Toplam 2 mesajın 1-2 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Sakatlık Çalışmaları
    ilkerortac Avatarı

    Gerçek Adı
    İlkerortaç
    Üyelik Tarihi
    20.03-2013
    Son Giriş
    05.07-2016
    Saat
    23:28
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    Kör ve Topal

    Anneler günü geliyordu işte, ben de oturdum bilgisayarın başına anneme bir şeyler bakıyorum. Bir süre sitelerde gezip iyi bir şey de bulamayınca bunalıyorum. Giriyorum maillerime... Okuldan mailler, sakat aktivist grubundan gelenler ve başlığından benim web sitemden geldiği anlaşılan bir mail. Tıklayıp açıyorum önce onu. Mail kısa ve net. 'yeraltı edebiyatıymış, siz buna edebiyat mı diyorsunuz, nasıl da yozlaşmış, ahlak düşkünü insanlarsınız siz. Toplumu maf ettiniz. O yerin altında kalasınız inşallah' Maili bitiriyorum. Bir sigara yakıyorum, bir çay daha dolduruyorum. Diğer maillere de bakıp tekrar dönüyorum hediye bakmaya. Epey bir vakit daha gezinip, daha da bunalıp kapıyorum tüm açık pencereleri. Acıkıyorum... Her zamanki gibi netten sipariş veresim yok artık, uzak dur benden bilgisayar. Kalkıyorum ekranın başından, yemek poşetlerinden çıkan kâğıtlardan biri ilişiyor gözüme çalışma masamdan, çalışamama masamdan. Bakıyorum ne var ne yok... Bir sandvinç keser beni... Arıyorum, bir kadın çıkıyor... bir olmuyor, iki olmuyor, adresi üçüncü defa tekrarlıyorum, kara kış 12 ye 5 'kaya kız mı ?' diyor hayır… 'kara kış ...' diyorum 'kaya kız' 'hayır hayır kara kış' 'pardon?' diyor ... 'kamasutra' diyorum, ruhum olmadık şekillere giriyor. ‘Hanfendi, siyah var ya hani, işte o; kara ... hani soğuk üşüyoruz; kış... kara kış, kara kış 12 ye 5' süre bitiyor, anlatamıyorum, bunalıyorum daha daha bunalıyorum, yazdığım anlaşılmıyor, söylediğim anlaşılmıyor, ben napayım? Nete giriyorum bir daha... Netten sipariş veriyorum, yarım saate kalmadan kapı çalıyor. Dış kapı için, otomata basıyorum, 'alt kat' diye bağırıyorum ... Bir çocuk gülümsüyor, 'afiyet olsun ağbi' diyor, 'kağıtta ilker ortaç yazınca heyecanlandım ağbi ben seni biliyom' diyor, 'yeraltı edebiyatı di mi' diyor... 'ikinci el bakire' diyor, kitabımın ismini söylüyor, gülümsüyorum 'ondan alt kat de mi, yeraltı' diyor ... 'eyvallah' diyorum 'okuyor musun?' diye soruyorum çocuğa. ‘Evet ağbi’ diyor 'okumuştum seni' 'yok lan' diyorum 'öğrenci misin ?' 'Yıldız Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği' 'belli belli' diye gülümsüyorum, 'anlıyorsun yeraltından, jeoloji okumuş adamsın, hiç bozuk para yok, bekle bi' deyip içeriden, kutulardan beşer kitap kapıp, 'al eşe dosta verirsin' diyerek uzatıyorum çocuğa, o da gülümsüyor. Karnımı doyurup bir kez daha oturuyorum bilgisayarın başına, o siteye giriyorum oradan çıkıp diğer siteye ... Yok beğendiğim bir şey çıkmıyor, atıyorum elimi telefona arıyorum annemi, 'ev perşembe temizlendi mi?' diyor 'Kadıncağız ne yemekler yaptı?' diyor 'Sen de evi temiz tut, haftaya kadıncağız gelene kadar batırma' diyor, 'çamaşırlar bir hafta balkonda kalmasın topla' diyor peki diyorum her birine, tek tek her birine ... Telefonu kapatıp, bilgisayarın önündeki yerime geri dönüyorum. Yarım kalan yazıların olduğu word dosyasını açıp, boş boş ekrana bakıyorum, arayıp da bulamadığım kelimeleri bir daha arıyorum, bu kelime değil diyorum aynı manaya gelen kelimelerle yer değiştiriyorum. Bütün kelimeleri boy sırasına diziyorum tek tek alıcı gözle bakıyorum, sonra 'yok' diyorum 'yok sen de değilsin' Yazmak iyi geliyor bana. Sıkıştığım yerden çıkartıyor, sadece yazmak iyi, çok iyi. Beş