Güncel İçerik

Merhabalar

Engelli haklarına dair tüm içerikten üye olmaksızın yararlanabilirsiniz.

Soru sormak veya üyelere özel forumlarlardan ve özelliklerden yararlanabilmek içinse sitemize üye olmalısınız.

Teksan İnovatif Medikal: Engelliler, Engelli Çocuklar, Hasta ve Yaşlılar için emsalsiz ürünler

Engelliler Güzellik Yarışması / Sakatlar için yol ayrımı: taklit mi, eleştiri mi?

Kardelen benim sorularıma cevap vermemiş yüzeysel manevralarla savuşturmayı tercih etmişsin. Neyse çok önemli değil. Sadece küçük bir düzeltme yapayım. Hayatımın anlamı kimseyi ilgilendirmz derken ifadeyi yanlış kullanmışım. Sanki senin soruna tepki göstermişim gibi çıkmış. Aslında orda bu olayın öznelliğine vurgu yapmak istedim.

İkinci olarak da andanteye verdiğin cevapta sınıf bilincinden bahsediyorsun. Klsik hatayı yapıyorsun orda da. Bireyin bilincini onun ait olduğu sınıfın bilincine eşitliyorsun. Marksizmin en büyük yanılgılarından birisidir bu. Bu mantıkla 32 . gün programında marksistlerden çaldığı terminolojiyle militanlık yapmaya çalışan bir türbanist kızı anımsattın bana. Yayında bize oligarşikler diyordu. bu kızımız kanada da eğitim almıştı. Yurtdısnda yedi yıl eğitim alan bu kız türbanı reddettiğimiz için bize oligarşik diyordu. Ben de söz alıp inşaat işçisi bir babanın çocuğu olduğumu söyledim. :) Yani diyeceğim o ki bu türban olayında görüldüğü üzere taraftarların arasında toplumun her sınıfından insan var. Aynı şey benim de aralarında bulunduğum karşıtları için de geçerlidir.


Kısaca bireyin bilinci ait olduğu ekonomik sınıfla açıklanabilecek bir şey değildir. Bilinç ve sınıf örtüşmsi bu anlamda çok sorunludur. Anımsatayım dedim sadece.

Ayrıca bu konuyu kişisel tartışma haline getirmeyeceğiniz için de sizlere teşekkür edeyim kendi adıma.
 
Gördüğüm bir hatayı düzeltmeye çalışırken pegasus benden önce davrandığı için tekrara girmeyeceğim.Söyleyeceklerimin yanlış anlaşılmasını cidden istemiyorum.Yaşayarak öğrenmek çok daha farklı bir olgu. Binlerce milyonlara kitap okumamıza rağmen bizlerin yaşarken öğrendiklerini kitaplarda bulamayız. Ve bu sebepledir ki bireyin bilincini ait olduğun sınıfın bilinciyle eşitliyiveriyoruz. İnan bana bizde aynı hatayı yaptık. Ama yaşayarak bu yanlışı görebildik.

Asla olayları kişişelleştirmek gibi bir anlayışım yoktur. Bu cümleyi yazmış olmamı bile garipsiyorum.

Ancak Oblomov dan söz etmen çok iyi olmuş. Başucu kitaplarımdan biridir Ve Gonçarov un yaklaşık 150 yıl önce anlatmaya çalıştığı gerçeği lise yıllarımda okurken görememenin, göremememizin sıkıntılarını da yaşamadık değil hani.

Çok basit bir anlatımla bir çeşit tembellik anlayışıyla birleştirilen roman kahramanı Oblomov, psikolojiye de girerek Oblomov luk adı altında bir çeşit davranış bozukluğunun isim babası da olmuştur.

Bu yönüyle ilgi alanımda olmasına rağmen ben romandaki asıl anlatılmak istenilen düşünceyi alkışlayanlardanım.

Okumamış olabilen sevgili arkadaşlarım için özetleyecek olursam Oblomov bir sürü güzel özelliklere , yeteneklere sahip olmasına rağmen başladığı işi bir türlü son derece haklı nedenlerle bitiremeyen bir karakterdir. Ve çok yakın bir arkadaşı daha vardır. Şholtz. O ise Oblomov un tam tersi hiçbir meziyeti olmayan yeteneksiz sıradan biridir. Ama Oblomov dan farklı olarak aklına koyduğunu hangi koşullarda olursa olsun bitirmeye gayret gösteren ve sonuçlandıran biridir.

Yazarımız bu iki kişiyle doğu ve batı kültürleri arasındaki farkı anlatmaya çalışır. Oblomov doğu kültürünü, Şholtz da batı kültürünü temsil eder. Ve hepimizde doğu kültürüne ait o garip tembelliğin var olduğunu vurgulamaya çalışır.

Daha da önemlisi romanın sonun da Oblomow u öldürür.

Verdiği mesaj çok anlamlıdır. Batı kazanacaktır der mesajında. Hiçbir özelliği olmadığı halde batı ya yaşama hakkını tanırken son derece ince bir sosyolojik gerçekle bugünleri görebilmiş bir yazardır.En güzel tarafı da bu gerçekleri iki roman Kahramanının değişik karakterleriyle roman şeklinde verir bizlere.
 
Medya televizyonda kadının bedenini fütursuzca ve acımasızca sömürmektedir. Masum gibi görünen güzellik yarışmalarıyla beyinlere yerleştirilen örnek kadın vücutları, (bir kolu bir bacağı olmasa da.. sandalyede oturduğundan salına salına yürüyemese de.. estetiğine zarar veren bir kamburu da olsa.. eldekinin istenilen kalıba sokulması yeterlidir) dolayısıyla kapitalizmin satın alma ilkesini sağlamlaştırmaktır.

