Güncel İçerik

Merhabalar

Engelli haklarına dair tüm içerikten üye olmaksızın yararlanabilirsiniz.

Soru sormak veya üyelere özel forumlarlardan ve özelliklerden yararlanabilmek içinse sitemize üye olmalısınız.

Teksan İnovatif Medikal: Engelliler, Engelli Çocuklar, Hasta ve Yaşlılar için emsalsiz ürünler

[Haftanın Konusu] 'Üste' çıkınca 'alttakileri' unutma ve ilk fırsatta alttakileri ezme zihniyeti

OturanBoğa

Yönetici
Üyelik
9 Ocak 2003
Konular
671
Mesajlar
57,801
Reaksiyonlar
193
[Haftanın Konusu] 'Üste' çıkınca 'alttakileri' unutma ve ilk fırsatta alttakileri ezme zihniyeti

Benim, okurken inanılmaz zevk aldığım aşağıdaki üç makaleyi okuyun, sonra konuşalım...

Her şey “üste” çıkıncaya kadar mı?
Ya da şöyle soralım: Başkalarıyla eşit olmak mı, başkalarından -en azından birilerinden- üstün olmak mı?

(1)
SAKIZCI

Baskın ORAN – Ekim 1997

Gırgırı seven arkadaşlarım şikâyet ediyorlar:
"Bodrum yazıların bitti mi oğlum, başka bir şey yok mu, hepsi bu kadar mı? Yaz ulan, yaz, devam et, iyiydi!"
Peki, mademki istediniz, yazmamak için direndiğim, bu yılkı sonuncu Bodrum yazımı yazayım. Okuyun bakalım.

Her sabah (daha doğrusu, öğle vakti) uyanır uyanmaz Halikarnas'ın yokuşundan iniyorum, bizim Kumbahçe Par¬kından geçip Artemis Otel ve Dinç Pansiyon’a doğru yürü¬yorum.
"Bakalım hu sabah durum nedir? Aman, uçlarını fazla yakmasınlar!" diyerek orada güneşlenen üstsüzleri teftiş görevimi bihakkın ifa ettikten ve Azmakbaşı'ndaki kitap fuarına bir göz attıktan sonra gerisingeri dönüyorum, ne olur ne olmaz diye kontrolü tekrarlıyorum ve Parkın kar¬şısındaki Berk Market'ime uğrayıp ayrılmış gazetelerimi alıyorum.
Ona, ilk kez, bu gezilerim sırasında rastladım.
Küçük bir kutu içinde, tanesi yirmi beş bine Falım sakızı satıyordu Azmakbaşı'nda. Tam köprünün üstünde dikiliyor, ekmeğini çıkarıyordu.
Esmerdi. Kısa kıvırcık saçları birkaç kâkülle alnına dö¬külmüştü. Kara kaşlı kara gözlü, enikonu yakışıklı bir ço¬cuktu. 20 yaşlarında kadardı. Göğsü genişti, kollarının çok güçlü olduğu anlaşılıyordu.
İlk aklıma getirdiği husus, yahu sadece sakız satmakla gündelik nafaka çıkar mı düşüncesi oldu. Gideyim, şu ço¬cukla konuşayım, yanında başka şeyler de satsın.
Ama gidip konuşmadım.
"Sermayem yok. Hangi sermayeyle alıp satayım!" cinsin¬den birşeyler duymak riskinden değil.
Başka şeyler engel oldu gidip konuşmama.
Yüzündeki bir ciddiyet. Hatta, hüzün. Sabahı ayrı akşamı ayı, insan kaynayan o Bodrum'da çevreyle ilişkisini tam bir kesmişlik. Etrafla hiç, ama hiç iletişim kurmayış. Gündüz bikiniyle, gece siyah kombinezonla (evet, kombinezonla!) dolaşan ilik gibi İngiliz kızlarına başını çevirip bakmayış. Civardaki diğer satıcılarla ve hatta müşterilerle ilgilenmeyiş.
Birisi gelip bir sakız aldığı zaman da değişmeyen bir duvar...
Ama izleyen günler, fark ettim ki sadece sabahlan Azmakbaşı'nda değil, geceleri de sabaha kadar Halk Eğitim Merkezi'nin önünde mevzileniyor. İyi yerler seçmiş doğru¬su, içim rahatladı. Bu yerlerde bu kadar uzun süre ayakta dikelirse, sırf sakız satarak bile nafakasını çıkarabilir.
Ne çalışkan çocuk ama. Helâl olsun. Doğrusu, sululuğun dizboyu olduğu Bodrum'da bu kişiliği ve bu çalışkanlığı il¬gimi çok çekiyor. O günlerde zaten küçük bir teyp almışım bizim İsmail'den, hani şu Bodrum'a ilk enişte olduğum günlerde yazdığım "Üç" adlı yazıda sözünü ettiğim, dükkânını yıllığı dört milyar gibi o zamanlar için korkunç bir paraya tutmuş olan kasetçi İsmail'den. Şu çocukla bir röportaj yapsam.
Öğlenleri ve sabaha karşı karşılaşıyoruz. Sakız alacağım kendisinden, hem nafakasına katkıda bulunacağım hem de konuşmuş olacağım, ama çekiniyorum. Ya benim kendisine yardım için aldığımı anlarsa.
Yahu, niye çekiniyorum. Neyran tam yaşı icabı fala meraklı değil mi? Götüreyim kızı, aldırayım birkaç tane Falım!

Tam ben bunları düşünür ve ona doğru yürürken, İngiliz kızlarından biri seğirtti, kendisine bir kağıt para uzattı ve kutudan sakız almadan yürüdü.
O yerinden kıpırdamayan heykel birdenbire uzandı, yü¬rüyüp gitmekte olan kızın bileğinden yakaladı, kafasını “Olmaz!" gibilerden şiddetle iki yana salladı, bir avuç sakızı zorla kızın eline doldurdu.
Artık bugün bir şey alamazdım.
Ama ertesi gün gittim. Neyran'a fallı sakız aldım birkaç tane. Ertesi gün yine. İki gün sonra yine.

Artık Ankara'ya dönme zamanı yaklaşıyor. Biz bu arada öğlen ya da sabaha karşı karşılaştığımızda selamlaşır hale gelmişiz. Henüz konuşmuyoruz ama, gözbebeklerinde bir sempati noktası belirdi.
“Merhaba. Nasıl işler bugün?”
“Sa ol. Fena değil.”
Yoğun bir Doğu aksanı. Tonu yumuşak. Devam ediyorum:
“Ben Ankara’da gazetede yazıyorum. Çalışkanlığın dikkatimi çekti. Seninle bir röportaj yapmak isterim”
“Nasıl yani?”
“Canım, konuşacağız, mesleğini anlatacaksın, ben yazacağım.”
Bir anda yüzü yine maskeleşiyor. Ses, buz gibi:
“Resim yok ama!”
“Tamam canım, tamam. Zaten benim fotoğraf makinem bile yok.”
“Resim yok ama!”
“Anlaştık. Bir gün boş vaktimde gelirim, konuşuruz. Yazıyı sana da yollarım.”
Yüzü ikircikli yine. Ben bu işi gelecek sezona erteleyeyim en iyisi. Bana güvensin, yakınlaşalım, ondan sonra. Acelem ne, ben gazeteci miyim?

Ertesi gün yine konuşuyoruz:
“Ben dönüyorum. Bu yaz yapamadık. Gelecek yaza söz mü?”
“Bakarsın gelecek yaz burda olmam.”
“Niye? Hani kazanıyordun? Buradan iyi yer mi bulacaksın para kazanmak için? Nereye gideceksin ki?”
“Bi memlekete gitmeyi düşünüyom.”
“Sen nerelisin?”
“Diyarbakırlı.”
“Yahu, şimdi oralar çok karışık. Ne diye gideceksin?”
“Dün bi abi geldi. Almanya’da duruyomuş. Arkadaşlarıyla konuşmuş. Aralarında para toplaycaklarmış. Bana iki bacak yaptıracaklarmış. Yaptırırlarsa, mutlaka memlekete bi gider görünürüm önce.”

