Tim Burton’ın kafasının içinde hava durumu genellikle parçalı bulutlu. Bir yanda rengârenk evler, düzgün kesilmiş çimler ve gülümseyen komşular; diğer yanda tepenin üstünde karanlık bir şato. İlk bakışta hangisinin güvenli olduğu belli. Film ilerledikçe insan kararından utanıyor.
Tim Burton filmlerini uzun zamandır seviyorum. Hatta sevmekten biraz fazlası; o karanlık, masalsı ve hafif yamuk dünyaya hayranım. Çünkü Burton’ın filmlerinde tuhaf görünen karakterler çoğu zaman gayet normaldir. Asıl tuhaflık, kendisini normal ilan eden kalabalıktan çıkar.
Bu yüzden Makas Eller’in bende ayrı bir yeri var.
Edward’ın ellerinde makas bulunuyor. Ben ise denge bozukluğum nedeniyle bir Kanedyen kullanıyorum. Bir de yavaş konuşuyorum. Elbette Edward’la aynı hayatı yaşamıyoruz. Ancak insanların, kişiyi tanımadan önce görünen farklılığıyla tanışması bana hiç yabancı değil.
Edward bir odaya girdiğinde önce makasları fark ediliyor.
Ben bir yere girdiğimde de bazen Kanedyen’im benden önce içeri giriyor.
Yıllarca şatoda tek başına yaşadıktan sonra banliyö mahallesine getiriliyor. Mahalle rengârenk ama hayat tek renk. Evler birbirine benziyor, insanlar birbirini izliyor ve herkesin başkasının hayatı hakkında söyleyecek en az bir cümlesi bulunuyor.
Edward mahalleye gelir gelmez ilgi odağı oluyor. İnsanlar ona yemek veriyor, soru soruyor, dokunmadan inceliyor. Ardından makaslarının işe yaradığını fark ediyorlar.
Edward çitleri heykellere dönüştürüyor. Saç kesiyor. Köpekleri mahalledeki sahiplerinden daha bakımlı hâle getiriyor.
Herkes hayran.
Şimdilik.
Çünkü toplum farklı olanı hemen reddetmiyor. Önce ne işe yaradığına bakıyor.
Bu ayrım önemli.
Bir insanın yeteneğini beğenmek, onunla eşit bir hayat kurmaya hazır olmak anlamına gelmiyor. Mahalle Edward’ın yaptığı saç modellerini istiyor ama onun nasıl el sıkışacağını düşünmüyor. Bahçelerini ona emanet ediyor ama yanlış anlaşılabileceği ilk anda yanında durmuyor.
Bu tavrı gerçek hayatta da görüyorum.
Engelli bir çalışan işini iyi yaptığında “Her şeye rağmen ne kadar başarılı” deniliyor. Cümle iltifat gibi başlıyor ama içinde küçük bir arıza taşıyor. Çünkü başarı doğrudan yapılan işle değil, insanın bedeniyle yarıştırılıyor.
Sonra aynı çalışan erişilebilir bir giriş, uygun çalışma şartı veya biraz anlayış istediğinde ortamın rengi değişiyor. İlham veren hayat hikâyesi, muhasebe departmanına uğrayınca masraf kalemine dönüşebiliyor.
Toplum başarı hikâyesini seviyor. Başarının önündeki üç basamağı kaldırmakla arası o kadar iyi değil.
Ben teknoloji alanında çalışıyorum. Sistem yönetimi, güvenlik, cihazlar ve kullanıcı sorunları günlük işimin parçası. Bir bilgisayarın neden çalışmadığını bulabiliyorum. Ancak toplantının yapıldığı binaya giremiyorsam bütün teknik bilgim kapının önünde bekliyor.
Sistem bana yönetici yetkisi veriyor.
Mimari, misafir hesabını bile zor açıyor.
Ben denge bozukluğum nedeniyle bir Kanedyen kullanıyorum. Kanedyen benim kimliğim değil. Yürürken dengemi sağlamama yardımcı olan bir araç. Fakat bazen insanlar önce onu görüyor, sonra beni.