Kesilip biçilen vücutlar, sapkın bir estetikle dayatılan güzellik anlayışı……vs. Bu güzellik yarışmalarının sponsorluğunu yapanlar da yine kadınlara yönelik çeşitli kozmetik malzemeler, temizleyici ve hijyenik ürünler, vücut ve yüz bakım ürünleri imal eden, spor sektörüne yönelik üretim yapan……. vs. sayılamayacak kadar çok geniş bir alana hakim bulunan büyük şirketlerdir.

Hayatın tek amacı, hep bir şeyleri ve hep daha fazlasını satın almaktan ibaret olmaktadır. İşte egemen ideoloji böylece, mutlaka doğrudan fiziki baskı oluşturmadan da kitleler tarafından benimsenir. Çünkü egemen ideoloji öyle bir niteliğe sahip ki, kadınlar kendilerine erkekler tarafından biçilen rolü içselleştirebiliyor ve ona yıkılması zor bir sağlamlık kazandırıyor.

Aslında kültürümüze dayatılan 14 şubatların da güzellik yarışmalarının da bütün amacı budur. Daha çok mal satmak, daha çok kâr elde etmek. Kapitalizm için her şey paradır. Aldığımız her nefesten, attığımız her adıma.. içtiğimiz suya kadar... Marx "bir kapitalist gölgesini satamadığı ağacı keser.." diyerek çok güzel anlatıyor aslında kapitalizmin cibilliyetini.

Yoksa 5 yaşına kadar düşürülen bu güzellik yarışmalarında, minik bedenleri yarı çıplak podyumlarda dans ettirmenin başka nasıl bir amacı olabilir?
 
Evet, haklısın Pegasus. Çünkü o soruları yanıtlamaya zamanım yoktu. Şimdi de yok. Ama çok kısaca bir şeyler söylemek istiyorum.

Sınıf bilinci meselesine gelince… Bir kişi, ekonomi politik bilmezse, artı değeri bilmezse, bir nesnenin kullanım değerini, değişim değerini, vasıflı/yalın emeği, metaların üretimini v.s. vs. bilmezse, o insanda sınıf bilinci oluşamaz. Ha! Marks’ı anlamak o kadar da kolay değil. Milletlerin Zenginliği okuyacaksın. Ricardo’yı okuyacaksın. Ne bileyim diğer ekonomik kuramları bileceksin de Marks’ı anlayacaksın.

Peki! Bizim tüm bunları okumaya, anlamaya zamanımız var mı? Çalışma tüm yaşamımızı dolduruyor. Ayrıca, ekonomik terimleri bilmeyen birine yukarıda saydıklarımı nasıl anlatacaksın. Bir de tabii, yalnızca ekmek derdinde olan birisi, ne kuramlarla ilgilenir ne de başka şeylerle… O yalnızca karnını doyurmak derdindedir. Sistemin içinde yoğrulan birisi, sistemin kuşatması altında olduğundan, ne ezildiğinin farkında ne ezdiğinin. Bir kapitalistle konuş bakalım, sen işçileri sömürüyorsun dediğinde ne yanıt verecek. İşçiler içinde tersi geçerli...

Şimdilik bu kadar… Umarım, gelecekte bol bol diğer ayrıntılara gireriz. Yığınla yapmam gereken şey var. Oblomovluk yapacak zaman değil :D :D
 
Bireyin bilincini onun ait olduğu sınıfın bilincine eşitliyorsun.
"Bireysel bilinç"le "sınıfsal bilinç" birbirinden çok farklı şeyler.. Aynı cümlede kullanmak bile abes oluyor! :)

İlkin kaynakları farklı.. Bireysel bilinç, ağırlıklı olarak kitaplardan, medyadan, sinema vb.'den özel çabalarla kazanılır.. Yani "teoriden"! Sınıfsal bilinçte ise, teorinin yanı sıra pratik de önemli yer tutar.. O sınıftan insanlarla yaşanılan hayattan çıkarılan dersler de vardır. Sendikal vb. örgütlenme çalışmaları, anayasal hak olan grev, boykot, gösteri yürüyüşü vb.. "işçi sınıfı bilinci"ni oluşturan kavramlardır. (Örneğin "grev" için "okul" tabirini kullanırlar.. Kapitalist düzenin hiçbir okulunda kazanamayacağın dersleri kazanırsın orada!)

Yani, işçi ya da burjuva çocuğu olmak değil, birey olarak hangi safta yer tuttuğun önemlidir bilinç kategorizasyonunda..

Ha .. Bir de "insan, nasıl yaşıyorsa öyle düşünür"müş genellemesi var ki, büyük ölçüde doğrudur! Yaşamadığın şeyleri düşünemezsin ki, di mi? ;) Belki hayal edersin..

Pegacım,
Örnek vermişsin işte.. Yaptığın sunumda "sınıf bilincin" (burada "burjuva sınıf bilinci" oluyor :D ) tam olsaydı, o "oğlum bunlar kitap lafları." eleştirisini almazdın.. Yaşadığın pratikten kazandığın dersleri anlatırdın..



