TEKSAN İnovatif Medikal Ürünler İstanbul, Antalya, Bursa ve Antalya'da
Toplam 2 mesajın 1-2 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Genel Yayın Yönetmeni
    OturanBoğa Avatarı

    Gerçek Adı
    Bülent
    Üyelik Tarihi
    09.01-2003
    Son Giriş
    Bugün
    Saat
    13:34
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    60.670
    Alınan Beğeniler
    2.524
    Verilen Beğeniler
    2.965

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    Engelliliğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadelede Hukukun Rolü

    İdil Işıl Gül


    secbir logo - Engelliliğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadelede Hukukun Rolü | İdil Işıl Gül


    Kaynak: İdil Işıl Gül, "Engelliliğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadelede Hukukun Rolü" Engellilik ve Ayrımcılık: Eğitimciler için Temel Metinler ve Örnek Dersler içinde, K. Çayır, M. Soran, M. Ergün (der.), İstanbul: Karekök Akademi, 2015. Erişim: http://secbir.org/images/2015/pdf/metin4.pdf


    Giriş

    Hukuk kuralları, toplumsal hayatı düzenler. Bunu, belirli bir şeyi emrederek, yasaklayarak veya ona izin vererek yapar. Ancak, toplumsal hayatı düzenlemeyi amaçlayan başka kurallar da vardır: din, ahlak ve görgü kuralları gibi. Hukuk, bu kurallardan çeşitli yönleriyle ayrılır. örneğin hukuk kuralları, din kurallarından insan iradesini yansıtmaları yönünden ayrılır. Yine, hukuk kurallarının ihlal edilmesinin sonuçları ile din kurallarının ihlal edilmesinin sonuçları farklıdır. Ahlak kuralları ve görgü kuralları da hem ortaya çıkma usulleri bakımından hem de ihlallerinin sonuçları bakımından hukuk kurallarından ayrılırlar.
    Hukuk dendiğinde akla genellikle ceza hukuku gelir. Oysa hukuk bundan ibaret değildir. örneğin evlenmek üzere nişanlanmış kişilerin ayrılması durumunda, nişan sırasında takılan takıların veya nişanlıların birbirlerine verdikleri hediyelerin iade edilip edilmeyeceği, hukuki bir meseledir; ama ceza hukukunun meselesi değildir. Yine, kredi kartı borcunun ödenememesi nedeniyle kişinin evine haciz gelmesi, ceza hukukunun konusu değildir. Ceza hukukunun konusu 'suç'tur. Suç ise, bir devletin ceza kanununda yasaklanan fiillerdir. Bir devletin ceza kanununda suç olan bir fiil, diğer bir devletin ceza kanununda suç olmayabilir. Benzer bir şekilde, bir devletin ceza kanununda geçmişte suç olarak yasaklanmış bir fiil, bugün suç olmayabilir. Başka bir ifade ile, çoğu fiil mutlak olarak her yerde ve her zamanda suç olarak tanımlanmayabilir. Kanun yapma yetkisine sahip olanların, fiile atfettiği anlam, fiilin suç olup olmamasında belirleyicidir. Buna 'zina'yı örnek olarak vermek mümkündür. Geçmişte, Türk Ceza Kanunu zinayı bir suç olarak tanımlayıp yasaklamıştı. Daha sonra ise zina suç olmaktan çıkartıldı. 2015 yılı itibariyle zina, bir boşanma nedenidir; ama suç değildir.
    Hukukun bir fiili nasıl tanımladığı çok önemlidir. Eğer bir fiil suç olarak tanımlanırsa, bu fiilin karşılığı (yaptırımı) 'ceza'dır. Türk Ceza Kanunu'nun 45. maddesine göre "Suç karşılığında uygulanan yaptırım olarak cezalar hapis ve adli para cezalarıdır." Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de artık ölüm cezası söz konusu değildir. Suç dışındaki hukuki aykırılık hallerinde ise cezadan değil, tazminat gibi yaptırımlardan bahsetmek gerekir. Bu kapsamda Türkiye'de suç olmakla birlikte çoğu Avrupa ülkesinde suç olarak düzenlenmeyen bir fiil olan 'hakaret' fiilinden bahsedilebilir. Türkiye'de hakaret suç olduğundan, bu fiili işleyen kişi için hapis cezası söz konusu olabilmektedir. Oysa hakaretin suç olarak tanımlanmadığı ülkelerde, hakaret edenin hakarete uğrayan kişiye tazminat ödemesi veya özür dilemesi yeterli olabilecektir.

