını engelleyebilir ve hastaların nüks oranlarını azaltabilir.
Damgalama şizofrenili hastaların artık iflah olmaz, kaybedilmiş vakalar olarak algılanmasına sebep olduğundan özürlülük yasası çıkarılmış ülkemizde şizofreni adeta unutulmuştur. Halbuki Türkiye’de desteğe muhtaç binlerce şizofrenili hasta vardır. Bu yüzden yetkililer şizofreni hakkında gerekli bilgi ve donanıma sahip danışmanlardan yardım almalı, sivil toplum örgütleriyle işbirliği halinde olmalı, mücadelenin yolunu açan yasa ve yönetmelikleri çıkarmalı ve uygulamaya bir an önce geçmelidir. Şizofreninin dünyadaki en önemli sağlık sorunlarından biri olduğu unutulmamalıdır.

KAYNAK: https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenide-damgalama-stigmatizasyon-sorunlari-nelerdir
 
Ruhsal rahatsızlıklarda hasta ve hasta yakınları rahatsızlığın ilk başlarında hastalığın şoku ile ne yapacaklarını bilememektedir ve ortalıkta çok sayıda yalan yanlış bilgi olduğu için sağlıklı bilgiye ulaşmak zor olmaktadır ben uzun yıllardır atipik psikoz hastası oğlu olan bir baba olarak bu sıkıntıları çok yaşadım yaşayarak ve çok aratırıp okuyarak çok şey öğrendim ve bilinçlendim bu yollardan geçmemiş kişiler için Türkçe kaynak fazla yok bulduğum güzel bir kaynaktan çeşitli makaleleri paylaşmak istedim umarım faydası olur.

Bazı yazarlar şizofreniyi kaybedilmiş fırsatlar hastalığı olarak tanımlar. Şizofreni, insanın okuma ve çalışma fırsatlarını bir müddet elinden alır. Kişinin geleceğe yönelik hedef ve hayallerini kesintiye uğratır. Bunda bozulmuş özbakımın, azalmış psikososyal işlevlerin ve çalışma kapasitesindeki düşmenin etkisi büyüktür. Ayrıca bilişsel işlevlerin düşmesi, pozitif ve negatif semptomların şiddeti ve özgüvenin azlığı da çalışma performansını düşüren önemli etkenlerdir.

Yapılan araştırmalara göre dikkat, bellek, dil ve bilgi işlem sürecindeki yetersizlikler bir şizofrenili hastanın çalışıp çalışamayacağının en önemli belirleyicisidir. Ayrıca toplumsal damgalamanın yarattığı engeller, sosyal desteğin yetersiz oluşu şizofrenili hastaların iş bulma ve çalışma imkanlarını daha da azaltır. Halbuki yapılan araştırmalar çalışan şizofrenili bireylerin çalışmayanlara oranla yaşam memnuniyeti ve kalitesinin çok daha yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sebepten şizofrenide kliniğin tedavi ile kontrol altına alınması kadar okul hayatına devam edebilmek, meslek sahibi olabilmk ve ekonomik bağımsızlığı kazanabilmek de önemlidir. Nitekim ilaç tedavisine meslekî iyileştirme programı (=occupational therapy) eklendiğinde iyileşme oranı yükselmektedir. Çünkü mesleki rehabilitasyon aynı zamanda bir terapi etkisi de yaratır. Meslekî destek programları ile birleştirilmiş bilişsel güçlendirme çalışmalarına alınan şizofrenili bireylerin kliniklerinde daha iyiye bir gidiş gözlenmiştir.

Ağır ruhsal bozukluğu olan kişilerin %80 ila %90’ı gerçek bir çalışma ortamında bulunma fırsatını bulamaz. Şizofrenili hastalarda çalışma fırsatını elde edenlerin oranı %10 civarındadır. Bunun en önemli nedeni, hastalığın rekabete dayalı çalışma kapasitesini düşürmesidir. Ayrıca işe girildiği takdirde verilen devlet desteğinin kesileceği veya önceden alınan yardımın devlete geri ödeneceği ihtimali ailelerde tedirginlik yaratır ve bu yüzden hastalarını çalıştırmazlar. Şizofrenili kişilerin rekabete dayalı ortamlarda çalışma motivasyonunu düşüren bu sorunlar çözümü için devlet politikalarının hastaları kaygılandırıcı değil olabildiğince destekleyici olması gerekir.

Şizofrenili Hastalar Çalışabilir mi?
Şizofreni bir insanın çalışmasına engel değildir. Ancak bunun bazı koşulları ve aşamaları vardır. Gelişmiş ülkelerde şizofrenili bir hastanın çalışabilecek duruma gelmesi için özel programlar geliştirilmiştir. Öncelikle hastalar etkin bir tedaviden geçirilip zihinsel, ruhsal ve sosyal işlevsellikleri yükseltilir. Tedavi ile belli bir seviyeye geldikten sonra psikoeğitim modülleriyle hastalar, aileleri ve yakın çevresi şizofreninin ne olduğu, hayatlarına nasıl yansıyacağı, ne gibi zorluklarla karşılaşacakları, bunlarla nasıl başa çıkabilecekleri konusunda bilinçlendirilir. Hastalar daha sonra 1,5-2 yıllık ara dönem evlerinde hayata yeniden adaptasyon programına alınır. Buralarda başlarındaki personel, ilaçlarını verir, gözetimlerini yapar, acil durumlarda müdahale eder. Geri kalan alışveriş, çamaşır, yemek, bulaşık, ısınma gibi günlük işleri hastalar kendileri yapar. Bu evlerin kirasının yarısını devlet, yarısını da vakıflar karşılamaktadır. Ara dönem evlerinde her hastanın kendine ait odası vardır, herkes özel sorumluluklarını kendisi yerine getirir. Ara dönem adaptasyonundan sonra hastalar mesleki destek programlarına yerleştirilir. Önce zorlanmayacakları bir işte çalıştırılır. Burada başarılı oldukları ve bir alevlenme yaşamadıkları taktirde rekabete dayalı bir işe yerleştirilir.

Hastalık çalışmaya etki eder ancak bunun hastalığa mı yoksa başka faktörlere mi bağlı olduğu açık değildir. Ancak genel kanaat şizofreni kadar çevresel faktörlerin de etkili olduğu yönündedir. Bunlardan en önemlisi kişinin kendisine ait faktörlerdir. Her insanın zekâ ve beceri alanı farklıdır. Dolayısıyla yapabileceği işler de farklıdır. O yüzden işe yerleştirmeler kişiye özel değerlendirmeler sonrasında yapılmalıdır. “İş olsun da ne olursa olsun” mantığı doğru değildir. Kaldı ki bu sağlıklı insanlar için de geçerlidir. Buna dikkat edilirse, hastaların uzun yıllar çalışıp kazanç elde edebilecekleri, yükselip kendilerini geliştirebilecekleri iş imkânları sağlanabilir. Bir hasta, ofis işlerine verilmiş ve bunda başarılı olamamış, ama bir bahçıvanlık işine yerleştirildiğinde çok başarılı olmuştu. Çünkü bahçe işleriyle uğraşmayı çok seviyordu. Yine yoğun bir iş ortamında memurluk yapan bir hasta, hastalık sonrasında arşiv gibi sakin bir ortama verilmişti ve orada başarılı olmuştu.

Hastaların çalışmalarına bazen aileler de engel olabilir. Aşırı kontrolcü ailelerde hastasının çalışmasına karşı bir direnç gelişir. Aileler çoğunlukla kişinin işyerinde sorun çıkaracağından, başına bir şeyler geleceğinden, zarar göreceğinden endişe eder. Bu tür sorunlar aile eğitimi ile çözülebilir. Aile eğitilmeden şizofrenili hastaların çalışma hayatına kazandırılmaları çok zor olur. Çünkü hastanın çalışma konusunda teşvik edilmesinde ve yüreklendirilmesindeki en önemli destek aileden gelir. Aile bu konuda aktif olur, işverenle ve işyerindeki çalışanlarla temasa geçer ve onların da desteğini almayı başarabilirse şizofrenili bireylerin çalışma ihtimalleri yükselir. Bu konuda devlet kurumlarının da ailelere destek olması, hasta ile işvereni bir araya getirecek istihdam programları oluşturması başarıyı daha da artırmaktadır.

Şizofrenili Hastaların İstihdamında İşverenler Nasıl Bilinçlendirilmelidir?
Toplumsal damgalama etkisini işverenler üzerinde de gösterir. Şizofreniye olumsuz baktıklarından kurumlarında bir şizofrenili hastayı çalıştırmak istemezler. Ancak işverenler hastalık konusunda bilgilendirilir ve bu konuda sorumluluk almaları teşvik edilirse şizofrenili bireyler için istihdam imkânı artabilir. Bu amaçla işverenle şizofrenili hastalara destek veren sağlık kurumlarının bir araya getirilmesi, belli aralıklarla hastalık hakkında bilgilendirmelerin yapılması, gerekirse yasal düzenlemelerle işverenin teşvik edilmesi büyük yararlar sağlayabilir. Bu noktada bilinçli aileler de işveren ile doktor arasında köprü olabilir. Bu konuda İş ve İşçi Bulma Kurumu da aktif bir rol oynayarak şizofrenili hastaların çalışabileceği işleri belirleyebilir ve isteyen aileleri bu konuda yönlendirebilir. Hatta bu hastalar için özel bir birim oluşturuluğU danışmanlık verebilir. İstihdam için dernekler ve vakıflar da destek sağlayabilir. Bu kurumların bir kısmı, en azından hastaların danışma desteği alabilecekleri kurumlar haline getirilebilir.

Aileler genelde doğrudan devlet desteğini tercih ederler. Direkt para yardımı almak çoğu aileye daha kolay gelir. Fakat bunun uzun vadede hastaya faydası değil zararının olduğunu, onu pasifize ederek hastalığı şiddetlendirdiğini ve işlevselliğin geri kaldığını bilmek gerekir. Şizofrenili bireyler için çalışmanın maddî değerinden çok manevi ve tedavi değeri yüksektir. Bütün ihtiyaçları başkaları tarafından karşılanan hastalar sosyal işlevlerini yeniden kazanmada zorlanır. O yüzden etkin şizofrenili hastaları için özel istihdam programlarına ihtiyaç vardır.

KAYNAK: https://www.adnancoban.com.tr/sizofreninin-calisma-hayatina-etkisi-nedir
 
Şizofrenili hastaların özellikle ailelerinin en çok merak ettikleri konuların başında hastalarının evlenip evlenemeyeceğidir. Aileler “Acaba çocuğumuz iyileşip ileride evlenebilir mi? Yuva kurabilir mi? Çocuk sahibi olabilir mi?” gibi soruları sıkça sorar. Şizofreniyi ilgilendiren her konuda olduğu gibi evlilik konusunda da hastalığın kendisinin yanısıra psikososyal faktörler etkilidir. Şizofrenili hastaların evlenmeleri mümkün değildir düşüncesi damgalamanın etkisiyle oluşmuş bir mittir ve doğru değildir. Şizofrenili hastalar da aşk, evlilik ve çocuk konusunda isteklidirler. Başta psikiyatrlar olmak üzere aileler ve yakın çevre bunu yadsımamalı, bu konuda destekleyici ve teşvik edici olmalıdır.

Şizofrenide ortaya çıkan psikososyal beceri kaybından dolayı evlilik oranları düşüktür. Özellikle erkek şizofrenili hastalarda bu oran çok daha düşüktür. Yapılan bir araştırmada şizofrenili hastaların sadece %32.9’unun evli ya da bir partnerle yaşadığını ortaya koymuştur.

Evlililiğin şizofrenili hastalara katkısı büyüktür. Hastaların yaşam kalitesini artırır, onları hayata bağlar, intihar düşüncelerini ve teşebbüslerini önler. O yüzden şizofrenili hastalarda evlilik üzerinde özellikle çalışılması gereken bir konudur.

Şizofrenide evliliği etkileyen birçok faktör vardır. Bunların başında hastalığın başlama yaşı gelir. Erken dönemde (25 yaş öncesi) başlayan şizofrenilerde evlilik oranı anlamlı derecede düşüktür. Evlenen şizofrenili bireylerin, iletişim isteği yüksek, diğer insanlar için bir şeyler yapmayı seven, sorumluluk sahibi ve değişimlerden daha az korkan kişiler oldukları tespit edilmiştir. Bu kişilerin eşlerinden beklentileri nispeten az olduğundan evliliği yürütmeleri daha kolaydır. Nitekim değişime hazır olmayan, eşlerinden aşırı beklenti içine giren şizofrenili hastalarının evliliği sürdürmede başarısız oldukları görülmüştür.

On yıllık bir izleme çalışmasında katılımcıların %70’inin evlendiği bildirilmiştir. Ancak erkek hastaların daha çok bekâr kaldığı, kadınların ise daha çok evliliği sonlandırdığı gözlenmiştir. Hastalığın süresi, başlama şekli, işitme varsanıları ve depresif durumlar evliliği etkileyen faktörlerdir. Süre uzadıysa, işitme varsanıları devam ediyorsa, depresyon varsa ve ekonomik durum zayıf ise evlilikten uzaklaşma ihtimali artıyor.

Hastalığın çabuk kontrol altına alınması ve hastanın mücadele konusunda yeterli bir seviyeye gelmesi evliliği olumlu yönde etkiler. Kurtarılmış bir evlilik, hastalığın gidişatına da olumlu katkılarda bulunabilir. Çünkü evlilik, aile içinde ve dışında bir disiplin ve sosyal sorumluluk alanı oluşturur. Bu sayede hastalar saç tarama, tıraş olma, yıkanma, yüz yıkama, temiz giyinme gibi özbakım ritüellerini daha çok yerine getirir; yemek, alışveriş, faturaları ödeme gibi sorumlulukları daha çok üstlenir; eş dost-akraba ziyareti, misafir ağırlama ve misafirliğe gitme, eğlenme gibi sosyal ilişkileri daha çok devam ettirirler. Bu katkılarıyla evlilik adeta bir psikososyal terapi etkisi gösterir.

Şizofrenili hastalar sorumluluk alabilecek seviyeye geldikten sonra uygun bir eşle evlenebilirler. Hastalığı bilen, hastaya alevlenmeler sırasında yardımcı olabilecek, sabırlı ve anlayışlı kişiler ‘uygun eş’ tanımlamasına girer. Ancak ailelerin mutlaka eşe destek olması gerekir. Aile, eş ve hekim işbirliği halinde olursa ileri derecede hasta bireyler bile, bu tarz bir evlilikle günlük işlerini rahatlıkla yapabilir, hatta çalışabilir hale gelebilir. Teşvik eden, destekleyen, motive eden, eğlendiren bir eş, hastanın mutlu, huzurlu ve insanca yaşamasına çok büyük katkı sağlar.