Burada bir virgül atayım ve genel olarak sınıf nedir, biz neredeyiz? Sorularına cevap arayalım:
[size=4]...
SOSYAL SINIF: dedik mi, ilkin Modern ekonomi temelini ve onu belirlendiren EGEMEN ÜRETİM yordamını göz önüne getiriyoruz. Her toplumun sosyal sınıfları, her şeyden önce, o toplumun "EGEMEN EKONOMİ" ilişkilerinde DOLAYSIZCA, yani BİRİNCİ KERTEDE görevli bulunan insan kümeleridir.
"EGEMEN EKONOMİ" der demez şunu anlıyoruz: Demek her toplumda başkaca "EGEMEN OLMAYAN EKONOMİ VE ÜRETİM" biçimleri de vardır. Modern burjuva toplumunda egemen üretim biçimi KAPİTALİST ÜRETİM yordamıdır.. Kapitalist toplumun sosyal sınıfları, ancak KAPİTALİST ÜRETİM YORDAMI içinde DOLAYSIZCA, yani BİRİNCİ KERTEDE görevli bulunan insanların kümeleşmeleridir. Ve ancak o kümelerin ilişkileri Modern toplum sınıfları bakımından düşünce ve davranış konusu edilebilirler.
Bir üretim yordamı üzerinde DOLAYSIZCA görevli bulunan sosyal sınıflar başlıca iki karakterle birbirlerinden ayırt edilirler:
1. O sınıfların DURUMLARI başka başkadır.
2. O sınıfların ÇIKARLARI başka başkadır.
Modern toplumda İŞVEREN sınıflarının durumu: ÜST ve GÜDÜCÜ sınıf olmak; İŞÇİ sınıfının durumu: ALT ve GÜDÜLEN sınıf olmaktır. Gene modern toplumda, İŞVEREN sınıfının çıkarı: elinden geldiği kadar çok ARTI-DEĞER koparmak, yani SÖMÜRMEK; İŞÇİ sınıfının çıkarı ise; elinden geldiği kadar az ARTI-DEĞER koparttırmak, yani SÖMÜRÜLMEMEK tir.


Sosyalizm, 7 bin yıldır süregelen ve bin 500 yıl, boyuna doğarak sonra batmış Medeniyetlerin örneğinden ders almıştır. İnsanlar arasındaki HAYVANCA savaşı insana yaraşır BİLİNCE çıkarmıştır. Sınıflar savaşını Medeniyet kazançlarına ve toplum yaşantısına en az zarar verecek biçimlerde İNSANCA DÖVÜŞE çevirmiştir. Sosyalizm insan topluluğu içinde en son kalıntılarıyla HAYVANLIĞI kaldırmaktır. O bakımdan Sosyalizm düşmanlığı insanlık düşmanlığıdır. Sosyalizmi bile bile istememek, kapitalizmin bu günkü durumuyla toplumda HAYVANLIĞI sürdürmektir.


1-BİRİNCİL sosyal sınıfların İÇLERİNDE bulunan İKİNCİL insan bölüklerine bizde daha çok ZÜMRE adı veriliyor. İşveren sınıfı içinde: Sanayiciler, Ziraatçılar, Bankacılar, Tüccarlar vb. gibi bölüklere işveren sınıfının başka başka ZÜMRELERİ denir.
2- BİRİNCİL sosyal sınıfların DIŞLARINDA bulunan İKİNCİL insan bölüklerine bizde daha çok TABAKA adı veriliyor. Çünkü bunlar birincil sosyal sınıflardan çok daha heterojen (gayri mütecanis), altlı üstlü bir hayli durum ve çıkar, farkları gösteren basamaklaşmalara uğramışlardır. Onun için bu sosyal kümelere, onları sosyal sınıflardan ayırmak üzere SOSYAL TABAKALAR denmelidir.


Sosyal tabakalar deyince ilkin iki grup göz önüne getirilir:
a) GEÇMİŞ TARİHİN YADİGÂRI OLAN SOSYAL TABAKALAR: Geçmiş çağların üretim yordamları kapitalizm şartları içinde sürünüp gittiği için ayakta dururlar. Bunların en ünlüleri büyük KÖYLÜ TABAKALARI ile ESNAF TABAKALARIDIR. Kapitalizm kendi kanununa uyup gereği gibi gelişseydi, bu iki büyük tabaka yeryüzünden silinebilirdi.
b) MODERN GÜDÜMÜN YADİGÂRI OLAN SOSYAL TABAKALAR: Bunların en göze çarpanları USTABAŞLAR ile AYDINLARDIR. Bu tabakaların üretimle ilişkileri dolaylı yoldan: İDARE, SİYASET güdümleri için olur.


Buraya kadar gerek Tarihin geçmişinden, gerekse GÜDÜMÜN geleceğinden doğmuş sosyal tabakaları başkalıkları içinde bulduk. Bu sosyal tabakaların bir de ortak yanları vardır. Hepsi de KÜÇÜK MÜLK SAHİBİ tutumundadırlar. "KÜÇÜK KİŞİ MÜLKİYETİ": esnafı ve köylüyü verimsiz küçük üretim cenderesinde kısır çabalarla boğuyor; aynı küçük özel mülkiyet, aydını ve gözeticiyi haksız sömürüye bekçi köpeği yaparak insan haysiyetine aykırı vicdan işkencesi ile yozlaştırıyor.


.. Tarihin yadigârı ve Modern güdümün yadigârı olan sosyal tabakaların topuna birden "KÜÇÜKBURJUVA" tabakaları denilmektedir. Küçük burjuva tabakaları, "KÜÇÜK" oldukları için maddece ve manaca ezilip sömürüldüğüne göre, İŞÇİ SINIFI'na yakındırlar. Aynı tabakalar "BURJUVA" yani "ÖZEL MÜLKİYET" denilen ismi var cismi yok tabu ile çarpılmış bulundukları için, İŞVEREN sınıfının zafer arabasına bağlı kalırlar. Bir yandan bağımsız hiç bir düşünce ve davranışa sahip olamazlar. En sarma uyduruklara inanır ve aldanırlar. Öte yandan anarşiye dek "BAĞIMSIZ" görünmek karasevdasından kurtulamazlar. Hiçbir kolektif aksiyonu ölüm dirim ölçüsünde benimsemeyen küçük-burjuvalar, kendisini beğenmiş ukalalık illeti ile inmeli olurlar.
[/size]

Artı: "Küçük burjuva güce tapar." diye bir söylem vardır. Yani, o an kimi daha güçlü gördüyse onun yanında yer alır.. Senin "reklâmcı oldular vb." diye eleştirdiğin elemanların, zamanımızda çokça görülen liboş dönek taifesinin karakteri böyledir işte..