(2)
ALMANYA’DA DURAN ABİLERİN HEDİYESİ

Baskın Oran – Kasım 1997

Gerçekten be kardeşim! Bu memlekette, hatta bu dünyada iyi bir haber almak kadar istisnai –ve güzel- ne olabilir?
Birincisi şu:
(...)
İkinci güzel haber, yine Bodrumdan. Ama, bu sefer dolaylı olarak. Dolaylı deyişimin sebebi, bugün aldığım telefonun Bodrum’dan değil, Diyarbakır’dan gelişi!
“Alo! Merhaba abi, ben Cengiz”
“Hatırlayamadım kardeşim. Hangi Cengiz?”
“Hani, kartını vermiştin, başın sıkışınca ara demiştin ya!”
“Kardeşim, benim belleğim felakettir. Biraz hatırlat, seninle nerede tanıştık?”
“Mudurnu Tavuk’un yanında.”
“Mudurnu Tavuk mu?”
“Hani, unuttun mu, ben sakız satıyodum orda. Hani, sen bisürü alıyodun.”
Bizim “sakızcı bu!”
“Tamam bekardeşim, tamam. Şimdi hatırladım. Ama sen bana adını söylememiştin, ben de sana sormamıştım ya, neyse. Ne oldu, protez taktırabildin mi?”
“Evet abi. Şimdi bastonsuz bile yürüyom.”
“Anlatamam ne kadar sevindim Cengiz. Aslan kardeşim! Nereden arıyorsun şimdi?”
“Diyarbakır’dan. Hani sen, başın sıkışınca ara demiştin ya, iş arıyom şimdi.”
“Tahsilin neydi Cengiz?”
“Lise.”
Telefonunu ve adresini aldım Cengiz’in. Hemen Diyarbakırlı dostlarımdan işadamı Mustafa Sevinç’i aradım. Durumu anlattım. Yardım edecek.
Cengiz iki ayağıyla yürüyebiliyor artık, bunu anlayabiliyor musunuz? Telefonda sesinin ne kadar iyi geldiğini tarif edemem size.
Lise mezunu birisine bildiğiniz bir iş var mı, Türkiye’nin herhangi bir yerinde? Sesi daha da iyi çıksın Cengiz’in.
Hakkediyor çünkü bunu, bu çocuk.
Bir iyi haber daha olsun. Çok olmaz ya!


(3)
SAKIZ VE BODRUM ÜZERİNE BİR BODRUM MASALI

Baskın Oran – Ağustos 2000

Bu öykü üç yıl önce başlıyor. Ekim 97’de Aydınlık’ta bir yazı yazmıştım; okumuşunuz çıkacaktır: Sakızcı. Özeti şöyle bişeydi:
O’na ilk defa sabah yürüyüşlerim sırasında rastladım. Küçük bir kutu içinde tanesi yirmi beşe Falım sakızı satıyordu Azmakbaşında.
Esmerdi. Kısa kıvırcık saçları bikaç kâkülle alnına dökülmüştü. Kara karşı kara gözlü, enikonu yakışıklı çocuktu. 20 yaşlarında kadardı. Göğsü genişti, kolları güçlüydü.
Onurluydu. Bir gün geçerken, İngiliz kızlarından biri ona para verdi ve sakız almadan yürüdü. Sakızcı atıldı, kızı bileğinden yakaladı, kafasını “Olmaz!” gibilerden şiddetle iki yana salladı, bir avuç sakızı zorla kızın eline doldurdu.
Sonunda konuştum. Yoğun bir doğulu aksanı. Seninle konuşalım, ben gazetede yazıyorum, seni yazayım, dedim.
“Resim almak yok ama!” diye ciddileşti birden. Tamam, ben zaten gazeteci değilim, dedim. “Resim almak yok ama!” diye tekrarladı yine. Tamam yahu, dedim, yazıyı sana da yollarım.
Uzatmayalım, olmadı. Tatil bitti, dönüyoruz, geçerken vedalaştım. “Bakarsın gelecek yaz burda olmam” dedi. “Neden? Hani kazanıyordun? Buradan iyi yer mi bulacaksın para kazanmak için? Nereye gideceksin ki?” dedim. “Memleketime, Diyarbakır’a” dedi. “Oralar karışık şimdi, ne yapacaksın gidip?” dedim. “Dün bi abi geldi. Almanya’da duruyomuş. Arkadaşlarıyla konuşmuş. Aralarında para toplayacaklarmış. Bana iki bacak yaptıracaklarmış. Yaptırırlarsa, mutlaka memlekete bi gider görünürüm öylece” dedi.
İki ayağının da diz kapağından aşağısı yoktu çünkü.
  
Aydınlık’daki öykü burada bitiyordu. Ama sonra devam etti.
Sakızcı’ya Ankara’daki telefonumu vermiş, gerekirse aramasını söylemiştim. Bir gün Diyarbakır’dan aradı. Sesi bambaşka diri geliyordu. “Almanya’da duranlar” sözlerinde de durup buna oradan bir çift bacak yollamışlar. Çok iyiymiş, çok rahatmış. Şimdi iş arıyormuş. Oradaki dostlarımın telefonlarını verdim. Onları aramasını, benim de kendilerine telefon edeceğimi söyledim.
Diyarbakır’da iş aslanın ağzında; dostlarım bir iş uyduramamışlar. Kaç kez telefonlaştık Sakızcı’yla, çözüm bulamadık.
Derken, bir akşam Bodrum’dan aradı. Oraya dönmüştü. Hemen Ahmet’in (Feyhan’ın kuzeni, enseye tokat dostum; geçen Mart ayındaki “Üstünüze afiyet, bayramda Bodrum” başlıklı yazımda sözünü etmiştim size) telefonunu verdim. Ahmet de “Sen merak etme, tamamdır!” dedi. İçim rahat etti.
Birkaç gün sonra Ahmet aradı. “Yahu, senin adamın iş beğenmiyor! Kış günü tanıdık bir pansiyonda resepsiyon işi buldum; geleni gideni deftere kaydedecek, yatak-yemek oradan; ama seninki istemedi. Bana barlarda koruma işi bul, diyor! Diyemiyorum ki, oğlum ne koruması, bir itseler direk gibi devrilirsin diyemiyorum!”
Çok kötü oldum. Bunca yıl insanlara yukarı doğru bakan Sakızcı şimdi insanlara aşağı doğru bakmak ihtiyacıyla yanıyordu ve bunun dışında hiçbir şey düşünecek halde değildi. Çok kötü oldum.
Devam ediyoruz. Yine bigün telefon geldi. “Ankara’dayım, iş bulamadım, param bitti, gelip seni görmek istiyorum” dedi. Rahatsız oldum. Bu çocuk, sakatken kendisinden sakız almadan para verenin bileğinden yakalayan çocuktu. “Çok meşgulüm, söyleyeceğini telefonda dinleyeyim” dedim. Gelmekte ısrarcı oldu. Vaktim olmadığını söyledim. “Peki öyleyse!” deyip kapattı. Ondan sonra da hiç haber almadım.
  