yıl önce Alaçatı'da yazıp da kendime mail attığım romanı açıyorum. Yazmak serseriliği, berduşluğu, ayyaşlığı meşru kılıyor. Yazarım ben, yazar. İyi kötü yazarım bir şeyler. Bir paket sigara, bir demlik çay, oturduğum yerde yazarım. Yazar yazar dururum. Koşabilseydim eğer deli gibi, koşarım ben, koşar derdim. Engelli koşardım Yalın ayak koşar, koşar koşar koşar hiç durmadan koşardım. Ama yazarım ben, yazdıkça coşarım. Yazarım, oğluma bırakabilecek bir şeyler mesela... Keşke annesi de yazsaydı, en kötü küçük bir not yazsaydı, bir gün açıp okurdu belki de, 'ergenlikte babanı üzme. Çok üzme ya da' Yazmak iyi geliyor. İlkokulu annemin de öğretmen olduğu okulda okudum ben, öğretmenim anneme 'bu çocuk okuyamaz, alın bunu okuldan' demiş ve annem çok üzülmüştü, okudum ben anne üzülme artık üzülme, en azından bu kadar şeyi dert edinme, bırak benim ev de dağınık kalsın, okudum ben anne, okumayı bırak iyi kötü yazıyorum bile. De otur yaz yaz nereye kadar? Tamam, yazma işinin bir kısmı hatta büyük bir kısmı masa başı vazifesinden ibaret olsa da bunun ötesinde gitmek lazım, gitmek, çakılıp kalmamak, koşmak. Sonra iyi oluyor, ada gibi insanlar var mesela, dört tarafı denizlerle çevrili, ona ulaşman için epey bir yol alman lazım, yalnız, yapa yalnız, kolay kolay ulaşamayacağın insanlar. Pek de alışıla gelmemiş tipler, sonra bir şekilde aynı boş sokağın aynı kaldırımında oturup konuşmaya başladığında o insanla, belki bir cümle, belki bir pasaj, belki koca bir kitap anlatıyorsun o kaldırım taşını. O, sonra kimseler kim olduğunu bilmeden içlerinden geçip gidiyor. O vakit, bir ada olsa da O, onun kafasındakiler hiç bilmediği sularda anafor oluyor, kim okuyorsa beni, bendeki onu. Kalkıp gidesim var, Mersin'de Çilek, Diyarbakır'da Kore, Konya'da Doğanlar Mahallesi'ne, Ankara'da Hıdırlıktepe'ye gidesim. Nereye gideyim ki? Buraya da Ankara'dan geldim, Beşiktaş'a. Bu semtte oturmamın belki de en büyük sebebi Beşiktaş'ı şampiyon görebilmekti, bu hafta şampiyon da olduk sonunda, en sonunda. Dedim ki, kalkıp bilgisayarın başından maça gideyim, zar zor bilet buldum gittim, semt yanıyor, stat yıkılıyor, bağırıyorum ben de, sonra başladılar, 'zıpla zıpla zıplamayan tayyip', durdum o bitti 'ayağa kalkmayan fenerli olsun' değil ayağa kalkmak mecalim kalmadı alkışlamaya, başladılar 'burası sinema tiyatro değil, bağırmayan taraftar siktirsin gitsin' 'ulan' dedim 'tayyip olduk, üzerine fenerli olduk ben iyisi mi siktirip gidiyim' çıktım stattan nereye gidiyim nereye gidiyim, Sokaklara gideyim ben, ben sokaklara gideyim, sokak aralarına, çıkmaz sokaklara gireyim. Sevdiğim birinde çökeyim kahvemi, sigaramı içeyim. Bakkaldan bir şarap kapayım... Öyle de yaptım, iyi de geldi ardından dönüyorum eve, kaldığım yerdeyim. Yok yok olmayacak diyorum çalışma, çalışamama masama oturur oturmaz kararımı veriyorum, netten bilet alıp hızlı trenle Ankara'ya gitmeye karar veriyorum. Bilet işini halledip, önce vuruyorum yastığa kafamı sonra kalkıp sabah vuruyorum kendimi yola. Dilikitaş, Beşiktaş, vapurla Kadıköy, metroyla Kartal oradan taksi, Pendik 'deyim. Buluyorum yerimi oturuyorum, açıyorum kitabımı okuyorum, bir hadi bilemedin iki paragraf, olmuyor, önümdekilerde bir koyu muhabbet bir koyu muhabbet. Tam okuyorum bir kaç cümleyi bitiriyorum, patlıyor bir kahkaha haydi dön başa, yeniden okuyorum, daha da olmuyor, kapatıp koyuyorum, çantama kitabı. 'ben’ diyor ‘deli gibi televizyon izlerim, eşimde bu konuda çalışıyor' Ses yüksek hep yüksek. Eşim diyor, daha önceden tanışıyor olmaları olsa, özlem olsa, bu kadar derin mevzunun temeli, eşim demez kadının ismini söyler diyorum. Kendi kendime diyorum. 