Güncel İçerik

Merhabalar

Engelli haklarına dair tüm içerikten üye olmaksızın yararlanabilirsiniz.

Soru sormak veya üyelere özel forumlarlardan ve özelliklerden yararlanabilmek içinse sitemize üye olmalısınız.

Teksan İnovatif Medikal: Engelliler, Engelli Çocuklar, Hasta ve Yaşlılar için emsalsiz ürünler

Sakatlara Neo-liberal Çözümler!

OturanBoğa

Yönetici
Üyelik
9 Ocak 2003
Konular
673
Mesajlar
58,071
Reaksiyonlar
481
Sakatlara Neo-liberal Çözümler!

Bülent Küçükaslan

BİANET / 12 Kasım 2007

İki Amerikalı Adana'da dolaşırken birinin eli kazayla yaralanıyor ve pansuman için hemen yakındaki hastaneye gidiyorlar. Eli yaralı olan, diğer arkadaşına, "sen bekle, ben hemen pansuman yaptırıp dönerim" diyor ve hastane kapısından içeri giriyor. İçeri girer girmez önüne bir tabela çıkıyor: “Hastanın durumunun ağır olduğunu düşünüyorsanız sağ, hafif olduğunu düşünüyorsanız sol koridoru takip edin”
Durumu ağır olmadığı için sol koridoru takip ediyor bizimki. Koridorun sonunda bir tabela daha çıkıyor karşısına: “Hastanın kanaması varsa sağ, yoksa sol koridoru takip edin”
Bizimki kanaması olduğu için sağ koridoru takip ediyor. Koridorun sonunda bir tabela daha: “Hastanın kanaması ağırsa sol, hafifse sağ koridoru takip edin”
Eline bakıyor, kanaması az, sağa dönüyor. Koridorun sonunda bir tabela daha: “Hastanın kanaması şu anda devam ediyorsa sol, etmiyorsa sağ koridoru takip edin”
Bizimki bakıyor, kanama durmuş; sağa dönüyor, vee, kendini hastanenin dışında buluyor!
Kapıda bekleyen arkadaşı sevinç ve merakla soruyor: Hemencecik halletmişsin işini... Bir de Türkiye'de sağlık hizmetleri iyi değil derler?
Bizimki şaşkın: Vallahi sağlık hizmetlerini bilmem ama, sistemi süper oturtmuşlar!

Sakatlığı bulunan kişilerin Türkiye’deki durumu bu trajikomik fıkradaki gibidir: Sistem sizi dışarı atmak ve orada tutmak için her şeyiyle mükemmel şekilde işler... Muhtaçlık maaşı veya Evde Bakım Aylığı almak için “içeri” girersiniz; sağa dön-sola dön derken, hooop, bir bakmışsınız ki eliniz boş, dışarıdasınız! Eğitim almak veya iş bulmak için “içeri girersiniz; o kapı-şu kapı derken, hooop, dışarıdasınız! Sağlık hizmeti veya sağlık raporu almak için “içeri” dalarsınız; o koridor-bu koridor derken, hooop, dışarı! Siz içeri, sistem dışarı, siz içeri, sistem dışarı... Velev ki içerde kaldınız, bu sefer de esir alınmış misali onu yap-bunu yapma, buraya git-şuraya gitme, şunu al-bunu alma şeklinde emir-komuta zincirine dâhil olmuşsunuz demektir. Ve emirlere uymamanın cezası daha çok eziyet, veya hooop, kapı dışarı edilmektir.

Evet, sistem böyle, halen de işliyor. Fakat gel zaman git zaman kapıda birikme olmaya başlayınca, sistem yapıcılar bu yoğunluğu azaltmak için enfes bir yol buldular. Durun dediler, biz bir düzenleme yapalım ve bugüne dek içeri giriş yapabilen kişilerin birçoğunu artık tamamen dışarıda tutalım.