Sosyal alandan ileri derecede uzaklaşmış, işitme varsanıları ve sanrıları olan bir erkek hasta, iyi bir ilaç tedavisinin ardından önce günlük aktivitelerini yerine getirmeye, sonra sorumluluk almaya, daha sonra da çalışmaya başlamıştı. Önceleri işyerinde ancak iki saat kalabiliyor, sıkıldığında çekip gidiyordu. İş arkadaşlarının yardımı ve anlayışı sayesinde bütün gün çalışabilecek hale geldi. Artık sıkıntı gelse bile işini bırakmıyordu. Bu aşamada, aile, evliliği gündeme getirmeye başladı. Hasta, bir süre sonra evlendi. Evliliğin ilk aylarında hastanın eşiyle yoğun görüşmeler yapıldı, eş hastalık konusunda eğitildi. İlk günlerde hastanın eşi bir hayli zorlanmış, özellikle cinsellik ve paylaşım konularında sorun yaşamıştı. Ancak çift, hekim ve aile desteği sayesinde zamanla bunları aştı ve birbirine uyum sağlayabildi. Evlilik, hastanın sosyal paylaşımını arttırdı, kendine güven eksikliğinden kaynaklanan cinsel çekingenliğini ortadan kaldırdı. Hasta bir çocuk sahibi oldu. Şu an mutlu bir şekilde hayatını sürdürebiliyor.

İyi bir tedavi, ailevi ve sosyal destek, sabır ve şefkatle şizofrenili bir bireyin yuva kurmasının önünde hiçbir engel kalmaz.

Evlenmek İsteyen Bir Hastaya Yaklaşım Nasıl Olmalıdır?
Şizofrenili hastalarda evliliğin ancak hastalığın kontrol altına alınır, tedavi rayına oturur, hasta günlük bakımını yapabilir, sosyal açıdan iletişime geçebilir, sorumluluk alabilir durumda ise gündeme gelebilir. Aksi takdirde, hem hasta hem de evlendiği kişi hoş olmayan olaylar, moral bozuklukları ve ayrılıklar yaşayabilir. Hastalar evliliği gündeme getirdiklerinde, bahsedilen şartların yanısıra kararın bilinçli ve sağlıklı olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir. Çünkü evlenme isteği bazen hastalığın bir yansıması olabilir. Bazı hastalar damgalamadan kurtulmak, normal olduklarını kanıtlamak veya yaşadıkları özgüven eksikliğini telafi etmek için evlenmek isteyebilirler. Yani evlilik isteği, bir normal görünme çabasının ürünü olabilir. O yüzden bu tür taleplerle karşılaşıldığında gerçekçi olup olmadığının değerlendirilmesi hekime bırakılmalıdır.

Ailelerin şizofrenili hastaların evlilik isteklerine tepkileri değişebilmekle birlikte bazıları şaşkınlıkla bazıları kızgınlıkla bazıları da sevinçle karşılar. Damgalamanın etkisinde kalmış olanlar şaşırırlar hatta kızarlar. Çünkü onlara göre şizofrenili bir bireyin evlenmesi neredeyse mümkün değildir. O yüzden bu tür aileler “Sen hastasın, nasıl evleneceksin, daha kendine bakamıyorsun, eşine mi bakacaksın, otur oturduğun yerde.” gibi kırıcı davranışlar sergileyebilir. Bazıları hiç cevap vermez, kişinin isteğini kale almaz, umursamaz ve duymazdan gelir. Hâlbuki şizofrenili birinin evliliği isteyecek hale gelmesi büyük bir aşamadır. O yüzden sakin, serinkanlı ve durumu anlamaya çalışır bir tutum en sağlıklı olanıdır. “Tabi ki herkes gibi senin de yuva kurma hakkın var. Bunu biz de çok istiyoruz. Seni bu konuda destekliyoruz. Bunu doktorumuzla konuşalım ona göre planlama yapalım.” şeklindeki bir empatik ve rahatlatıcı konuşma çok yerinde olacaktır. Hasta buna rağmen ısrarını sürdürürse yine reddedici değil destekleyici davranıp hemen doktora danışmak gerekir.

Şizofrenili Hastanın, Eşine Zarar Verme Riski Var mıdır?
Bu, özellikle paranoid şizofreni vakalarında söz konusu olabiliyor. Bazı hastalar alevlenme dönemlerinde eşlerinin kendilerini aldattığı, kendilerine kötülük yapacağı veya öldüreceği şeklinde sanrılara sahip olabilirler. Evlilik öncesi bilgilendirilmiş aileler ve eşler bu tür durumlarda gerekeni yapar. Yani hastayı bir an önce doktoruna götürür. Şizofrenili hasta her durumda eşine zarar verir düşüncesi doğru değildir. Şizofreni tedavi sonrasında bu düşünceler çoğunlukla geriler. Ancak alevlenme dönemlerinde dikkatli ve tedbirli olmak gerekir.

Şizofrenili Kadınların Evlilikte Yaşadıkları Sorunlar Nelerdir?
Araştırmalara göre şizofrenili kadınlar erkeklere nazaran daha yüksek bir evlenme oranına sahiptir. Ancak şizofrenili kadınların evliliği sonlandırma oranları da yüksektir. Bunda, sorumluluğun çoğu zaman kadınların üzerinde kalması, beklentilerin artması, desteğin yetersiz kalışı ve hastalığa bağlı eksiklikler etkili olur. Beklentilerin nispeten az, dayanışmanın çok olduğu kırsal kesimlerdeki şizofrenili hastalar evlilik hayatında daha az zorlanır. Şehir hayatında ise aksine daha çok zorlanırlar. Kültürel unsurların olumsuz ve gelişmişlik seviyesinin düşük olduğu toplumlarda bu zorluğun şiddeti daha da artar. Örneğin Hindistan’da yapılan bir araştırmada, şizofrenili kadınlara eşlerinin destek olmadığı, çocuk bakımının kadınlara kaldığı, kadınların sahipsizlikten dolayı güvenlik problemi yaşadığı tespit edilmiştir. Bu durumlarda şizofrenili kadınlar yaşadıkları stresin etkisiyle ve çoğu zaman da alevlenme sürecine girerek evliliğin yükünü kaldıramaz ve evliliği sürdüremezler.

Sosyal desteğin iyi organize edildiği, yardımlaşma ve sorumluluk duygularının güçlü olduğu gelişmiş toplumlarda bu tür sorunlar çok daha az yaşanır. Ailelerin beklentiler ve sorumluluk paylaşımı noktasında bilinçlendirilmesi evliliğe uyumu artırmaktadır. İlk etapta, önemli olan sorumluluk yüklemekten ziyade hastaların evlilik korkularını gidermek, sosyal performanslarını ve uyumlarını artırmaktır. Sorumluluklara geçiş kademeli bir şekilde olmalıdır.

Ancak şu da bir gerçek ki şizofrenili kadınlar bunca yüke ve olumsuz şartlara rağmen yalnız yaşamayı, hayattan zevk almayı, iletişime geçmeyi ve faydalı işler yapmayı erkeklerden daha çok başarırlar.

Şizofrenili Hastaların Evlilikte Paylaşımları Nasıldır?
Şizofrenili hastalar başlangıçta evlilikteki paylaşımlara direnç gösterebilir. Örneğin cinsellikten, sohbet etmekten, birlikte gezmekten, el ele tutuşmaktan kaçınırlar. Kişisel ve toplumsal damgalama ve şizofreninin oluşturduğu özgüven kaybı evliliğe uzak durmanın sebepleridir. Türkiye’de ve dünyada, hekimlerin bir kısmı da buna dâhil olmak üzere, şizofrenili hastaların evlenemeyeceğine dair yaygın bir kanaat vardır. Bu nedenle hastaların kendileri de evlenebileceklerine inanmaz, hatta kendilerini evliliğe layık görmez. Bununla birlikte, kendileri için evliliğin mümkün olup olmadığını sıkça sorarlar. Hatta bazen “Seni evlendirelim mi, evlenmek ister misin?” gibi sorular karşısında, yüzlerinde mahcubiyetle karışık bir tebessüm belirir. Bu tebessüm evliliği arzu ettiklerine dair bir ifadedir. Evlilik her ne kadar kaçınır davransalar da şizofrenili hastaların ve hasta yakınlarının hayalidir.

Evlilikten Sonra Gelişen Şizofrende Süreç Nasıl İşler?
Evlilik her ne kadar güzel bir yaşantı olsa da bir stres yükünü de beraberinde getirir. Bu yükün etkisiyle bazı kişilerde şizofreni evlilik sonrasında tetiklenebilir. Sosyal destek ağının zayıf olduğu ailelerde ve toplumlarda bu durum çoğu zaman boşanmayla sonuçlanır. Türkiye’de kadın hastalandığında erkek çoğunlukla terk eder, ama erkek hastalandığında kadın genellikle evliliği sürdürür.

Bazı eşler ve aileleri evlenmeden önce şizofreninin var olduğunu, ancak bunun kendilerinden saklandığını, kandırıldıklarını iddia eder. Hasta ve ailesine öfkeli ve suçlayıcı davranırlar. Bu durumda çoğu aile kızını veya oğlunu alıp hastayı kaderiyle baş başa bırakır. Hâlbuki şizofreni, evlilik sonrasında da gelişebilir. Eğer evlilik sonrası gelişmişse etik ve ahlakî değerler hastanın kabulünü, önyargılı, şüpheci ve anlayışsız olmamayı gerektirir. Şizofrenili hastalar başlangıç dönemlerinde destek ve anlayış gördüklerinde kısa sürede toparlanabilirler. “Hastalıkta ve sağlıkta birlikte olma” düsturunu benimseyen, “ne olursa olsun eşimin yanındayım” diyebilen eşler şizofrenili bireylerin en büyük destekçisi olurlar. Sevgi, şefkat, özveri ve inanç, her şeyin olduğu gibi şizofreninin de üstesinden gelir.

Şizofrenide Evlilik Öncesinde Hastalık Gizleniyor mu?
Hastalar evlilik öncesinde şizofreniyi gizleme kaygısına pek düşmezler. Ancak bazı aileler hastalığı, saklanması gereken bir eksiklik, zayıflık ve aile itibarını düşüren bir ayıp olarak görürler. Bu sebepten durumu gizlerler. Kimi aileler de çocuklarını evlendirerek sağlıklı olduğu mesajını vermeye çalışırlar. Evliliği bir anlamda paravan olarak kullanırlar. Bu tarz tutumlar etik olmadığı gibi şizofrenili hastanın daha da kötüleşmesine sebep olurlar. Karşı tarafın durumu fark ettiğinde vereceği tepkiler ve sonrasında yaşanan boşanma hastayı daha da örseler. Açık, şeffaf, kendinden emin ve dürüst olmak her zaman kazandırır.

Annesi ya da Babası Şizofrenili Olan Birinin Evliliği Bundan Nasıl Etkilenir?
İnsanlar şizofrenili hastalardan ve şizofreniden çok korkarlar. Annesi ya da babası şizofrenili olan bir kişi evleneceği zaman, müstakbel eşinin ona en başta soracağı soru “Acaba bizim çocuklarımız da hastalanır mı?” sorusudur. En çok bu yaşanır. Ancak tek yumurta ikizlerinde bile eş hastalanma oranı %35-47’dir. Yani genetik yatkınlık, kişinin %100 hastalanacağı anlamına gelmez. Sadece diğer insanlara göre daha yüksek bir risk olduğunu gösterir. Bu durum evliliğe engel olarak görülmemelidir.

Ebeveyni şizofrenili olan kişilerin eşleri, bazen bunu bir çatışma malzemesi olarak kullanabilir. Herhangi bir tartışmada “Zaten sizin aileniz sorunlu, sen de onlardan birisin” gibi rencide edici sözler söyleyebilir ya da söylemeseler bile davranışlarıyla bunu ima edebilirler. Bazen de en ufak bir fevri harekette “Acaba eşim de mi hasta?” kuruntusuna kapılabilirler. Şizofreni bir biyolojik bozukluktur. Bunu bir üste çıkma malzemesi olarak kullanmak ilişkiyi derinden yaralar. Böyle bir durumda bir iletişim uzmanından yardım alınması gerekir.

Şizofrenili ebeveyn bazen evliliğin yükünü artırabilir. Hasta sahibi destek görememekten eşi de rahat iletişime girebileceği bir muhatap bulamamaktan yakınır. Hasta ebeveynle aynı evde yaşamak durumunda olanlar, özellikle alevlenme dönemlerinde ortaya çıkan gerilimden çok etkilenir. Çocukları olan ailelerde bu gerilim daha da şiddetli yaşanır. Bütün bunların üzerine bir de bakımın verdiği zorluklar eklenince, eşlerde tükenmişlik meydana gelir. Şizofrenili kişilere destek verilirken bakım verenlerin de yaşam kaliteleri düşünülmelidir. Sosyal destek yetersiz olduğu durumlarda eşler bu konuyu evlilik öncesinde detaylıca konuşmalı ve bu süreçte bir uzmandan yardım almalıdır.

Şizofreni Hastaları Eşleri ile neler yaşarlar?
Evli olup hastaneden çıktıktan sonra eşiyle yaşamaya devam edebilen hastalar, aileleriyle kalan bekâr hastalara göre çok daha hızlı toparlanır. İlgili eşler genel olarak şizofrenili eşlerini bağımlı biri gibi görmek istemezler. Onların pasif hallerini kabullenmez ve aktif olmaları için cesaretlendirirler. Ebeveynler ise genel itibarıyla her konuda kendilerine ihtiyaçları varmış gibi düşünür ve hastaları pasifize ederler. Eşler çoğunlukla şizofrenili eşlerine arkadaş gibi davranırlar. Ancak inkar edip zorlamayla hastalığı kabullenip teşvik etme arasındaki sınırı iyi belirlemek gerekir. Aksi takdirde, cesaretlendiriyorum derken hasta daha çok acı çekebilir, özgüvenini kaybedebilir ve daha da geri çekilebilir. Bir insanın eşinin şizofreniye yakalanması çok acı verici bir durumdur. Bu acı bazen eşleri aceleciliğe ve eşini bir an önce eski haliyle görme hırsına sevk eder. Ancak bilinmelidir ki bu uzun bir süreç alabilir ya da hasta tamamen eski haline dönemeyebilir. O yüzden psikiyatriste danışarak gitmekte yarar vardır.

