Bir insana neden engelli deriz? Yürüyemediği, göremediği, duyamadığı ya da toplumun alışageldiği biçimde hareket edemediği için mi? Peki asıl soruyu değiştirelim: Bir insanı engelli yapan gerçekten bedeni midir, yoksa o bedeni hesaba katmadan kurulmuş bir dünyanın kendisi mi?
Engellilik yalnızca tıbbi bir durum değil; aynı zamanda dilin, toplumsal kabullerin ve iktidar ilişkilerinin şekillendirdiği bir kavramdır.
Derrida'nın yapısöküm düşüncesi, doğal ve değişmez kabul ettiğimiz kavramların nasıl inşa edildiğini sorgulamamızı sağlar. Bu yaklaşımı engelliliğe uyguladığımızda karşımıza sağlam ve engelli, normal ve anormal, yeterli ve yetersiz gibi toplumsal ayrımlar çıkar. Peki bu ayrımları kim, hangi ölçütlere göre belirlemiştir?
İki ayağı üzerinde yürümek neden norm kabul edilirken tekerlekli sandalye kullanmak yetersizlik olarak görülür? Bir metni gözleriyle okumak neden okuryazarlığın tek biçimi sayılır?
Asıl mesele, insan bedenlerinin farklı olması değil, dünyanın bu farklılıklardan yalnızca bazılarını esas alarak tasarlanmasıdır.
Engellilik bazen bedende değil, merdivenin kendisindedir.
Bir kamu binasına yalnızca merdivenle giriş yapılmışsa tekerlekli sandalye kullanan bireyin binaya ulaşamaması onun yetersizliği midir? Toplu taşımada sesli bilgilendirme bulunmadığında görme engelli bireyin yaşadığı güçlük kimin sorumluluğundadır?
Bu örnekler, sorunun yalnızca bireyin fiziksel özelliklerinde değil, toplumsal düzenin erişilebilirlik anlayışında da bulunduğunu gösterir.
Toplumun ideal insan tasavvuru genellikle bağımsız, üretken, hızlı hareket eden ve başkasına ihtiyaç duymayan bireydir. Oysa hayatın farklı dönemlerinde hepimiz başkalarının desteğine ihtiyaç duyarız.
Bu nedenle bağımsızlığı kimseye ihtiyaç duymamak olarak tanımlamak yanlıştır. Gerçek bağımsızlık, kişinin ihtiyaç duyduğu desteğe erişebilmesi ve kendi hayatına ilişkin kararları kendisinin verebilmesidir.
Engelli bir çocuğun okula kabul edilmesi bir lütuf değil, eğitim hakkının gereğidir. Kamu binalarının erişilebilir olması ise bir nezaket değil, kamusal sorumluluktur.
Levinas'ın başkasına karşı sorumluluk düşüncesi burada anlam kazanır. Öteki insanı kendi ölçülerimize göre değerlendirmek yerine, onun varlığını ve haklarını kabul etmeliyiz. Engelli bireyle karşılaştığımızda ilk sorumuz onun neleri yapamadığı değil, eşit koşullarda nasıl bir arada yaşayabileceğimiz olmalıdır.
Oysa engelli bireyler de herkes gibi mutlu olabilir, üzülebilir, başarabilir, başarısız olabilir ve yorulabilir. Her zaman bir başarı hikâyesi anlatmak zorunda değildirler.
İnsanı değerli kılan, başkalarına ilham vermesi değil, insan olmasıdır.
Bu yaklaşım, hastalığı, ağrıyı veya fiziksel güçlükleri inkâr etmek anlamına gelmez. Aksine, bireyin yaşadığı güçlüklerin toplumsal düzen tarafından nasıl artırıldığını görmemizi sağlar.
Çalışma hayatından eğitime, ulaşımdan mimariye kadar bütün kamusal alanlar insan çeşitliliğini dikkate alarak düzenlenmelidir. Çünkü erişilebilirlik bir ayrıcalık değil, eşit katılımın temel koşuludur.
Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik gücüyle veya fiziksel altyapısıyla ölçülmez. Farklı bedenlere, ihtiyaçlara ve yaşam biçimlerine ne kadar yer açabildiği de gelişmişliğinin göstergesidir.
Derrida'nın düşüncesinden hareketle şu soruyu sormalıyız: Normal kabul ettiğimiz hayatın dışında bıraktığımız insanlar mı farklıdır, yoksa bizim normal diye inşa ettiğimiz hayat mı eksiktir?
Çünkü mesele engelli insanların dünyaya uyum sağlaması değil, dünyanın bütün insanlara ait olduğunu kabul etmesidir.
Belki de gerçek engelleri aşmak, önce dünyayı değil, dünyaya bakışımızı değiştirmekle başlayacaktır.
Engellilik yalnızca tıbbi bir durum değil; aynı zamanda dilin, toplumsal kabullerin ve iktidar ilişkilerinin şekillendirdiği bir kavramdır.
Derrida'nın yapısöküm düşüncesi, doğal ve değişmez kabul ettiğimiz kavramların nasıl inşa edildiğini sorgulamamızı sağlar. Bu yaklaşımı engelliliğe uyguladığımızda karşımıza sağlam ve engelli, normal ve anormal, yeterli ve yetersiz gibi toplumsal ayrımlar çıkar. Peki bu ayrımları kim, hangi ölçütlere göre belirlemiştir?