Bir ilginç yan da; bu küçük-burjuva tabakası, nicel (sayısal) olarak korkunç bir ağırlıktadır. Bu coğrafyada işçi sınıfı 15 milyon kadar (ki onun da gerçek anlamda sınıf bilinci almış, küçük burjuva hastalıklarından kurtulmuş olanları çok çok daha az :( ) Burjuva sınıfı ise binlerle ölçülür.. Yani kabaca 70 milyonun 55'i küçük-burjuva.. Ancak, bu tabaka içerisinde yer alan mürekkep yalamış taifenin :D , yani aydınların, yani bizim kimden yana yer tuttuğumuz çok çok önemlidir.


Bu arada; senin zaman zaman (hatta yukarılarda biyerde de) dile getirdiğin "Marks yanılmış" eleştirine de değineyim:

Marks o ünlü sözünde -bence her şeyin özeti- "İşçiler! Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok! Oysa kazanacağınız yeni bir dünya var...!!! Bütün dünyanın işçileri birleşin..!!!"

"Bütün insanlar .." demiyor ki… Sen nereden çıkardın yanıldığını anlayamadım.. :?



Ol sebeple, Marks'ın yanılgılarını aramak yerine, sınıf bilincini daha da güçlendirmeni öneririm abin olarak. Bilirsin severim seni.. ;)
 
Canım abim. Mark yanılmış derken tabiki bilinçli söyledim. Sen onun hiçbir şekilde yanılamayacak peygamberimsi bir varlık oldugunu düşünebilirsin. Ama ben valla billa öyle düşünmüyorum. İnsanlığa müthiş tespitleriyle çok büyük katkıda bulunan bu büyük adamın bir sürü yanılgısından biridir bu sadece. Ben sınıf birey bilinci nedir bilmiyor değilim. ancak Marks ın söyleminde bireyin davranışlarının ve tutumunun kökenninde onun ait olduğu ekonomik sınıf vardır. Bu iddiasını eminim sen bile reddedersin. yok öyle bir şey çünkü.
 
Yaa.. Elbette Marks da, Engels de her şeyden önce insandırlar. Bunu kendileri de bir çok defa ifade etmişlerdir.. Elbette yanılabilirler.. 150 yıl geçti aradan.. Bazen öyle oluyor ki 15 dakika sonra yanıldığımızı anlıyoruz, biz bile.. :p 150 yıl önceki koşulları düşününce çoğu "yanılgının" sözünü bile etmeye değmiyor.. Her şeyden önce baba diyalektiğin "zaman ve mekan" ilkesi var unutma! Bu bile yeter onun büyüklüğünü kanıtlamak için, bence. ;)
 
Olaylara sistemli bakmak güzel bir şey..İnsanların bütünsel bakış açısı olması elbet gerekir..Sorunun köküne inmek
elbet en iyi yöntemdir..Ancaaaaaakkk...

2x2=4 eder ve birde biz varız ettimi beş..Yada 5:2=2 elde kalan bir bizsek..Bu denklemleri anlatmak için ya kusuratı
kullanacağız yada açıklama yapacağız..Benim bu sitede gördüğüm şeyse, olayları/olguları, inandığımız inanca doğrulatma
çabasının çok fazla abartıldığı..

Her olaya/olguya değişik açılardan bakılabilir..Ekonomik, felsefi, dini, milli, mesleki, sanatsal yada psikolojik..
Pega başka bir başlıkta eleştiriyor, engelliler örgütlenme için daha hazır değil diye..Sebep olarak da başlıklara yazı
yazanların sayısının azlığını gösteriyor..Haklı olabilir de.. Yine annnncakkkk...

Burada insanların bilmesi gereken bir şey var..Sanki her tartışmanın ana konusu, marx, hegel, nietzche, yada buna benzer
DEV insanların bakış açısına doğrulatılmak zorunda..Böyle bir ön yargı yerleşmiş, bende kapıldım neredeyse..Oysa bunların
tartışıldığı akademik platformlar var..Burada ortak payda sadece engelli olmak ve engelli insanlarla birlikte olmaksa;
Herkesin bulunduğu düşünce neresi ise, neye ihtiyaç duyuyorsa, nasıl mutlu olacaksa ona göre söylemesi/yazması gerekmez mi?

Bu Dev insanların adları sıralanarak, bak ''o dev adam bile böyle söylemiş'' sen kimsin, denilerek katılımcı sayısı
engelleniyor kanımca..Elbet bilinçli yada örgütlü değil bu dediklerim..Fakat bu yarışmaya katılanların bile kendilerini
savunamayacak kadar geri çekilmesi bunu düşündürttü bana..Katılan olduğunu, hatta sevdiği insanların katıldığını bilen
insanlar olduğunu biliyorum..İnsanlar sevdiğini koruyamıyorsa, düşünün ne kadar baskı altında olduğunu..Şimdi burada
bir aborjin üyemiz olsa ve her tartışmaya ''biz Avustralya yerlileri'' şöyle düşünürüz, şöyle yaparız, siz bilmiyorsunuz ki
bizde adet şöyledir, ulu atalarımız böyle demiş..Ne farkımız kalıyor bizim bu ilkel bakış açısından..