Genç eşlerin sıklıkla dile getirdiği konulardan biri de, şizofrenili hastaların cinsel sorunlarıdır. Şizofrenide görülen anhedoni ve apati cinselliğe de etki eder. Hastalar hiçbirşeyden zevk almadıkları gibi cinsellikten de zevk almazlar. Ayrıca ilaçlar da cinsel isteksizliğe ve geç boşalma gibi cinsel sorunlara sebep olabilir. Yine hastalık döneminde yaşanan korkular, kaygılar, şüpheler, ses duymalar cinsel ilgiyi azaltabilir. Eşler iyileşmeyle birlikte ilaç dozunun azalacağı, durumun geçici olduğu, zamanla cinsel performansın artacağı yönünde bilgilendirilmelidir. Bir yandan eşlerin tolerans ve hoşgörüleri güçlendirilmeli öte yandan hastanın bu durumu kabullenmesine engel olunmalıdır. El ele tutuşma, sarılıp uyuma, beraber film izleme, başbaşa yemek yeme, romantik paylaşımlar da önemli cinsel yaşantılardır ve problemin şiddetini düşürebilir, süresini kısaltabilirler. Bu noktada cinsel terapiler ile eş terapileri çok işlevsel olabilir. Hatta şizofreni sonrasında mutlaka böyle bir terapötik yardım ile eşler bu sorunlarla başaçıkmayı öğrenebilir.

Şizofrenide Kontrolsüz Cinsel Davranışlar Nelerdir?
Bazı şizofrenili hastalarda kontrolsüz cinsel davranışlar gözlenebilir. Hasta uluorta mastürbasyon yapabilir, kadınları taciz edebilir, müstehcen konuşmalar yapabilir, pervasız cinsel davranışlar sergileyebilir. Eşler bunların şizofreniden kaynaklandığını bilmelidir. Nitekim bu davranışlar tedavi ile düzelebilmektedir.

Özetle evlilik ya da bir eşle yaşayabilmek şizofrenili hastaların yaşam kalitesini ve işlevselliğini yükseltir. Evlilik onlar için hem bir sosyal şifa kaynağı hem de bir ödüldür. İyi bir destek ve teşvikle onların bu ödülden istifade edebilmeleri mümkündür.
KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenili-hastalar-evlenebilirler-mi
 
Şizofrenili hastaların %25-30’u tamamen iyileşir. Hiçbir tedavi yardımı almayanların %70’i iyileştikten sonraki bir yıl içinde yeniden şizofreniye yakalanır. Hastaneye yatarak tedavi gören ve ilaçlarını düzenli olarak kullanan kişilerde bu oran %35’e düşer. Eğer ilaç tedavisinin yanında uygun psikoterapi ve sosyal destek de alındıysa oran %15-20’ye kadar iner. Yani, tedavisiz kalan hastalarda tedavi edilen hastalara kıyasla üç kat daha fazla tekrarlama riski söz konusudur.

Son yıllarda yapılan araştırmalarda, tek bir atak geçiren şizofrenili hastanın, izleyen beş yıl içinde en az bir atak yaşama ihtimali %80 olarak hesaplanmıştır. Bu risk, tedavinin sonlandırılmasıyla dört kat daha artar. İyi bir ilaç tedavisi ve terapi desteğiyle hastalanma oranı bir hayli azaldığından şizofreni için girişilen her tedavi yöntemi ayrı bir öneme sahiptir.

Basın-yayın ve bilgilendirme araçlarının gelişmesiyle şizofreni hakkında ideal olmasa da iyi bir “bilinçlilik” düzeyi yakalanabilmiştir. Özellikle son yıllarda tedavide kaydedilen ilerlemeler, damgalamayı minimuma indirmiş ve hastaların doktora getirilme yüzdesi artmıştır.

1990 ila 2000 yıllarında dünyada beyin araştırmaları konusunda önemli ilerlemeler yaşanmıştır. Bu alanda yapılan araştırmalara büyük bir finans aktarımı olmuştur. Bu hamle, beyinle ilgili hastalıklarda özellikle psikiyatrik rahatsızlıklarda önemli gelişmelere öncülük etmiştir. Özellikle şizofreni gibi çok önemli ruhsal bozuklukların sebepleri daha yoğun bir şekilde araştırılmıştır. 7 Şizofreniye sebep olan yapısal ve fonksiyonel bozukluklar hem görüntüleme teknikleri hem de kimyasal analizlerle ortaya konmuştur. Elde edilen sonuçlar, biyolojik tedavi konusunda da büyük adımların atılmasına, etkinliği yüksek yan etki profili düşük ilaçların ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine zemin hazırlamıştır. Bu on yıl içinde, şizofreni ve beyin konusunda yüzlerce yıllık bir gelişme kaydedilmiştir.

Şizofreni Tedavisi İki Bölümden Oluşur:
Biyolojik Tedaviler
İlaç tedavisi: Akut dönemde ilaç tedavisi, idame ilaç tedavisi
EKT- Elektrokonvülzifterapi (Elektroşok)
2. Psikososyal Tedaviler

Şizofrenide Akut Dönem Tedavisi (Kriz Yönetimi) Nasıl Yapılır?
Akut alevlenme dönemleri şizofrenili hastaların hem kendileri hem de çevreleri için en tehlikeli oldukları dönemdir. Algılaması ve muhakemesi bozulmuş hastalar iyice içe çekilirler, yemekten içmekten kesilirler, tehdit olarak algıladıkları dış dünyaya karşı aşırı savunmacı ve saldırgan bir hale gelirler. Bu tehlikeli dönemde acil kriz yönetimi yapılmalı ve hasta bir an önce kontrol altına alınmalıdır.

Şizofreni Akut Dönem Tedavisinde Etkisizleştirme ve İlaç Tedavisi Nedir?
Kriz anında hastaların ilaç tedavisini ve hastane yatışını kabul etmeleri neredeyse imkânsızdır. Bu durumda hastaya fazla zorlamadan damar yoluyla ya da kas içine antipsikotik ilaçlar uygulanır, bu yolla saldırganlığı ve korkusu yatıştırılır ve sonrasında da en yakın psikiyatri kliniğine götürülerek yatırılır. Bazı hastalar maalesef ilaca rağmen yatıştırılamaz. O zaman onların güvenliğini sağlayacak duvar ve zeminin yumuşak olduğu yumuşak odalara alınırlar. Bu odalar, hastanın kendisine zarar vermesini engelleyecek şekilde tasarlanmıştır.

Kriz yönetiminde deneyimli hastane personelinin desteğiyle hekim dikkatli ve çabuk bir şekilde hastayı diğer hastalardan uzaklaştırır ve kontrol altına almak için yatıştırıcı ilaçlar tatbik eder. Genelde kas içine yapılan iğneler kullanılır. Ancak hemen kana karıştığı için hastanın çabuk sakinleşmesini sağlayan dilaltı ilaçlar da verilebilir. Krize müdahalenin birinci önceliği hastanın ve dolayısıyla çevresinin emniyetini sağlamaktır. O yüzden çok zorda kalındığında yatıştırıcı battaniye tekniği, yumuşak sağlam kayışlarla bir örtüye sarma gibi tedbirler uygulanabilir.

Şizofrenide Akut Dönemde Yatış için nasıl onay alınır?
Hastaların kendi rızaları olmadan hastaneye yatırılması kanunen yasaktır. Ancak muhakeme yeteneğini tamamıyla kaybetmiş, aklî dengesi bozulmuş, kendisine ve çevresine zarar verme riski üst noktaya çıkmış bir hastanın vaziyetini aile ve hekim birlikte değerlendirebilir. Böyle bir durumda hastanın özgürlüğünün kısıtlandığı düşünülmemeli ve hastanın hayati tehlikesi olduğundan işi şansa bırakmamalıdır. Yasalar, yakınlarının da onayıyla, hastanın sağlıklı karar verebilecek hale gelinceye kadar gözetim altında tutulmasına izin vermektedir.

Hasta yakınlarının en büyük çekincesi hastanın çıktıktan sonra kendilerine düşman olacağı ve bir daha güvenmeyeceği endişesidir. Hastanın yatarken, “Beni buraya yatırdınız. Çıktıktan sonra size göstereceğim.” şeklindeki tehditleri endişeyi daha da arttırır. Ancak hiçbir zaman endişe edilen şey gerçekleşmez. Çoğunlukla hastalar yatıştıktan sonra “Sizlere zarar verebilirdim, iyi ki beni yatırmışsınız” diye ailesine ve doktoruna teşekkür eder. Arzu edilen, tabi ki hastayı rızasını alarak hastaneye yatırmaktır, ancak akut alevlenme dönemlerinde içgörü ve davranış kontrolü kaybolduğundan bu çoğu zaman mümkün olmamaktadır.

Şizofrenide İlk Atakta Hastane Tedavisinin Önemi Nedir?
Son yıllarda, Avustralya’da geliştirilen bir yaklaşımla şizofreninin erken dönemindeki hastaların bir an önce uyumunu ve ilk atakta düzelmesini sağlamak amacıyla bilişsel yönelimli psikoterapi uygulaması başlatılmıştır. Bu bilişsel davranışçı müdahalelerden sonra hastaların %80’den fazlasının ilk ataktan sonra iyileştiği, ama bunların %50’sinin taburcu olduktan sonraki iki yıl içinde yeniden hastalandığı belirlenmiştir. Bu çalışmadan hareketle ilk atak tedavisinin şizofrenili hastanın kaderini belirleyen en önemli süreç olduğuna dikkat çekilmiştir.

Sık hastane yatışları, kaliteli olmayan takipler, yetersiz ilaç tedavileri klinik gidişatı olumsuz yönde etkiler ve alevlenme riskini artırır. Oysa etkin bir ilaç tedavisi ve psikoterapötik yaklaşım, ilk atakta bile şizofreniyi büyük ölçüde kontrol altına alabilmektedir. Bu yüzden, hastanın ilk yatışında gerekli olan bütün girişimler eksiksiz bir biçimde yerine getirilmelidir. Bu, ileride gelişmesi muhtemel atakları önlemenin en önemli yoludur.

Şizofrenide Yerinde Hastane Yatışlarının Hayatî Önemi Nedir?
19. yüzyılın başlarına kadar tecrit şizofrenide uygulanan belki de tek yöntemdi. 19. yüzyılla birlikte Amerika’daki psikiyatri hastanelerinde spiritüel terapi adı altında bir takım uygulamalar başlamıştı. Bu dönemde batı ülkelerinde bu tip hastalıkların manevi güçlerden kaynaklandığı inancı yaygın olduğundan, hastaların maneviyatını düzeltmek için bu ortamlar oluşturulmuştu. Amaç, hastayı rahatlatmak, ilgisini farklı bir yöne çekmek, başkalarıyla ilişkilerini ilerletmek ve çektiği zorlukları onunla tartışmaktı.

Spiritüel terapi uygulanan hastanelerde hastalar için birtakım faaliyetler konulmuş ve onlara insanca muamele edilmişti. Amerika’daki iç savaş sonrasında bu yaklaşım terk edilmişti. Daha sonra 20.yy’ın başlarında devlet hastanelerinde akıl hastalarına yapılan kötü muameleyi ortadan kaldırmak amacıyla yeni bir teşkilatlanma planlanmıştı. 1940’lı yılların başına kadar, devlet hastaneleri, terapiden çok gözetim ve denetim amacıyla hizmet etmiş; hastanelerde etkin bir terapi yöntemi uygulanmamıştı. O zamanın toplumları sapkınlık veya sapıklık gibi durumlardan çok korktukları için hastaların toplumdan izole edilmesinin daha güvenli olacağı düşünülmüştü. O dönemde şizofreni tedavisine yönelik seçeneklerin olmayışı, ihmal, bencillik, damgalama ve kolaya kaçma eğilimden ötürü hastaneler birer tecrit ortamına dönüşmüştü.

Şizofreniye yönelik geçmişteki bu kötü yaklaşım, hastaların kötü muameleye, işkenceye, hakarete, ihmale ve ilgisiz bırakılmaya maruz kalmalarına sebep olmuştur. Bu tecrit mekânlarında akıl hastalarına yapılan muamelelerin yarattığı kötü izlenimler bugün bile etkisini sürdürmekte ve hasta yakınlarının hastane yatışlarına karşı tepkili olmalarına sebep olmaktadır. Öyle ki şizofrenili hasta yakınları en şiddetli durumlarda bile hastanın özgürlüğü kısıtlanacak, daha da kötü olacak ve kötü muamele görecek diye hastaneye yatmasını istemezler. Hatta bazı hekimler dahi hastane yatışına karşı gelir, çok ağır olmadıkça yatmanın hastaya zarar vereceği fikrini savunurlar. Modern psikiyatrik yaklaşım da, hastanın mümkün olduğunca hastane dışında tedavi edilmesini önerir. Ancak yerinde ve zamanında yapılan hastane yatışları hem hastayı birçok tehlikeden korur hem de şizofreninin daha başından kontrol altına alınmasını sağlar.

Hastane ortamı alevlenme döneminde hasta için en güvenli ortamdır. Çünkü şizofrenili hastalar bu dönemde patlamaya hazır bir bomba gibidir. Ayrıca hastanın yakın gözlem altında olması teşhisi netleştirme ve tedaviyi güçlendirme şansını verir. Hastanın yaşadığı tablonun ayırıcı tanısı daha kolay yapılır. Çünkü bazı uyuşturucu maddeler ve tıbbi hastalıklar şizofreni benzeri psikotik tablolara sebep olabilmektedir. Örneğin esrar, kokain, amfetamin, alkol gibi maddeler, beyin tümörleri, beyin boşluklarındaki büyümeler ve bazı nörolojik hastalıklar şizofreniyi taklit edebilmektedir. Hastane yatışları kesin teşhis için kapsamlı bir araştırma yapılmasına fırsat verir. On senedir şizofreni benzeri belirtiler yaşayan, basit şizofreniyi andıran, içe kapanma ve iletişimde azalma belirtileri gösteren bir hasta yıllarca şizofreni tedavisi görmüştü. Hastaya konan teşhisten şüphelenildiği için hastane yatışı önerilmişti. Yapılan inceleme ve gözlemin ardından, hastalığın şizofreni değil de çocukluktan beri var olan bir gelişimsel bozukluk olduğu tespit edilmişti. Tedavi buna göre yönlendirildiğinde hasta sosyal aktivelere katılabilecek, resim yapabilecek, babasının ofisinde birtakım küçük yazışmaları yürütebilecek hale gelmişti.

Katatonik şizofrenili hastalar saatlerce, hatta günlerce aynı pozisyonda dururlar. Yemezler, içmezler. O yüzden ölüm riskiyle karşı karşıya kalırlar. Bu hastaların mutlaka hastaneye yatırılması gerekir.

Hastalar alevlenme dönemlerinde içgörülerini kaybettiklerinden hasta olmadıklarını iddia ederler ve ilaç almaya tepki gösterirler. Bazıları damgalama korkusundan dolayı ilaç kullanmak istemez.