Evvelki akşam saat 03 suları, okumayı yazmayı paydos etmişim, dinlenmek için Halikarnas’tan limana kadar Bodrum gecesini bir teftiş edip, kütük gibi sarhoş ve kütük gibi kalın İngiliz komi kızları bizim komiler, bulaşıkçılar, ayakçılar, çığırtkanlar, miçolar nasıl ikisi-üçü birarada yakalayıp, bir yandan dudaklarından öpmeye, bir yandan da barlardan içeri sürüklemeye çalışıyorlar; kızlar da bir yandan zevkten naralar atarken bir yandan da nasıl kurtkapanından kurtulmaya çabalar gibi yapıyorlar, biraz seyredip öyle yatacağız.
Halk Eğitim’in önünden geçerken o kalabalıkta O’nu gördüm. Elinde bir kucak kırmızı gül vardı. Gül satıyordu.
Üç yıl önceki gibi, dizlerinin üzerinde dikelmiş vaziyette...
Yanına gittim, “Yahu sen ... değil misin?” dedim, başını kaldırmadan dargın dargın bir “Evet!” dedi. “Peki oğlum, ne oldu bacakların, niye çıkardın?” dedim, önce bir durdu, “Bacaklarım parçalandı” dedi. “Nasıl yani, nasıl parçalandı?” dedim, “İstanbul’da trafik kazası geçirdim” dedi. “Oğlum, senin de parçalanman lazımdı, nasıl kazaymış bu?” dedim, “Ben taksinin içindeydim” dedi. “Peki, bacaklarında kaç paralık hasar var?” diye sordum, bir an durup “Altı yüz milyon. Onun için çiçek satıyoz ya!” dedi.
Bişeyler mırıldanıp uzaklaştım yanından. Ne düşüneceğimi bilemedim. Acaba bir de bu belayı mı yaşamıştı, yoksa bacaklı hayat ona daha zor mu gelmişti, kestiremedim...
Dün akşam baktım, Ahmet kapıya dayanmış, “Hiç dinlemem, satarım kitabını defterini, artık bu gece gezeceğiz” diyor. Zaten sürekli söylenmekte, ulan kaç para profesör mayışı alıyorsan dolar olarak iki mislini vereyim, otur yanımda şu Bodrum’da, roman yaz! diye. Deli mi ne, bütün gecemi yiyecek; bir kadeh viski ikram edip sepetledim, ama âhı tutmuş olacak, gece yarısı gözlerim çok yoruldu, süzüldü kaldı. Tükürdüğümü yalayıp cepten aradım. Buluştuk ve maaile, Ahmet usulü o bar senin, bu kadeh benim dolaşmaya başladık.
Son durak olarak Veli Bar’a giderken, yine Halk Eğitim’in önünde Sakızcı, daha doğrusu Çiçekçi gül satıyordu. “Yahu, sordun mu bacaklarına ne olmuş bu çocuğun yine?” dedim Ahmet’e.
“Bırak birader, sordum tabii, biliyor musun ne dedi bana? Sana ne, dedi yahu!”
 
Yıllarca içindeki ezikliği bir gurur maskesi altında gizlemiş genç bir insan, kendisini ezik hissetmesinin sebebi olan durum ortadan kalkınca ne yapar ? Kendini yüceltme psikolojisi içine girip , diğer insanlara tepeden bakarak yılların acısını çıkarmaya çalışır. Tabi tekrar düşebileceğini unutarak...

Bu olayın ters benzeri bir hikayem var benim de.

Lise yıllarında bir sınıf arkadaşım vardı. Okulun en yakışıklı ve en popüler çocuğu. Derler ya gömlek değiştirir gibi kız arkadaş değiştirirdi. Sınıfta ben ve en yakın arkadaşım ( o zamanlar çok kiloluydu) hariç tüm kızlarla çıktı. Sınıf nüfusu yetmeyince diğer sınıflara sonra alt sınıflara doğru geçiş yaptı. Herneyse aradan epey bir yıl geçtikten sonra bir akşamüzeri yolda karşılaştık. İçimden hiç konuşmak gelmedi açıkçası, gözümle şöyle bir selam verdim yürüyüp gittim. Sadece birkaç saniye gözgöze geldik ama gözbebeklerinde sanki garip bir ifade vardı kendimi huzursuz hissettim. Hala en yakın olan arkadaşıma bahsettim. ‘ Gözündeki ifadeyi unutamıyorum , acaba ailesinden biri filan mı hasta’ dedim. Arkadaşım da ‘ Üff öküz altında buzağı ararsın hep, ne olacak kız meselesidir onunki ‘ dedi. Birkaç hafta geçmeden tekrar karşılaştık zaten aynı sokakta oturuyoruz, beni görünce sevindi , uzun uzun neler yaptığımı sordu , ayaküstü epeyce sohbet ettik. Sonra ‘ Sema hiç farketmedin , ben bir kaza geçirdim, elim koptu ’ deyip gömleğinin kolunu sıvazladı ‘ Bak tekrar yerine diktiler , aylarca hastanede yattım, her yerim kırıktı yeni ayağa kalktım. Elimi ise kullanamıyorum ama zamanla düzelir dedi doktorlar ‘dedi. Mosmor ve şiş olan eline baktım ‘Düzelir merak etme’ dedim. O sırada ezan okumaya başladı . ‘ Biliyor musun ben artık çok değiştim , namaz kılmaya başladım, böyle huzur buluyorum, elimin kıymetini parmaklarımı kullanamayınca anladım , meğer başparmak ne kadar önemliymiş, hiçbir şeyi kavrayamıyorum, ayakkabımın ipini bile annem bağlıyor’ dedi. Üzüldüm , herhalde hayat dersi denilen şey bu olsa gerek diye düşündüm. Eksik düşünmüşüm... Yaklaşık bir yıl sonra yolda yürürken tekrar gördüm onu. Yanında üç tane sarı saçlı , süslü püslü kız , gülüşüp eğleniyorlardı . Eli eski haline dönmüş demek ki beni farketmedi bile.
 
Ben ne gördüm bu makalede:
Dilenmek yerine çalışan biri,
Çevresindeki insanların yardımıyla protez alan ve yürüyebilen biri,
Bu protezlerle memlekete giden ve kendini oradakilere "ıspat eden" biri,
İş bulmak için, insanlardan yardım isteyen biri,
Teklif edilen işleri beğenmeyen ve barlarda koruma olmak isteyen biri,
Geçen zamanda sıfırı tüketip, insanlardan “fiyakalı” iş isteyen biri,
Onurlu olmayı unutup, “param bitti”yle sırnaşan biri,
En sonunda da “onun için çiçek satıyoruz ya!” ve “sana ne”lerle “normalleşmiş” biri,

Bence acı bir ders veriyor bu makaledeki hikaye:
“Bunca yıl insanlara yukarı doğru bakan Sakızcı şimdi insanlara aşağı doğru bakmak ihtiyacıyla yanıyor.”

Yaşadıklarımızdan bölümünde, iskenderun arkadaşımız, yaşadığı bir olayı anlatmıştıı:
Çarşıya çıkmak için kullandığım yol üzerinde yokuşu biraz dik olan bir köprü var. Çok az bir zorlanma ile normal olarak çıkıyorum o köprüyü.
Bazen köprünün demirlerinde oturan gençler oluyor ve aralarında, orayı kaç saniyede çıkabileceğim üzerine iddiaya giriyorlar, ve özellikle duyabileceğim ses tonuyla yapıyorlar bunu. O da yetmezmiş gibi yokuşun bitimine az kala ( biraz daha dik orası) "hadi, gayret, az kaldı, hıh" gibi nidalarla gülüşüyorlar!..
Yokuş bitip de köprünün düz kısmına geldiğim zaman, çaktırmadan bi bakıyorum. Genelde aynı tipler sanırım...
Bi çok defa oldu bu.
İlkinde de diğer seferlerde de içimde garip bi his oluşuyor: Gençler işte... deyip hoşgörmekle, suratlarına okkalı bi küfür yerleştirmek arası...
Düzlük bitip de bu defa aşağı iniş kısmına geldiğimde, kendimi bırakıyorum. Hızlıca inerken hoş bi rüzgar oluşuyor. O gençleri ve söylediklerini orada bırakıp yoluma devam ediyorum.


Bu olayı okuyunca, şu yorumu yapmıştım:
Yalnız burada salt engelli biriyle dalga geçilmesi olarak bakmamak gerek. Aynı olay gözlük takan, zayıf not alan, çok yüksek not alan, öksüren, annesi güzel olan, babası fakir olan, vs. çocuklara bile yapılıyor!
Gençlerimiz ve genelde toplumun tamamı o denli kötü eğitim alıyor ve düzenin acımasızlığı iliklerine kadar o kadar derinlemesine empoze ediliyor ki, bireyler, kendinden farklı/aşağı gördüğü herkesi ve herşeyi "ezmeye", dahası bunu yaparak "kendi üstünlüğü"nü hissetmeye çabalıyorlar.
Yani o gençler seni/beni aşağılarken, aslında daha önce "aptal çocuk", bak o nasıl yapıyor", "bak o ne kadar kazanıyor", "bak onlar nasıl koşuyor", "bak onlar nasıl çalışıyor", "bak o mühendisliği kazandı. seni aptal seni..", "bak onun çocuğu" ... diyerek kendilerini aşağılayanlardan öc alıyorlar.
Yani o gençler, "diğerleri" gibi ....mıyor, ama senden daha iyi yürüyebiliyor!
Yani o gençler, "seni aşağılık seni; yürüyemeyen topal seni..." derken aslında, "bakın benim de başkalarından iyi yaptığım bişey var" demeye getiriyorlar.