Unutmayalım arkadaşlar; Bizler uygarlıkların ''buçuğuyuz''..
 
yarışma kategorileri genelde güzellik eğitim sosyal aktiviteler vs şeylerle ölçülür .biz engelliler nasıl bir kefeye koyacaklar
saçma bence
 
Bunun nesini tartışıyorsunuz anlamadım anlayacağımıda sanmıyorum.
Neden tartışıyorsunuz ki.
Bırakın yapılsın bu yarışma hatta destek verin.
Bizde varız hayatın içinde demeye çalışıyorlar kanımca.
Bizde güzeliz bizde bayanız genç kızız bizde heves ediyoruz bu yarışmalara.
Bence boşuna tartışıyorsunuz.
O süslü sözler boşuna.
Bir günde destek verin Allah aşkına.
 
Sevgili Arkadaşlar
Yorumlarınızı okudum.Tabiki herkez kendine göre bir yorum sergilemeye çalışmış.Fakat birde aynanın arkasını görmek gerekmiyor mu :shock: :shock: :shock: Bizler daima kendi platformumuzdan bakıyoruz olaylara ama birde işin içerisine maddiyat girdiğinde bu kurtlar sofrası zannediliyormu ki engelli yaşlı açlık sınırındaki insanlar gibi hayatın içerisinde yer alanlara katkıda bulunmak eylemini güdüyorlar HAYIR... Konuyu neden bu boyutuyla düşünemiyoruz varsa yoksa acabaların içine gömülmüşüz iyi düşünelim bu bir rant meselesidir zaten engellinin kullanılmadığı bir burası kalmıştı ee vallahi sağolsunlar bunuda becerebilecekleri gün gibi aşikar.Naçizane yorumum bunlardan ibarettir lütfen gözümüzü açalım :shock: :shock: :shock:
 
Bu tartışma tıkandı. Devam eder mi bilmiyorum. Fazla "entel dantel" laflar ettiğimiz için kuyucağın dediği gibi bu işe taraftar olan arkadaşlarımız da bunca laf kalabalığında kendilerini itfade etmekten korkmuş olabilir gerçekten.

İşi marksizme getirip dayandırmak onun mevcut sisteme dair büyük eleştirileri düşünüldüğünde anlaşılmaz değil. Ama nedense biz Marksizmi belli bir konuda referans aldığımızda sanılıyor ki adamın her dediğini kabul ediyoruz. Ya da onun belli bir konuda ki doğrusunu alıp belli bir konuyu açıklamak için ondan yararlanınca ve devamla bir başka konuda onun yaklaşımını yerince bazılarımız nedense onu savunma ihtiyacı hissediyor. Buna hiç gerek yok. Daha önce de dedim. bir daha tekrarlayayım. Bence adamımız müthiş güzel tespitler ama başarısız tedaviler öngörmüştür. Bu konuda tartışmak falan istemiyorum bu başlıkta. Gerçekten çok isteyen olursa sosyalizmi gereçkten iyi bildiğini sanan her arkadaşımla tartışırımna bu meseleyi. Bitti.


Şimdi gelelim şu benim sisteme kölelik için sisteme başkaldırma meselesine. aslında bana bu konuda gelen eleştiriler pek haksız sayılmaz. Çünkü ben bir düşünceyi ortaya atıp onu çok fazl temellendirmeden geçiyorum sanırım. Böyle olunca da anlaşılmaz duruyor. Ama bunu yaptığım zaman da çok uzun yazıyorsun şikayetleri geliyor. Galiba bir konuyu kısa ve net anlatabilmek için daha çok fırın ekmek yemem lazım. Bazılarımız bu durumu anlattığım şeyi doğru dürüst bilmememe bağlıyor. Hiçbir şeyi mükemmel ve eksiksiz bildiğim iddiasında değilim ama öyle bilmediğim bir şey hakkında da ukalalık yapmak değil derdim. Bu konuda samimiyim.

Herneyse, aslında ben şu kölelik için isyan meselesini nerden çıkarttım diye düşündüm. Gerçekten yani bu düşünce durup dururken çıkmış olamazdı ve bunun temellerini bir yerden edinmiş olmam gerekirdi. Ama bir türlü bu fikre nasıl ulaştığımı bulamıyordum. Yani tamam bazı güncel gözlemlerimle bunu destekleyebiliyordum da bu fikrin temeli neydi? Valla bir türlü aklıma gelmeyen bu cevabı sonunda buldum. Geçen yıl çağdaş sol hareketin büyük peygamberlrinden biriyle tanışmıştım. Marcuse...Onunla ilgili bir roportajda kapitalist sisteme ilginç eleştiriler getiriyordu. Ben orda okuduklarımı benimsemiş ve kendimce üzerinde durup düşünüştüm. Haklı olabilirdi Marcuse. Söyledikleri hiç de anlamsız değildi.

Peki ne diyordu amcamız? Özetle şöyle;

Diyalektik yaklaşıma göre hakikati belirleyen şey bütündür. Bütünün parçaya üstün olması anlamında değil de bütünün yapısının ve işlevinin tüm özel koşul ve ilişkiyi belirlemesi anlamında. Yani baskıcı bir sistemde ilerici hareketler dahi ttıam karşıtına dönüşme riski taşırlar. Neden peki? Çünkü özünde oyunun kurallarını kabul ederler. bunu söyle örnekleyebiliriz. Bir politik sistemde bazı demokratik haklar; oy verme, gösteri hakkı, protestolar vb sistemi özgürlükçü gibi göstermeye yarayarak aslında karşı oldukları şeye hizmet ederler. Çünkü onların amçaladıklarının aksine yaptıkları gösteriler vb sistemin özgürlükçü ve demokratik görünmesine katkıda bulunur. Bu yanıyla sistemin yaşabilmesi için ihtiyaç duyduduğu meşruiyet zeminini sağlarlar. Bu sistemde özgürlüğün motifleri sistemin tutsakçı yüzünü gizleyecek bir örtü haline gelir.

Tam olarak böyle değilse bile benim aklımda kalanlar bunlar. Aslında Marcuse nin bu fikirlerini kardelen de dile getirmişti yazısında. Yüzeysel protestoların içeriksizliğinden bahsetmişti. Ben bu okuduklarımdan sistemin kendi içindeki baskaldırıları kendisini güçlendirecek bir mekanizma ürettiği sonucunu cıkarmıstım. Arkadaşlarımız da sırf bu nedenle bu baskaldırıların başkaldırı sayılaacağını öne sürdüler.


Sonuç itibariyle sistmin itiraz gibi görünen çıkışları bile bir şekilde kendi gücünü besleyen bir aklama mekanizması haline getirdiği söylemiydi benim çıkış noktam. Bu protestolar, aykırı hareketler vb sistemi çökertecek noktaya gelirse sistem buna son derece sert tepki veriyor. O raddeye gelmeyen her gösteri, çıkış vb yi ise kendi meşruiyetini besleyen bir özgürlükler standardı olark sunuyor.

Bizim güzellik yarışmamızda olan da tam budur. Bir yanıyla sisteme içkin ötekileştirmelere itiraz eden ve "biz de varız" diyen bir kesim ve öte yandan onların bu çıkışlarını bile kendi meşruiyetine katkıda bulunacak sekilde kullanan egemenler.

Ama bu kadar basit de değil. bu düşünce egzersizinde de boşluklar var. Yani tamam anladık sistemimiz bu tür başkalrıları kendi hegomonyasına destek payandası haline getiriyor ama bu engelli güzellr olayında halk görmek istemiyor engellileri. Yani sistemi yönetenlerin halkın beklentleriyle çelişmesi mi söz konusu olan? Burada tıkanıyorum ben.

Ya da daha fazla düşünmek istemiyorum.
 
Bir şeyi unutmayalım ama sevgili pegasus,

Genel olarak burada uzun uzun yazılarımızla bizler güzellik yarışmalarının ne için yapıldığını ve neye hizmet ettiğini açıkladık.Ve buna karşı olduğumuzu da.

Ancak engelliler arasında yapılacak güzellik yarışmasının bizim için bir eylem yeri olması açısından yola çıktık bu yarışmayı desteklerken. En azından ben öyle yaptım.

Güzellik yarışmalarına karşıyım. Engellil güzellik yarışmasını desteklemek olabilir mi bu mantık ta? Olamaz. O zaman dedim, bu yarışma engelli arkadaşlarımızın katılımıyla çok daha farklı bir yere gidebilmesi ne kadar güzel olur... Bunu derken olamayacağını da bilmiyor değildim.

Yine bunun nedenlerine girecek değilim. Uzun yazılarımda bunlar var zaten. :D

Ve bu kapitalist sistemi eleştirirken şu aşamada, halk engelli güzellik yarışmasını istemiyor şeklindeki bir yaklaşıma bu sistemi oluşturanların ses verebileceğini de hiç sanmıyorum. Onlara göre bir ilk yapılıyor, engelliler bir çok anlamda kullanılıyor bu anlamda da neden kullanılmasın?

Halkı falan düşündüklerini, düşünebileceklerini hiç sanmıyorum. Bu doğalarına aykırı zaten bildiğin gibi. Halkı ancak kendi sistemlerine bir yarar sağladığında düşünebilirler ve şimdilik engelliler bu anlamda bir yarar sağlayacağa benziyor.

Ve hepsinin ötesinde gerçekten engelli bayan arkadaşlarımız bunların hiç birine kafa yormayıp, bu sistemdeki bireyler olarak kendilerine sunulan bu alternatifi kullanacaklardır. Kullanmamaları ve daha farklı bir şekilde yani bizlerin baktığı gibi bakmaları anlamsız olur.

Bir anlamda, sokağa dahi engelinden utandığı için çıkamayan engellilerimiz için , engelli bayanlarımızın yaptığı bu girişim bir adım olabilir. Ben bunu bu açıdan destekleyebilirim.

Ve bence bu yarışmaya katılan engelli arkadaşlarımızın neden bu yarışmaya katıldıklarının nedenlerini duyabilsek tartışma anlam kazanır. Ama izin vermedik açıkcası. :D
 
güzellik yarışması gönüllerin yarışması niye olmasın.
 
Öncelikle yazılanların birçoğunu okumadan yorum yazacağımı belirteyim.

Güzellik yarışmasının ilgili sitesinde seçilme şartları yer almakta... Aynen aktarıyorum.

1-Engelli olmasına rağmen yaşama sıkıca sarılması ve hayata küsmediğini gösterebilmesi.

2-Engelliliğin arkasına sığınmadan sosyal ve kültürel hayatın içinde var olmayı başarması.

3-Kendisini ve karşısındakini engelinden sorumlu tutmayıp sosyal yaşamın gereklerini yerine getirebilmesi.

4-Aday bir bayan olarak pırıltılı gözler ile sempatik olmak yani çekiciliğin bir beceri olduğunu gösterebilmek.



Şimdi buradan benim anladığım, adaylar dış güzelliklerine göre değil hayata bakış açıları, yaşama sıkıca sarılması, sosyal, kültür vesaire vesaire durumlarına göre seçim yapılacak.