Bir yere gitmeden önce yalnızca adresi kontrol etmiyorum. Girişte basamak var mı, zemin kaygan mı, tutunabileceğim bir yer bulunuyor mu diye de bakıyorum. Herkes haritada en kısa yolu ararken ben geçilebilen yolu arıyorum.
Bir kafeye giderken kahvesinin güzel olup olmadığını merak etmek isterdim. Ben önce kapısını merak ediyorum.
Edward da birine yaklaşırken yalnızca ne söyleyeceğini düşünmüyor. Makaslarının karşısındaki insana zarar verip vermeyeceğini hesaplıyor. Sürekli dikkatli olmak zorunda. Çünkü en küçük kazada herkesin zaten hazırda tuttuğu cümle ortaya çıkacak:
“Biz başından beri farklı olduğunu biliyorduk.”
İnsanlar bazen farklı kişinin hata yapmasını bekliyor. Normal kabul ettikleri biri hata yaptığında buna dikkatsizlik diyorlar. Farklı biri aynı hatayı yaptığında kimliğinin kanıtı sayıyorlar.
Edward hata yapmıyor; “Makas Elliler” hata yapmış oluyor.
İnsan bir anda kendi adından çıkıp bir kategoriye dönüşüyor.
Bir cümleyi kurmam karşımdaki kişinin alıştığından biraz daha uzun sürebiliyor. Bazı insanlar sabırla dinliyor. Bazılarıysa cümlemi benim yerime tamamlamaya çalışıyor.
İyi niyetli olduklarını düşünüyor olabilirler. Fakat benim söyleyeceğim cümleyle onların aceleyle bulduğu son her zaman aynı olmuyor.
Yavaş konuşmak, yavaş düşünmek değildir.
Sözcüklerin ağızdan biraz geç çıkması, içeride kimsenin çalışmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, bazen içeride fazla mesai vardır; yalnızca dış hat biraz yavaştır.
Edward da kendisini rahatça ifade edemiyor. Sessizliği insanlar tarafından dolduruluyor. Herkes onun adına bir şey söylüyor: Masum, tuhaf, yetenekli, tehlikeli…
Edward’a kalan tek şey, başkalarının yazdığı tanımların içinde yaşamaya çalışmak.
Toplum sessiz veya yavaş konuşan insanın boşluklarını kendi önyargılarıyla doldurmayı seviyor. Boşluk görünce dayanamıyor. Hemen mobilya yerleştiriyor.
Edward aynı Edward.
Değişen yalnızca mahallede dolaşan hikâye.
Tim Burton burada çok zekice bir şey yapıyor. Kesici aletleri Edward’ın ellerine yerleştiriyor ama asıl yarayı mahallelinin dili açıyor. Makaslar görünür olduğu için herkes onlardan korkuyor. Dedikodu görünmediği için kimse onu silah saymıyor.
Gündelik hayatta da böyle değil mi?
Bir insanın yürüyüşünü hemen fark ediyoruz ama ona bakışımızdaki kabalığı fark etmiyoruz. Konuşmasının yavaş olduğunu duyuyoruz ama sözünü kesmemizin ne kadar rahatsız edici olduğunu duymuyoruz.
Farklı olan sürekli kendisini açıklamak zorunda kalıyor. Normal olduğunu düşünen kişi ise davranışını açıklama ihtiyacı bile hissetmiyor.
Normal olmak bazen yalnızca çoğunlukta bulunmanın verdiği rahatlık.
Haklı olmakla ilgisi yok.
Burton karakterlerine acımıyor. Onları kusurlarından arındırıp herkes gibi yapmaya da çalışmıyor. Tuhaflıklarını ellerinden almadan sevilmeye değer olduklarını gösteriyor.
Bu yaklaşım bana yakın geliyor.
Çünkü gerçek hayatta farklı insanlardan sürekli uyum sağlamaları bekleniyor. Daha hızlı yürümeleri, daha hızlı konuşmaları, yardım istememeleri ve mümkünse kimseyi bekletmemeleri isteniyor.
Şehir değişmiyor.
Bina değişmiyor.
İnsanların sabrı değişmiyor.
Değişmesi beklenen kişi hep farklı olan.
Tim Burton ise kamerayı ters çeviriyor ve “Bir dakika, belki de sorun bu kişide değildir” diyor.