Bunlar, yukarıdaki makalelerle birleşince...
Bu makaleleri buraya taşırken, "insanlardaki üste çıkıma, üste çıkınca alttakileri unutma ve hatta ilk fırsatta alttakileri ezme güdüsünü” tartışmak istemiştim.
Köyünde jandarmadan dayak yiyen bir çocuğun, askere gidip jandarma olduğunda, başka bir köyde, başka bir çocuğu –geçmişin acısını çıkara çıkara- dövmesi gibi bişeyler uyandırdı bu konu bende.
Ortaya sermek istediğim buydu.
Nitekim sen de benzer bir vurgu yapmışsın:
Hatırlarsan, foruma bir şey yazmıştım. Sitemize üye olan bir bayan arkadaştan aldığım bir mesajdı. Diyordu ki mesajında: "Bülent bey, ben ... isimli üyenizim. Üyelikten çıkmak istiyorum. Çünkü artık engelli değilim" :shock: :!: :evil: :( :oops: :) :arrow: :arrow:

Güler misin, ağlar mısın?! :)
 
Çok üzüldüm, çok kızdım yaa. İnanasım gelmiyor böyle olaylara ama gerçek malesef. Engelli olmak kimi insanda hırs, nefret, intikam duygularıda doğuruyormuş. Bunu öğrenmiş oldum. Aşağılık kompleksinden kaynaklanıyor başka hiç bir şey değil! Yazık yaa... küçük insanlar bana göre böyleleri... Offf...
 
Çok çarpıcı olaylar. İnsanların yıllarca alamayacağı dersleri bir yudumda veriyor. Bence insanlar sadece güneşe bakmak için kafalarını kaldırmaları gerekir.
 
Hepinize katılıyorum arkadaşlar.....

Bu konuları konuşabilmek ne güzelmiş. Aranıza henüz yeni katıldım. Ama iyi ki katılmışım. Bende ortopedik engelliyim... bir ayağımda 3 cm kısalık..var ayakkabıyla problemimi aşağı yukarı düzeltiyorum... Başımdan bir gün şöyle bir olay geçti.

Yaklaşık 15 sene evvel Gümrük komisyonculuğunda çalışıyorum ve şirket beni THY'nın kargo satış kursuna gönderdi... Ve kursta çok başarılıydım, hatta öğretmenin sağ koluydum beni överdi.... Ve öğretmenim bana THY yollarında aynı kendisi gibi eğitmen olarak kalmamı istedi... Nasıl sevindim anlatam o gece uyuyamadığımı anımsıyorum. Ertesi gün koridoda arkadaşlar kahve aldık yürüyoruz ve hoca beni gördü yanına çağırdı..." senin ayağında problem var galiba dedi" bende" evet" dedim gülerek çünkü bence normaldi, nasıl insanlar gözlük takıyorlarsa bu da benim kusurumdu en ufak bir aşağılık kompleksi duymuyordum.Ve o yaşa kadar hiç duymadım....Hoca bana " bu şekilde burada çalışamazsın üzgünüm" dedi...Nasıl üzüldüm..O koridorun başıma yıkıldığını hissettim... O küçülmüştüm ki... Ve hayatım boyunca herkesten 2 kat çalıştım..Hırslaaaa....gece yarısına kadar... O yüzden o genci çok iyi anlıyorum...Malesef biz böyleyiz. Türk milleti nedense dış görünüşe, gösterişe çok meraklıdır.
 
Yaşadığınız bu olay sizin daha fazla mücadele etmenizi ve gece yarılarına kadar çalışmanızı sağlamış, ama bu tip olaylar yüzünden eğitiminden yaşamından vazgeçip eve kapanan insanlar var.

Dilerim tüm insanlar bir gün bedenin sadece insan ruhunu taşımak için yaratılmış olduğunun bilincine varır..

Yüreği ve beyni olmadan ortada dolanan insanlara bilim çare üretebilecek mi acaba .....
 
burada icinden cikamadigim 2 veri var...

1- amerika da evinden hic ama hic cikmayan, 2 milyon engelli insan varmis. (resmi verilere gore) ustelik engelliler icin yasamanin cok daha kolay oldugu soylenen 1 ulke.

2- ingiltere ye giden 1 arakdasim havaalani, otel arasinda o kadar cok engelli gormus ki, "yahu bu ingilizler hep engelli herhalde diye dusundum" diyordu...

acaba:

1- sartlar ne kadar iyi ve elverisli olursa olsun, engellilerin bir kismini evlerinden disari cikmaya ikna edemeyecek miyiz?

2- amerika da yasamin engelliler icin cok kolay oldugu da, kocaman 1 reklam ajansi gibi calisan amerika nin, ozendirici bir reklam palavrasi mi ? (adamlarin ay a gercekten gidip gitmedikleri tartisiliyordu yakin 1 zamana kadar)
 
Çiğdem Yüksel' Alıntı:
Yaşadığınız bu olay sizin daha fazla mücadele etmenizi ve gece yarılarına kadar çalışmanızı sağlamış, ama bu tip olaylar yüzünden eğitiminden yaşamından vazgeçip eve kapanan insanlar var.

Dilerim tüm insanlar bir gün bedenin sadece insan ruhunu taşımak için yaratılmış olduğunun bilincine varır..

Yüreği ve beyni olmadan ortada dolanan insanlara bilim çare üretebilecek mi acaba .....

sevgili cigdem

bilim ureten insanlarin icinde de hastalikli insanlarin sayisi oldukca fazla. bu nedenle bilim, sanat vs. yuregi ve beyni olmayan insansi! lara fayda etmeyecektir.

ben yine de her insan da buyuk bir insanlik potansiyeli olduguna inaniyorum. bunu ortaya cikarabilecek tek sey ise bence!!! ask...

iliski ile karistirmayalim ne olur.

1 filozor diyor ki: "yetis ya hazreti ask yetis"

kim bilir kurtarir bizi belki

sevgiler
sarpmurat
 
hepınız bılırsınız,doganın bır kanunu vardır.hıyerarsık duzen gucluden gucsuze dogrudur.toplumumuzda dusunceye verılen deger bunca dusukken dısa gorunuse,gıyıme,kusama hurmet edılmesı normaldır.bunu elınde bulunduran kısı gucunu kazanmıstır.eksıgını ortmustur ve kendıne guvenı gelmıstır..ezılmıslıgının,horlanmıslıgının ocunu alma sırası artık gucun kendınde oldugunu bılene gecmesı hak degıldır.bu konuda bence tamamıyle gucun ıcınde oldugunu kavrayamamak yatıyor.dıstan sadece son rotuslar atılır.zayıf olmak dusuncede baslar.ezılmıs olmak da.bu yuzden dusuncelerımızı yuceltelım,buyutelım.kof olmayan tek sey bılgıdır
 
  • “O yerinden kıpırdamayan heykel [iki ayağı da olmayan Sakızcı Cengiz] birdenbire uzandı, yürüyüp gitmekte olan kızın bileğinden yakaladı, kafasını “Olmaz!" gibilerden şiddetle iki yana salladı, bir avuç sakızı zorla kızın eline doldurdu.”
    ... “Almanya’da duranlar” sözlerinde de durup buna oradan bir çift bacak yollamışlar. Çok iyiymiş, çok rahatmış. Şimdi iş arıyormuş.”
    ... “Yahu, senin adamın iş beğenmiyor! Bana barlarda koruma işi bul, diyor!”
    ... “Bunca yıl insanlara yukarı doğru bakan Sakızcı şimdi insanlara aşağı doğru bakmak ihtiyacıyla yanıyordu ve bunun dışında hiçbir şey düşünecek halde değildi.”
Yukarıdaki 3 yazıdan bu alıntıları yaptıktan sonra, şimdi şu soruları tekrar sorabilirim:
Her şey “üste” çıkıncaya kadar mı?
Ya da şöyle soralım: Başkalarıyla eşit olmak mı, başkalarından -en azından birilerinden- üstün olmak mı?
 
