Telefonum yüzümü tanıyor. Saatim ne kadar uyuduğumu, kaç adım attığımı, hatta bazen ne kadar yorulduğumu biliyor. Haritalar gideceğim yere en kısa yolu hesaplıyor. Yapay zekâ, yarım bıraktığım cümleyi tamamlıyor.
Sonra evden çıkıyorum.
Karşıma üç basamak çıkıyor ve bütün teknoloji susuyor.
Şehir son yıllarda epey akıllandı. Trafik ışıkları araç yoğunluğunu ölçüyor, otobüslerin nerede olduğunu telefondan görebiliyoruz, belediye uygulamasından su faturası ödeyip sokaktaki çukuru bildirebiliyoruz. Fakat o çukurun yanından geçip binaya girmeye çalışınca işler değişiyor. Çünkü şehir akıllandı ama merdivenler hâlâ bildiğini okuyor.
Üstelik oldukça basamakalıp düşünüyorlar.
Benim için merdiven yalnızca yukarı çıkmayı sağlayan mimari bir unsur değil. Bazen bir dükkâna girememek, bazen bir arkadaş buluşmasına katılamamak, bazen de herkesin birkaç saniyede geçtiği bir yerde dakikalarca çözüm aramak demek. İnsanlar merdivenleri çıkıyor; ben çoğu zaman merdivenlerin çıkardığı sorunlarla uğraşıyorum.
Kapının önünde rampa yoksa içerideki hizmetin ne kadar çağdaş olduğunun pek önemi kalmıyor. Mekânda hızlı internet, temassız ödeme ve son model kahve makinesi bulunabilir. Ancak içeri giremiyorsam teknoloji benim için kahve köpüğünden ibaret kalıyor: Gösterişli ama doyurucu değil.
Bazen bir rampa görüyorum ve seviniyorum. Sonra rampanın fazla dik olduğunu, önüne araç park edildiğini ya da doğrudan duvara çıktığını fark ediyorum. Buna “erişilebilirlik” deniliyor. Ben daha çok mimari kara mizah diyorum. Çünkü bazı rampalar insanı bir yere ulaştırmak için değil, yönetmelikteki kutucuğu işaretlemek için yapılmış gibi duruyor.
Rampa var mı? Var.
İşe yarıyor mu? Bu soru forma dâhil değil.
Teknoloji dünyasında çalışıyorum. Bir sistem görevini yerine getirmiyorsa ona “çalışıyor” demeyiz. Kullanıcı giriş yapamıyorsa uygulamanın sunucuda açık olması başarı sayılmaz. Fakat konu şehir olduğunda ölçütler değişiyor. Asansör binada mevcutsa erişilebilir kabul ediliyor; çalışıp çalışmadığı ayrıntı sayılıyor. Rampa yapılmışsa sorun çözülmüş oluyor; rampanın kullanılabilmesi kullanıcıya bırakılıyor.
Yani şehir, hatayı kabul etmek yerine kullanıcıyı uyumsuz ilan ediyor.
Bilgisayarda böyle bir sorun yaşandığında ekranda “Erişim reddedildi” yazar. Şehir bunu yazmıyor. Onun yerine kapının önüne üç basamak koyuyor. Mesaj aynı, yazı tipi farklı.
Erişilebilirlik çoğu zaman yalnızca engelli bireylerle ilgili özel bir düzenleme gibi görülüyor. Oysa bebek arabası kullanan biri, ayağını incitmiş bir genç, ağır poşet taşıyan yaşlı bir insan ya da bavuluyla yürüyen yolcu da aynı engellerle karşılaşıyor. Erişilebilirlik bir ayrıcalık değil; şehrin temel işletim sistemidir. Sistem yalnızca bazı kullanıcılarla çalışıyorsa sorun kullanıcı hesabında değil, yazılımdadır.
Belki de bu yüzden “akıllı şehir” sözünü duyunca biraz kuşkulanıyorum. Bir şehrin kaç sensörü olduğu kadar kimi hissedebildiği de önemlidir. Sokaktaki hareketi algılayan sensörler, o sokağa çıkamayan insanı algılamıyorsa ortada veri vardır ama farkındalık yoktur.
Her şeyin “akıllı”sını ürettik: akıllı telefon, akıllı saat, akıllı bina, akıllı durak… Fakat zekâyı nesnelere dağıtırken anlayışı biraz eksik paylaştırdık. Telefonlar yüzümüzü tanıdı, şehirler ihtiyaçlarımızı tanımadı.
Oysa çözüm her zaman ileri teknoloji gerektirmiyor. Bazen düzgün yapılmış bir rampa, çalışan bir asansör, yeterli genişlikte bir kapı veya kaldırımın ortasına dikilmemiş bir direk yeterli. İnsan Ay’a araç gönderebilen bir çağda markete girebilmek için keşif ekibi kurmak istemiyor.
Erişilebilir bir şehir yalnızca geçilebilen yollardan oluşmaz. İnsan kendini açıklamak zorunda kalmadan yaşayabiliyorsa şehir gerçekten erişilebilirdir. Her kapıda yardım istemek, her yolculuktan önce asansör araştırmak, her buluşmada “Oraya girebilir miyim?” diye sormak insanı yalnızca fiziksel olarak yormuyor. Bir süre sonra insan dışarı çıkmadan önce hava durumuna değil, hayat durumuna bakıyor.
Bugün dışarı çıkılabilir mi?
Asansör çalışıyor mu?
Girişte basamak var mı?
Kaldırım gerçekten kaldırım mı, yoksa otomobiller için uzun süreli konaklama tesisi mi?
Teknoloji hayatı kolaylaştırdığını söylüyor. Buna inanmak istiyorum. Fakat kolaylık, yalnızca çoğunluğun daha hızlı yaşaması değildir. Geride bırakılan insanların da yola katılabilmesidir. En kısa rotayı bulan uygulamalar güzel; ama bazen ihtiyaç duyduğumuz şey en kısa yol değil, geçilebilen bir yoldur.
Şehirlerin gerçekten akıllanması için daha fazla ekrana değil, biraz daha dikkatli bakmaya ihtiyacı var. Çünkü erişilebilirlik sonradan yüklenen bir güncelleme değildir. Daha en başta sistemin içinde bulunması gerekir.
Yoksa telefonumuz bizi tanımaya, saatimiz adımlarımızı saymaya ve haritalar yol göstermeye devam eder.
Biz de kapının önünde bekleriz.
Bağlantımız tamdır ama erişimimiz yoktur.
Sonra evden çıkıyorum.
Karşıma üç basamak çıkıyor ve bütün teknoloji susuyor.
Şehir son yıllarda epey akıllandı. Trafik ışıkları araç yoğunluğunu ölçüyor, otobüslerin nerede olduğunu telefondan görebiliyoruz, belediye uygulamasından su faturası ödeyip sokaktaki çukuru bildirebiliyoruz. Fakat o çukurun yanından geçip binaya girmeye çalışınca işler değişiyor. Çünkü şehir akıllandı ama merdivenler hâlâ bildiğini okuyor.
Üstelik oldukça basamakalıp düşünüyorlar.
Benim için merdiven yalnızca yukarı çıkmayı sağlayan mimari bir unsur değil. Bazen bir dükkâna girememek, bazen bir arkadaş buluşmasına katılamamak, bazen de herkesin birkaç saniyede geçtiği bir yerde dakikalarca çözüm aramak demek. İnsanlar merdivenleri çıkıyor; ben çoğu zaman merdivenlerin çıkardığı sorunlarla uğraşıyorum.
Kapının önünde rampa yoksa içerideki hizmetin ne kadar çağdaş olduğunun pek önemi kalmıyor. Mekânda hızlı internet, temassız ödeme ve son model kahve makinesi bulunabilir. Ancak içeri giremiyorsam teknoloji benim için kahve köpüğünden ibaret kalıyor: Gösterişli ama doyurucu değil.
Bazen bir rampa görüyorum ve seviniyorum. Sonra rampanın fazla dik olduğunu, önüne araç park edildiğini ya da doğrudan duvara çıktığını fark ediyorum. Buna “erişilebilirlik” deniliyor. Ben daha çok mimari kara mizah diyorum. Çünkü bazı rampalar insanı bir yere ulaştırmak için değil, yönetmelikteki kutucuğu işaretlemek için yapılmış gibi duruyor.
Rampa var mı? Var.
İşe yarıyor mu? Bu soru forma dâhil değil.
Teknoloji dünyasında çalışıyorum. Bir sistem görevini yerine getirmiyorsa ona “çalışıyor” demeyiz. Kullanıcı giriş yapamıyorsa uygulamanın sunucuda açık olması başarı sayılmaz. Fakat konu şehir olduğunda ölçütler değişiyor. Asansör binada mevcutsa erişilebilir kabul ediliyor; çalışıp çalışmadığı ayrıntı sayılıyor. Rampa yapılmışsa sorun çözülmüş oluyor; rampanın kullanılabilmesi kullanıcıya bırakılıyor.
Yani şehir, hatayı kabul etmek yerine kullanıcıyı uyumsuz ilan ediyor.
Bilgisayarda böyle bir sorun yaşandığında ekranda “Erişim reddedildi” yazar. Şehir bunu yazmıyor. Onun yerine kapının önüne üç basamak koyuyor. Mesaj aynı, yazı tipi farklı.
Erişilebilirlik çoğu zaman yalnızca engelli bireylerle ilgili özel bir düzenleme gibi görülüyor. Oysa bebek arabası kullanan biri, ayağını incitmiş bir genç, ağır poşet taşıyan yaşlı bir insan ya da bavuluyla yürüyen yolcu da aynı engellerle karşılaşıyor. Erişilebilirlik bir ayrıcalık değil; şehrin temel işletim sistemidir. Sistem yalnızca bazı kullanıcılarla çalışıyorsa sorun kullanıcı hesabında değil, yazılımdadır.
Belki de bu yüzden “akıllı şehir” sözünü duyunca biraz kuşkulanıyorum. Bir şehrin kaç sensörü olduğu kadar kimi hissedebildiği de önemlidir. Sokaktaki hareketi algılayan sensörler, o sokağa çıkamayan insanı algılamıyorsa ortada veri vardır ama farkındalık yoktur.
Her şeyin “akıllı”sını ürettik: akıllı telefon, akıllı saat, akıllı bina, akıllı durak… Fakat zekâyı nesnelere dağıtırken anlayışı biraz eksik paylaştırdık. Telefonlar yüzümüzü tanıdı, şehirler ihtiyaçlarımızı tanımadı.
Oysa çözüm her zaman ileri teknoloji gerektirmiyor. Bazen düzgün yapılmış bir rampa, çalışan bir asansör, yeterli genişlikte bir kapı veya kaldırımın ortasına dikilmemiş bir direk yeterli. İnsan Ay’a araç gönderebilen bir çağda markete girebilmek için keşif ekibi kurmak istemiyor.
Erişilebilir bir şehir yalnızca geçilebilen yollardan oluşmaz. İnsan kendini açıklamak zorunda kalmadan yaşayabiliyorsa şehir gerçekten erişilebilirdir. Her kapıda yardım istemek, her yolculuktan önce asansör araştırmak, her buluşmada “Oraya girebilir miyim?” diye sormak insanı yalnızca fiziksel olarak yormuyor. Bir süre sonra insan dışarı çıkmadan önce hava durumuna değil, hayat durumuna bakıyor.
Bugün dışarı çıkılabilir mi?
Asansör çalışıyor mu?
Girişte basamak var mı?
Kaldırım gerçekten kaldırım mı, yoksa otomobiller için uzun süreli konaklama tesisi mi?
Teknoloji hayatı kolaylaştırdığını söylüyor. Buna inanmak istiyorum. Fakat kolaylık, yalnızca çoğunluğun daha hızlı yaşaması değildir. Geride bırakılan insanların da yola katılabilmesidir. En kısa rotayı bulan uygulamalar güzel; ama bazen ihtiyaç duyduğumuz şey en kısa yol değil, geçilebilen bir yoldur.
Şehirlerin gerçekten akıllanması için daha fazla ekrana değil, biraz daha dikkatli bakmaya ihtiyacı var. Çünkü erişilebilirlik sonradan yüklenen bir güncelleme değildir. Daha en başta sistemin içinde bulunması gerekir.
Yoksa telefonumuz bizi tanımaya, saatimiz adımlarımızı saymaya ve haritalar yol göstermeye devam eder.
Biz de kapının önünde bekleriz.
Bağlantımız tamdır ama erişimimiz yoktur.