Makas Eller’in yıllardır eskimemesinin nedeni de bu. Film, makas elli bir adamı anlatıyor gibi görünürken aslında elleri son derece normal olan insanların neler yapabildiğini gösteriyor.
“Mahallemize çok özel biri geldi.”
İkinci gün çit kesme görüntüleri paylaşılırdı. Üçüncü gün hakkında motivasyon cümleleri yazılırdı. Dördüncü gün eski bir görüntüsü bağlamından koparılırdı. Beşinci gün herkes makas elli insanlar konusunda uzman olurdu.
Altıncı gün Edward sosyal medya hesabını kapatırdı.
Eskiden kalabalıklar meydanda toplanıyordu. Şimdi yorumlarda buluşuyorlar. Dışlamak için evden çıkmaya bile gerek kalmadı.
Yöntem değişti ama merak, korku ve önyargı aynı kaldı.
İnsanlar anlamadıkları kişiyi önce içeriğe, sonra tartışmaya, en sonunda da hedefe dönüştürüyor.
Bir ortama girdiğinizde herkesin dönüp baktığı kişi olduysanız Edward’ı anlarsınız.
Kendinizi anlatmaya çalışırken insanlar sizin adınıza karar verdiyse biraz daha iyi anlarsınız.
Yardım istemediğiniz hâlde size acındıysa veya gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğunuzda kimse ortada yoksa filmi başka türlü izlersiniz.
Benim için Edward’ın hikâyesi burada kişiselleşiyor. Denge bozukluğum, kullandığım Kanedyen ve yavaş konuşmam hayatımın parçaları. Fakat hayatım bunlardan ibaret değil.
İnsanların gördüğü ilk özellik, insanın tamamı değildir.
Bunu anlamak zor olmamalı. Yine de toplum bazen bir kişiyi tanımak yerine ona hızlıca etiket yapıştırmayı tercih ediyor.
Etiket birkaç saniye sürüyor.
İnsanı tanımak ise vakit istiyor.
Bizim çağın vakitle arası pek iyi değil.
Bu son beni her izlediğimde rahatsız ediyor. Çünkü fazlasıyla tanıdık.
Toplum önce bir insanın hayatını zorlaştırıyor, sonra o insan geri çekilince “Zaten çok içine kapanıktı” diyor.
Önce kapıyı kapatıyor, ardından neden gelmediğini soruyor.
Edward’ın elleri keskin ama niyeti değil.
Mahallelinin elleri normal ama yaptığı şey o kadar masum görünmüyor.
Tim Burton’ın dünyasını bu yüzden seviyorum. Bize karanlık şatolar ve tuhaf karakterler gösteriyor fakat esas meseleyi gündelik hayatın ortasına bırakıyor.
Makas Eller’in canavarı Edward değil.
Edward’a önce hayran olup sonra onu dışarı atan mahalle.
Belki filmden geriye kalan en önemli soru da şu:
Bir insanı farklı olduğu için dışarıda bıraktığımızda gerçekten kim eksik kalıyor?
Edward mı?
Yoksa onsuz daha renksiz, daha sıradan ve biraz daha acımasız hâle gelen biz mi?
www.aykaninal.com.tr
Tim Burton filmlerini uzun zamandır seviyorum. Hatta sevmekten biraz fazlası; o karanlık, masalsı ve hafif yamuk dünyaya hayranım. Çünkü Burton’ın filmlerinde tuhaf görünen karakterler çoğu zaman gayet normaldir. Asıl tuhaflık, kendisini normal ilan eden kalabalıktan çıkar.
Bu yüzden Makas Eller’in bende ayrı bir yeri var.
Edward’ın ellerinde makas bulunuyor. Ben ise denge bozukluğum nedeniyle bir Kanedyen kullanıyorum. Bir de yavaş konuşuyorum. Elbette Edward’la aynı hayatı yaşamıyoruz. Ancak insanların, kişiyi tanımadan önce görünen farklılığıyla tanışması bana hiç yabancı değil.
Edward bir odaya girdiğinde önce makasları fark ediliyor.
Ben bir yere girdiğimde de bazen Kanedyen’im benden önce içeri giriyor.
