spastik

Üye
Üyelik
15 Eyl 2005
Konular
54
Mesajlar
748
Reaksiyonlar
78
Bir toplumun kapsayıcılığı, yalnızca başarı hikâyelerine ne kadar yer verdiğiyle değil, görünür olamayanların hikâyelerini ne kadar duyabildiğiyle de ölçülür.

Toplum olarak başarı hikâyelerini seviyoruz. İyi bir eğitim, saygın bir meslek, kariyerde yükselme, ekonomik bağımsızlık ve karar alma mekanizmalarında söz sahibi olma… Peki, engelli bireyler söz konusu olduğunda bu ölçütler, toplumsal kabulün koşullarına dönüşüyor olabilir mi?

Engelli bir bireyin mesleğinde yükselmesi, önemli başarılara imza atması ve karar alma süreçlerinde yer alması elbette değerlidir. Bu hikâyeler önyargıları kırabilir, engelli bireylerin toplumsal görünürlüğünü artırabilir. Ancak başarı hikâyelerini takdir etmekle, yalnızca başarı hikâyesine dönüşebilen hayatları makbul kabul etmek arasında önemli bir fark vardır.

Makbul engelli kimdir?​

Fransız düşünür Jean-François Lyotard, Postmodern Durum adlı eserinde postmodernliği, büyük anlatılara duyulan güvensizlik üzerinden ele alır. İnsanlığın tamamını tek bir açıklamayla anlamlandırma iddiasını sorgular. Bu düşünceyi engellilik bağlamında değerlendirdiğimizde şu soruyla karşılaşırız: Engelli bireylerin yaşamlarını yalnızca mesleki başarı, ekonomik bağımsızlık ve toplumsal görünürlük üzerinden anlatmak, farklı yaşam deneyimlerini görünmez hâle getirmez mi?

Başarılı, mücadeleci, engelleri aşan ve başkalarına ilham veren engelli birey figürü, farkında olmadan yeni bir beklenti yaratabilir: Engelli birey, toplumda kabul görmek için kendisini sürekli kanıtlamak zorundadır.

Oysa herkesin mesleğinde yükselmesi, ekonomik bağımsızlığını kazanması veya karar alma mekanizmalarında yer alması mümkün olmayabilir. Erişilemeyen çevreler, ayrımcılık, yetersiz destek hizmetleri ve eşitsiz fırsatlar, bireyin çabasıyla tek başına aşamayacağı engeller yaratabilir.

İnsanların değeri, ne kadar başarılı olduklarına indirgenemez. Bir insanın toplumsal varlığını meşrulaştırmak için olağanüstü işler başarması gerekmemelidir.

Küçük hikâyelerin büyük değeri​

Mesleki kariyerinde ilerlemeyi hedeflemeyen, eğitimine devam edemeyen, çalışmak istediği hâlde iş bulamayan, bakım desteğine ihtiyaç duyan ya da hayatını kendi ritminde sürdürmeyi tercih eden engelli bireylerin hikâyeleri de en az görünür başarı hikâyeleri kadar değerlidir.

Birinin önceliği kariyer yapmakken diğerinin önceliği sağlık hizmetlerine erişmek, güvenli bir yaşam kurmak veya sosyal hayata katılmak olabilir. Bu farklılıklar, bir hayatı diğerinden daha az değerli kılmaz.

Lyotard’ın büyük anlatılara yönelik eleştirisi burada bize önemli bir perspektif sunar: Toplumsal gerçekliği tek bir başarı ölçütüne sığdırdığımızda, farklı deneyimleri ve ihtiyaçları gözden kaçırabiliriz.

Bu durum, yaşanan eşitsizlikleri romantikleştirmek anlamına da gelmemelidir. Bir engelli bireyin eğitimden, istihdamdan veya gerekli destek hizmetlerinden mahrum kalmasını yalnızca kendine özgü bir yaşam hikâyesi olarak kabul edip geçemeyiz. Bu deneyimler, aynı zamanda toplumun hangi hakları ve imkânları sağlayamadığını da gösterir.

Hikâyelere alan açmak, eşitsizlikleri görmezden gelmek değil; onları daha iyi anlayabilmenin yollarından biridir.

Kapsayıcılık önce kendimizde başlamalı​

Engelli bireylerin toplum tarafından dışlanmasına itiraz ederken kendi içimizde nasıl bir kapsayıcılık kurduğumuzu da sorgulamalıyız.

Eğer biz de yalnızca kariyerinde yükselmiş, ekonomik bağımsızlığını kazanmış ve toplumsal görünürlük elde etmiş engelli bireyleri öne çıkarıyorsak başka hayatları istemeden ikinci plana itiyor olabiliriz.

Bir engelli bireyin yönetici olması değerlidir; ancak bu, çalışamayan veya iş arayan başka bir engelli bireyin daha az değerli olduğu anlamına gelmez. Birinin topluluk önünde konuşması önemlidir; fakat kendi hikâyesini anlatmak istemeyen kişinin deneyimi de saygıyı hak eder.

Kapsayıcılık, herkesi aynı başarı ölçüsüne göre değerlendirmek değildir. Farklı ihtiyaçlara, koşullara ve yaşam tercihlerine sahip insanların haklarını kullanabildiği, kendilerini ifade edebildiği ve kendi hayatları hakkında söz sahibi olabildiği bir alan yaratmaktır.

Bu nedenle kapsayıcılık talebimizi yalnızca dışarıya yöneltmemeli; birbirimizin farklılıklarına da alan açmalıyız. Aksi hâlde başkalarının bizi tek bir kalıba yerleştirmesine karşı çıkarken, kendi içimizde yeni dışlama biçimleri üretebiliriz.

Sonuç: Makbul olmak zorunda değiliz​

Elbette başarıları görünür kılalım. Mesleğinde yükselenleri, bilimsel çalışmalar yapanları, sanat üretenleri ve toplumsal değişime öncülük edenleri anlatalım. Ancak bunu yaparken başka hayatları sessizliğe mahkûm etmeyelim.

Çünkü haklar, yalnızca başarı gösterenlere verilen bir ödül değildir. İnsan onuru; mesleki unvana, ekonomik bağımsızlığa veya toplumsal tanınırlığa bağlı olamaz.

Gerçek kapsayıcılık, her engelli bireyin bir başarı hikâyesine dönüşmesini beklemekten vazgeçtiğimiz yerde başlar. Yalnızca kürsülerde konuşanlarımızı değil, sesi duyulmayanlarımızı da dinlemek; yalnızca başarıları değil, ihtiyaçları ve deneyimleri de konuşabilmek zorundayız.

Çünkü hiç kimse, toplumda yer almayı hak etmek için olağanüstü bir hayat yaşamak zorunda değildir. Her hayat, kendi farklılığı içinde eşit haklara ve saygıya layıktır.
 
maalesef işi gücü olmayan okumamış bir engelli toplumun sırtında yük olarak gözüküyor ki okuyup çalışanlara karşı bile aşırı bir önryargı var hele bir de ruhsal engelli ise kişi direkt DELÜÜÜÜ diye dışlanıyor toplumca toplumdan