Bu sorunun bir cevabı var mı acaba? Bilmiyorum. Aklıma Adlerin teorileri geldi. Adler insanın sadece ve sadece yükselmek için hareket ettiğini iddia ediyordu. Ona göre davranışlarımızı etkileyen ana itici güç içinde bulunduğumuz aşağılık kompleksinden kurtulmakmış. Biliyorum çok itirazlar gördü bu teori ve bence de çok sağlam görünmüyor; ama bazen bazı insanları gördükçe- bu örnekteki gibi- Adler tamamen haksızmıydı diye soruyorum.

Küçükken yaşadığım köyde bir arkadaşım vardı, Mühittin. Ben at binmeyi çok severdim. Mühittin ise beni büyük bir hayranlıkla izler; ama kendisi ata binmeye hiç cesaret edemezdi. İliklerine kadar işlemiş bir korkusu vardı. Neden bilmiyorum onu bu korkudan kurtarmak için yemin etmiştim. Aylarca önce ata dokunması sevmesi için uğraştım. Bunu başardıktan sonrada zaman zaman delirecek gibi olmama rağmen sonunda onu ata bindirmeyi başardım. Babası artık onunla gurur duyuyordu ve gidip ona bir at aldılar. :) Neyse aradan kısa bir zaman geçti ve bizim uşak bu atla dört nala bizim evin önünden gelip gitmeye başladı. İşin garip tarafı sadece bizim eve yaklaşınca atı dörtnala kaldırıyordu. Bana selam vermez oldu, onu sadece evimizin önünden o zamanlar TRT de bolca yayınlanan kovboy filmlerindekilere benzer çığlıklar atarak geçerken görebiliyordum. Kısa bir süre sonra biz köyü terkettik ve o günden beri onu hiç görmedim. Hayatımda en şaşırdığım olaylardan biridir bu. O kadar silik bir kişilik at binmeye başlayınca arkadaşlarına bile hava atma ihtiyacı duyacak kadar yükseklik sendromuna girebiliyor.
 
Aslinda sadece sakizci cocugun hikayesi dogrultusunda bu konuya iliskin yorum yapmak gerekirse belkide onu anlayabilirim diye dusunuyorum. Cunku bahsettigimiz kisi gorulen o ki dar bir cevrede buyumus ve para kazanmak zorunda olan biri. Geleneksel bakis acisiyla cevresinde belkide kucuk gorulen, ciddiye alinmayan biri...Hayatindaki butun olumsuzluklari sakatligina baglayan biri..

Birden bire bacaklarina kavusuyor ve normal insanlar gibi oldugunu kendine ve cevresine kanitlamak istercesine ozellikle fiziksel guc isteyen bir isi yapmak istiyor..Cunku o artik enaz onlar kadar saglam. Onlar kadar normal oldugunu dusunuyor.

Yillardir icinde biriktirdigi ozlemlerinin disariya yansimasi o davranis seklinin nedeni diye dusunuyorum. Bacaklarini tekrardan kaybttiginde ise saglam olup tekrar sakat olmanin acisini cekiyor bence. Artik bacaklarini kaybettiginde daha cok cani yaniyor cunku saglam olmanin, cevresinde normal olarak algilamanin nasil birsey oldugunu biliyor..

Bacaklari yokken kizin elline sakizlari tutusturuyor...cunku onun sakatligina kimse aciyamaz...

Bacaklari varken kendisi yardim istiyor, yapilan yardimi begenmiyor...cunku o artik normal biri. Ona yapilacak yardim sakat oldugu icin yapilmayacak...

Aslinda bu ornek hayatinda bir cok inis cikislar yasamis bir bireyin ruh halini cok iyi yansitiyor bence. Kendimi sakizci cocugun yerine koydugumda ona benciliginden yada insanlara yukaridan bakma isteminden dolayi kizmiyorum cunku onun isteminin insanlara yukardan bakmak degil, kendini normal hissetmek oldugunu dusunuyorum. Bodrum'da sakiz satip insanlarin kendisine acimasina izin vermezken bacaklarina kavustugunda yapmak istedigi is cok anlasilabilir geldi bana:)

Gelelim insanlarin bazen birilerine yukaridan bakma istemine...Hicbir olay tamamen icinde olmadan yada hangi kosullarda gerceklestigi bilinmeden tam olarak yorumlanamaz. Sakizci cocuk bencilmis, gururluyken bacaklarina kavusunca degismis vs Hicbirimiz bilmiyoruzki bu surec icinde nelerle karsi karsiya geldi... O yuzden bazi durumlarda biraz yukaridan bakmanin gerekliligine bile inaniyorum her zaman cok iyi olunmuyor:) Insan zaman zaman gercekten guclu oldugunu kendisine ve cevresine, hayata hissettirmek istiyor buda cok insani bir duygu bence.
 
Insan olmanin dogasinda olan birsey bu bazen herkesle esit oldugumuzu hissetmek istiyoruz bazen birilerinden ustun oldugumuzu hissetmek istiyoruz. Ruh halimize gore yada yasadigimiz seylere gore degisiyor sanirim bu. Iksisinden birini one cikarmak insan dogasina aykiri olur gibi geliyor bana. Insanlarla esit olmaliyiz ama zaman zamanda onlardan ustun oldugumuzu enazindan ustun oldugumuz yonlerimizin oldugunu hissetmeliyizki psikolojik dengemiz bozulmasin.

Zengin-fakir, guzel-cirkin, zayif- sisman, engelli-engelsiz..vb nitlendirmelerle karsi karsiyayiz gundelik yasamda. Hepimizin ayni maddi ve manevi olanaklara sahip olmasi soz konusu bile degil. kimimizin daha cok kafasi calisiyor, kimimiz cok guzeliz, kimimiz engelliyiz ama hepimizin karsisinda ayni hayat var.Eksik yanlarimizi ustun yanlarimizla kapatarak hayatin karsisinda durmaya calisiyoruz. Bazen kendimizi birilerinden daha ustun gorerek yapiyoruz bunu bazende birileriyle esit olmak icin ama insan dogasi geregi enazindan birilerinden farkli ve ustun oldugunu hissetmek istiyorki yasama gucu bulsun kendinde. Zaman zaman eger o bunu yapabiliyorsa ben neler neler yapabilirim diyebilmek gerekiyor :) Belki yazinca goze pek hos gelmeyecek ama birilerinden ustun oldugumuzu bilmeye hepimizin ihtiyaci var :oops:
 
Bence tamamen kişilik meselesi ... Doğum anında üstümüze kalan ve iyisiyle kötüsüyle bugüne taşıdığımız kişiliğimiz. Engelliye engelsize bakmıyor maalesef bu durum. Bu insani bir olay, insan olmanın olumsuz bir yönü. Diğer arkadaşların verdiği örneklere bakarsak eğer daha iyi anlarız. Engelliler için şu farkı olur: + kişiliğimizi olumlu ve olumsuz etkileyen bir engelin mevcut oluşu. Bazısı "bana yaptılar, ben de ardımdakilere yapacağim" cı olur, bazısı, " bana yaptılar, ben neden ardımdakilere çektiriyim.neden benim yaşadığımı yaşasınlar" cı olur ki bu, kişiliğimize yansıyan artı olumsuz nedendir bizim için. Maalesef bunu değiştirmek mümkün değil.

Kendimi düşünüyorum da. Çok saçma yaaa...olması muhtemel bile değil. Benim yapım değil belkide........

...........
 
İnsanlar hiç bir zaman aslını inkar etmemeli,bir hedefte ilerlerken bile yukarıya değilde aşşağıya bakmalıdır.
Devamlı yukarıya bakarak ilerlersek bizler insan oğluyuz hepimiz çiğ süt emmişiz güçlendikce alttakileri ezmeye çalışırız onun içindirki geldiğimiz yerin önemini bilmeliyiz hiçbir zaman nankör olmamalıyız.
Her çıkışın bir inişi olduğunu unutmamalıyız.
 
Sakızcı çocuğun davranışlarına ben çok şaşırmadım doğrusu.

İnsan psikolojisi bu.

En aklı başında olanımızın bile yaşam koşulları, çevresi veya konumu değiştiğinde davranışlarının değişmiyeceğini kim garanti edebilir?

İnsanız biz...

''İnsanoğlu beşer, gün olur şaşar,'' diye boşuna dememişler.