Mahallenin Yeni İlgi Alanı: Edward
Makas Eller filmi, bir mucidin tamamlayamadığı Edward’ın hikâyesini anlatıyor. Mucit ona bir kalp, bir yüz ve insan olmanın hemen hemen her özelliğini vermiş. Sıra ellere geldiğinde ise ömrü yetmemiş. Edward, ellerinin yerinde makaslarla kalmış.Yıllarca şatoda tek başına yaşadıktan sonra banliyö mahallesine getiriliyor. Mahalle rengârenk ama hayat tek renk. Evler birbirine benziyor, insanlar birbirini izliyor ve herkesin başkasının hayatı hakkında söyleyecek en az bir cümlesi bulunuyor.
Edward mahalleye gelir gelmez ilgi odağı oluyor. İnsanlar ona yemek veriyor, soru soruyor, dokunmadan inceliyor. Ardından makaslarının işe yaradığını fark ediyorlar.
Edward çitleri heykellere dönüştürüyor. Saç kesiyor. Köpekleri mahalledeki sahiplerinden daha bakımlı hâle getiriyor.
Herkes hayran.
Şimdilik.
Çünkü toplum farklı olanı hemen reddetmiyor. Önce ne işe yaradığına bakıyor.
Kabul Görmekle Kullanışlı Bulunmak Aynı Şey Değil
Edward’ın mahallede gördüğü ilgi ilk bakışta kabul gibi görünüyor. Oysa insanlar Edward’ı gerçekten tanımıyor. Makaslarıyla neler yapabildiğini seviyorlar.Bu ayrım önemli.
Bir insanın yeteneğini beğenmek, onunla eşit bir hayat kurmaya hazır olmak anlamına gelmiyor. Mahalle Edward’ın yaptığı saç modellerini istiyor ama onun nasıl el sıkışacağını düşünmüyor. Bahçelerini ona emanet ediyor ama yanlış anlaşılabileceği ilk anda yanında durmuyor.
Bu tavrı gerçek hayatta da görüyorum.
Engelli bir çalışan işini iyi yaptığında “Her şeye rağmen ne kadar başarılı” deniliyor. Cümle iltifat gibi başlıyor ama içinde küçük bir arıza taşıyor. Çünkü başarı doğrudan yapılan işle değil, insanın bedeniyle yarıştırılıyor.
Sonra aynı çalışan erişilebilir bir giriş, uygun çalışma şartı veya biraz anlayış istediğinde ortamın rengi değişiyor. İlham veren hayat hikâyesi, muhasebe departmanına uğrayınca masraf kalemine dönüşebiliyor.
Toplum başarı hikâyesini seviyor. Başarının önündeki üç basamağı kaldırmakla arası o kadar iyi değil.
Ben teknoloji alanında çalışıyorum. Sistem yönetimi, güvenlik, cihazlar ve kullanıcı sorunları günlük işimin parçası. Bir bilgisayarın neden çalışmadığını bulabiliyorum. Ancak toplantının yapıldığı binaya giremiyorsam bütün teknik bilgim kapının önünde bekliyor.
Sistem bana yönetici yetkisi veriyor.
Mimari, misafir hesabını bile zor açıyor.
Edward’ın Elleri, Benim Kanedyen’im
Edward’ın makasları onun bir parçası. İnsanlar ise o makaslara bakarak Edward’ın tamamı hakkında karar veriyor.Ben denge bozukluğum nedeniyle bir Kanedyen kullanıyorum. Kanedyen benim kimliğim değil. Yürürken dengemi sağlamama yardımcı olan bir araç. Fakat bazen insanlar önce onu görüyor, sonra beni.
Bir yere gitmeden önce yalnızca adresi kontrol etmiyorum. Girişte basamak var mı, zemin kaygan mı, tutunabileceğim bir yer bulunuyor mu diye de bakıyorum. Herkes haritada en kısa yolu ararken ben geçilebilen yolu arıyorum.
Bir kafeye giderken kahvesinin güzel olup olmadığını merak etmek isterdim. Ben önce kapısını merak ediyorum.