Geçmişten gelen yanlış inanışlar ve bilgisizlik şizofrenili hastaların hastaneye yatışı konusunda bir toplumsal dirence sebep olmuştur. Bu yüzden tedavisi gecikmiş ve şizofrenisi kronikleşmiş birçok hasta vardır. Yirmi yıl boyunca ilacını almayı reddetmiş bir hastanın yakınları, küçük bir yerde yaşadıklarından, söz olur, itibarları zedelenir diye duruma müdahale etmemişler, hastanın fiziksel sağlığı bozulunca hastaneye getirmek zorunda kalmışlardı. Hasta etkin bir tedavi ile normal hayata dönebilmiş, ev işlerini görebilecek, yemek yapabilecek, komşularıyla görüşebilecek hale gelmişti.

Şizofreni hastaları bazen gizli bir ihmalin kurbanı olabiliyorlar. Psikiyatri dünyasında çok çabuk tanınan, teşhis edilmesi için uzun uzadıya araştırma gerektirmeyen bir hastalık muamelesi gören şizofreninin bir beyin hastalığı olduğu bazen unutulur. Bazen hastalara “Canım ne lüzum var tetkike, düpedüz şizofreni işte.” tarzında yaklaşılır. Ancak klinik deneyimler, şizofrenili hastalarda azımsanmayacak derecede yapısal beyin bozukluğu olduğunu ortaya koymuştur. 28 yaşında bir hasta, varsanı ve sanrılarla gelmişti. Kendisine atipik psikoz tanısı konmuştu. Bu tanı teşhisten emin olunamadığında konulan bir tanıdır. Hasta, yıllarca şizofreni tedavisi almış, bir iki defa da hastaneye yatıp çıkmış, ama bir türlü iyileşememişti. Bu kadar yatışa rağmen beyin MR’ı, EEG gibi bir tetkik ve metabolik bir araştırma yapılmamıştı.

Hastanın annesi “Çocuğum şizofreni hastası mı, depresyon mu söyleyin. Yoksa bir başka bir hastalığı mı var? Yıllardır şizofreni diye tedavi ediyorlar ama tedaviye cevap vermiyor. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.” diye yakınıyordu. Hastaneye yatışın ardından yapılan rutin tetkiklerde, böbrek fonksiyonlarında bozulmaya işaret eden bir bulguya rastlanmış ve bir dâhiliye uzmanı tarafından romatizmal bir hastalık olan Sistemik Lupus Eritematozis (SLE) tanısı konmuştu. Yıllardır teşhis edilemeyen hastalık beyni etkilemiş ve mevcut tablo ortaya çıkmıştı. SLE tedavisinden sonra Hastanın durumu çok daha iyi bir noktaya gelmişti.

Bazen hastalar eğer bulundukları yer kendileri için sakıncalıysa koruma amaçlı hastaneye yatırılabilir. Bazı aileler hastayla sürekli tartışır, ona sürekli müdahale eder ve hatta şiddet uygulayabilir. Bu gibi ortamlarda şizofrenili hastaların sanrıları daha da şiddetlenir. Perseküsyon (kötülük görme) sanrıları yaşayan bir hastanın kötü muamele gördüğünde şiddetlenmesi kaçınılmaz bir durumdur. İyi bir ilaç tedavisi görse bile ailesi tarafından hırpalanan, rahat bırakılmayan, sevgi ve şefkat görmeyen bir hastanın şizofrenisi tıpkı sürekli kanatılan bir yara gibi iyileşmeyecektir. Böyle durumlarda hekim, ev ortamını emniyetli görmez, ailenin sorunlu ve eğitilmeye muhtaç olduğunu tespit ederse hastanın yatırılmasını önerebilir. Böylece hasta ortamdan uzak kalarak iyileşme şansını yakalayabilir. Ancak yatış sürecinde ailenin eğitilmesi, eksikliklerin giderilmesi ve evin hasta için uygun bir ortama dönüştürülmesi gerekir.

Evde bakıma muhtaç başka birinin olması, hamile bir kadın veya hastadan korkabilecek çocukların varlığı gibi özel durumlarda da hastaya yatış önerilebilir. Böyle hallerde aile hastayla yeterince ilgilenemeyip tedavi sürecini aksatabilir. Yatış döneminde hem hasta tedavisine devam eder, hem de yakınları diğer sorunlarını çözme imkânını bulur.

Poliklinik şartlarında şizofrenili hastalar için gerekli sosyal ortam çoğu zaman oluşturulamaz. Hastane yatışı hastaya hem tedavi, hem terapi hem de sosyalleşme ortamı sunar. Bazen hasta için yeni bir sosyal ortam oluşturma amacıyla dahi hastaneye yatış tavsiye edilebilir. Kişi kendisi gibi başka hastalarla tanıştırılır, taburcu edildikten sonra da bu kişilerle görüştürülür, belli zamanlarda grup toplantıları düzenlenerek hastaların bir araya gelmesi sağlanabilir.

Bazı hastalara uygulanan tedavide, yüksek dozda ilaç ve EKT (elektroşok) ihtiyacı doğabilir. Bu tür tedavilerin ayakta yapılması sakıncalı olabilir. Çünkü hasta anestezi aldığı için kalp, solunum gibi hayati fonksiyonlarının 24 saat gözlem altında tutulması daha iyi olur. Hastanede nabız, tansiyon, ateş gibi takipler kolaylıkla yapılabilir, herhangi bir olumsuz durumda hastaya hemen müdahale edilebilir. Böyle durumlarda, hastanın güvenliği açısından hastaneye yatış tavsiye edilir. Bazı merkezlerde elektroşok tedavisi ayaktan da yapılabiliyor, ancak yatarak yapılması daha güvenlidir.

Bazı hastalar maddi yetersizliklerden dolayı hastaneye yatamazlar. Şizofrenili hastalarda tedavi için fırsat eşitliği yaratabilmenin birinci şartı bunu bir halk sağlığı sorunu olarak görmek ve hastaları güvence altına almaktır. Bu manada devlet hastanelerini psikiyatri servisleri modernize edilir ve kaliteli sağlık hizmeti verebilecek hale getirilirse bu fırsat eşitliği sağlanmış olur. İmkânsızlıkların sebep olduğu aksaklıklar, medyada görülen kötü örnekler hastaların devlet hastanelerine güvenini kırmaktadır. Hasta yakınları devlet hastanelerinde hastalarının bakılmayacağını ve daha da kötü olacağını düşünürler. Şizofreni hastaları için geçerli olan damgalama, bir ölçüde devlet hastaneleri için de geçerlidir. Son yıllarda devlete ait psikiyatri servisleri gayet kaliteli ve çok iyi hizmet verir hale getirilmiştir. Bunun yaygınlaştırılması şizofreni tedavisine verilebilecek en büyük katkılardan biri olacaktır

KAYNAK: https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenide-tedavi-yaklasimlari-nelerdir
 
Şizofrenide kullanılan ilaçlara genel olarak antipsikotik adı verilir. Antipsikotikler eski kuşak antipsikotikler (nöropleptikler) ve yeni kuşak antipsikotikler (atipik antipsikotikler) olmak üzere iki gruba ayrılır. Nöroleptikler, şizofreniye sebep olan dopaminin etkinliğini azaltarak etki gösterirler. Beynin frontal (ön) bölgesindeki dopamin eksikliği; içe kapanma, duygusal küntlük, düşünce fakirliği ve çevreye ilginin azalması şeklinde belirtilere yani negatif belirtili şizofreni tablosuna sebep olur. Bununla birlikte, dopamin etkinliğinin beynin diğer bölgelerinde artması, tuhaf düşüncelere, varsanılara, sanrılara ve davranış bozukluklarına yol açar. Buna da pozitif belirtili şizofreni adı verilir.

Tedavide, beynin her alanının etkinliğini düzenleyecek ilaçlar kullanılmalıdır. Çok önceleri kullanılan antipsikotikler beynin bütün alanlarında dopamin etkinliğini azaltan ilaçlardı. Halen kullanımda olan bu ilaçlar, şizofreninin pozitif belirtilerinde çok etkilidirler ancak parkinson benzeri belirtilere sebep olurlar. Yeni kuşak antipsikotikler hem beynin ön bölgesindeki etkinliği arttırır, hem şizofrenide görülen fırtınalı tabloyu kontrol eder, hem de ekstrapiramidal sistemdeki dopamin seviyelerini değiştirmeyerek parkinson benzeri bozulmalara yol açmazlar. Yani bunlar etkinliği yüksek, yan etkisi düşük ilaçlardır ve bu yönleriyle şizofreni tedavisinde çığır açmışlardır.

Şizofrenide İlaçlar Ömür Boyu Mu Kullanılır?
Şizofrenide hasta yakınlarının en çok sorduğu soru, hastanın ömür boyu ilaç kullanıp kullanmayacağıdır. Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur, bu konuda araştırmalar devam etmektedir. Ancak klinik deneyim ve gözlemler, ağır hastaların ömür boyu, hafif ve orta dereceli hastaların ise uzun yıllar ilaç kullanmaları gerektiği yönündedir. Bu kararı, hastanın klinik durumuna göre psikiyatr verir. Çünkü tamamen iyileşen kişilerde bile şizofreninin tekrarlama riski vardır. İlaç alan hastaların bir yıl içinde tekrar hastalanma oranı %16 ilâ %23 civarındadır. Hiç tedavi olmayanlarda ise bu oran %50 ilâ %72 oranındadır. Bu veriler, ilaç tedavisinin hastalığın tekrarlama riskini %65 oranında azalttığını gösteriyor. İlk atak tedavisinin güçlü olması bu yüzden hayatî öneme sahiptir.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, hastalığın belirtileri geriledikten sonra, elde edilen iyiliği sürdürme ve koruma tedavisinin, 2 yılla sınırlı kalmamasını önerir. Birden çok atak geçiren kişilerde, ilaç tedavisi en az 5 yıl sürdürülmelidir. Hasta meslekî açıdan iyi bir duruma kavuştuktan veya okula geri döndükten sonra gelişen yeni bir şizofreni atağı çok daha moral bozucu olmaktadır. O yüzden, hastanın meslekî performansı yerine gelse veya okul hayatı düzene girse bile, düşük dozda koruma tedavisi önerilir.

Uzun süreli şizofreni ilacı kullanımından sonra ortaya çıkan uyumsuzluk oranları oldukça yüksektir. Hastaların %40 ilâ %50’si bir iki yıl içinde ilaca uyumsuz hale gelmektedir. Uzun süre ilaç kullanan hastalarda, ilacı kesip tekrar başlama da sık görülür. Bu uyumsuzluk, şizofreni ataklarının yinelenmesinin en önemli sebeplerindendir. Yinelenen ataklar ciddi sonuçlar doğurabilir. Hasta işini kaybedebilir, okuluna devam edemeyebilir, şiddetli saldırganlıklar gösterebilir, intihar edebilir. O yüzden, ilaç tedavilerinin yanı sıra mutlaka uyumu arttırmaya yönelik psiko-sosyal yaklaşımlar da uygulanmalıdır.

Şizofrenide İlaç Tedavisinde Yaşanan Sorunlar Nelerdir?
Hastanın ilaçtan bıkması: Hastalar en çok her gün ilaç kullanmaktan şikâyetçidirler. Bundan bıktıklarını ve artık ilaç kullanmak istemediklerini sık sık dile getirirler. Bu durumda ilacı alır gibi yapıp dilinin altında tutan ve aileden biri görmeden tüküren ya da çöpe atan birçok hasta vardır. Böyle vakalarda günlük ilaçlar yerine depo ilaçların kullanılması ailenin takibini kolaylaştırır, hastayı her gün ağızdan ilaç alma zahmetinden kurtarır, tedaviye uyumu arttırır ve ilaç kan seviyesinin daha dengeli olmasını sağlar.
Hastanın yan etkilere tepkisi: Gerçekten eski kuşak şizofreni ilaçlarının yan etkileri çoktu. İlaçlar, hastanın hayatını kısıtlıyor, gün boyu uyumasına sebep oluyor ve Parkinson benzeri yan etkiler sebebiyle de adeta robotlaştırıyordu. Bu yüzden hastalar bu ilaçları almak istemiyorlardı. Yeni kuşak ilaçlar, bu sıkıntıları büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Bu ilaçlar nispeten uyutmayan, uyuşturmayan ve yaşam kalitesini düşürmeyen ilaçlardır.
Yakınların hastalıktan bıkması: Bazı hasta yakınları, yorulmanın ve biraz da hastalığı kabullenememenin etkisiyle ilaçlara tepki gösterir; ilaç tedavisini gereksiz, hatta zararlı görmeye başlar. Psikiyatrlara “Bu tedavi ne zaman bitecek? İlaçlar hastamızın karaciğerine, böbreğine zarar veriyor. Korkuyoruz, artık kessek mi?” gibi sorularla gelirler. Halbuki yeni kuşak ilaçlar hastaların ve ailelerin hayatını kolaylaştırır ve hastaların hayata dönmesine yardımcı olur. Bu ilaçların etkisiyle artık şizofreni vakaları eskisi kadar ağır seyretmiyor ve şizofrenide yüz güldürücü sonuçlar alınıyor.
İlaç yüzünden inatlaşma: Hasta yakınlarının ilaç konusundaki hassasiyeti, bazen inatlaşma ve çatışmaya sebep olur. Hasta ile ailesi arasında huzursuzluk yaşanır ve hastalık sürekli ailenin gündeminde yer alır. Aile bireyleri hastanın ilaç almadığını düşünüp hastaya sürekli ilacını alıp almadığını sorar. Tartışmalar tedaviye uyumu daha da bozar, ailenin hastaya yaklaşımında hatalara yol açar ve çatışmayı arttırır. O yüzden ilaç ve doz ayarlaması mümkün olduğunca hastanın uyumunu arttıracak şekilde yapılmalıdır.
Hasta yakınlarının ilaca tepkili olması: Bazı hasta yakınları ilaç kullanımına, özellikle de psikiyatrik ilaç kullanımına tepkilidirler. “Bu hastalığı doğal maddelerle tedavi edemez miyiz?” diye soranlar olur. Bu tür aileler ilaç tedavisine karşı pasif bir direniş gösterir ve hastanın motivasyonunu bozar. Aileler, hekimlerin hastaya öncelikle zarar vermeme prensibiyle yaklaştığını bilmeli ve psikiyatra yardımcı olmalıdır. Çünkü bu tür tereddütler tedavinin başarısını olumsuz yönde etkiler.
Şizofrenide Tedavi Uyumunu Artıran Kolaylaştırılmış İlaç Uygulamaları Nelerdir?
Depo ilaçlar: Bu ilaçlar kas içine uygulanır. İlk uygulamada tamamen kana geçmez ve her gün eşit dozda olmak üzere yavaş yavaş kana karışır. 1, 2, 3 veya 4 haftada bir uygulanan formları vardır. Çoğu zaman bir depo ilaçla tedavi garantiye alınıp, ağızdan verilecek diğer ilaçlarla takviye edilir. Ağızdan ilaç alımında kan seviyesinde oynamalar söz konusu olabilir. Fakat depo formlar ilacı sabit bir kan seviyesinde tutmaya yardımcı olur. Son yıllarda yeni kuşak şizofreni ilaçlarının da depo formları piyasaya sürülmüştür. Böylece hem uygulama hem de emniyet açısından avantaj elde edilmiştir.