Dün sakat sayılanlar bugün değil
Kimlerin sakat statüsünde sayılacağı, yayınlanan bir yönetmelikle belirlenir. Yönetmelik en ince ayrıntıya kadar inerek der ki, eli şuradan olmayana şu oranda, ayağı şuradan ampute olanlara şu oranda, gözü şu kadar görmeyene şu oranda, kulağı şu kadar işitmeyene şu oranda, şu-şu hastalıklardan dolayı şu-şu kısıtlılığı veya kaybı olan kişilere şu oranda sağlık kurulu raporu verilir. Ve her kimin vücut/işgücü kaybı oranı yüzde 40 ve üzerindeyse, o kişi sakat statüsüne dâhil edilir.
16 Temmuz 2006 yılına değin yürürlükte olan yönetmeliğe göre (afaki yazıyorum) bir gözü kör olan kişiye yüzde 40, bir kolu dirsek altından olmayan kişiye yüzde 45, bir bacağı polio sekeli (çocuk felci) sonucu güçsüz kalan kişiye yüzde 50, iki ayağında güç kaybı olan kişiye yüzde 70 ve benzeri oranında sağlık kurulu raporu veriliyordu. Ne var ki bu tarihte yayınlanan Özürlülük Ölçütü, Sınıflandırması ve Özürlülere Verilecek Sağlık Kurulu Raporları Hakkında Yönetmelikle bu oranlar kritik düzeylerde aşağıya çekildi. Öyle ki, o güne değin yüzde 40 ve üzerinde raporlar alıp işlerini gören milyonlarca kişi, o tarihten sonra rapor almak istediklerinde kendilerine yüz 40’ın altında orana sahip raporlar verilmeye başlandı. Yani sistem sorunu kökünden çözdü!

Bir başka deyişle, Temmuz 2006’ya kadar başvursa vergi indirimi, erken emeklilik, muhtaçlık maaşı, -özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar için- özel eğitim vb. hakka sahip olan kişiler, o tarihten sonra tüm bu haklarından mahrum bırakılmışlardır.
Birkaç örnek vererek olayın vahametini anlatmak istiyorum: Bir kolu dirsek altından ampute (kesik) olan iki kişi düşünün. Bunlardan biri yeni yönetmelikten önce vergi indirimi için başvurmuş ve bu hakkı (yani erken emekli olma hakkını) elde etmiş olsun. Diğeri ise, nasıl olsa ne zaman istersem başvurup vergi indirim hakkını alabilirim, diye düşünerek başvuruda bulunmasın; ta ki yeni yönetmelikten sonrasına kadar. Bu kişi yeni yönetmelikten sonra vergi indirimi için başvurduğunda, kendisiyle aynı sakatlığı bulunan arkadaşının aksine, vergi indirim hakkı elde edemiyor. Çünkü artık devlet bir kolu dirsek altından ampute olan kişilere yüzde 35 oranında işgücü kaybı veriyor.
Çocuğu işitme engelli olan bir aile düşünün. Bu çocuklarımız özellikle okul öncesinde özel eğitime ihtiyaç duyarlar. Ebeveynler her yıl aldıkları raporla, çocuğun eğitiminin devlet tarafından karşılanmasını sağlarlar. Ve evet, yeni yönetmelikle birçok çocuk artık yüzde 40’ın üstünde orana sahip rapor alamadıkları için eğitimlerinden geri kalabiliyor.

Henüz bu durumun mağduru konumundaki sakatlığı bulunan kişiler, yeni yeni fark ediyorlar bu haksızlığı (şaşkınlıkla!). “İçeri” girmek için adım attıklarında, “sakatlığınız varsa sola dönün” tabelasıyla sola, “sakatlığınız elinizdeyse sağa dönün” tabelasıyla sağa, “eliniz dirsek altından amputeyse sağa dönün” tabelasıyla tekrar sağa, ve “torpiliniz yoksa sağa dönün” tabelasıyla yine sağa dönüp, kendilerini dışarıda buluveriyorlar. Yani neo-liberal sistem işliyor!
Cem Karaca’nın bir şarkısında söylediği gibi: “yol dediğin yol gibi, ulaşmalı bir yere/biz dön baba dönelim, geliyoz aynı yere/ bu döngü kısır döngü, başı var da sonu yok/ dönüyom dönemiyom, sonunda bir çıkış yok”
 
Sevgili arkadaşım şükretsinler ücret vermeden tedavi olup
dışarıya çıkmışlar ya üstüne üstluk borçlu cıksalardı.
Gülmemek elde değil burası Türkiye demekki bizdeki brokrası böyle işliyor.
Paylaşımın için teşekkürler.
 