Edward da birine yaklaşırken yalnızca ne söyleyeceğini düşünmüyor. Makaslarının karşısındaki insana zarar verip vermeyeceğini hesaplıyor. Sürekli dikkatli olmak zorunda. Çünkü en küçük kazada herkesin zaten hazırda tuttuğu cümle ortaya çıkacak:
“Biz başından beri farklı olduğunu biliyorduk.”
İnsanlar bazen farklı kişinin hata yapmasını bekliyor. Normal kabul ettikleri biri hata yaptığında buna dikkatsizlik diyorlar. Farklı biri aynı hatayı yaptığında kimliğinin kanıtı sayıyorlar.
Edward hata yapmıyor; “Makas Elliler” hata yapmış oluyor.
İnsan bir anda kendi adından çıkıp bir kategoriye dönüşüyor.
Yavaş Konuşmak, Yavaş Düşünmek Değildir
Makas Eller’i kendime yakın hissetmemin tek nedeni Kanedyen değil. Konuşmam da yavaş.Bir cümleyi kurmam karşımdaki kişinin alıştığından biraz daha uzun sürebiliyor. Bazı insanlar sabırla dinliyor. Bazılarıysa cümlemi benim yerime tamamlamaya çalışıyor.
İyi niyetli olduklarını düşünüyor olabilirler. Fakat benim söyleyeceğim cümleyle onların aceleyle bulduğu son her zaman aynı olmuyor.
Yavaş konuşmak, yavaş düşünmek değildir.
Sözcüklerin ağızdan biraz geç çıkması, içeride kimsenin çalışmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, bazen içeride fazla mesai vardır; yalnızca dış hat biraz yavaştır.
Edward da kendisini rahatça ifade edemiyor. Sessizliği insanlar tarafından dolduruluyor. Herkes onun adına bir şey söylüyor: Masum, tuhaf, yetenekli, tehlikeli…
Edward’a kalan tek şey, başkalarının yazdığı tanımların içinde yaşamaya çalışmak.
Toplum sessiz veya yavaş konuşan insanın boşluklarını kendi önyargılarıyla doldurmayı seviyor. Boşluk görünce dayanamıyor. Hemen mobilya yerleştiriyor.
Makaslardan Daha Keskin Bir Şey Varsa O da Dedikodudur
Filmde Edward’ın tehlikeli olduğuna karar verilmesi uzun sürmüyor. Onu alkışlayan mahalle, aynı hızla ondan korkmaya başlıyor.Edward aynı Edward.
Değişen yalnızca mahallede dolaşan hikâye.
Tim Burton burada çok zekice bir şey yapıyor. Kesici aletleri Edward’ın ellerine yerleştiriyor ama asıl yarayı mahallelinin dili açıyor. Makaslar görünür olduğu için herkes onlardan korkuyor. Dedikodu görünmediği için kimse onu silah saymıyor.
Gündelik hayatta da böyle değil mi?
Bir insanın yürüyüşünü hemen fark ediyoruz ama ona bakışımızdaki kabalığı fark etmiyoruz. Konuşmasının yavaş olduğunu duyuyoruz ama sözünü kesmemizin ne kadar rahatsız edici olduğunu duymuyoruz.
Farklı olan sürekli kendisini açıklamak zorunda kalıyor. Normal olduğunu düşünen kişi ise davranışını açıklama ihtiyacı bile hissetmiyor.
Normal olmak bazen yalnızca çoğunlukta bulunmanın verdiği rahatlık.
Haklı olmakla ilgisi yok.
Tim Burton’ı Bu Yüzden Seviyorum
Tim Burton hayranlığım birkaç karanlık dekor ve sıra dışı kostümden ibaret değil. Onun dünyasında dışarıda kalan insanlar süs olsun diye kullanılmıyor. Hikâyenin merkezine yerleştiriliyor.Burton karakterlerine acımıyor. Onları kusurlarından arındırıp herkes gibi yapmaya da çalışmıyor. Tuhaflıklarını ellerinden almadan sevilmeye değer olduklarını gösteriyor.
Bu yaklaşım bana yakın geliyor.
Çünkü gerçek hayatta farklı insanlardan sürekli uyum sağlamaları bekleniyor. Daha hızlı yürümeleri, daha hızlı konuşmaları, yardım istememeleri ve mümkünse kimseyi bekletmemeleri isteniyor.