Suda eriyen, damla ve şurup formları: Bazı ilaçların suda eriyen, damla ve şurup formları da geliştirilmiştir. Bunlar suya, çaya, meyve suyuna, çorbaya veya yemeklere katılabilir. Böylece hastanın zorlanmadan ilacını alması mümkün olur. İlaçların şurup formları da vardır ve bunların etkililik açısından tablet formlarından bir farkı yoktur. İçimi daha kolay olan şuruplar özellikle yaşlı hastalarda rahatlıkla kullanılabilir. Bu formlar, ilaca direnç gösteren hastalarda çok pratiktir ve çokça işe yarar.

KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenide-ilac-tedavisi-nasildir
 
Elektro konvülsif tedavi (EKT), halk arasındaki tabirle “elektroşok” “şok” tedavisi, bir beyin stimülasyon tekniğidir. Elektro konvülsif tedavide beyinden hafif doz elektrik uyarımı verilerek suni bir epilepsi nöbeti oluşturulur. Hastaya genellikle 70 ile 170 volt arasında değişen bir gerilimde, 100 milisaniye ile 6 saniye arasında değişen bir sürede yaklaşık 800 miliamper şiddetinde elektirik uyarımı verilir. 1938 yılından beri uygulanan, en eski ve güvenilir tedavi yöntemlerinden biridir. Özellikle şizofreni, katatoni, majör depresyon ve manide etkilidir.

EKT Uygulaması Nasıl Yapılır?
EKT hasta ve yakınlarının rızası olmaksızın uygulanmaz. Onlardan onayladıklarına dair bilgilendirici onam belgesi imzalatılarak alınır. Uygulama öncesi hastanın anesteziye uygunluğu ve EKT’ye engel bir durumunun olup olmadığı tespit edilir. Uygunluk verildikten sonra bir anestezi uzmanı ile bir psikiyatristin nezaretinde acil müdahale imkanına sahip bir tedavi odasında öncelikle kas gevşemesi ve uyku veren anestezik ilaçlar verilir. Daha sonra hastanın alnına yerleştirilen iki elektrottan birkaç saniye süre ile elektrik akımı verilir. Bu akım beyinde ritmik bir elektrik aktivitesi oluşur (sara benzeri) ve bazı beyin kimyasallarının salınmasını sağlar. EKT uygulaması ortalama 5 dakika sürer, işlem bittikten sonra 15-20 dakika hastanın tamamen uyanması sağlanır. Bu sırada tedavi ekibi hastanın yanında olur.

Şizofrenide EKT Ne Sıklıkta Ve Kaç Seans Uygulanır?
Tedavi genellikle haftada üç kez uygulanır ve hastanın semptomları geçene kadar devam edilir. Tedavinin ardından hastalar genellikle ilaçla tedaviye devam ederler ve zaman zaman tekrar Şizofrenide EKT alabilirler. Genellikle uygulanan protokoller hastanın iyileşme cevabına göre 7, 10, 12 seans şeklindedir. İhtiyaç halinde daha yüksek seanslar da uygulanabilmektedir.

EKT Güvenilir Bir Tedavi Midir?
İçinde “şok” kelimesi geçtiğinden çoğu kişi bu tedavinin beyinde kalıcı bir hasar oluşturacağını düşünür. Oysa Elektrokonvülsif Tedavi (EKT) şizofreni başta olmak üzere bazı psikiyatrik rahatsızlıklarda kullanılan, etkin ve güvenilir bir tedavi yöntemidir. EKT 1938’den beri bir çok psikiyatrik bozukluğun tedavisi için kullanılmaktadır. O zamandan bu zamana EKT, hem etkinliği artırılmış hem de yan etkileri azaltılmıştır. Örneğin eskiden uygulamalar anestezisiz yapılırken artık mutlaka anestezi ile uygulanmaktadır.

Zor zamanlarda imdada yetişen, hastanın kısa zamanda kontrol altına alınmasını sağlayan, yaşlılarda ve hamile kadınlarda bile güvenle uygulanabilen bir yöntemdir. Şizofrenisi yeni başlayan kişilere yapılan EKT’nin, en az şizofreni ilaçları kadar etkili olduğu ve bu dönemde psikoterapiden daha çok yarar sağladığı ortaya konmuştur. Hatta EKT’nin şizofreni ilaçlarından da etkili olduğunu gösteren araştırmalar vardır. Özellikle yeni başlayan ya da aktif dönemde olan şiddetli şizofreni vakalarında uygulanan EKT, durumun kontrol altına alınması ve hastanın bir an önce iyileşmesi bakımından çok üstün bulunmuştur.

Şizofrenide EKT İyileştirir mi?
EKT’nin kronik şizofrenide etkisi nispeten daha zayıf bulunmuştur. Ancak klinik deneyimler dâhilî ve nörolojik açıdan bir engel olmadığı takdirde kronik hastalarda bile bu tedavinin en az bir kür uygulanması gerektiği yönündedir.

İşlem esnasında ne bir sıkıntı, ne de bir korku duyulur. Hastalığı yeni başlamış, yemeyen, içmeyen, sosyal hayattan iyice kopmuş, intihar riski olanlarda ve paranoid şizofrenilerde ilaç tedavisiyle birlikte EKT de uygulanmalıdır.

EKT’nin Kalıcı Ve Korkutucu Yan Etkileri Var Mıdır?
EKT’nin yan etkisi geçici unutkanlıktır. Bu durum hafif düzeyde seyreder ve hasta her şeyi unutmaz. Sadece hastane döneminde yaşadığı ufak tefek olayları ve detayları hatırlayamaz. Söz konusu unutkanlık iki üç ay içinde geçer. Kalıcı bir hafıza kaybı söz konusu değildir.

Kaynaklarda EKT kullanımının kesinlikle yasak olduğu bir durum zikredilmez. Beyinde iltihaplanma, kanama, pıhtı söz konusuysa, kalple ilgili bir sorun varsa anestezi açısından bir sakınca olup olmadığı değerlendirilmelidir. Yoksa bu durumlar da EKT’ye engel değildir.

KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenide-ekt-elektro-konvulsif-tedavi-elektrosok-nedir
 
Şizofreni ilaçları bağımlılık yapar mı?
Şizofreni ilaçlarının uyuşturucu etkisi yoktur. Uyuşturucu maddeler şizofreniye sebep olan dopamin maddesini arttırırken, şizofreni ilaçları azaltır. Uyuşturucular vücutta bu maddenin tükenmesine sebep olur, şizofreni ilaçları ise dopamini tüketmeden etkinliğini düzenler ve o yüzden bağımlılık oluşturmaz.

Şizofreni ilaçları beynin yapısını bozar mı?
Günümüzde kullanılan psikiyatri ilaçları beyne yapısal olarak zarar vermez. Çünkü bu ilaçlar sadece biyokimyasal ve fonksiyonel süreçlere etki eder, beyinde kalıcı bir hasara ve zihinsel bir bozulmaya yol açmaz.

Şizofreni ilaçları organlara diğer ilaçlardan daha fazla mı zarar verir?
Yanlış inanışlardan biri de, şizofrenide ilaçlarının böbrek, karaciğer ve kalp gibi hayati organlara zarar verdiğidir. Eski tarz ilaçlar kalp ve karaciğer gibi organlara zarar verebiliyordu. Ancak yeni kuşak antipsikotik ilaçlar birçok yan etkiden arındırılmıştır. Makul dozlarda alındıklarında masum ilaçlardır.

Şizofreni ilaçları uyutucu mudur?
Bir başka yanlış inanç da, ilaçların hastaları sadece uyuttuğu, uyuşturduğu ama tedavi etmediğidir. Özellikle yeni kuşak şizofreni ilaçları, hastayı uyuşturmadan, uyutmadan tedavi eder. İlaçların prospektüslerinde yan etkileri yazar. Ancak yazılan yan etkiler mutlaka her hastada ortaya çıkacak diye bir kayıt yoktur. Bu bilgiler uyarı mahiyetindedir. En basit bir ağrı kesicinin prospektüsünde bile yüzlerce yan etkiden bahsedilir. Psikiyatrların deneyimleri prospektüs bilgilerinden çok daha değerlidir. Şizofrenide kullanılan her ilacın kendine has yan etkileri olabilir. Bunlar iyi bilinir ve gerekli tedbirler alınırsa rahat bir tedavi süreci yaşanabilir. Dikkat edilmesi gereken, yan etkileri fark etmektir. Farkına varıldıktan ve önlem alındıktan sonra, hele yeni kuşak şizofreni ilaçlarında ağır yan etkiler gözlenmez.

Şizofreni İlaçlarının Yan Etkileri Nelerdir?
Hareket yavaşlaması (=parkinsonizm): Özellikle eski kuşak şizofreni ilaçları tükürük salgısında artma, hareketlerde yavaşlama, robotlaşma ve titreme belirtileriyle giden parkinsonizm tablosuna sebep olabilir. Bu yan etkiler, hastaların %30’unda görülür. Ancak yeni kuşak ilaçlarla durum değişmiştir. Psikiyatrlar, saydığımız belirtilerin görülmemesi için parkinsonizmi önleyen ilaçları tedaviye eklediklerinde belirtiler çok daha az görülür. Buna rağmen yan etki görülüyorsa, önleyici ilacın dozu arttırılır ya da hastanın durumu el veriyorsa şizofreni ilacının dozu azaltılır. Bu da işe yaramazsa psikiyatrın kararıyla ilaç değiştirilir.

Uyku hali: Bazı şizofreni ilaçları aşırı uyku hali yapabilir. Özellikle ilaca başladıktan sonraki ilk günlerde, hastada sıklıkla uyku hali görülebilir. Bu durum, genellikle vücudun ilaca alışmasından sonra geçer. O yüzden ilk günlerde sabırlı olunmalıdır. Ancak alışma dönemi geçtiği halde uykululuk devam ediyor ve hasta günlük aktivitelerden geri kalıyorsa ilacın dozu azaltılmalıdır. Doz azaltımı sakıncalıysa, ilaç bir süre başka bir ilaçla kombine edilip yavaşça kesilmeli, yeni ilaca geçiş yapılmalıdır. Eski ilaçlar gerçekten de hastaları çok uyuturdu. Sadece uyutma etkisinden istifade edilen, tedavi gücü olmayan ilaçlar vardı. O zamanlar pek fazla seçeneğin olmaması psikiyatrın elini kolunu bağlıyordu. Ancak yeni kuşak ilaçlarla bu yan etkiler büyük oranda geride kalmıştır.

Uyuyan insan hayattan kopar. Konuşmaz, dışarı çıkmaz, kendine bakmaz, iş yapmaz, alışverişe gitmez. Şizofreni tedavisinde istenilen şey ise, kişinin bir an önce sosyal işlevselliğine kavuşmasıdır. O yüzden uyutmayan ve sedasyon yaratmayan ilaçları seçmek gerekir. Hastalığın alevlenme dönemlerinde bilinçli olarak uyutan, sakinleştiren ilaçlar seçilebilir, ancak atak geçtikten sonra uyutmayan ilaçlardan yana tercihte bulunulmalıdır.

Ağız kuruluğu: Çoğunlukla geçici bir durum olarak ilaçlara bağlı ağız kuruluğu görülebilir. Ağız kuruluğu için bol su içmek, şekersiz sakız çiğnemek gibi pratik uygulamalar tavsiye edilir.

Kabızlık: Şiddetli kabızlıklarda hastaya ilaç ve lavman desteği verilmelidir. Ancak öncesinde hekime danışılması gerekir. Çünkü bu tür ilaçlar gereksiz yere ve uzun süre kullanıldığında bağırsak tembelliğine yol açabilir. Hafif ve orta derecede kabızlıklarda her sabah bir iki adet kayısı kurusu yiyip üstüne bir iki bardak su içmek, bitkisel kaynaklı bağırsak düzenleyicileri kullanmak işe yarayabilir.

İdrar tutukluğu: Bazı şizofreni ilaçları idrar yollarında kasılma yaparak tutukluğa sebep olabilir. Bu çok yaygın olmayan bir yan etkidir. Eğer şiddetliyse ilacın dozu azaltılıp yerine başka takviyeler yapılabilir. İdrar yollarını gevşeten ilaçlar verilebilir. Orta ve hafif düzeyde seyreden idrar tutukluğu genellikle geçicidir ve sorun yaratmaz.

Kalp-damar sistemine etkiler: Bazen ilaçlar tansiyonu düşürebilir. Özellikle aniden ayağa kalkınca ortaya çıkan tansiyon düşüklükleri (=postural hipotansiyon) görülebilir. Ani tansiyon düşmesi hastanın düşmesine, yığılıp kalmasına, bayılmasına ve yaralanmasına sebep olabilir. Böyle durumlarda öncelikle hastaya yerinden aniden kalkmaması gerektiği tembihlenmeli ve bol su içmesi tavsiye edilmelidir. Buna rağmen söz konusu yan etki geçmiyor ve sık tekrarlanıyorsa ilaç değişikliği düşünülmelidir. Kimi zaman ilaçlara bağlı kalpte hızlanmalar görülebilir. Doz ayarlamaları veya kalp hızını dengeleyen ilaçlar bu sorunu çoğunlukla çözmektedir.

Şiddetli kasılmalar (=distoni): Vücuttaki dopaminin azalmasına bağlı olarak distonik reaksiyon denilen kasılmalar oluşabilir. Ensede, sırtta, belde, bileklerde, kollarda durdurulamayan şiddetli kasılmalarla beliren bu durum, görünüm itibarıyla çok dehşete düşürücü ve endişe vericidir. Aileleri çok korkutur. Ancak görüldüğü kadar korkutucu ve tehlikeli bir durum değildir. Böyle bir şey yaşandığında hemen hastanın psikiyatristi aranıp yardım istenmelidir. Psikiyatrların tedavinin başında, hasta yakınlarına olası bir distonik reaksiyon halinde ne yapmaları ve ne kullanmaları gerektiğini detaylı bir şekilde anlatmaları bu paniklemeyi büyük ölçüde engeller. Aksi takdirde hem hasta ve yakınları sıkıntıya girer, hem de hekime ve ilaçlara olan güven sarsılır. Distonik reaksiyon, tedavi uyumsuzluklarının ve ilaç korkusunun en önemli sebeplerindendir. Acil durumlarda kas içine uygulanan ilaçlarla çabucak kontrol altına alınabilen bu reaksiyonun oluşmaması için, şizofreni ilaçlarının yanına biperiden gibi distoniyi önleyici ilaçlar da eklenmelidir.