Bilemiyorum, sakızcı çocuğun yerinde ben olsaydım, belki bende aynı şeyleri hissedip, onun gibi davranabilirdim.

Birazda hayatın bizi nasıl yoğurduğuyla alakalı bir durum galiba...
 
Önce biraz gülelim. :lol:

Mesaj daha sonra. :oops:

 
"çingeneye beylik tabanca vermişler önce babasını vurmuş" diye bi söz vardır dilimizde.
yani yetkiler, tavır va davranışlar biraz da kişinin eğitimiyle ve doğuştan var olan hasletiyle ilgilidir. eğitim de doğuştan var olan kişilik özelliğini değiştirmeye yetmez. eğitim sadece o -kabul edilemez- davranışı kontrol altında tutmaya yardımcı olur.
sosyolojide bi deyim vardır. " eşitler içinde en eşit" diye.
genelde herkes herkonuda eşitlik ister..ama biraz kurcalayıp dürtelediğinizde en eşit olmak istediği ortaya çıkar.
bu garibim sakızcı da kendi anladığı manada en eşit olmak istemiş.
bence olay bu.
insan nefsinin bi tezahürü.
onu koruma yapsalardı bi müddet sonra kulüpün müdürü olmak isterdi.
müdür yapsalardı patronu olmak...
hırslı bi delikanlıymış sevdim bu çocuğu :)
yalnız dışardan baktığımızda yapamayacağını sandığımız korumalık gibi bi işe talip olmak da müthiş özgüven isteyen bi şey.
eleştiriden çok takdire şayan bi durum.
ben olsam bunu koruma yapıp, sınırlarını zorlamasını yada farketmesini görmek isterdim. eline bi tabanca vermeden tabii.
para konusuna gelince:
birincisinde gurur yaptı. çünkü kahramanımız delikanlı ve genç bi kız örtülü sadaka diyebileceğimiz bir tarzda para veriyor.
ikincinde ise başın sıkışınca ara diyen -güçlü- bi hemcinsine para konusunda ufaktan yoklama çekmiş. ısrarkar olmamış yani hala gururdan bişeyler kalmış. onu buna zorlayan şartları bilemeyiz. olaylar farklı.
ne demişler..
İNSAN AÇ KALMAYA GÖRSÜN İNANÇLARINI BİLE YER.
 
Çok şükür sevgili dostum bayke eşitlikle ilgili bir şey demiş. :D

Canım dostum benim ya, günlerdir yazıp yazmama konusunda tereddütte kaldığım bir konuda beni gaza getirdin, buraya pek yakışmayan bir şey söyleyecek olacaksam da ben ne yapar eder bunu sakızcı çocuğa getirim yaa neyse....

Söylediğin anlamda eşitliğe evet tabikii, ama eşitliğe inanmak öte yandan en büyük eşitsizliktir. Eşitliğin büyük savunucusu olmak demokrasilere yakışan bir şey olsa da,asıl anlamda eşitliğe inanmak, bir diğerini yok saymakla eş değerdedir. Kimse kimseyle eşit falan değildir, hep ama hep çok küçükte te olsa farklılıklar vardır ve bu farklılıklar yani eşitsizliğimiz bizleri biz yapar.

Sevgili sakızcımız, bazılarına göre alışagelmiş davranışları, bazılarımıza göre de çok ayıp bir şey yapmış. Sakızcımıza sormak gerek, bence yaptığının farkında ve kendisi neyse ona yakışan bir davranışta bulunmuş.
 
Ben izninizle farklı birşey sormak istiyorum. Şimdi burada güzel bir hikaye okuduk ve hemen ardından ince mütalaalar tahliller falan geldi. İyide ben bu çocugun sadece ve sadece karaktersiz biri oldugunu iddia edemezmiyim? Yani nedense bu tür hikayelerde hemen sosyolojik- psikolojik bazı tahliller yapma egilimimiz vardır. Bu tahliller, sonunda bizi aynı durumda herkesin aynı sekilde davranacagı savını desteklemeye kadar götürebilir görünüyor. Peki ama bu adam sadece dejenere bir kişilik oldugundan böyle davranmış olamaz mı? Yani yok mu böyle bir ihtimal. Neden ben yazıyı okurken ilerleyen satırlarda bu çocuktan nefret ettim? Ben mi çok katıyım acaba? Kendine yardım etmek isteyen insanları sadece para olarak gören, onları bir kazanım nesnesi haline dönüştüren kişilerin bu yaptıklarını sosyoloji ve psikolojiyle aklamak güzelde nereye kadar be berna? :)
 
Sosyoloji ve psikoloji ile aklamak degil anlamaya calismak daha dogru bir cumle olacak gibi sanki:) Bu cocugun kisiligi iyi olabilir, kotu olabilir, Bulent senin tabirinle dejenere bir kisilik olabilr...olabilirde, olabilir...Aslinda burda benim tam olarak ifade etmek istedigim sey olaylarin tam olarak icinde olmadan ahkam kesmenin, yargilamanin cokta dogru olmayacagi. Ornegin benim suratimi asik goren biri off be amada gicik kiz diyebilir ama 5 dakika once beni cok cok uzecek bir haber aldigimdan habersizdir. ( bu sadece ornek ) Elimizde bir hikaye var ve okudugumuz kadariyla, bildigimiz kadariyla, icinde bulundugumuz sosyal cevre, egitimimiz vb dogrultusunda farkli farkli seyler goruyoruz ayni hikayede. Belki senin dedigin gibi dejenere bir kisilik karsimizdaki, belki hayata tutunmaya calisan biri, belkide yaptigi davranislarin bilincinde bile olmayan biri..Yargilamak degil sadece anlamak, enazindan anlamaya cabalamak istiyorum. Onu gercekten anladigimda senin dedigin gibi ondan nefret ediyorsam enazindan hakli gerekcelerle nefret ettigimi bilirim.

Neyse sanirim asil konumuz esitlik ve insanlarin enazindan bir kisiden olsun kendini ustun hissetme isteminin olup olmamasiydi ve sakizci cocuk sadece bir ornekti konuyu daha fazla dagitmayayim:)
 
Kim ne derse desin, ben sakızcıya sempati besledim. Sakızcıdan öte bu hikayeyi sevdim.

İlk önce bize, yardım ederken yardım edenlerin hal ve tavırlarını göstermesi hoşuma gitti. Bu çocuğun neye ihtiyacı var. “İki bacağa”. Bu kadar kolay, al, onu iyi et, iş biter. Sakat haliyle, mert, şerefli, ekmeğini taştan kazıyan bu adam, iyi olmayı hak ediyor diye düşündüler her halde –hak ediyor demişler zaten, aynen şöyle demiş yazar, “Hakkediyor çünkü bunu, bu çocuk”-. (bu arada iyi olmadan kasıt, sağlam yani sakat olmama hali)

Sonra bizimkinin iş beğenmemesi var. Resepsiyon memuru olmak istemiyor da, bodyguard olmaya yelteniyor. AYY! Ne ayıp, ne ayıp. Haddini bilmez çocuk. Onun hayalleri olamaz tabi. Hayallerine bile ket vurup, haddini bilmelidir çünkü o.

İbret verici bir öykü değil mi?

Bir nokta da şu, Pegasus haklı, neden bir örnek üzerinden giderek, kocaman varsayımlar yapalım ki? Yapabileceğimiz sadece, onu anlayabilmek.(bernas’ın dediği gibi)

Adlerden bahsetmiş Pegasus. Benim aklıma da, aşağılık kompleksinin telafisi geldi. “bir konuda eksiklikten dolayı, başka bir konuda abartılı davranmak ya da kendimizi zayıf gördüğümüz bir alandaki eksikliğimizi, kuvvetli olduğumuz başka bir alandaki başarıyla örtme cabası olarak tanımlanır. Sakızcı savunma mekanizması olarak ne geliştirdi dersiniz? Ama daha önemlisi neden aşağılık kompleksine düştü?

Eşitlik üzerine bir şeyler söylemeli miyim? Ben şunu anlamadım, sakızcı ne zaman eşit oldu ve diğerlerinin üzerine çıkmaya çalıştı? Bacakları olduğunda eşitlendi mi? Bacakları takmaydı hatırlatırım. Doğuştan gelen yeteneklerimiz dolayısıyla birbirimize eşit yaratılmadığımız söylenebilir. Öyle midir? Doğanın eşit olmayan doğası! Eşitlerin hiyerarşisi!