'adam koskoca doktora tezi yaptı, televizyon izlemenin zararları diye' Kalkıyorum yemek vagonuna gidiyorum, bir kahve içiyorum, geliyorum, oturuyorum yerime, 'khaleesi' diyor 'çıksın makyajsız da görelim' kalkıyorum birazdan, bir kahve daha içmeye, bir şekilde Ankara'ya varıyoruz, Sıhhiye oradan Çankaya, annem kapıyı açıyor beni görüyor, çok mutlu ....Annem, babam ve Mert yemek yiyoruz. Mert hemen soruyor 'Baba ne zaman dönüyorsun, yine iki gün mü kalacaksın?' İki günü iyi kullanıyoruz. Playstain oynuyoruz, sinemaya gidiyoruz, o annemin resimlerini çiziyor kare kare, ben baloncukları dolduruyorum, buzdolabının üzerine iliştirip, çizgi romanla hediye arama azabını sonlandırıyoruz. Çizgi roman hem de tam macera: babaanne ödevleri kontrol ediyor ... İki satır da olsa bir şey yazmak iyi geliyor. Sinemaya gidelim diyor Mert, sabah kalkıp anne kahvaltısı yapıp çıkıyoruz yola. Bütün gün sokaktayız. Ben Ankara'nın sahaflarını özlemişim, pek bir özlemişim. Sonunda bir avm'nin yemek katında yemek yiyip sinemaya giriyoruz. Kaptan Amerika'yı izliyoruz. Çıkıyoruz saat geç oluyor ... Bir dolmuşa atlıyoruz, sıhhiye köprüsü diye parayı uzatıyoruz, oradan geçmez diyor, Kazım Karabekir'e yakın bir yerlerde inip Ulus Heykel'e doğru hem yürüyor hem de, filmden ve süper kahramanlardan konuşuyoruz, varıyoruz merkeze. Duraklarda 413 arıyorum bulamıyorum, derken 'dur bir sigara yakıyım' diyorum 'az nefes alalım', tam bu esnada otobüs yanımızdan süzülerek geçiyor, aynı anda '413' diye bağırıyoruz, epey bir uzakta, durakta duruyor, Mert koluma giriyor, başlıyoruz koşmaya, koşuyoruz, koşuyoruz, o olmasa ben böyle hayatta koşamam, 'muhtemel son otobüs koş' diyor, koluma girmiş sıkı sıkı, sürüklüyor beni, koşuyorum var gücümle koşuyorum, 'heyyyyyyy' diye bağırıyorum, 'sakın düşme baba' diyor Mert, hızlanıyoruz daha daha ve yetişiyoruz, kapıdayız, atla diyor, arkamızdan bir ses geliyor 'heyyyyyyy' diye. Dönüp bakıyorum, koşan iki kişi görüyorum, biri kocaman bonus kafa ve kolunda Mert'ten birkaç yaş büyük üniversite yaşlarında bir çocuk. Anlamıyorum ilk başta, anlamayı bırak yanlış anlıyorum, bizi taklit ediyorlar diye düşüyorum ve dahi gülüyorum. Sallana sallana koşuyorlar. Bonusun elinde beyaz bir baston, bastonu görünce anlıyorum, çok komikler ama, bizim gibi. sallana sallana bekleyin bizi diye bağırarak koşturup sonunda yetişiyorlar ..... 'işte' diyorum 'Mert; böyle koşmak lazım.'


    Kör topal demeden, koşmak..

  2. #2
    Üye
    nurgul37 Avatarı

    Gerçek Adı
    nurgul
    Üyelik Tarihi
    04.09-2013
    Son Giriş
    27.03-2017
    Saat
    15:27
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    31
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    6

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    En son çalıştığım işyerinde resepsiyondaki arkadaşım görme engelliydi ben de bedensel engelli.birbirimizin eksiklerini tamamlıyorduk.
    şirketce Macaristan'a gittik herkes hızlı hızlı gidiyor biz de benim yüzümden geri kaldık ve etrafta kimse yok ne yapacağız dedim yürürken önüme bakmak zorunda olduğumdan nerden geldiğimize de bakamadım arkadaşım etrafının kütlesini görüyor,efenim şurada ev vardı şurada yol vardı derken yolu çıkardık Allah'ın izniyle ben bir bağırdım otobüs burada aferin diye,görme engellilerin yön duygusunun ne kadar geliştiğini de teyit etmiş oldum.
    4 yıl aynı iş yerinde çalıştık,birbirimize her zaman destek olduk.
    Selametle