Akatizi (=yerinde duramama): Akatizi yerinde duramama, sürekli gezinme, hop oturup hop kalkma, odadan odaya geçme şeklinde görülen aşırı sıkıntı halidir. Hastanın acı çekmesine sebep olan, hatta intihara bile kapı aralayan bir durumdur. %20-25 oranında görülen bu tablonun psikiyatr tarafından çok önemsenmesi ve vakit geçirmeksizin giderilmesi büyük önem arz eder. Dopamin etkinliğini arttıran veya sıkıntı gideren ilaçlar akatiziyi düzeltir. Akatizi ihtimali her zaman göz önünde bulundurulmalı ve hasta yakınları hem bilgilendirilmeli hem de kendilerine bu tür durumlarda kullanılacak ilaçlar önceden verilmelidir.

Nöroleptik malign sendromu: Şizofreni ilacı kullananlarda çok nadir rastlanan bir durumdur. Kaslarda aşırı kasılma, istemsiz hareketlerde artma, nefes alma zorluğu ve ateş gözlenir. Acilen müdahale edilmesi gereken bir durumdur. Hasta derhal hastaneye ulaştırılmalıdır.

Tardif diskinezi: Dudak şapırdatma, çiğneme, yalanma şeklinde dil hareketleri, istemsiz kol ve bacak hareketleri ile seyreden, tavşan sendromu da denilen bir durumdur. Uzun süre eski tip şizofreni ilacı kullanan kişilerde %20-30 oranında görülür. Erkeklerde ve yaşlılarda daha sık rastlanır. Yeni kuşak ilaçlar kullanılmaya başlandıktan sonra neredeyse tarihe karışmıştır.

Sara nöbetleri: Bazı şizofreni ilaçları sara nöbetlerini tetikleyebilir. Nöbet halinde gerekli müdahale yapılmalı, ilacın dozu düşürülmeli, risk devam ederse ilaç değiştirilip nöbet önleyici ilaç ilave edilmelidir.

Cinsel isteksizlik ve cinsel fonksiyon bozuklukları: İlaçlar hormonal etkileşim sonucunda cinsel isteksizliğe yol açabilir. Kadınlarda orgazm olamama, erkeklerde ereksiyon sorunları veya geç boşalma görülebilir. Bu yan etkiler geçicidir. İlaçlar kalıcı iktidarsızlık yapmaz. Psikiyatr gerekli görürse reçeteye destekleyici ilaçlar ilave edebilir. Evli hastalar istek azalması olsa bile cinselliği yaşamaları konusunda yönlendirilmelidir.

Âdet düzensizliği ve göğüsten süt gelmesi: Kadınlarda sık sık ilaçlara bağlı âdet düzensizlikleri görülür. Bunun sebebi, ilaçların prolaktin hormonunu yükseltmesidir. Prolaktinin yükselmesi, göğüsten süt gelmesine de sebep olur. Bu yan etkiler hastada ve yakınlarında panik yaratabilir. Birçok kişi “Acaba beynimde ur mu var, yoksa rahim kanseri miyim?” diye telaşlanır. Belirtiler, çoğu kişide ilaçların azaltılması veya kesilmesiyle düzelir. Ancak ilaçların kesilmesi veya değiştirilmesi hasta için zararlı olacaksa, kişi âdet göremese de değişiklik yapmamak gerekir. Bu durumdan ötürü çok telaşlanan ailelere rahatlamaları için bir nöroloğa başvurmaları tavsiye edilebilir. Göğüsten süt gelmesi, kişiyi rahatsız etmedikçe müdahale gerektiren bir durum değildir. Ancak rahatsız ediyorsa ilacın dozu ayarlanmalıdır.

Kilo artışı: Bazı şizofreni ilaçları kilo aldırabilir. Hatta bazıları 20-30 kiloluk artışa yol açabilir. Sonuçta kilo artışı ile birlikte göbek çevresinin genişlemesi, tansiyonun ve şekerin yükselmesiyle beliren metabolik sendrom gelişebilir. Bu çok ciddiye alınması gereken bir durumdur. Kilo deyip geçilmemeli, hafife alınmamalıdır. Çünkü kilo, beslenme düzeni zaten bozuk olan şizofrenili hastalarda tıbbi rahatsızlıkların görülme riskini daha da arttırır. Hele hasta kilo almaya meyilliyse, kalp-damar ve şeker hastalıkları söz konusuysa mutlaka kiloyu etkilemeyen ilaçlar seçilmelidir. Kilonun, hastalık riskinin yanında, yaşam kalitesini düşürme ve kendine güveni azaltma gibi etkileri de vardır. O yüzden psikiyatri uzmanlarının mutlaka kilo faktörünü önemsemesi gerekir.

İlaçlara başladıktan sonraki ilk dönemlerde şekerli yiyeceklere aşırı düşkünlük söz konusu olabilir. Bu durum, ileride insülin direncine sebep olup diyabet gelişimine zemin hazırlar. Hastaların tatlı yeme krizi diye de nitelendirdikleri bu durumda, önce şekerli yiyecek tüketimini kısıtlama yoluna gidilmelidir. Buna rağmen önüne geçilemezse, tedaviye insülin direncini azaltan ilaçlar eklenebilir. Tabii bunun mutlaka bir hekim kontrolünde yapılması gerekir.

Metabolik bozukluklardan korunmak için, hastaların bu ilaçları kullandıkları süre içerisinde mutlaka altı ayda bir açlık kan şekeri, vücut kitle indeksi ve kan yağları açısından kontrol edilmeleri gerekir.

Son yıllarda kilo artışına sebep olmayan, prolaktin hormonunu etkilemeyen ilaçlar geliştirilmiştir. Riskli hasta gruplarında bu ilaçlar tercih edilmelidir. Ancak eski ilaçların tedavideki başarısı da yok sayılmamalı, gerekiyorsa yan etkiler açısından önlemler alınmak kaydıyla bu ilaçlar da kullanılmalıdır.

Günümüzde şizofreninin tedavisinde kullanılan birçok ilaç vardır. Bunların isimleri bu kitapta belirtilmemiştir. Çünkü bu kitabın amacı şizofreninin tanıtılması ve sosyal yönlerinin gündeme getirilmesidir. Hedef kitle sadece psikiyatri uzmanları, psikiyatri asistanları, psikologlar, psikiyatri hemşireleri, hekimler ve sağlık çalışanları değil hastaların bizatihi kendileri ve aileleridir. Bu yüzden ilaç isimleri verilmemiştir. Ancak hiçbir ilacın bir diğerine üstünlüğü henüz kanıtlanmış değildir. Hekimler üstünlüğü yan etki profiline göre belirlemektedir. Hastaya yan etkisi olan bir ilaç verilmek zorundaysa, mutlaka ona ve yakınlarına yan etkilere karşı alınabilecek önlemler detaylı bir şekilde anlatılmalıdır.

Şizofrenide İlaç Tedavisinin Getirdiği Mali Yük Nedir?
Şizofreni dünyadaki yetersizliğe sebep olan ilk 25 sağlık sorunundan biridir. Düşük görülme sıklığına rağmen yüksek bir sağlık yükü ile sosyal ve ekonomik yük oluşturur. Sadece hastaları değil hasta ailelerini, diğer bakım verenleri ve geniş bir topluluğu etkiler.

Hastalığın oluşturduğu ekonomik yük doğrudan ve dolaylı maliyetten oluşur. Doğrudan maliyetin içine ruh sağlığı organizasyonları, tedavi merkezleri, hastaneye yatış, doktor ve personel giderleri, hastanın bakımı için hizmet alınan bakım merkezleri, ilaçlar ve destek hizmetleri girer. Dolaylı maliyet ise kişinin çalışamamasına bağlı verimlilik ve üretkenlik kaybı, hastaya verilen devlet desteği, hastanın ve ailenin çektiği zorluklar, ailenin desteklemek için sırtlandığı ağır yük gibi parametrelerdir. Genelde direk maliyetler üzerine yoğunlaşılır ancak araştırmalar göstermiştir ki toplam mali yükün %50 ila 85’i dolaylı maliyetten oluşmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü Batı toplumlarında sağlık harcamalarının %1.6 ila 2.6’sının şizofreniye ait olduğunu tespit etmiştir. ABD’de şizofreninin her yıl 60 milyar dolardan daha fazla ekonomik yükü olduğu belirlenmiştir. Bu rakamın 1975 yılında 15, 1985 yılında 22,7, 1999 yılında ise 32,5 milyar dolar olduğu dikkate alındığında maliyetin gitgide arttığı görülmektedir.

Şizofreni bireysel ve toplumsal alanda da çok ciddi mali yük oluşturur. Bu konuda halkın bilinçlendirilmesi, sağlık politikaları üreten yetkililerin çok daha kapsamlı ve detaylı planlamalar yapması gerekir.


KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/sizof...nlis-inanislar-ve-bilgi-kirlilikleri-nelerdir
 
Çok yakın tarihe kadar şizofrenili hastalara psikoterapi uygulanamayacağı düşüncesi hâkimdi. Şizofrenili hastaların terapiden faydalanamayacağı, hatta zarar görebileceği; ilaç kullanmalarının yeterli olduğu kanaati hakimdi. Ancak yeni kuşak ilaçların başarısına rağmen tek başına ilaç tedavisi hastaların sosyal ve mesleki işlevselliğini artırmada yeterli olamamaktadır. Bunun üzerine yapılan araştırmalar psikoterapilerin sanıldığının aksine işlevselliği artırdığı ve ilaç tedavisi ile birlikte uygulandığında tedavi başarısını yükselttiği tespit edilmiştir. Hatta daha da ileri gidilerek şizofrenili hastalara yönelik psikoterapi versiyonları bile geliştirilmiştir. Geliştirilen psiko-sosyal programlar hızla ve yaygın bir şekilde uygulamaya başlanmıştır. Bu programlar, şizofreni tedavisi değerinin yanında birçok tehlikeyi önceden sezme ve giderme konusunda da etkili olmuştur. Örneğin psiko-sosyal programa tabi tutulan hastalarda intihar oranı düşmüştür. Çünkü hastaların sosyal destek imkânları artmış, aileleriyle yaşadıkları çatışmalar minimuma inmiş ve hastanede yatış süreleri kısalmıştır.

Terapilerde ihtiyaçlar hastanın bireysel özelliklerine göre belirlenir. Genellemeler hastayı anlamaya ve ona yardım etmeye mani olur. Tıpkı sağlıklı insanlar gibi şizofrenili hastalar da kendilerine özel farklılıklara sahiptir. Hastalık insanları tek tipleştirmez. O yüzden kişinin özellikleri keşfedilmeli ve ona göre bir yaklaşım sergilenmelidir. İstihdam programlarında bile her hastaya aynı işin verilmesi hastalarda sıkıntı yaratır.

Şizofrenide uygulanan psikoterapiler nelerdir?
Şizofrenide uygulanan psikoterapiler iki gruptur:

Bireysel Psikoterapiler
Psikanaliz ve psikodinamik terapiler
Destekleyici terapiler
Bilişsel- davranışçı terapiler
İçgörü yönelimli terapiler
Travma Odaklı Terapiler (EMDR= Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme)
Grup Psikoterapiler
Şizofrenik Psikanaliz ve Psikodinamik Psikoterapiler Uygulanır mı?
Psikodinamik terapi, hastanın geçmişinde ve şu anki hayatında yer etmiş belirgin olaylara ve ruhsal içgörüye odaklanan bir terapi yöntemidir. Psikanalitik psikoterapilerde kişinin çocukluğundan itibaren bütün hayatı analiz edilir, çocukluğunda yaşadığı travmalar tespit edilir ve bunların sebep olduğu bilinçdışı çatışmalar çözümlenmeye çalışılır. Yapılan araştırmalar, psikanalitik ve psikodinamik psikoterapilerin şizofrenide ilaç tedavisinden üstün olmadığını ortaya koymuştur. Hatta bu terapi yönteminin şizofrenili hastalara zararlı olabileceği yönünde araştırma sonuçları mevcuttur. Son yıllarda ağırlık kazanan eğilim de bu yöndedir.

Psikanalitik terapilerde terapist bilinçdışının derinliklerine zarar vermeden ilerlemek, sorunun kaynağını bulup gidermek ve sonra tekrar bilinç noktasına geri dönmek zorundadır. Psikanaliz yolculuğuna çıkabilecek kişinin soyut düşünme, muhakeme, anlama, kavrama, içgörü ve gerçeği değerlendirme yetisinin yerinde olması gerekir. Bu sayılan becerileri zayıflamış olan bir şizofrenili hastanın bu yolculuğa çıkması sakıncalıdır ve istenmedik olaylara sebebiyet verebilir. Kişi gerçeği değerlendirme ve soyutlama yeteneğini kazanana kadar bu tür terapilerden uzak durulmasında fayda vardır. İlk etapta daha bilindik yollardan gidilmesi çok daha güvenli olacaktır.

Şizofrenide Destekleyici Psdikoterapilerin Yeri Nedir?
Destekleyici terapi ilaca uyum ve tedaviyi sürdürme gibi konularda danışmanlığın ve pratik önerilerin ön planda olduğu bir terapidir. Kişinin cesaretlendirilmesi, moralinin yükseltilmesi ve günlük hayat aktivitelerine teşvik edilmesine yönelik girişimleri içerir. Ailelerin, arkadaşların, psikiyatrik rehabilitasyon programındaki ekiplerin hastaya verdiği destek, destekleyici terapi kapsamındadır. Şizofrenide Destekleyici terapide burada ve şimdi duygusu esastır. “Sorunu hemen burada masaya yatıracağız ve pratik çözümler üreteceğiz.” mantığı hâkimdir. Hasta ve terapist arasında çok samimi bir iletişim oluşur. Böylece güven ortamı tesis edilir. Hastaya durumuyla ilgili açıklamaların yapılması, güven verilmesi ve yol gösterilmesi de destekleyici terapi unsurlarındandır. Destekleyici terapi ortamı, tedavi ortamı gibi değildir. Hasta tarafından sıradan, hayatın içinden bir yer gibi algılanır. Bu da kişinin tedaviye uyumunu ve terapiste güvenini artırır.

Şizofrenide Bilişsel-Davranışçı Terapinin (BDT) Yeri Nedir?
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) kaygı bozuklukları ve depresyon gibi psikiyatrik sorunlarda etkinliği kanıtlanmış bir terapi yöntemidir. Bu nedenle şizofrenide de etkili olabileceği düşünülmüş ve son 10-15 yılda yapılan araştırmalarla şizofrenili hastalarda da uygulanmaya başlamıştır.