    Suç işlendiği iddiasıyla açılan davalara "ceza davası", diğerlerine ise "hukuk davası" denmektedir. Bunlar dışında da dava türleri vardır. örneğin devlete karşı açılan "idari davalar." Bunlara konuyla ilgisi bağlamında aşağıda değinilecektir.
    Peki hukuk kimin davranışlarını düzenler? Hukuk 'kişi' olarak kabul ettiği herkesin davranışlarını düzenler. Her insan istisnasız kişi olarak kabul edilir. Ancak, insanlar dışında kişiler de vardır. Bunlara "tüzel (hukuki) kişi" denir. Devlet, şirket, dernek ve vakıflar Türkiye hukukunda tüzel kişi olarak kabul edilmektedir. Hukuk bunların davranışlarını da emir, yasak ve izin ile düzenler. Hukuka aykırı davrandıkları iddiasıyla tüzel kişiler aleyhine dava açılabileceği gibi, tüzel kişiler de başkaları aleyhine dava açabilir. Örneğin bir kamu kurumu tarafından ayrımcılığa uğrayan engelli bir birey devlet (tüzel kişi) aleyhine dava açabilir. Kısacası tüzel kişiler davacı ve davalı olabilirler.

    Bu noktada kısaca ulusal hukuk-uluslararası hukuk ayrımından da bahsetmek gerekir. Her devlet kendi ülkesinde uygulanacak hukuk kurallarını belirleme yetkisine sahiptir. Ancak devletlerin hukuk yaratma fonksiyonu kendi ülkeleriyle sınırlı değildir. Devletler bir araya gelerek hukuk kuralları oluşturup bunlarla kendilerini bağlayabilirler. Konumuz bakımından önemli olan uluslararası hukuk kuralları "insan hakları hukuku"nun kurallarıdır. Devletler, insan hak ve özgürlüklerini korumayı amaçlayan uluslararası sözleşmelere taraf olduklarında, bu sözleşmelerin gereklerini kendi ülkelerinde yerine getirmelidir. Devletler, uluslararası insan hakları hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerini yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarıyla yerine getirirler. örneğin uluslararası sözleşme engelli bireylere karşı ayrımcılığı yasaklıyorsa devletin önce engelli bireylere karşı ayrımcılığı yasaklayan bir kanun çıkartması, sonra bu kanunun uygulanması için gerekeni yapması (örneğin, engelliliğe dayalı ayrımcılığın ne anlama geldiği konusunda eğitimler vermesi, televizyon ve radyo spotlarıyla toplumu bilgilendirmesi, ayrımcılık yapan kamu personeli hakkında idari işlem yapması ve kanuna aykırı davrananlar hakkında yargılama yapması) gerekir. Devlet, uluslararası hukuktan kaynaklanan bu yükümlülüklerini yerine getirmediğinde, devletin uluslararası sorumluluğu doğar.
    Görüldüğü üzere, insan hakları hukuku söz konusu olduğunda hukukun muhatabı devlettir. Burada yine emir, yasak ve izin söz konusudur. örneğin insan hakları hukuku devletlere "engelli çocukların eğitim hakkından tam ve eşit şekilde yararlanması için gerekli tedbirleri almaları"nı emrediyor; devletlerin "engelli çocukları eğitim dışında bırakmaları"nı yasaklıyor ve devletleri "hangi engelli öğrencilerin kaynaştırma eğitiminden yararlanacağına ve hangi öğrencilerin özel eğitim sını arında eğitim alacağına karar verme" konusunda serbest bırakıyor.
    Devlet tüzel kişi olduğundan, devlet adına eylem ve işlemler insanlar tarafından yapılır. örneğin öğretmen ve okul müdürü eğitim ortamında devlet adına hareket ederler. Bu nedenle insan hakları hukukunun yasakladığı bir fiil (engelli öğrencinin okula kayıt talebinin reddedilmesi gibi) müdür tarafından yapıldığında, devlet çocuğun okula kaydını sağlayıp gerekliyse tazminat ödemeli ve müdür hakkında idari ve hatta cezai işlem başlatmalıdır. Bunları yapmazsa hukuken hem müdür hem de devlet sorumlu olacaktır.

    Toplumlar değiştikçe hukuk da değişir: Buna emeklilik yaşını veya asgari evlenme yaşını belirleyen hukuk kuralları, zorunlu ilköğretim sürelerini düzenleyen hukuk kuralları örnek olarak verilebilir. Toplum değiştikçe hukukla arasındaki ilişki de oldukça ilginç bir hal alır. Bazen toplum değişmiştir ve hukuk topluma ayak uydurmak için değişmelidir. Örneğin internetin yaşamımıza girmesi sonucunda hukuk bu konuyu düzenlemek durumunda kalmıştır. Bazı hallerde ise hukuk, toplumu değiştirmek amacıyla kullanılır. şapka Kanunu, Tevhid-i Tedrisat Kanunu bu kapsamda sıklıkla örnek olarak kullanılır. Dini nikahın medeni nikahtan önce kıyılmasının hukuken yasak olması da örnek olarak verilebilir. Bu durumlarda, toplumsal değişimin hukukun zoruyla gerçekleştirilmesi amaçlanmaktadır. Mesele, toplumun ve onun mensubu olan bireylerin, sadece hukukun zoruyla değişmesinin mümkün olup olmadığı meselesidir. Bu başlık altında, engelli bireylere karşı yerleşik ayrımcı tutumları olan bireylerin, tutum ve davranışlarını değiştirmek için hem ulusal hem de uluslararası hukuk tarafından yapılan düzenlemeler ve geldiğimiz nokta itibariyle bunların ne ölçüde başarılı olduğu incelenecektir. Ancak, konuya başlamadan önce, hukukun engellilik meselesine yaklaşımına genel olarak bakmakta yarar var.