Kafam karıştı, ancak, bence, yapılan yardımların ve karşılığında kadirşinaslığın yeniden sorgulanması gerekir. Yardım ederken, niye yardım ettiğimiz de önemli.

Son olarak öykünün ana fikri: Sakızcı sakatlığı açıkken, namusuyla az buçuk geçinip gidiyordu. Bir şeyler başarıyordu. İki ayağı olunca, üstün bir yere geldi (sağlam oldu), ancak bu yeri hazmedemedi. Sonunda layığını buldu. Herkes neyse odur.

Aman dikkat. Kişi üzerinden tümü kapsayacak varsayımda bulunmak bizleri buralara sürükler. Vurgu kişi yerine toplum olmalıdır. Tabi kişiye özgü bir kişilik vardır. Ama bunu abartmamalıyız.
 
Merhabalar
Sakızcı çocuk hikayesi uç bir örnek ama arkadaşlar hepimizin gerçekleştirmek istediğimiz hayalleri vardır.Bazen basit bir istek bazen inanılması ve gerçekleştirilmesi güç isteklerimiz vardır.Sakızcı çocuk da Freud’un savunma mekanizmalarından Ödünleme mekanizmasını aşırı uçlarda kullanmaya çalışmış.Sakıcı çocuğun bodygardlık yapamayacağını kim bilebilir deneme şansı bile verilmemiş ,belki sağlıklı bir insandan daha başarılı olacaktı.Her zaman kendi başımıza bu tür olaylar gelmiyor mu?Örneğin ben iş aradığım dönemlerde sakat olduğum için ,Özel Eğitim Merkezler sen başaramazsın,sana göre ağır bir iş ,hatta böyle bir açıklamayı meslektaşım yaptı,insanlar mesleğimi yapmayacağımı ,başarılı olamayacağımı düşünüp bütün kapıları yüzüme kapattılar.Ben çalışmaya başlayınca çok başarılı oldum hatta sağlık problemi olmayan meslektaşımdan bile .Normal insanların önyargısıyla olaylara bakmayalım çünkü bu önyargılar yıllardır karşımızda dağ gibi durmaktadır Hiç bir şeyi denemeden bilemeyiz.Onun için yüzde yüz başarısız olacağına inandığımız insanlara bile bir şans vermeliyiz.
Birde,İşin içine Psikolojiyi ve sosyolojiyi katmazsak sadece önyargılarımızdan yola çıkarak düşüncelerimizi söylemeye çalışırsak bu yetersiz kalır.Çünkü sosyoloji ve psikoloji hayatın içinde ve hayatın tam da kendisi.
İnsanlar eşitliği sever ama güçlü de olmak ister Çünkü hayatta tutunabilmenin başka yolu da yok….
Dostlukla……….
 
Bence önemli olan adam olup olmama meselesi. Kimsenin kimseye herhangi bir sebepten üstünlüğünün olduğuna inanmıyorum. Ama dünyada fazla adam kalmadı onu biliyorum.
 
hikayenin yazarı baskın oran' Alıntı:
"Bakalım hu sabah durum nedir? Aman, uçlarını fazla yakmasınlar!" diyerek orada güneşlenen üstsüzleri teftiş görevimi bihakkın ifa ettikten ve Azmakbaşı'ndaki kitap fuarına bir göz attıktan sonra

o yazıda en hoşuma giden cümle bu oldu gerisi geyik...
baskın amcam uçları yananlara naapmış onu merak ediyorum.
krem mi sürmüüüüş?
ayyy yazıık yaa kıyamam ben... hadi öpiim de geçsin mi demiş?
yoksa ters çevirip yafu bunun üstü iiyce kızardı bi de altı kızarsın mı demişşş? :p :p
daha sonra gittiği yer de ilginç AZMAK başı..
valla buna yorumum yok günaha sokmayın beni.. :lol:
 
Kurumlarda, özelikle kamu işletmelerinde, hatta hayatın içinde "liyakat" denilen bir kavram vardır..

İki buçuk ay kadar önce bir başka başlıkta "liyakat"e kısaca değinmiştim.
Baben' Alıntı:
Kamu görevlerinde "kalifikasyon"un da içerisinde bulunduğu "liyakat" esastır! ...

TDK bu kavramı şöyle açıklıyor:
[size=4]
1 . Layık olma, yaraşırlık, uygunluk, değim.
2 . Yeterlilik, kifayet:
[/size]

Özellikle kamu kurumlarında, her bir görevde çalıştırılacak elemanların özellikleri tek tek belirtilmiştir. İşe başlatma ve yükselme durumunda bu kriterler esas alınır. (Ya da esas alınmalıdır. ;) )

Bu kriterlerin başında, eğitim gelir! O ve ondan sonrası işin niteliğine göre değişir. İlköğretim mezunu birini "müdür", üniversite bitirmiş birini "çaycı" yapamazsınız. Yaparsanız orada bir şeyler "yanlış" gidiyor demektir! Bu bütün dünyada böyledir!

İşte, dananın kuyruğu burada kopuyor. ;) Ülkemizde, özellikle 80 sonrası (öncesi de aslında pek farklı değildi ya ;) ) işsizliğin boyutlarının hayli büyük olması, eğitim-öğretim kalitesinin de, tam tersine, yerlerde sürünüyor olması; partizanlık, yalakalık, adam kayırma vb. kavramları "yükselen değerler" arasına soktu ve "liyakat" altüst oldu! :evil:


Böyle bir girişten sonra, konuya geleyim. Olayın sosyolojik ve psikolojik boyutlarının tartışmasını işin uzmanlarına bırakıyorum. Baskın Oran'ın ele aldığı "Sakızcı" örneğine toplumsal yaşamımız içerisinde o kadar çok rastlıyoruz ki; üç aşağı-beş yukarı bir genelleme yapmak bile mümkündür!

dilemma' Alıntı:
Bence tamamen kişilik meselesi ... Doğum anında üstümüze kalan ve iyisiyle kötüsüyle bugüne taşıdığımız kişiliğimiz. Engelliye engelsize bakmıyor maalesef bu durum. Bu insani bir olay, insan olmanın olumsuz bir yönü. Diğer arkadaşların verdiği örneklere bakarsak eğer daha iyi anlarız. Engelliler için şu farkı olur: + kişiliğimizi olumlu ve olumsuz etkileyen bir engelin mevcut oluşu. Bazısı "bana yaptılar, ben de ardımdakilere yapacağim" cı olur, bazısı, " bana yaptılar, ben neden ardımdakilere çektiriyim.neden benim yaşadığımı yaşasınlar" cı olur ki bu, kişiliğimize yansıyan artı olumsuz nedendir bizim için. Maalesef bunu değiştirmek mümkün değil.

Kendimi düşünüyorum da. Çok saçma yaaa...olması muhtemel bile değil. Benim yapım değil belkide........

...........

Sevgili Dilek, mümkün, mümkün de; geri gitmeyi bırakıp yerinde saymaya başlamalıyız önce. ;) Çünkü; kişilik, genetik bir olaydır ve bunun daha iyiye doğru değişmesi, şu an için, ancak kaliteli eğitim ve zaman içerisinde kuşaklar arası olumlu gen geçişiyle mümkün.


andante' Alıntı:
...

Söylediğin anlamda eşitliğe evet tabikii, ama eşitliğe inanmak öte yandan en büyük eşitsizliktir. Eşitliğin büyük savunucusu olmak demokrasilere yakışan bir şey olsa da,asıl anlamda eşitliğe inanmak, bir diğerini yok saymakla eş değerdedir. Kimse kimseyle eşit falan değildir, hep ama hep çok küçükte te olsa farklılıklar vardır ve bu farklılıklar yani eşitsizliğimiz bizleri biz yapar.
...