Biliş, kişinin hayatındaki nesneleri, kişileri, yaşantıları algılamasını ifade eden bir terimdir. Algılama bir bilişsel fonksiyondur. Bir insanın ailesine, kendisine, okuluna, mesleğine kısacası topyekûn hayatına bakışı ve bunları yorumlaması biliş terimiyle ifade edilir. Şizofrenili hastaların algılamaları bozulmuş, bunun neticesinde de yanlış inanışlar ve yorumlar oluşmuştur. Bilişsel Davranışçı terapilerin hedef noktası bu yanlış inanışlar, çarpık yorumlar ve bunların davranışa yansımalarıdır.

Beyin öyle bir organdır ki hem düşünceleri etkiler, hem de düşüncelerden etkilenir. Yani hem etken hem edilgendir. Bilişsel Davranışçı yaklaşımlar beynin bu özelliğinden istifade eder. Beynin ürettiği düşünceleri ve bunların kişiyi nasıl yönlendirdiğini keşfeder, sonra da yerine işlevsel ve daha etkili düşünceleri yerleştirir.

BDT’de terapist ilk etapta yaşanan şikayetleri ortaya koyar, sonra da bunların çözümlenmesi için nasıl bir yol izleyeceğini anlatır. Hasta ve yakınlarıyla işbirliğini sağladıktan sonra uyumu engelleyen bir kaygı ve depresyon varsa öncelikle ona odaklanır. Daha sonraki aşamada da şizofreni belirtilerine yönelir. Örneğin işitme varsanıları olan bir kişinin önce varsanılarının kökeni ve doğası hakkındaki çarpık inançları analiz eder. Sonra da onlarla başa çıkmak için duyduğu seslerin kaydını tutmak, ses geldiğinde dikkatini başka alana yöneltmek, sesleri ve sebeplerini yeniden anlamlandırmak gibi yöntemler öğretir.

BDT semptomlara duyarlılığı azaltmada da etkilidir. Örneğin ses duymak hasta için çok rahatsız edici bir durumdur. Hasta nereden geldiğini bilmediği seslerin kendisiyle konuştuğunu, ona emirler verip hakaretlerde bulunduğunu işitir. Bu sesler sebebiyle hastanın morali bozulur ve yaşama direnci kırılır. Şizofreni terapisinin hedefi, hastanın seslere rağmen hayata devam edebilmesini sağlamaktır. Bu durumda onu duyduğu seslerin gerçekte var olmadığına ikna etmek yerine bu seslerin kendisinde yarattığı duygu ve düşünceler üzerine yoğunlaşıp hastanın seslere duyarsızlaşması ve bu seslere rağmen hayatına devam edebilmesi amaçlanmalıdır.

İkna etmeye çalışmak ya da söze böyle bir şey yok diye başlamak hastayı anlaşılamadığı ve kendisiyle empati kurulamadığı düşüncesine sevk eder. Halbuki hasta “bize göre olmayan” bu sesleri duymaktadır. Ona göre var olan sesleri yokmuş gibi davranmak hastanın öfkelenmesine, güvenini kaybetmesine, içe kapanmasına ve hiçbir şey paylaşmamasına sebep olur. Yargılamadan, dışlamadan, inanarak, destekleyici ve anlayışlı bir şekilde yaklaşmak gerekir. BDT Tedavisideki amaç tabi ki sesleri yok etmek ya da hastanın bu konuda içgörüsünü geliştirmektir. Ancak terapideki ilk amaç hastayla güvenli bir ilişki kurmak olmalıdır. Seslerin yok edilmesine değil bunların hastada yarattığı duygulara yönelmek gerekir. Bu yolla belki sesleri yok edemeyebiliriz ama kişiyi bu seslere karşı güçlendirebiliriz.

BDT’de bir bilişsel algıyı değiştirebilmek için uzun bir süre üzerinde çalışmak gerekir. Bu da, ortalama 6-9 aydır. Akut alevlenme dönemlerinde de bazı bilişsel teknikler uygulanabilmektedir. Ancak asıl uygulama hasta ilaçla belli bir düzeye geldikten sonra başlatılmalıdır. Terapötik sıralama ve zamanlama önemlidir. Önce biyolojik stabilizasyon sağlanmalı, hastanın kaygıları giderilmeli, söylenenleri doğru idrak edebilecek, anlayabilecek, kabullenebilecek içgörü noktasına gelmeli, ondan sonra klasik terapi sürecine geçilmelidir.

Fazlasıyla kasılan bir kasa dışarıdan uyaran verdiğinizde istediğiniz tepkiyi alamazsınız. Çünkü kas refrakter faza geçmiştir. Şizofreninin akut dönemlerinde de yapılan hiçbir uyarı, telkin ve açıklamanın hasta tarafından kabul edilmediği refrakter bir döneme girilir. Böyle bir durumda ilaçla müdahalenin yanında “Anlıyorum şu anda çok sıkıntı yaşıyorsun, korkuyorsun. Ama korkma, burada güvendesin. Biz senin dostunuz, sana yardımcı olacağız, seni yalnız bırakmayacağız” gibi rahatlatıcı sözler faydalı olabilir. Kuru nasihatler ve laf kalabalıkları hem işe yaramaz hem de hastaya sıkıntı verir.

BDT’de hastanın öğrenilmiş davranışları değerlendirilir ve bunların farkına varması sağlanır. Bu amaçla çocukluk döneminde yaşanan şartlanmalar, maruz kalınan hatalı tutumlar incelenir ve bunların değiştirilmesi üzerine çalışılır.

Şizofreninin alevlenme dönemlerinden sonra hastalar sıklıkla demoralize olurlar. Böyle bir tabloyu tekrar yaşamanın ve bundan bir daha kurtulamamanın korkusunu yaşarlar. Alevlenme tablosu onlar için bir ruhsal travmaya dönüşür. O yüzden hastaların bu alevlenme travmasına karşı duyarsızlaştırılması ve bu konuda bilinçlendirilmesi gerekir. “Alevlenme döneminde yaşadığınız belirtilerin sebebi şizofrenidir. O dönemde algınız bozuldu, olayları yorumlamanız değişti. Bu durum bir daha yaşanabilir. Eğer biz bu durumu iyi analiz edersek, bunun ne olduğunu tam olarak kavrayabilirsek şizofreni ile başa çıkmamız kolaylaşır. O yüzden takip edildiğinizi düşündüğünüz, ilaç almayı reddettiğiniz, sesler duymaya, hırçınlaşmaya başladığınız zaman hastalanıyor olduğunuzu fark etmelisiniz. Böyle durumlarda ilk işiniz ailenizle konuşmak ve hekiminize başvurmak olmalıdır.” şeklinde farkındalık mesajları üzerinden hastayı şizofreni konusunda ustalaştırmak gerekir. Bilmek başa çıkmanın yarısıdır. Eğitimler ve bilinçlendirmeler hastayı şizofreniyi yönetebilecek güce ulaştırır.

Şizofrenide İçgörü Yönelimli Terapilerin Yeri Nedir?
İçgörü; kişinin hasta olduğunu kabul etmesi, yaşadığı durumun hastalıktan kaynaklandığını bilmesi, tedavi olması gerektiğine inanmasıdır. Tedaviye uyumu güçlendiren bir yetidir. İçgörü yönelimli terapilerde bu farkındalığı arttırmaya yönelik çalışmalar yapılır. Bir yandan hastanın şizofreninin ne olduğunu anlaması sağlanırken (entellektüel içgörü) diğer yandan da duygusal boyutu çözümlenerek (emosyonel içgörü) bu bilginin hastanın tutum ve davranışlarına yansıması amaçlanır.

Şizofrenide EMDR Terapisi (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) Uygulanır mı?
EMDR klinik pratikte başta Travma Sonrası Stres Bozukluğu olmak üzere çok sayıda ruhsal bozukluğun tedavisinde sıklıkla uygulanan bir psikoterapi yöntemidir. Travma mağdurlarında travmanın etkisini ortadan kaldırmada ve yaşam kalitesini artırmada etkili olduğu bildirilmiştir. Şizofrenili hastalarda yeni yeni uygulanma alanları bulmaya başlamıştır. EMDR, özellikle ruhsal travması olan şizofrenili hastalarda etkilidir. Ayrıca ruhsal travması olmayan şizofrenili hastalarda da EMDR uygulamasının işitsel varsanılar, sanrılar, anksiyete, depresyon ve benlik saygısı üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte yakın zamanlı bir çalışmada ise şizofrenili hastaların günlük işlevselliklerine olumlu etkisi olduğu bildirilmiştir.

Şizofrenili hastalar yüksek oranda ruhsal travma geçmişine sahiptir. Bu travmalar şizofreninin şiddetini artırır ve hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiler. Bu da şizofrenili hasta için büyük bir yük oluşturur. EMDR terapisi hastaların omuzlarındaki bu yükü kaldırmada en etkili yöntemdir. Travmanın etkisinden kurtulmak şizofreninin şiddetini azaltmaktadır. Geçmişinde travma bulunan veya bir ruhsal travma sonrasında psikotik atağı tetiklenmiş olan şizofrenili hastalarda genel tedavi yaklaşımına EMDR terapisi eklenmelidir.

Şizofrenide grup terapilerinin yeri nedir?
Grup terapileri, 8-10 kişiden oluşan hasta gruplarıyla birçok farklı alanda çalışmayı amaçlayan girişimlerdir. Hastaların bilgi ve sosyal beceri seviyesini yükselten önemli bir yaklaşımdır. Destekleyici, hastalık eğitimine odaklı, bilişsel-davranışçı yönelimli olmak üzere üç şekilde uygulanır.

Şizofrenide Destekleyici Grup terapilerinde Neler yapılır?
Destekleyici grup terapileri daha çok ayakta tedavi edilen hastalara uygulanan bir terapi yöntemidir. Hastalar için sorunlarını ve duygularını paylaşabilecekleri, kaynaşabilecekleri, aidiyet duyabilecekleri ve karşılıklı yardımlaşabilecekleri bir terapi ortamı oluşturulur. Terapide hasta tartışmaya yönlendirilir. Terapist hastayla empati kurar, ona sıcak davranır ve açık uçlu sorular sorar. Amaç kişisel hedefleri belirlemek ve zorlukları aşmak için çözüm önerisi sunmaktır. Gruptaki bir kişinin sorunun analiz edilmesi ve çözüme kavuşturulması diğer grup üyeleri için de bir örnek teşkil ettiğinden son derece dinamik ve faydalı etkileşimler gerçekleşir. Grup terapileri, sosyal geri çekilme sorunu yaşayan şizofrenili hastalar için bir sosyal ortam niteliği de taşır. Aylarca sürer ve hastaların çok faydalandıkları bir yöntemdir.

Şizofrenide Hastalık Eğitimine Odaklı Terapilerde Neler Yapılır?
Hastalara şizofreni ve tedavi konusunda eğitim verilir. Hastalığın nasıl geliştiği, sebepleri, tedavi süreci, tekrar ettiğinde ortaya çıkan belirtiler hakkında genel bilgiler aktarılır. Bunlar küçük gruplar halinde yapılır. Sosyal faaliyet havasında geçtiği için şizofrenili hastalar bu tarz terapileri çok sever ve bu terapiler onların pek çok ihtiyacını karşılar.

Şizofrenide Bilişsel-Davranışçı Yönelimli Grup Terapilerinde Neler Yapılır?
Bilişsel-Davranışçı yönelimli grup terapileri, özellikle sanrı ve varsanıları olan hastalara yöneliktir. İşitme varsanıları için, grup üyelerinin neler işittiklerinin, bunlarla nasıl başa çıktıklarının, varsanı modellerinin ve kişisel deneyimlerinin paylaşılması hedeflenir. Bir kişinin farkına varamadığı bir durumu bir başkası fark edebilir. Zaten grup olmanın en büyük avantajı da budur. Oluşan sinerji sayesinde daha çok deneyim kazanma şansı elde edilir.

Şizofrenide Ortam Terapisi Nedir? Neler Yapılır?
Hastanın taburcu olduktan sonra girebileceği bir ortam oluşturma amacını güden bir yaklaşımdır. Hastane yatış süresince sağlık personeli ve diğer hastalarla hasta için terapötik bir ortam oluşturulmaya çalışılır. Hasta, taburcu olduktan sonra da bu kişilerle etkileşimini sürdürür; yardım istemeyi, tedavinin inceliklerini ve hastalığıyla mücadele etmeyi öğrenir. İletişim kurmakta zorlanan hastalar bu terapiden çok faydalanır. Hastalar aldıkları bilgileri kullanmayı, problemlerini çözmeyi, hayatını yönetmeyi ve arkadaşlık ortamı oluşturmayı öğrenirler. Terapi ortamında taleplerini iletebilme şansını yakalarlar.

Şizofrenide Tavır Terapisi Nedir? Nasıl Yapılır?
Terapist beş ayrı tavırla hastayı eğitmeye ve yönlendirmeye çalışır.

Aktif arkadaşlık tavrı: Hastanın yalnızlığını, dışlanmışlığını ve yabancılığını ortadan kaldırmaya yöneliktir.
Pasif arkadaşlık tavrı: Terapist hastayla arkadaşlık eder ama ilk adımı hastadan bekler; direkt olarak arkadaşlık telkininde bulunmaz.
Tatlı-sert uyarma tavrı: Terapist hastayı nazik ama kararlı bir biçimde yönlendirir. Nezaket kurallarını ihlal etmeden, tatlı-sert bir tutum belirler.
Günlük ilişki kurma tavrı: Terapistle hasta arasında normal günlük ilişkiler kurulur. Havadan sudan konuşma tarzında bir iletişim söz konusudur.
Hastanın sadece yanında olma tavrı: Yabancılaşmanın ilk başladığı dönemlerde bedenin bütünlüğünün kaybolduğu, dünyanın sonunun geldiği gibi düşünceler oluşur. Böyle bir durumda hastadan hiçbir şey istemeden ve beklemeden sadece yanında olunur.
Şizofrenide Ergoterapilerin Yeri Nedir?
Yeniden şekillendirme, meslek terapisi, psikolojik testler, eğitimsel testler, rehabilitasyon eğitimi, danışmanlık, özel eğitim hizmetleri, psikiyatrik hemşire bakımı, davranış düzeltme terapisi, faaliyet, dans, müzik, sanat terapileri, ilaç tedavisi, fiziksel terapiler, tıbbi bakım ve diş bakımı, servis hizmetleri, günlük-gecelik hastane hizmetleri gibi etkinliklerdir.