Her ne kadar yanlış anlaşıldığı iddia edilmişse de (bkz: ek$i sözlük madde 4-5 ) bu topraklar üzerinde söylenmiş en talihsiz sözlerden birisidir "şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim".

Ne yazık ki; büyük bir "gaf" olmasına rağmen, yıllar içerisinde, çeşitli kademelerde, fiilen devlet politikası haline getirildiğini görüyoruz. :(

"Şu hastaneler olmasaydı Sağlık Bakanlığı ne güzel yönetilirdi", "şu işsizler olmasaydı Çalışma Bakanlığı ne güzel yönetilirdi", "şu trafik olmasaydı Ulaştırma Bakanlığı ne güzel yönetilirdi" gibi abuk versiyonlarının söylenmese de, gerçek hayatta ilgili kişilere hissettirildiğini biliyoruz.

Korkarım, "Engelliler Bakanlığı"nın kurulmama nedenlerinden biri de: "şu sakatlar olmasaydı Engelliler Bakanlığı ne güzel yönetilirdi", diye saçmalamamak içindir. :evil:

O makamda bulunan kişiler; "Gerçekleri yanılmadan görebilme yeteneği, uzak görüşlülüğü, sezişi, uyanıklılığı, anlayışı, kavrayışı, dikkati, sağgörüsü, önsezisi, vizyonu" (kısaca basireti) ve "problemleri çözme yeteneği" olan kişiler olmadığı sürece daha çooook yazar, Sevgili OturanBoğa bu tür makaleleri..

O muhteremlerin, o noktaya nasıl geldikleri, problemleri çözemeyeceklerini anlayınca sorumluluklarından kurtulmak için ne Ali Cengiz oyunlarıyla (bkz: ek$i sözlük) gemilerini yürüttükleri konusuna hiiiiç girmiyorum. Zaten yaşayarak görüyoruz.. :(
 
Yeni sakatlık oranlarına sevinmek mi üzülmek mi gerekiyor? Herkes bizi sakat olarak biliyor, biz de kendimizin sakat olduğumuz sanıyoruz ama sistem bizi sakat olarak kabul etmiyor?Çok ilginç bir durum!!!! Şimdi kafam karıştı acaba ben sakat mıyım,tek bacak polio sekeli :?: Yeni sisteme göre değilim galiba :?: :D :D :D
 
Türkiyede çoğu zaman yasaklar olayın çözümü olarak kabul edilir.
Örneğin otopark yeri sıkıntısı olan bir bölgede bu sorunu çözmek için otopark yasağı uygulanır. Yasaklarla sorun kendiliğinden halolumuş olur.
Ama bu çözüm vatandaş açısından değil yöneticiler açısından bir çözümdür. Vatandaşın sıkıntısı daha da artırılarak yetkililer kendi sıkıntısını gidermektedirler.
Aslında bu bir zulümdür. Bu durum görevi kötüye kullanmaktır. Bu durum makamının hakkını veremeyerek halka fayda sağlayamamaktır.
Hemen her resmi daire de Sanki yetkili halkın işini kolaylaştırmnak içinde değilde, halk yetkilinin işini kolaylaştırmak zorundaymış gibi bir alışılagelmişlik var.
 
Bu anlatılanlar Türkiye`de yaşanan “Bürokrasiye” tipik bir örnek teşkil edecek nitelikte.

Dün olduğu gibi bugünün Türkiye sinde`de devleti hantallaştırma adına (devleti hantallaştırırken`de halkı hayatından bezdirecek saçmalıklar yaparak) ne varsa yapılmakta ve işin garibi İktidar partileri bile sık sık Bürokrasiden şikayet etmektedirler bir iktidar düşünün`ki kendi gücünün egemenliği altın`da bulunan bir mekanizmadan şikayet etsin Dünyanın başka bir ülkesinde bu durum yaşansa neler olabileceğini tahmin etmek hiçte zor değil..