İki ayağı üzerinde yürümek neden norm kabul edilirken tekerlekli sandalye kullanmak yetersizlik olarak görülür? Bir metni gözleriyle okumak neden okuryazarlığın tek biçimi sayılır?
Asıl mesele, insan bedenlerinin farklı olması değil, dünyanın bu farklılıklardan yalnızca bazılarını esas alarak tasarlanmasıdır.
Engellilik bazen bedende değil, merdivenin kendisindedir.
Bir kamu binasına yalnızca merdivenle giriş yapılmışsa tekerlekli sandalye kullanan bireyin binaya ulaşamaması onun yetersizliği midir? Toplu taşımada sesli bilgilendirme bulunmadığında görme engelli bireyin yaşadığı güçlük kimin sorumluluğundadır?
Bu örnekler, sorunun yalnızca bireyin fiziksel özelliklerinde değil, toplumsal düzenin erişilebilirlik anlayışında da bulunduğunu gösterir.
Normal dediğimiz şey gerçekten normal mi?
Michel Foucault, toplumların normal ve anormal kavramları üzerinden bireyleri sınıflandırdığını ve belirli kalıplara yönlendirdiğini anlatır. Engellilik de bu normalleştirme mekanizmasının içinde anlam kazanır.Toplumun ideal insan tasavvuru genellikle bağımsız, üretken, hızlı hareket eden ve başkasına ihtiyaç duymayan bireydir. Oysa hayatın farklı dönemlerinde hepimiz başkalarının desteğine ihtiyaç duyarız.
Bu nedenle bağımsızlığı kimseye ihtiyaç duymamak olarak tanımlamak yanlıştır. Gerçek bağımsızlık, kişinin ihtiyaç duyduğu desteğe erişebilmesi ve kendi hayatına ilişkin kararları kendisinin verebilmesidir.
Engellilik bir merhamet değil, hak meselesidir
Engelli bireylere yönelik yaklaşımda sıkça karşılaşılan sorunlardan biri, hakların yerine merhametin konulmasıdır. Oysa eğitim almak, çalışmak, seyahat etmek ve toplumsal yaşama katılmak bir iyilik değil, temel insan haklarıdır.Engelli bir çocuğun okula kabul edilmesi bir lütuf değil, eğitim hakkının gereğidir. Kamu binalarının erişilebilir olması ise bir nezaket değil, kamusal sorumluluktur.
Levinas'ın başkasına karşı sorumluluk düşüncesi burada anlam kazanır. Öteki insanı kendi ölçülerimize göre değerlendirmek yerine, onun varlığını ve haklarını kabul etmeliyiz. Engelli bireyle karşılaştığımızda ilk sorumuz onun neleri yapamadığı değil, eşit koşullarda nasıl bir arada yaşayabileceğimiz olmalıdır.
Acınmak da görünmez bir engeldir
Engelli bireyleri sürekli acınacak ya da ilham verici kahramanlar olarak görmek de ayrımcılığı yeniden üretebilir. Çünkü bu yaklaşım, onların sıradan insanlar olarak görülmesinin önüne geçer.Oysa engelli bireyler de herkes gibi mutlu olabilir, üzülebilir, başarabilir, başarısız olabilir ve yorulabilir. Her zaman bir başarı hikâyesi anlatmak zorunda değildirler.
İnsanı değerli kılan, başkalarına ilham vermesi değil, insan olmasıdır.
Asıl dönüşüm zihnimizde başlamalı
Engelliliği yalnızca bireyin bedensel özellikleri üzerinden açıklamak yeterli değildir. Bedensel farklılıklarla çevresel ve toplumsal koşullar arasındaki ilişkiyi birlikte değerlendirmek gerekir.Bu yaklaşım, hastalığı, ağrıyı veya fiziksel güçlükleri inkâr etmek anlamına gelmez. Aksine, bireyin yaşadığı güçlüklerin toplumsal düzen tarafından nasıl artırıldığını görmemizi sağlar.
Çalışma hayatından eğitime, ulaşımdan mimariye kadar bütün kamusal alanlar insan çeşitliliğini dikkate alarak düzenlenmelidir. Çünkü erişilebilirlik bir ayrıcalık değil, eşit katılımın temel koşuludur.
Engelleri değil, insanı merkeze almak
Engellilik üzerine düşünürken sorgulamamız gereken, insanı belirli bir beden ölçüsüne, hareket biçimine veya üretkenlik kapasitesine göre değerlendirme alışkanlığımızdır.Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik gücüyle veya fiziksel altyapısıyla ölçülmez. Farklı bedenlere, ihtiyaçlara ve yaşam biçimlerine ne kadar yer açabildiği de gelişmişliğinin göstergesidir.
Derrida'nın düşüncesinden hareketle şu soruyu sormalıyız: Normal kabul ettiğimiz hayatın dışında bıraktığımız insanlar mı farklıdır, yoksa bizim normal diye inşa ettiğimiz hayat mı eksiktir?
Çünkü mesele engelli insanların dünyaya uyum sağlaması değil, dünyanın bütün insanlara ait olduğunu kabul etmesidir.
Belki de gerçek engelleri aşmak, önce dünyayı değil, dünyaya bakışımızı değiştirmekle başlayacaktır.