Şizofrenide Müzik Terapinin Yeri Nedir?
Şizofrenili hastalarda etkili yöntemlerden biri de müzikterapidir. Müzikterapide hastaların bilişsel, ruhsal, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla müzikal aktiviteler kullanılır. Şizofrenili hastalarda reseptif müzikterapi (müzik dinleme) ve aktif müzikterapi (şarkı söyleme, çalgı çalma, müzikle hareket) uygulanır. Müzikterapi şizofrenili hastalarda içe kapanıklığı azaltır ve dış uyaranlara verilen cevabı artırır. Ayrıca dikkat zayıflığı ve zihinsel beceriler üzerinde olumlu etkilere sahiptir. Müzikterapi şizofrenili hastaların bunaltılarını ve gerginliklerini de azaltarak uyumunu ve sosyal işlevselliğini artırır.


KAYNAK : https://www.adnancoban.com.tr/sizof...koterapiler-ve-psikososyal-tedaviler-nelerdir
 
Şizofreninin yükünün büyük bir bölümü ailelerin üzerindedir. Eskiden, bu hastalığın anne babanın davranışları yüzünden geliştiği ya da hastalıkta ailenin payı olduğu şeklinde bir inanış vardı. Bu inanış bugün büyük ölçüde geçerliliğini kaybetmiş ve bu manevi yük bir nebze olsun azalmıştır. Ancak yine de ailelerin kaldırmaya çalıştığı yük son derece ağırdır. Sosyal desteğin iyi olduğu toplumlarda devlet bu yüke büyük oranda ortak olur ve ailelerin yükünü hafifletir. Ancak sosyal desteklerin iyi olmadığı toplumlarda yük halen ailelerin omuzlarındadır.

Ailelerin bu yükü omuzlamasında kültürel unsurlar önemlidir. Örneğin Çin’de hastalar çoğu zaman hakir görülür ve yalnız bırakılır; Brezilya, Meksika gibi ülkelerde ise sahiplenilir.

Ailelerin yükünü azaltmak için bazı ülkelerde gündüz bakım evleri kurulmuştur. Burada hastalar gün boyu resim, müzik, spor gibi aktivitelerle meşgul edilir. Bu meşguliyet esnasında aile fertleri meslekî ve sosyal faaliyetlerine devam edebilir, özel işlerini halledebilirler. Bu sayede aileler bir an olsun nefes alabilir ve rahatlayabilir.

Şizofreninin yükünde büyük önemi olan ailenin tedavide de rolü büyüktür. Her ne kadar hastayı psikiyatri doktoru tedavi etse ve bakımı hastane personeli yapsa da, hastanın hayatının büyük bir bölümü ailesiyle geçer. Bu nedenle, ailenin ve hatta çevrenin şizofreni konusunda eğitilmesi tedavi açısından büyük önem arz eder. Zira aile ve çevrede, şizofreninin seyrinde değişik tepkiler ortaya çıkabilir. Yeterli bilgilendirme olmadığında ortaya çıkan yanlış tutumlar hastanın iyileşmesine engel olabilir.

Bazen hasta yakınları, hastanın tıbbî tedavisinden sorumlu kişiler gibi görülür. Ancak bu yaklaşım doğru olmadığı gibi, hastalığın sürekli gündemde kalmasına ve hasta yakınlarının tükenmesine sebep olur. Doktorun yanında veya hastane ortamında zaten tedaviden bahsedilecektir. O yüzden hastanın sair zamanlarda şizofreninin gölgesinden kurtulmasına izin verilmelidir. Kişi kendisini hep hastane ortamındaymış gibi hissetmemelidir. Bu tutumun kötü sonuçlarından biri de ailelerin de damgalama batağına sürüklenmesidir. Şizofreni ailesi kimliğinden uzaklaşılmalıdır. Bu hastanın sosyalleşmesinin de bir gereğidir.

Hasta yakınlarına gereğinden fazla sorumluluk vermek, bir zaman sonra hastaya yöneltilen öfke, suçlama, ihmal, duygusal şiddet hatta direkt şiddet oranında artışa sebep olabilir. Aile, üstlendiği sorumluluğun ağırlığından dolayı makul düşünemez hale gelebilir ve kişiyi inatlaşıyormuş gibi algılamaya yöneltir. Bu hastanın en önemli desteği olan ailesinden uzaklaşmasına ve gitgide yalnızlaşmasına sebep olur. Ailelerin yapmaları gereken, sadece hastanın ilaçlarını takip ve temin etmek, onun güvenliğini sağlamak ve kendisine duygusal açıdan destek vermektir.

Öte yandan, şizofrenili kişilerin aileleri hastaya nasıl davranacakları ve hastanın güvenini nasıl kazanacakları konusunda eğitilmelidir. Bu konuda eğitim vermek psikiyatrın en önemli görevlerindendir. Eğer ailenin eğitimi eksik bırakılırsa, tedavi eksik kalmış olur. Sadece ilaçları düzenlemek ve küçük yönlendirmelerde bulunmak yeterli değildir. Hasta için evi onu rahabilite eden bir ortama dönüştürülmelidir. Aksi takdirde, hekim mükemmel bir ilaç tedavisi düzenlemiş olsa bile, kişisel ve sosyal boyut eksik kaldığından yeterli düzelme elde edilemez. Bu durum, ameliyatı başarıyla tamamlayıp cerrahi müdahaleye bağlı komplikasyonları önemsemeyen ve bu nedenle hastasını kaybeden bir cerrahın düştüğü duruma benzer. Ameliyatın başarılı geçmesi tedavinin tamamıyla başarılı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde ilaç tedavisinin başarılı olması da, şizofreni tedavisinin tamamıyla başarıldığını göstermez. O yüzden psikiyatr ilaç tanzim etmenin yanısıra psikolojik ve sosyal terapi unsurlarını da devreye sokmalıdır. Yani hastane harici ortamı da hasta için terapötik hale getirmelidir.

Araştırmalar psikiyatrların çoğunun aileyi bilgilendirme, aileyle görüşme ve aileden bilgi alma konusunda yeterince duyarlı olmadıklarını ortaya koymuştur. Özellikle yoğun çalışılan merkezlerde aileler pek dikkate alınmaz. Aile görüşmeleri ihmal edilir ve tedavi sadece hastanın genel görünümü üzerinden belirlenir. Halbuki şizofrenide sağlıklı bilginin kaynağı ailelerdir. Hasta birçok belirtiyi gizleyebilir, hastalığını çarpıtabilir veya sorunlarını tam olarak ifade edemeyebilir. Böyle bir durumda mutlaka onunla yaşayan aile fertlerinin bilgilerine başvurulmalıdır. Aksi takdirde, teşhis dolayısıyla tedavi eksik kalır.

Psikiyatri uzmanlarının aileden bilgi almakla kalmayıp aile fertlerini iyi tanımaları da önemlidir. Hekim, aile fertlerinin olumlu ve olumsuz taraflarını, sosyokültürel ve sosyoekonomik durumlarını, eğitim seviyelerini, kişisel kapasitelerini, kişilik özelliklerini tespit etmeli; bu tespitin ışığında uygun programı belirlemeli ve aileleri buna göre yönlendirmelidir. Her aileye aynı yönlendirmelerin yapılması, iyi niyetli de olsa doğru değildir. Çünkü her ailenin ihtiyacı farklıdır. Örneğin şizofrenili hastayı dışlayan ve ondan korkan bir kültürde öncelikle korkuyu ortadan kaldırmak gerekir. Bu aşamayı geçmeden yapılacak yönlendirmeler çoğu zaman sonuçsuz kalır.

Kitap, dergi ve kitle iletişim araçlarından şizofreni hakkında bilgi elde etmek mümkündür. Ancak hastalığın yönetilmesi konusunda aileye en iyi bir uzman yardımcı olabilir. Şizofreninin ne olduğunu anlatan bilgilendirici faaliyetler faydalıdır ama yeterli değildir. Ailenin ve hastanın ihtiyacına yönelik destek programları belirlenmeli ve uygulanmalıdır.

Şizofrenide Ailelerin Bilgilendirilmesinin Önemi Nedir?
Aileler kendi içlerinden birine şizofreni tanısı konduğunda öfke, suçluluk, inkâr, hastalığı saklama ve gizli tutma gibi tepkiler verir. Verilen tepkide, ailenin yaşadığı toplumun şizofreniye bakışının rolü büyüktür. Psikiyatrın bu tepkileri gözden kaçırmaması süreci kontrol edebilmesi açısından önemlidir.

Şizofrenili hastalara yaklaşımın kötü olduğu Çin’de yapılan bir çalışmada 101 şizofrenili hasta ailesi eğitim programına alınmış. Bu programın sonunda, ailelerin bilgi ve bilinç düzeyinde yükselme ve hastaların belirti skorlarında da anlamlı bir düşüş gözlenmiştir. Aile eğitiminin tedaviye büyük katkılar sağladığını gösteren bunun gibi birçok araştırma vardır. Bunun tam tersi de söz konusudur: Şizofreni konusunda bilgilendirilmeyen ve eğitilmeyen ailelerde gözlenen olumsuz tutumlar, depresyon ve moral bozukluğunun daha çok görülmesine sebep olmuştur.

Şizofreni Ailelerinde Görülen Öfkenin Sebebi Nedir?
Şizofreni sebebiyle özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünen ailelerde sıklıkla öfke gelişir. Şizofreni bakımı, ailelere günlük işlerinin yanında ek sorumluluklar yüklediği için aile fertleri bir zaman sonra zorlanmaya başlar. Bu da, gizli bir öfkenin gelişimine zemin hazırlar. Sağlık sisteminde görülen aksaklıklar, ilaç yazdırmanın zorlukları gibi dış faktörler öfkenin daha da artmasına sebep olur. Aile hastanın ilaçlarını temin etmek gibi asli sorumluluklarından ve hastadan gitgide uzaklaşır. Bu ihmal hastalarda duygusal bir şiddet etkisi yaratarak durumlarının daha da kötüleşmesine yol açar. Bazen bu duygusal şiddetin dozu iyice artar. Yaşanan zorlukların günah keçisi olarak ilan edilen hastaya bağırmalar, kızmalar ve hakaretler başlar.

Öfke, muhakeme ve empatiyi bozan bir duygudur. Çarptığı duygu ve düşüncelerin yönünü olumsuza çevirir. İlk dönemde hastaya duyulan şefkat öfkenin etkisi ile nefret söylemlerine dönüşür. Hastanın şizofrenili olduğu unutulur. Örneğin ailesi tarafından zehirleneceği şeklinde sanrıı olan bir hastanın nankörlük ettiği düşünülebilir. Ailede bu tür bir öfke ile karşılaşan psikiyatr olaya hemen müdahale etmelidir. Çünkü ailedeki bu öfke şizofreninin şiddetlenmesine ve intihar gibi korkulan olaylara sebep olabilir. Aileye şizofrenideki bu düşüncelerin ne anlama geldiğini, nereden kaynaklandığını anlatmalı, ailenin moralini yükseltmeli ve sakinleşmesini sağlamalıdır. Psikiyatr destekleyici ve cesaretlendirici olmalı, aileyi suçlamaktan kaçınmalıdır. Ayrıca aile ile işbirliğini kuvvetlendirmelidir çünkü aile psikiyatrın dışarıdaki gözü, kulağı gibidir ve tedavinin başarılı olması için aileye ihtiyacı vardır.

Ailelerin sağlık kurumlarında ilaç yazdırma ve ilaca ulaşma imkânlarının kolaylaştırılması da son derece önemlidir. Hastalığın tükettiği aileler, bu türden bürokratik engellerle karşılaştıklarında kendilerini daha da çaresiz hissederler. Söz konusu aksaklıklar hasta yakınlarında depresyon, tükenmişlik, panik, kaygı bozukluğu gibi ruhsal sorunlara yol açar.

Şizofreni Ailelerinde Görülen İnkâr Davranışı Nedir?
Şizofrenili hastaların yakınlarında gözlenen bir başka tutum da hastalığı inkârdır. İnkâr hastayı gizlemeyi de beraberinde getirir. Aslında yaşanan büyük acıdan korunmak adına kullanılan bir savunma mekanizmasıdır. Bazen de hastalığın sindirilememesine karşı “Benim çocuğum nasıl böyle olur?” tarzında bir tepkidir. Güzel günlerin geçmişte kaldığı düşüncesi de inkârı doğurabilir.

Bu kişiler şizofreni konusunda mutlaka bilgilendirilmelidir. Bunun biyolojik bir bozukluk olduğu, diğer pek çok rahatsızlık gibi ilaçla tedavi edilebildiği, bu konuda yeni gelişmelerin olduğu, sosyal destekle çok daha iyi bir noktaya gelinebileceği anlatılmalıdır. Ailelerin, yaşadıkları inkâr duygusundan bir anda kurtulmalarını beklememek gerekir. Her görüşmede hasta yakınlarının yanlış düşünceleri irdelenmeli ve sabırla düzelmesi sağlanmalıdır.

Şizofreniyi inkârın önemli sonuçlarından biri de mücadele azminin yol olmasıdır. Hasta yakınları böyle bir psikolojide ilaç yazdırmaya, hastaneye yatırmaya, tedavi için uğraşmaya gerek yok gibi düşüncelere kapılır ve hastayı ihmal edebilir.

Şizofreni Ailelerinde Suçluluk ve Günahkârlık Duygusu Gelişir mi?
“Biz bir günah işledik, Allah da bize bu cezayı verdi.” şeklindeki günahkarlık duygusu sık görülen bir tepkidir. Bunun böyle olmadığını, çok ahlaklı, dindar, maneviyatı güçlü, inançlı, dürüst, namuslu kişilerin de şizofreniye yakalanabileceğini, şizofreninin genetik ve biyolojik etkenlere bağlı olarak geliştiğini vurgulamak gerekir. Şizofreninin metafizik ve spiritüel nedenlerle oluştuğu inancı Ortaçağ zihniyetinin bir ürünüdür. Günahkarlık psikolojisi aileleri çareyi tıptan ziyade üfürükçü, şarlatan hocalarda aramaya sevk eder. Bu yüzden oyalanıp yıllarca tedaviye başvuramamış binlerce şizofrenili hasta vardır. Halbuki şizofrenide tedavi ne kadar erken başlarsa iyileşme ihtimali o oranda artar.

KAYNAK: https://www.adnancoban.com.tr/sizofrenirin-uzerine-dusen-yukler-nelerdir
 
Saçma şeyler değil, bilgi paylaşmış ama konuların hepsini birden açınca yığılma olmuş sadece.

Teşekkür ederiz kara duman abi

Rica ederim
Ben tavırları anlamakta zorlanıyorum burası engelliler forumu ve en çok ruhsal rahatsızlıklar konuşuluyor ben bu paylaştıklarımdan çok faydalandım sıkıntısı olanlar için işi yarayacağını düşündüm denize düşen yılana sarılır ben zamanında bu tür bilgilere ulaşamamıştım teşekkür beklemiyorum en azından hakaret veya tuhaf şeyler yazmayın.
 
Üst Alt