Devleti bu kırtasiyecilik anlayışından kurtarmanın yolu belli aslın`da Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok.

Gelişmiş ülkeler E-Devlet uygulamasını başlatarak bu işin çözümünü çoktan bulmuşlar.

Türkiye’de e-devlet çalışmaları, 1998 yılında başladı ama bizde her şey kaplumbağa hızın`da ilerlediği için bugüne kadar elle tutulur gözle görülür bir ilerlemede kaydedilemedi maalesef.

Bu uygulamaya geçebilseydik bugün hepimizin şikayet ettiği bürokratik işlemlerdeki insanın uyuz eden kırtasiye anlayışına ve zaman kaybına son verilebilirdi zira E-Devlet`in (Elektronik devlet) sağlayacağı en önemli yararlardan birisi hizmetlerin sunulmasında sağlanan sürat ve maliyet tasarrufudur yani Daha az bürokrasi ve düşük işlem maliyetleri..
Son olarak bizdeki bürokratik işlemlerin zorluğunu ve aşılmasında`ki güçlükleri daha iyi anlamanız için bir örnek vermek istiyorum..


Yıl 1996 bir koalisyon hükümeti Refah yol henüz iktidara geceli birkaç ay olmuştu`ki Refah partisi milletvekillerinden Aydın menderes 15 Mart 1996 tarihinde Afyon-Sandıklı yakınlarında bir trafik kazası geçirerek sakat kalarak tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştu Aydın menderes`in daha kolay ulaşımını sağlamak için Almanya`dan o zamanlar akıllı minibüs diye tabir ettikleri tekerlekli yada akülü sandalyelerin rampa vasıtasıyla çıkabileceği bir minibüs getirileceği söylendi nitekim o minibüs geldi ama Gümrükte takıldı ve aylarca orada bekledi o zamanlar haberlere konu olmuştu hatta başbakan yardımcısı Tansu çiller –Efendim bürokratik işlemlerin uzaması nedeniyle aracı Türkiye ye sokmakta sıkıntı çekiyoruz demişti..
İşte o zaman bürokrasi denilen şeyin aşılmasında`ki zorluğu fark etmiştim öyle ya Başbakan lar bile bürokrasiye takılıyorsa sıradan vatandaşın vay hiline….
 
Halilcim, problem salt hızda olsa keşke…:)

O gelişmiş ülkeler; o aşamaya gelene kadar nice aşamalardan geçmişler, nice badireler atlatmışlar, nice savaşlar vermişler.. Bugünkü durumlarını içlerine sindirerek, hak etmişler.. (Yanlış anlaşılmasın, onlar da, yapılmaması gereken rezilce şeyler de yapmışlar. Ama onların tartışılması gereken yer burası değil!!)

Biz ne yapmışız? Matbaayı bile 200 yıl sonra ancak getirmişiz ülkemize. :( Kolayımıza gittiği için copy/paste sistemini hemen kabul etmişiz. Senin de dediğin (ama benim hiç sevmediğim :( ) "Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok" lafına 4 elle sarılmışız. "Nasıl olsa başkaları keşfetmişler, onlar e-devleti de bulmuşlar, biz de alır kullanırız" kolaycılığına kaçmışız. :(

Ama kazın ayağı öyle değil işte.. Bir aleti, kullanmak için gerekli ve yeterli eğitimi almamış, ehliyeti olmayan kişilerin eline verirsen, ondan almak istediğin verimi aslâ ve aslâ alamazsın.. :( Türkiye'de yapılanlar bu aşamada.. En üst kademeden, en altına kadar görevli kişiler, ellerindeki son teknolojiyi "iş üretmek" yerine "fal bakmak" için kullanırlarsa kaplumbağanın hiç suçu yoktur! :D Çünkü o bile -kendine göre- hep ileri gitmektedir.

Bu mantıkla gidildiğindendir ki, Fuzulim'in de dediği "yassah hemşerim" lafı doğmuş ve bürokrasinin göstergelerinden biri olmuştur.