Şehir değişmiyor.
Bina değişmiyor.
İnsanların sabrı değişmiyor.
Değişmesi beklenen kişi hep farklı olan.
Tim Burton ise kamerayı ters çeviriyor ve “Bir dakika, belki de sorun bu kişide değildir” diyor.
Makas Eller’in yıllardır eskimemesinin nedeni de bu. Film, makas elli bir adamı anlatıyor gibi görünürken aslında elleri son derece normal olan insanların neler yapabildiğini gösteriyor.
Edward Bugün Yaşasaydı
Edward bugün mahalleye taşınsaydı ilk gün videosu çekilirdi.“Mahallemize çok özel biri geldi.”
İkinci gün çit kesme görüntüleri paylaşılırdı. Üçüncü gün hakkında motivasyon cümleleri yazılırdı. Dördüncü gün eski bir görüntüsü bağlamından koparılırdı. Beşinci gün herkes makas elli insanlar konusunda uzman olurdu.
Altıncı gün Edward sosyal medya hesabını kapatırdı.
Eskiden kalabalıklar meydanda toplanıyordu. Şimdi yorumlarda buluşuyorlar. Dışlamak için evden çıkmaya bile gerek kalmadı.
Yöntem değişti ama merak, korku ve önyargı aynı kaldı.
İnsanlar anlamadıkları kişiyi önce içeriğe, sonra tartışmaya, en sonunda da hedefe dönüştürüyor.
Hepimiz Bir Gün O Mahallenin Yabancısı Olabiliriz
Makas Eller’i yalnızca engellilik üzerinden okumak eksik kalır. Edward; görünüşü, bedeni, sesi, davranışı veya hayatı çoğunluğa benzemeyen herkes olabilir.Bir ortama girdiğinizde herkesin dönüp baktığı kişi olduysanız Edward’ı anlarsınız.
Kendinizi anlatmaya çalışırken insanlar sizin adınıza karar verdiyse biraz daha iyi anlarsınız.
Yardım istemediğiniz hâlde size acındıysa veya gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğunuzda kimse ortada yoksa filmi başka türlü izlersiniz.
Benim için Edward’ın hikâyesi burada kişiselleşiyor. Denge bozukluğum, kullandığım Kanedyen ve yavaş konuşmam hayatımın parçaları. Fakat hayatım bunlardan ibaret değil.
İnsanların gördüğü ilk özellik, insanın tamamı değildir.
Bunu anlamak zor olmamalı. Yine de toplum bazen bir kişiyi tanımak yerine ona hızlıca etiket yapıştırmayı tercih ediyor.
Etiket birkaç saniye sürüyor.
İnsanı tanımak ise vakit istiyor.
Bizim çağın vakitle arası pek iyi değil.
Asıl Makas Kimin Elinde?
Filmin sonunda Edward yeniden şatoya dönüyor. Mahalle aşağıda normal hayatına devam ediyor. Kimse kendi davranışının hesabını vermiyor. Edward yine yalnız kalıyor.Bu son beni her izlediğimde rahatsız ediyor. Çünkü fazlasıyla tanıdık.
Toplum önce bir insanın hayatını zorlaştırıyor, sonra o insan geri çekilince “Zaten çok içine kapanıktı” diyor.
Önce kapıyı kapatıyor, ardından neden gelmediğini soruyor.
Edward’ın elleri keskin ama niyeti değil.
Mahallelinin elleri normal ama yaptığı şey o kadar masum görünmüyor.
Tim Burton’ın dünyasını bu yüzden seviyorum. Bize karanlık şatolar ve tuhaf karakterler gösteriyor fakat esas meseleyi gündelik hayatın ortasına bırakıyor.
Makas Eller’in canavarı Edward değil.
Edward’a önce hayran olup sonra onu dışarı atan mahalle.
Belki filmden geriye kalan en önemli soru da şu:
Bir insanı farklı olduğu için dışarıda bıraktığımızda gerçekten kim eksik kalıyor?
Edward mı?
Yoksa onsuz daha renksiz, daha sıradan ve biraz daha acımasız hâle gelen biz mi?
www.aykaninal.com.tr
Son düzenleme:
