Pencereler

Sanem Uçar

Boğazın karanlık sularında yolcularını evlerine taşıyan vapurlarımız da yorgun... Ağır ağır gecenin karanlığında yol alırken içindeki onca kalabalığın yüzünden midir nedir telaşsız sürdürmekte yolculuğunu...
Arada sırada artık boğazda da oluşan kalabalık trafik yüzünden "ben buradayım çekil!" dercesine öttürmekte düdüğünü vapurlar. Bu seslerin dışında insanlarda pek konuşmaya meyilli değil. Arada "çay ister misiniz?" seslerine sadece ellerini kaldırarak verilen cevapların dışında konuşan yok.
Yüzler yorgun
Sesler yorgun
Tam kalabalık yüzünden ayakta gitmeyi göze almışken bir adam sekiz yaşlarındaki çocuğuna seslenerek sıkışmasını ve benimde oturmamı istiyor. Sıkışmalarına gerek kalmadığını ayakta yolculuğa alışkın olduğumu söyleyecekken, sekiz yaşındaki bu çocuk bana vapurda yer veriyor. Bu çocuğu kucağıma alabileceğimi söylesem de çocuk kucağımda oturmaya niyetli değil. Ve baba kendi yerinden kalkarak vapurun arka taraflarına gidiyor.
Garip bir şekilde insanları rahatsız ettiğimi düşünürken ailenin kalan kişilerinin tam karşımda olduğunu öğreniyorum. Sekiz yaşındaki çocuğumuzun annesi tam karşımda oturuyor; 10 yaşlarında bir başka çocukla…
Yüzler yorgun
Sesler yorgun
Ama bu aile yorgun değil...

İster istemez yüzüme bir gülümseme yayılıyor etrafa dağılan bu neşe karşısında. 10 yaşındaki çocuğumuzun görme engelli olduğunu fark ediyorum birden. Elinde tuttuğu metal bir kutudaki şekerleri istiyor, kutuyu sallayarak:
"Anne kutuyu aççççççççç!"
Anne büyük bir sevgiyle alıyor şeker kutusunu ama şeker kutusu öylesine inatçı ki açılmak bilmiyor. Ve aynı anne yine büyük sabırla ve son derece sessiz ve kabul edici bir ses tonuyla kutuyu açamadığını söylüyor.
Görme engelli çocuğumuz sabırsız.
"Anne kutuyu açççççççççççç!" diye tekrarlıyor isteğini.
Açılamayan kutumuz görme özürlü çocuğumuza geri veriliyor ve bu çocuğumuz farkında olmadan bir marakas görevi yükleyerek şeker kutucuğuna kutuyu sallıyor. Farklı ritimler yayılıyor vapurun içinde.
Yorgun yüzler ve yorgun seslerin arasında son derece canlı bir ritim dolanıyor.
Öylesine mutlu ki görme özürlü çocuğumuz, kulağının yanına getirerek kulağının yanından uzaklaştırarak, hızlı bir şekilde sallayarak yada yavaş şekilde sallayarak kendine özgü ritimlerle başka bir dünyanın içinde dolanıyor.
Annenin yüzünde hiç unutamayacağım bir ifade var ve sadece sevgi görülüyor o yüzde... Tam o sırada saati merak ediyor görme engelli çocuğumuz. Annenin yükü fazla belli ki alışverişten gelmişler. Büyük bir sabırla ellerinde tuttuğu yük yere konuluyor ve çanta açılıp içinden cep telefonu çıkartılıyor ve görme engelli çocuğumuza söyleniyor.
"Saat eve dönme zamanı Orhan!"
Adının Orhan olduğunu öğreniyorum görme engelli çocuğumuzun ve saat aslında tam 18.45. İster istemez neden daha farklı bir cevap verdi diye içimden geçiriyorum.
Orhan şeker kutusunu sallamaya ve ritmini yaratmaya devam ederken tekrar sesleniyor annesine:
"Anne kutuyu açççç!"
Anne yine büyük bir sabırla kutuyu açmaya çalışıyor ama açılmıyor lanet kutu ve Orhan seslenmeye devam ediyor:
"Anne kutuyu aç!"
Yolculardan biri kutunun kapağının tam ortasına basması durumunda açılacağını söylüyor. Anne büyük bir mutlulukla kutunun kapağının üstüne basıyor ve kutu açılıyor.
"Bak açıldı Orhan"
Orhan gören elleriyle kutuyu alıyor ve minicik şeker parçacıklarından birkaç tane alıp ağzına götürüyor.

Mutluluğun resmini yapamayız değil mi Abidin!
Mutluluğun sesini de yansıtamayız kelimelerle, duymak gerek o anın içinde olmak gerek.
Sekiz yaşındaki diğer çocuğumuz da şeker parçalarından almak isterken birkaç tane şeker yere düşüyor...
"Anne düştüüüüüüü, şeker düştüüüüüüü!" diye annesine seslenen Orhan’a annesi yine aynı tonda cevap veriyor:
"Olsun Orhan! Bak daha için de çok var, hadi kardeşine de ver birkaç tane"
Orhan’ın vermesine gerek kalmadan sekiz yaşındaki çocuğumuz gören gözleriyle ellerini şeker kutucuğuna götürüyor ve aldığı şeker parçalarını ağzına atıyordu. Hoşuna gitmiş olmalı ki şekerlerin bitmesini istemediğinden kapatıyordu kutucuğu. Orhan’ın eline tutuşturulan şeker kutucuğu yine marakas görevi yapıyordu "Anne düştü" sesleri arasında Orhan’ın.
Vapur Kadıköy e yaklaşırken yorgun yüzler ve sesler aşağıya inme anını yaşamaya çalışırken bu annenin bu ana kadar "Sus! Ayıptır, terbiyeli ol, kimseyi rahatsız etme" şeklindeki sözlerine hiç tanık olmadığımı fark ediyorum.
Rahatsız olmuş muydum? Hayır! Diğer yolcuları bilmem...
Öylesine güzel bir kabul vardı ki, bu kabulün ortaya yaydığı sıcak mutluluktan başka hiçbir şey yaşanmıyordu. Peki benim mutluluğum neydi bu yaşanan olayda? Annenin varlığı mı, Orhan mı, şeker kutucuğundan yayılan ritimler mi? Yoksa hepsi mi?...Ve beynimin bir parçasını annenin saati söyleyebilmek için yaptığı onca zahmetten sonra verdiği cevabın nedeni oluştururken, kendi pencerelerimizden algıladıklarımızla başka dünyaların pencerelerine yorum getirmenin anlamsızlığının gerçeği oluşturuyordu.