spastik

Üye
Üyelik
15 Eyl 2005
Konular
55
Mesajlar
749
Reaksiyonlar
81
Bilgi, gerçekten tarafsız mıdır? Yoksa dünyayı, içinde bulunduğumuz toplumsal konumun bize gösterdiği kadarıyla mı tanırız?

Amerikalı feminist düşünür Sandra Harding'in geliştirdiği Güçlü Nesnellik (Strong Objectivity) yaklaşımı, bu soruya önemli bir cevap verir: Gerçek anlamda nesnel bilgiye ulaşmak istiyorsak, yalnızca araştırdığımız dünyayı değil, o dünyaya hangi konumdan baktığımızı da sorgulamalıyız.

Bu düşünceyi engellilik üzerinden ele alalım.

Bir mimar, yeni yapılan bir binanın erişilebilir olduğunu söylüyor. Çünkü binada merdivenlerin yanında bir asansör var. Ancak tekerlekli sandalye kullanan bir birey için asansörün çalışmaması, giriş kapısının dar olması veya kaldırımın önünde park etmiş bir araç, bütün bu mimari başarıyı anlamsızlaştırabilir. Mimar binayı görmüştür; fakat binanın içinde yaşanan güçlüğü deneyimlememiştir.

Bir belediye yetkilisi, kaldırımların yenilendiğini ve ulaşımın kolaylaştırıldığını anlatır. Oysa görme engelli bir birey için hissedilebilir yüzeylerin üzerine bırakılan bir motosiklet, yalnızca bir park ihlali değil, güvenli hareket etme hakkının engellenmesidir.

Bir doktor, hastasının sağlık durumunu tıbbi verilerle açıklayabilir. Fakat engelli bireyin hastaneye ulaşırken yaşadığı zorluğu, muayene odasının fiziksel koşullarını veya sürekli başkalarına bağımlı bırakılmanın psikolojik yükünü yalnızca tıbbi bilgilerle anlayamaz.

İşte Harding'in yaklaşımı tam da burada anlam kazanır. Bir olguyu dışarıdan gözlemlemek ile o olgunun içinde yaşamak aynı şey değildir.

Engellilik üzerine konuşurken çoğu zaman engelli olmayan insanların ürettiği kavramları, politikaları ve çözümleri merkeze alıyoruz. Engelli bireyler ise kendileri hakkında alınan kararların çoğu zaman öznesi değil, nesnesi hâline geliyor. Onlar adına konuşuluyor, onlar için projeler hazırlanıyor; fakat bazen onlara ne istedikleri bile sorulmuyor.

Oysa bir tekerlekli sandalye kullanıcısının, bir görme engellinin, otizmli bir bireyin veya işitme engelli bir kişinin gündelik yaşam deneyimi, akademik raporlarda yer almayan pek çok toplumsal gerçeği açığa çıkarabilir.

Burada önemli olan, engelli bireylerin her konuda kendiliğinden haklı veya yanılmaz olduğunu iddia etmek değildir. Asıl mesele, bilgi üretiminde bugüne kadar dışarıda bırakılmış deneyimlerin de dikkate alınmasıdır. Çünkü farklı toplumsal konumlar, aynı gerçekliğin farklı yönlerini görünür kılar.

Bu yaklaşım, engelliliği yalnızca bireyin bedensel veya zihinsel farklılığı üzerinden değerlendirmek yerine, toplumun oluşturduğu engelleri de sorgulamamızı sağlar. Bazen engel, bireyin bedeninde değil; erişilemeyen bir binada, duyulmayan bir talepte, okunamayan bir belgede veya değiştirilmeyen toplumsal önyargılardadır.

Belki de asıl sorgulamamız gereken şudur: Bir toplum, engelli bireyleri anlamak için ne kadar çaba gösteriyor, yoksa onları kendi alışkanlıklarına uyum sağlamaya mı zorluyor?

Sandra Harding'in güçlü nesnellik düşüncesi bize önemli bir entelektüel sorumluluk yükler: Kendi konumumuzu sorgulamadan başkalarının hayatı hakkında kesin hükümler vermemeliyiz.

Çünkü gerçek eşitlik, başkaları adına iyi şeyler düşündüğümüzü söylemekle değil, onların deneyimlerini dinlemekle başlar.

Belki de daha adil bir dünya kurmanın ilk şartı, engelli bireylere nasıl yaşamaları gerektiğini anlatmak değil; onların yaşadığı dünyayı anlamayı öğrenmektir.