Katılıyorum.. Bizim savunduğumuz eşitlik; haklarda olan eşitlik ve fırsat eşitliğidir! İnsanların hiçbiri aynı fabrikadan çıkmış gibi birbirine eşit değildir! Burası tamam.. Ancak; bu kadındır, okumasa da olur, bu hakkı ona vermeyelim! Bu engellidir, görünüm bu işte önemli değildir ama başımıza bir sürü yeni sorun çıkacak, yok bina uygun olacak, yok servis olacak, en iyisi biz ona iş falan vermeyelim, yazıııııııık tahsili de uygunmuş.. türünden EŞİTSİZLİĞE karşıyız!

Atletizm yarışmalarında; düz çizginin arkasındaki herkesin üzerinde eşit ağırlıkta giysi vardır ve aynı zamanda yarışa başlarlar. Ama hiç biri aynı zamanda yarışı bitiremez!

saros1' Alıntı:
...

Sonra bizimkinin iş beğenmemesi var. Resepsiyon memuru olmak istemiyor da, bodyguard olmaya yelteniyor. AYY! Ne ayıp, ne ayıp. Haddini bilmez çocuk. Onun hayalleri olamaz tabi. Hayallerine bile ket vurup, haddini bilmelidir çünkü o.

...

Yine atletizmden örnek vereyim; yüksek atlamada herkesin atlayabildiği bir çıta yüksekliği vardır. Belirli bir baraj yüksekliğinden sonra tüm atletler sıralarını savdıktan sonra çıta yükseltilir. Ta ki birinci belli olana kadar! (Ya da yarışmaya özgü kurallar getirilir.) Herkesin de atlayabileceği çıta yüksekliği daha önceden bellidir aslında! Ve bunu da bilirler ve o yarışmada (eğer anormal bir durum yoksa) kendi rekorlarını denerler.

Demem o ki; Baben'in de, OturanBoğa'nın da, Saros1'in de, Sakızcı çocuğun da bir çıta yüksekliği vardır ve bunu bilmek zorundadırlar! Yoksa yarışamazlar. ;)



Geç oldu. Sonra devam ederim artık. ;) Şöyle bir esprili yorumla bitireyim şimdilik: :lol:

[size=4] ŞİRKETLER, maymun dolu ağaçlara benzer..

Kimi maymunlar bir yolunu bulup ağacın yukarı dallarına tırmanırlar,
kimileri aşağıda kalırlar.

En tepedeki maymunlar aşağı baktıklarında, gülümseyen yüzleriyle
kendilerine bakan bir dizi maymun görürler..

Aşağıdaki maymunlar da yukarı bakar...

ve.... bir sürü g.tten başka bir şey görmezler.. [/size]
 
Benim söylediklerimi Pegasus daha açık bir dille ifade etmiş...

Tamam. Eğitim de elbette önemli ama herşeyde eğitimle bitmiyor maalesef. nice eğitimli nisanlar var ona kalırsa. düşünce yine aynı düşünce. Kendini eğitmekle ve inançla da alakalı bir durum. Sağlam inancı olan bir insan "beterin beteri var" düşüncesini kendinde ön plana çıkarıp engelinin yaşamının önünde engel oluşturmasına müsade etmez. Eğer adamımızın engeli yüzünden bu tavırları sergilediğini düşünürsek tabii. İşin en acınası tarafıysa, bu tavrın sadece engellilere özgü olmadığı. Çevremizde o kadar çok varki bunlardan. Hep daha fazlasını istemek.

Sağlam karakteri olan hiçkimse bu kişinin yaptığını yapmaz. Kendisine yardım etmek isteyenleri terslemek ancak vefa duygusu eksik olan kişilerde yaşanır.
"ne olursa olsun bir iş" dilenirken, sana yardım eden, zor durumdan çıkaran insanlara daha sonra "bunu beğenmedim ben" demenin hiçbir yönünü beğenemem açıkçası. Bu, hırs duygusuyla bile ilişkilendirilemez.
çok basit bir soru soracak kendine, biraz sorgulayacak kendini. Bunun engellilikle, eğitimle, şunla bunla alakası yok:

"benim bu yaptığım doğru mu"
 
Sakatların eşitlik isteği ile hikayenin tam olarak bağdaştığını düşünmüyorum. Bunu nerden çıkardın derseniz, "Başkalarıyla eşit olmak mı, başkalarından -en azından birilerinden- üstün olmak mı?" sorusundan bu çıkarılabiliyor.. Engelliler olarak eşitlik beklentisi her zaman tartışıldığı gibi, düşünce yapısıyla ve engellilerin doğrudan yada dolaylı olarak evlerine kapatılması davranışının değiştirilmesi şeklinde. Yani engelliler olarak asıl beklentimiz bu değilmi. Yukarıda İngiltere örneğinde olduğu gibi engellilere anlayış ve gereken özgürlüğün verilmesi.

Sakızcı hikayesi daha çok kişilik yada psikoloji olarak değerlendirilebilir bence. Kişilik doğuştan mı gelir yoksa çocuk boş bir sayfa olarak gelip aile içinde mi şekillenir orasıda tartışılır. Şimdi küçüklükten beri sakatlığı olanlarımız eminim her zaman arkadaş çevresi olarak, hatta bazıları aile içinde bile bir dışlanma ve baskı hissetmiştir. Bu davranışları kavramaktan uzak ve masumane düşünen çocuk başlarda nedenini sorgulasa da daha sonra eziklik, zayıflık gibi bir psikolojiye sürükleniyor. Bu noktadan sonra sanıyorum kişiliğe bağlı olarak ya tepeden bakan duruma gelme veya eşitlik arzusu yada tepeden bakmanın, bakanların zayıflığı olduğu gerçeğini kavrama ve yaşama kendini kabul ederek devam etme şeklinde değişebilir. Aynı şartlar altında her insanın farklı tepkiler verdiği gerçeğinden yola çıkarsak kişiliğin belirleyici olduğunu söyleyebiliriz..
 
Baben Abimizin (Sevgili Baben hitap şeklim sizi rahatsız etmez umarım) liyakata dair getirdiği çekinceleri anlıyorum.

Yine de bilmeliyiz ki, liyakat sistemi nihayetinde bir sistemdir ve bir anlayış tarafından yönetilmektedir. Günümüzde liyakat, -yani- beceri ölçer sınavlarla hepimizin neye uygun olduğu bir çeşit vahyediliyor. Beceri kurumsallaştırıldı. Seçtiğimiz işten ziyade bize uygun olduğunu söyledikleri işleri yapıyoruz. Becerinin kurumsallaşması, babadan oğula geçen iş zincirini kırmak adına yapıldı. Ve sanırım şuan için tek geçer akçe görülüyor. Ancak beceriyi kurumsallaştıranlar buna öyle bir mana yükledi ki, artık toplumsal saygı elde etmenin en mühim yollarından biri. Tabi beceriyle elde edilen statünün her zaman bir prestij sağlayıp, saygı yaratması mümkün olamaz. Kişinin mizacı da etkili bir faktördür. Sonuç olarak liyakat önemlidir, ama liyakati ölçmek, özellikle de potansiyel olanı çok güçtür. Bu noktada eğitim sisteminin kimi nasıl dışladığı bilinmelidir. Liyakatın yanında kişinin istediği işi yapabilmesi için fırsat yaratılmalıdır. Bu yüzden işe başlamadan, uygun değildir yaftası yapıştırmamak gerekli diye düşünüyorum.

Sakızcı çocuğun bodyguard olamayacağı yönünde ki önyargıya katılmadığımı ise söylemeliyim. ilk olarak bodygourdın görevi nedir diye düşündüğümüzde, çalıştığı mekanın huzur ve sükunetini sağlamaktır. Sakızcı çocuğun sakatlığı ve kullandığı aletler yardımıyla bu işi yürütebilmesi olası. Zaten yıllardır kullandığı değneklerle iyi bir vücut yapmıştır. Eğer kas gücü aranıyorsa eksikliği hissedilmez. Belki de uzak doğu savunma sanatları uzmanıdır. Sormadan bilinmez ki. Ama öyküde, peşinhükümle hemen bu işi yapamayacağına hükmediliyor. Niye ona sormadılar.

-Bak kardeşim bodyguard olanların şu işleri yapması gerek. Bunları yapabilir misin?

Bunun yerine zaten kararı karşısındaki veriyor.

Bunun uç bir örnek olduğunu biliyorum. Fazla zorladığımın da farkındayım. Ancak böyle olmaması için bir sebep de yok.
 
Üst Alt