Merdivenin birinci basamağından onuncu basamağına hiç ama hiç kimse bir hamlede çıkamaz! Hele sen "dünyayı keşfedecek" aşamaya bi gel, "daha önce keşfedilmiş" olduğunu gör, ondan sonra konuşalım hangisinin daha doğru olduğunu. ;)
 
pratik zekanın bu kadarına ben şapka çıkarırım, saygıyla eğilirim, bu fikir sahibine(sahiplerine) de helal olsun derim.

insana yatırımı fazla ve gereksiz görüyoruz heralde. gıdım gıdım bi kaç hakkında ırzına geçtiler hadi GEÇMİŞ ola...
 
Baben abi bilim,teknoloji tüm insanlığın ortak malıdır dolayısıyla ortağı olduğumuz bir şeyi kullanmakta hiçbir sakınca olmamalı “Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok” sözünü sen bu mana`da algılarsan bu sözün kastetmek istediği asıl gerçeği de görmüş olursun…

Ve yine sevgili ağabeycim bilimi.teknolojiyi tüm insanlığın ortak malı olarak görmemizin/görememizin bir sonuçu olarak senin bahsettiğin Matbaa bile ülkemize 200 yıl sonra gelmiştir nasıl olsa Matbaa gavur icadı biz kullanmayız kardeşim…

Elbette e-devlet uygulamasına gecildiğin de tüm sorunlarımız hepten çözülecek değil ama en azından biraz önce sevgili Dante`nin yazısında okuduğum şu saçmalıklar`da olmaz bakın Dante ne demiş.

Evde bilgisayar kullanırken internete girerek dünyanın öbür ucundaki sanal kütüphanelere bağlanabiliyorsam ben, onlar da isim ve soyadıyla bu işleri sil baştan yapmadan 2 dakika da yapabilmeliydiler, böyle düşünüyordum.
 
Sen yine yazımı cımbızlayıp işine gelen yanına cevap vermişsin. :twisted:

Ben o teknolojiyi alma, kullanma dedim mi? ;)

Ama bilgisayarında fal bakmaktan başka bişey yapamayan birinin önüne PC'yi koyup "Hadi bununla e-devlet yapalım" dersen, hüsrana uğrarsın..

Bak Sevgili gadjodilo "insana yatırım" demiş, "pratik zeka" demiş.. Atatürk de –belki gaza getiririm diye- "Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir." demişti. Ama biz ne yapmışız? Bu hasletlerden "çalışkan"lığı es geçip, "zekâ" ile işbitiriciliğe soyunmuşuz. :( Onu da kontr-pedal gibi hep hinliğe, şeytanlığa çevirmişiz. Sonuç ortada. :evil:

Dante, kendisini bir-ey olarak yetiştirmiş, sanal kütüphaneye erişebilecek düzeye gelmiş. Lâkin düşündüğünün olması için bir-ey ya da birkaç kişi olması yetmez, toplumun büyük çoğunluğunun, en azından o teknolojiyi kuran ve kullananların belli bir düzeyi aşmaları gerekir ki, problem çıkmasın.. OK? ;)
 
Ya Baben abi alemsin valla :) :) sürekli yazılarını cımbızla dığımı söylüyorsun abi adı üstünde “alıntı” bu yazını komple kopyalayamam ya... :( :( :(
 
:)

Yazının üsteki (işine gelen) bölümünü alıp da alttaki (ona cevap olan) bölümünü almadan cevaplamaya kalkınca böyle "cımbızlama" oluyor işte.. :p Üsteki bölüme altta vermişim cevabı.. İkinci cevaba gerek yok ki.. 8)
 
özürlülük ölçütü nedir?
bu konu gerçekten zordur?
pozitif ayrımcılık uygulanırken özürlü bulmakta ne kadar zorlandığımız dikkattinizi çekmiştir umarım. eğer özürlü lehine bir uygulama ise, kıstası daracık tut. ama iş ayrımcılığa geldi mi, pozitif ayrımcılıktan yararlanamayanlar maalesef dışlanmanın tam göbeğinde kala kalıyor.
işe başvurduğunda özürlü diye kabul görmüyor. iş destek almaya geldiğinde yeteri kadar özürlü değil denerek reddediliyor. mimarı ya da ulaşım imkanı sağlanamadığı için eğitim alamıyor. hakir görülüp, dışlanıyor.

sosyal devlet dünyada olduğu gibi ülkemizde de can çekişiyor. sermaye böyle buyuruyor zira. sakatlar hele gelişmekte olan ülkelerin sakatları arafta.
hakları var özürlülerin. ama istisnası hakkı haklıyor. zaten bir düşünür, egemen istisnayı koyandır dememiş boşuna.
yardım alan ise -bülent tin tam üstüne bastığı yönde- bir çemberin içinde. ne yapsa bildirmekle yükümlü. yardım yapan verene kadar bin dereden su getirtirken. verdikten sonra getirttiği sulardan baraj yapmamızı buyuruyor.
her an, verilenin iadesi baskısı ensemizde. bizler ise yardım alanız. yardım... onlar veren...
aldığımız yardım değil. hakkımız. zira yardım almaya devam ettiğimiz sürece daha nice seneler bin dereden su getirmeye alışmamız lazım.
hakkımız için ise özürlüyü kimin belirleyeceğini sormalıyız... kendini sakat hisseden herkes özürlüdür der biri. biri tıbbi sonuçlardan yardım ister. ya da çevrenin tutumu katılır hesaba...

doğru ya kimdir özürlü... özürlü ne kadar özürlü olduğunu bilemez. ona birinin bunu söylemesi lazımdır. hiç değilse ne kadar özürlü olduğunu.
bir sistemin bunu en doğru şekilde tayin ettiği buyurulur. çevre ve ilişkileri de hesaba katacaktır, sakatlığın yanında.
ama uygulama bambaşka olur. o başka.

çözüm?

1- bizlere hak tanınmalı. yasanın içerdiği hak yönetmelikle kısıtlanamaz. yani istisna koyma yetkisi bir nebze yönetimin elinden alınmalı. bu haklar anayasaya geçmeli. hem de sosyal hak olarak değil. eşitşiğin sağlanmasını amaçlayan genel ilkeler arasına. bakın 1982 anayasasından mükemmel bir örnek:

X. Kanun önünde eşitlik

  • Madde 10 - Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

    (EKLENMİŞ FIKRA KANUN NO: 5170/1 RGNO: 25469 RGT: 22.05.2004)
    Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.
    Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

    Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.
böylece yine anayasadaki bir istisnayı aşabiliriz.

  • (XIII. Devletin iktisadi ve sosyal ödevlerinin sınırları

    Madde 65 -

    Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir.)
2- yazının başında değindiğim ayrımı ortadan kaldırmak.

kimse bana sen bu kadar özürlüsün- o zaman seni özürlü kabul etmiyorum-, git insan gibi çalış dedikten sonra, "ama seni özürlüsün diye işe almam, okutmam, hayata kabul etmem" diyememeli.

ve,
3- bir ekonomik destek sağlayan haktan yararlanırken sakatlığın getirdiği yükler nedeniyle -örneğin toplu taşımacılıktan yararlanamama, yurtlardan yararlanamama, sağlık harcamaları, yardımcı ihtiyacı- harcanacak para dikkate alınarak, en az düzeyde de olsa insanca yaşanacak bir hayat standarttı tutturmak amaç edinilmeli.

ancak sonuçta, egemen kim, bunları kim diyecek sorusu bütün yakıcılığıyla hala başımızın üstünde dört dönüyor.
 
Fıkra çok hoşuma gitti. Aynen gerçekleri yansıttığı için belkide. Bu durumun düzelmesi gibi birşeyin söz konusu olacağını sanmıyorum. Bu konuda biraz ümitsiz davranmış olabilirim fakat gerçek bu.
 
Şimdi de özel eğitime ihtiyacı olan çocukların eğitim giderlerinin devlet tarafından karşılanmasına dair seçim öncesinde alınan karar iptal ediliyor!
Sistem işliyor!!!
 
OturanBoğa ,^^Bu yol çıkmaz sokak nerden mi biliyorum ordan geliyorum çünki^^ :D Sanırım bu anlatmama yeterli olacak . :D
 
Oturan abi yere göğe sığmaz bi adamsın belli harbi bi boğasın bide ama ben bu vatanın mu hareketlerini görünçe milliyetcilikten soğuyorum be abi bi vergi indirimi var vermemek için ellerinden geleni yapıyolar.
 
vatan nedir

Vatan üzerinde özgür yaşadığımız ,uğruna gerekirse hayatımızı ortaya koyduğumuz,yine ilerlemesi gelişmesi için elimizden geleni yaptığımız topraklardır.Aleyhimizde kararlar alan yine onların emrinde olanlar geçicidir.Moralimizi bozmadan hem engellerimizle hem önümüze yeni engeller çıkaran bu muhteremlerle mücadele etmek insanlık görevidir.YILGINLIK YOK İLERİ.SEVGİLER..
 
bu sorunlarla sadece özürlülüler değil bütün ülkemiz yoksul insanları karşılaşıo böle sorunlarla kapitalist sistemin kanunudur bu mazlumu ezmek ve dünyanın en mazlumu engelliler olduğu içinde ezilmemiz olağandır suç bizde değil sistemde
 
Iktidarın engelli açılımı ((

Arkadaşlar dikkat ettiyseniz 2 senedir engellilerin temel sorunlarıyla ilgili aksaklılıklar ha bugün ha yarın çözülecek yok efendim görüşülüyor yok efendim kurumların görüşü alınıyo gibi teranelerle tabiri caizse süründüre süründüre insanlar oyalanıyor.Özellikle sağlık raporu alacak kişiler önünü göremiyo . Sizlere soruyorum tek başına 2 dönemdir iktidar olan bir hükümet engellilere ne verdi ne götürdü.Biryanda iyileşme oldu diyenler var bi taraftada benim gibi emekliliğim engellendi diye feryat edenler var .Buyrun bir açılımda siz yapın:confused:
 
engelli oranı saçmalığı

engelli oranları ile ilgili bir arkadaşımın yazdığı yazıyı paylaşmak istedim.
selam ve sevgiler.

Muhtelif Çap ve Ebatta Engel Yüzdeleri
Hatırlayabildiğim kadarıyla, yürüme engelli bir birey olarak, ilk “engelli raporumu” aldığımda lise sondaydım.
Sene 1991…
Üniversite imtihanında bana uygun ortam sağlanması talebime yönelik Bursa Devlet Hastanesi’nden aldığım bu ilk rapordaki engellilik oranım, yüzde doksan sekizdi.
Rakamla, %98…
Üniversiteden mezun olup da İş ve İşçi Bulma Kurumu’na başvurduğumda “yeniden rapor” dediler.
Sene 1995…
Bu sefer İş ve İşçi Bulma Kurumu’na kayıt dolayısıyla iş bulmak üzere bana aynı hastanenin ve aradan geçen dört yıla karşın muhtemelen aynı kurulun verdiği raporda engellilik oranım, yüzde yüzdü.
Yanlış okumadınız… Rakamla, %100…
Verdikleri raporda beni neredeyse “ölü” kabul ettiklerini az da olsa fark etmiş olacaklar ki, raporun altına not düşmüşler:
“Her ne kadar oran %100 de olsa, oturarak yapılabilecek işleri yapabilir.”
Uludağ Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümü’nden mezun olan biri olarak, bilgisayarı herhalde ayakta ya da koşarak kullanmayı düşünmüyordum ama yine de işverenleri uyarma ihtiyacı hissetmeleri, verdikleri orandan olsa gerek…
Şiirlerimi resimlemek, kitap yayınlamak, sergi yapmak gibi çeşitli atraksiyonlarla sesimi duyurma çabamın ardından iş buldum. Bu sefer de işe girerken “vergi indirimi için rapor” istediler.
Sene 1998…
Defterdarlığın isteği ile yine aynı hastanenin aynı kurulunun verdiği rapordaki oran, _sıkı durun_ yüzde kırk dokuzdu.
Yine yanlış okumadınız, evet… Rakamla, %49…
Cerabral Palsy’li (beyin felci), tekerlekli sandalye kullanan bir engelli olarak üç senede %51 oranında iyileşmişim de haberim yok…
“İkide birde engelliden rapor istenmeyecek” diyerek _ki asla öyle olmadı_‘Engelli Kartı’ uygulaması başladığında bir ümit; ben de başvurdum.
Sene 2002…
Kart için başvurduğum aynı hastanenin aynı kurulunun verdiği rapordaki oran, bu sefer yüzde altmıştı.
Rakamla, %60…
Bugün geçerli olan 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun ilgili maddesi, emekli olacak engellileri özürlü oranına göre 3 dereceye ayırıyor. Bugün geldiğimiz noktada, 8 yıl çalışıp 2816 gün SSK prim günü olan ve ancak 4080 gün prim ödeyip 18 yıl sigortalı çalıştıktan sonra emekli olabilecek biriyim. Çünkü işe girerken aldığım ve defterdarlıkta bulunan raporumdaki engel oranım, yüzde kırk dokuz ve derecem üç. Eğer engel oranım %100 olsaydı 3600 gün prim ödeyerek 15 yılda emekli olacaktım.
Elbette bir parmağı olmayan, bir kolu ya da bacağı olmayıp ortez-protez kullanan bir insanla “engellilik oranı olarak” ben bir olmamalıyım. (Hiç belli olmaz, belki onlara verilen oran benden fazla bile olabilir.)
Ama aynı hastanenin farklı zamanlarda aynı kişiye verdiği raporların bile bu kadar farklılıklar arz ettiği bir ortamda, zaten zor iş bulan ve türlü zahmetlerle çalışan engellinin emeklilik meselesine “engel oranı” kıstası getirmek, en basit ifadeyle iyimser bir saflık olsa gerek… Ya da masa başı iş bilmezliği mi demeliydim?
Engelli oranları, engellilerin toplumsal ve sosyal hayatın içine eşit hak ve sorumluluklarla katılması için kullanıldığında bir anlamı olabilir. Ancak engelliler, mevcut koşullarda toplum içinde bağımsız bir birey olarak yer almak konusunda zaten ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Başvuru aşamasından rapor alma aşamasına, engelli oranı alma süreci özellikle ülkemizdeki hastane ve kamu kurumlarının fiziki koşulları da düşünüldüğünde, bir engelli için oldukça zor bir süreç. Bir de yukarıda saydığım uygulamalar bu sürece eklenince, engelli oranı engellileri bir anlamda yaftalama anlamına geliyor ve ek sıkıntılar getiriyor.
Engelli oranları ile ilgili uygulamaların sadeleştirilip, hayatı zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı hale gelmesini diliyoruz...

ALPER ŞİRVAN

10 Temmuz 2009 Cumhuriyet Ankara Eki​
 
Traji komik bir durumdayız.
Arkadaşınız çok önemli bir konuya değinmiş.Paylaşımınız ve emeğiniz için teşekkürler.
 
El çabukluğu maharet %45 ler oldu %19 hayret..

Hani meşhur kahraman Robin Hut vardı ya şu zenginden alıp fakire veren aklıma birden o geldi şimdi bu %45 lerden gasp edilen haklar acaba nereye kullanıldı sizce,çaldılar arkadaşım resmen çaldılar yönetenler bizlerin hakkını parasını çalıp başka yerlere aktardılar ,çünkü bizim kadar kolay diş geçirebilecekleri başka kesim varmı bu ülkede . Bide bunlar okadar düşünceli insanlarki sözüm ona engellileri sanatla buluşturacaklar yok efendim müzelere ücretsiz sokacaklar,ya arkadaşım bırakın milletle kafa bulmayı aloooooooooooooo normal vatandaşın gezmediği dandirik müzeni engelli gezse ne olur gezmese neolur buldunuz üçkağıdın yolunu bişeler yapıyoruz boş durmuyoruz hesabı laf kalabalığı bunlar,bende üniversiteyi bitirdiğim zaman hatta daha diplomamı elime almadan TOBB da danışman olarak işe başlasam senin deil dandirik müzeni sanatın karalını yaşarım be ..Yiyin lan bu ülkeyi sömürünn
 
Helal kardeşim güzel yazmışsın eline yüregİne saglık..
 
Üst Alt