Bildiğim kadarıyla güzellik yarışmalarında ilk başta güzellik olmak şartıyla, sosyal, kültürel durumlarda etkendir.

Engelli güzellik yarışmasında güzellik, dış görünüş, göz önüne alınmayacaksa bu yarışma neden sadece engelli bayanlar arasında yapılıyor? Erkek-bayan ayırımı neden? Ayrı bir engelli erkek güzellik yarışmasını kastetmiyorum. Madem ki kişinin karakteri değerlendirilecek erkek-bayan karışık olsun. Bu bir öneri değil bakış açısıdır.

Engelli bir bayan son derece güzel olabilir, sütun gibi bacaklara, güzel bir vücuda sahip olabilir. Yürüyemiyordur, bir uzuvu eksiktir ya da bazı duyuları eksiktir, aynı zamanda son derece de güzeldir.

Güzellik-çirkinlik kavramı, engelli-engelsiz kavramıyla doğru orantılı değildir...
 
yarışmaa..

Merhabalar.
Ben de okumuşken iki satır yazayım dedim.. Arakadaşlar.Bende eng.güzllk.yarışmasına katıldım evet. Ve, Korkut beyle, Arif beyle defalarca konuştum. Bu arada kendilerine çok teşekkür ediyorum ilğilerinden dolayı... Birazda yordugum,, için kendilerinden beni bağışlamalarını isterim tabii...

Ben 25 Ocak'ta hastaneye yatıp, 10 mart'ta çıktım hastaneden.
Hiç haberim olmayan bu yarışmaya, kaydım olan bir dernegin beni önermesi ve teşfik etmesiyle katıldım, onlar inanmıştı benim dereceye girebileceğime ...
Resimlerimi gönderdim,. Aradan fazla günler geçmedi.Beni aradılar , aynı derneğin kaydolan diğer üyelerine sordugumda, benim dışımda tanıdığım kızlardan birini aramamışlardı... Bende artık inanmaya başlamıştım. Çünkü bir kaç defa arandım, her aradıklarında ikna edemediğim ailem için, bahaneler buldum bu gün yarın diye.
Belk ikna olurlar, ikna ederim diye.

Sonra, artık bana izin verilmediğini söyledim, yarışma yetkililerine, ozaman benim katılmam ve izin vermeleri için, Arif bey ve diğer birkaç yarışma ile ilğili kişiler ailemi arayıp bana izin vermelerini söylediler... onlara çok minnettarım.... Ama olmadı yinede verilmedi izin...

Demek isteğim bu ve bunun gibi, engellilere yönelik sosyal - faaliyet olsun vesaire başka bir etkinlik olsun, engel olunmamalı, zaten bizlerin, kısıtlı, daracık olan dünyamız daha da kısıtlanmamalı ....

O zaman çok üzülmüştüm ... katılamadığıma... İzin verilmediğine... Ama şimdi üzülmüyorum... İnsanın kabullemeyecegi bişey yok, galiba ben bu arada galiba hastalığıda kabullenmeye başladım yavaş yavaş .
Arkadaşlar.

Çünkü başka çarem olmadıgını görmeye başladım :cry: :cry: :cry:

SEVĞİLER...
 
bence tartışmamız gereken konular yarışmaya katılanların kambur sırtları olmayan bacakları yamuk yumuk bendenleri şaşı gözleriyle güzel olup olmadıkları olamamalı ayrıca buna katılmakla veya katılmamakla verilmek istenen mesajın niteliği niceliğide olmamlı diye düşünüyorum.
çünkü bu güzellik yarışmaları; güzelliğin tescil işeleminden başka bir şey değildir. insanlar eğitimli olduklarını nasılki diplomasıyla kanıtlıyor ispatlıyorsa, pc kullanıp kullanmadığını nasıl kanunen meb onaylı sertifikasıyla ispatlıyorsa, nasılki engelli olduğunu sağlık kurulu raporuyla kanıtlıyorsa, nasılki ürününü aldığı lisansıyla sahipleniyorsa, güzelliğinide güzellik yarışmasında aldığı dereceyle ispatlıyor, kanıtlıyor. bu gibi yarışmaların gerçek yüzü kimsenin aksini ispat edemeyeceği (kanunen) bir diplomaya, bir lisansa, bir sertifikaya sahip olmak güdüsü ve zorunluluğudur. modern insan, sahip olduğu her şeyi belgelendirmek ve evinde veya toplumda bakılabilecek en güzel yere asmak, iliştirmek istiyor. bütün yaşamı belgelere dayandırma güdüsü veya ihtiyacı diye düşünüyorum. güzellikten daha çok bir tür meşruluk arayışıdır diye düşünüyorum. çünkü her kes güzeldir, her kes bu konuda kendini beğenir yani kendi güzelliğinin farkındadır zaten, örneğin kimse saçını taramadan evinden dışarı adım atmaz veya bir kaç takı takmadan yapamamaz. bunlar kişinin nasıl olursa olsun kendini güzel bulmasına ve güzelliğini beğenmesine kanıttır. insanların meşru bir belge araması belki normal belkide anormal bir durumdur bilemiyorum,karasızım!..
saygılar
 
HERKES KENDİ GÜZELLİGİNİN FARKINA VARIR VE BUNU İLLE BİRİLERİNİN GÖZÜNE SOKMA GEREGİ DUYMAZSA BU TÜR YARIŞMALARADA HİÇ GEREK OLMAZDI
KATILANLARA YİNEDE BAŞARILAR DİLİYORUM
 
Irkçılığın estetik bağlantısı [Tartışma]

Irkçılığın Estetik Bağlantısı

NECMİYE ALPAY / RADİKAL

En esaslı ırkçılık türlerinden biri bu: İnsan bedenine ilişkin standartlar. Her çocuğun ergenliğe doğru gerildiği çarmıh. Özellikle kız çocuklarının. Daha da özellikle, ‘sakat, özürlü, engelli’ gibi sıfatlarla anılan çocukların.

