Engellilik ve Varoluş: Bize Verilen Hayatla Ne Yapacağız?
İnsanlık tarihi boyunca cevaplanamayan soruların başında şu gelir: Dünyaya neden geldik? Bir amaç uğruna mı yaratıldık, yoksa kendimizi anlamlandıramadığımız bir evrenin içine mi fırlatıldık? Bu sorunun kesin cevabını bugün de bilmiyoruz. Ancak varoluşçu düşünürlerin dikkat çektiği önemli bir nokta vardır: Nasıl geldiğimizden çok, geldikten sonra ne yaptığımız önemlidir.
Engelli bireyler açısından bakıldığında bu soru daha da çarpıcı bir hâl alır. Çünkü kişi dünyaya işitme, görme, bedensel ya da başka bir engelle gelebilir. Bunlar bireyin seçmediği gerçekliklerdir. Kimse doğmadan önce hangi bedene, hangi yeteneklere ya da hangi sınırlılıklara sahip olacağını belirlememiştir. Hayatın ilk adaletsizliği belki de burada başlar.
Fakat varoluşçu düşünce tam da bu noktada devreye girer. İnsan, başına gelen her şeyi seçemez; ancak başına gelenlere nasıl yaklaşacağını seçebilir. İşte özgürlük de tam olarak burada başlar.
Serebral palsiyle, görme engeliyle, işitme engeliyle ya da başka bir farklılıkla yaşamak kolay değildir. Toplumun önyargıları, fiziksel engeller ve sosyal dışlanma çoğu zaman bireyin önüne kendi engelinden daha büyük duvarlar örer. Ancak insanı yalnızca maruz kaldıkları tanımlamaz. İnsan aynı zamanda verdiği cevaplardan oluşur.
Fransız filozof Jean-Paul Sartre, "İnsan seçimlerinin toplamıdır" der. Bu söz engellilik bağlamında düşünüldüğünde oldukça anlamlıdır. Çünkü mesele yalnızca hangi engelle yaşadığımız değil, o engelle nasıl bir hayat kurduğumuzdur. Kimimiz öfkeyi seçer, kimimiz kabullenişi; kimimiz mücadeleyi, kimimiz teslimiyeti. Hayatın anlamı çoğu zaman tam da bu tercihlerde gizlidir.
Elbette burada romantik bir iyimserlikten söz etmiyoruz. Engellilik ne bir kahramanlık hikâyesidir ne de insanı otomatik olarak bilgeleştiren bir deneyimdir. Acıları, yorgunlukları, kayıpları ve hayal kırıklıkları vardır. Ancak bütün bunların ortasında insanın elinden alınamayan son bir özgürlük kalır: Kendi tavrını belirleme özgürlüğü.
Viktor Frankl, Nazi toplama kamplarında yaşadığı korkunç deneyimlerden sonra şu sonuca ulaşmıştı: "İnsanın elinden her şey alınabilir; fakat bir şey hariç: Herhangi bir durumda kendi tutumunu seçme özgürlüğü." Bu düşünce engelli bireyler için de güçlü bir anlam taşır. Çünkü bedenin bazı sınırları olabilir; fakat insanın hayatına vereceği anlam, çoğu zaman bu sınırların ötesinde şekillenir.
Belki de hayatın en önemli muhasebesi, ömrün sonuna yaklaşıldığında yapılır. İnsan geriye dönüp baktığında ne görecektir? Sürekli ertelenmiş hayaller mi? "Keşke"lerle dolu yıllar mı? Yoksa bütün zorluklarına rağmen yaşanmış, üretilmiş, sevilmiş ve mücadele edilmiş bir hayat mı?
Dünyaya gelmeyi seçmedik. Dünyadan ne zaman ayrılacağımızı da büyük ölçüde seçemiyoruz. Fakat bu iki bilinmezlik arasında kalan zaman bize ait. Asıl soru şudur: Bu zamanı nasıl kullanacağız?
Engellilik, insanın hikâyesinin tamamı değildir; yalnızca bir bölümüdür. İnsan, sahip olmadığı yetilerden ibaret olmadığı gibi, sahip olduğu imkânların toplamı da değildir. İnsan, kendisine verilen şartlar içinde kurduğu anlamdır.
Sonuçta hepimiz bir gün hayatın son sayfasına geleceğiz. O gün önemli olan kaç adım attığımız, kaç merdiven çıktığımız ya da kaç engeli aşamadığımız olmayacak. Önemli olan, bize verilen hayatın hakkını verip vermediğimiz olacak.
Çünkü insanı belirleyen şey, hangi şartlarda yaşadığı kadar; o şartların içinde kim olmayı seçtiğidir.