Çift eksenli bir ayrımcılık söz konusu burada: Birinci eksen, ‘güzel/ yakışıklı’ sayılanlar ile sayılmayanları birbirinden ayırıyor, ikinci eksen ise ‘sakat-sağlam’ ayrımını yapıyor. İşin yaşamsal yanı, bu ayrım eksenlerinin gerçekliğinde değil, bizim onlara yüklediğimiz değer yargılarında ortaya çıkıyor: Bizim çirkin ya da sakat saydığımız bedensel yapıların kendileri gerçekliğe dahil. Ama bu gerçekliğin olumsuzluk sayılması ideolojik bir durum. Ayrımcılık bu noktada başlıyor; gerçekliğin en kolay yoldan ideolojiye konu olduğu noktada.
Başta feministler olmak üzere, bedene dayalı ayrımcılığın epey sözünü eden oluyorsa da, ırkçılık demiyorlar buna pek; herhalde ırklarda bulunduğu varsayılan süreklilik türünden bir süreklilik özelliği burada bulunmadığındandır. Oysa, ırkçılığı yalnızca kan bağıyla ilgili bir mesele olmaktan çıkarıp insanların bedensel özellikleriyle ilgili diye tanımladığımızda her şey biraz daha farklı bir görünüm alıyor.
Filmmor’un bugünlerde gazetelerde sıkça rastladığımız, fotoğraflı bir festival duyurusu var. “Bedeniyle barışık filmler” yazılı bir afiş. Festival, 15 Mart’a kadar İstanbul Fransız Kültür Merkezi ve İstanbul Modern’de; sonra Manisa, Urfa ve Trabzon’da olacak. Konu üzerinde düşünüp tartışmak için iyi bir fırsat.
Afişte, kadın mücadelesinin gerektirdiği üzere mor renkte olan sinema koltukları görüyoruz. Her birinin eni ve boyu birbirinden farklı bu koltukların. Standart dışı yani hepsi. Standart dışı bedenleri temsil ediyorlar. Ve herhalde, “bedeniyle barışık” olma fikrini.
Kendi bedenimizle “barışık” olmamız, diğer insanların bedenleriyle “barışık” olmamızla yakından ilintili. Bu “barışıklık” ne anlama geliyor? Karışık iş. Sözgelimi, kendi bedenimizle barışık olmamak, bedenimizi beğenmediğimiz, fiziksel yapımız nedeniyle komplekse kapıldığımız, bu yüzden hayatı kendimize zehir ettiğimiz vb anlamına gelir. Başkalarının bedeniyle barışık olmamak konusunda da benzer şeyler söylenebilir: Başkalarının bedenini ya da onun karşısında kendimizinkini, üstün ya da aşağı bulabiliriz. Diğer ayrımcılık çizgilerindeki gibi burada da bir üstün/ aşağı algılaması ya da iddiası geçerli. İlgi ve sevgi görme, beğenilme gibi ruhsal desteklere olan ihtiyacımızla fena halde iç içe olan bir durum. Elbette, bir yığın magazinel, ticari vb yönelimle birlikte.
“Notre Dame’ın Kamburu” ve “Cyrano de Bergerac” gibi dev edebiyat yapıtları,
çirkinliğin ve sakatlığın bir yazgı gibi yaşandığını gösterir bize. Bu durum karşısında isyan etmeye de yöneltirler mi? Belki. Carson Mc Cullers’ın “Küskün Kahvenin Öyküsü”
(sonradan “Hüzünlü Kahvenin” diye çevrildi), başka bir manzara gösterir: Başkalarının,
daha doğrusu genel dünyanın yargılarını dışlayıp kendi dünyalarını kurarak yaygın estetik
budalalığı aşabilenler.
Festivalle henüz ilgilenemedim, neler var, bilmiyorum. Şu tartışmakta olduğum konuyla ilgili olarak bende en çok iz bırakmış olan filmi ise yıllar önce görmüştüm. Ne adını hatırlarım, ne yönetmenini, ne de oyuncularının kim olduğunu. İki genç kadın vardı filmde,
ikiz kardeştiler, aralarında hiç ama hiç fiziksel fark yoktu. Oysa izleyici olarak, birini çok
güzel buluyordunuz, diğerini ise çirkin.
Yönetmen bunu başarıyordu, hem de işin “ruh güzelliği” kısmına çok az başvurarak.
Beden meselesi, feminist kuramların ve sömürgecilik sonrası çalışmaların önemli motiflerinden. “Renkçilik (chromatism), jenitalizm (genitalism)” gibi kavramlar
doğmuş bu çalışmalardan. İnsan bedeninin bir metin gibi, egemenlerin söylemiyle oluşturulduğu ve oluşturulan imgenin, o egemenliği sürekli olarak beslediği vb.
Bedenlerimizin gerçekliğini, yalnızca giysilerimizin değil, onları da işin içine katan bütün algıların, yargıların, söylemlerin bulutları ardında çoktan yitirmiş durumdayız. Tepeden tırnağa bulaşmışız ırkçılığa ya da ırkçılık bize bulaşmış.

Radikal / Irkçılığın estetik bağlantısı / Kültür Sanat / NECMİYE ALPAY
 
Üst Alt