    Engelliliğe İlişkin Yaklaşımlar ve Hukuk

    Tıbbi Yaklaşım
    Yakın zamanlara kadar hukukun ve hukukçuların engellilik konusuna ilgileri, engellilerin cezai sorumluluğu (zihinsel engelli veya ruh sağlığı bozuk bir kişinin işlediği suçtan sorumlu tutulup tutulmayacağı), fiil ehliyeti (örneğin ruh sağlığı sorunu olan bir kişinin evlenme, oy kullanma, sahibi olduğu evi satma yetkisinin olup olmadığı), sosyal yardım ve hizmetlere duyulan ihtiyaçlar gibi, engelli bireyden hareketle ve engelli bireye yönelik olarak yapılan düzenlemelerle sınırlı olmuştur. Söz konusu düzenlemeler engelli bireyi özgürleştirmek bir yana, onu belli kişi ve kurumlara bağımlı kılmış ve yaşayabileceği hayatı olabildiğince sınırlamıştır. Zira bu düzenlemeler kendi hakkındaki kararlar da dahil olmak üzere; ama daha da genel olarak, kişinin karar alma olanağını sınırlandırmıştır.
    Konuya ilişkin hukuki düzenlemelerin dar bir alana sıkışmasının nedeni, engelliliğin yakın zamana kadar insanın vücut ve zihin yapısına ve işlevlerine ilişkin bir sorun olarak kabul edilmesi ve asli olarak tıp biliminin konusu içinde telakki edilmesidir. Gerçekten tıp bilimi, insanın fiziksel ve zihinsel özelliklerini 'normal olan ile olmayan' olarak niteleme, başka bir ifade ile, neyin istenen, neyin istenmeyen bir durum olduğuna karar verme konusunda münhasıran söz sahibidir. Sorunun tıp tarafından teşhis edilmesi, çözümün de tıp tarafından ortaya koyulmasını beraberinde getirmektedir. Kişinin beden ve zihnine ilişkin bilgilerin tıp biliminin tekelinde olması, tıbbın ortaya koyduğu verilerin yakın zamanlara kadar hiçbir şekilde sorgulanmamasına ve sorunların tıbbın çizdiği çerçeve içerisinde algılanarak hukuki düzenlemeye bağlanmasına neden olmuştur. Tıbbi yaklaşımın etkisi altındaki hukuk, kişinin 'çalışamaz' olduğunu belirten sağlık raporlarını sorgulamamış ve engelli kişileri bu yöndeki raporlar nedeniyle işe almayan işverenleri de haklı görmüştür.
    Oysa tıp bilimi, insan bedeninin ve zihninin ötesine bakmamakta, kişinin kendisine odaklanmakta, konuyu sadece kendi nitelediği istenmeyen durumları önleme ve tedavi etme ile sınırlı olarak değerlendirmektedir. Kısacası tıp, sorunun kaynağını kişide gördüğünden çözümü de kişide tanımlamaktadır. Sorunu çözebilmek için mümkünse engelli kişi 'tedavi' edilmeli, 'anormallikler' düzeltilmelidir. Tedavi ve rehabilitasyonun mümkün olmadığı hallerde bu 'ebedi bir hastalık' olarak algılanmakta ve kişi hayatın tüm alanlarında yükümlülüklerinden 'muaf' olmaktadır. Muafiyet, engelli birey lehine, onun iyiliği için sağlanıyor görünse de, aslında engelli bireyin toplumsal hayatın dışına itilmesine neden olmaktadır. Bir dersten muaf olan çocuğun o ders boyunca bahçede veya koridorda tek başına oturarak zamanın geçmesini beklemesi gibi.
    Kişinin sadece sınırlılıklarına, eksikliklerine ve hastalıklarına odaklanan tıp biliminden farklı olarak hukuk, kişinin bedeninin ve zihninin ötesine geçerek toplumsal hayatı düzenlemek ve kişinin potansiyelini azami ölçüde geliştirebileceği özgürleştirici bir hayat yaratmak iddiasındadır. Bu nedenle de sorunların kaynağını tıp biliminden farklı olarak kişilerin beden ve zihinleriyle sınırlı olarak algılamamak, tıbbın tanımlarını sorgulamadan benimsememek durumundadır. Bu nedenle, engelliliğin ve engelli bireyin hukuken tanımlanmasında tıbbın ortaya koyduğu tanımlara ve oranlara dayanmak ve engelliliğin ispatının münhasıran tıbbi araçlara (sağlık kurulu raporları gibi) dayanılarak yapılmasını talep etmek, aşağıda incelenecek olan "insan hakları yaklaşımı" tarafından reddedilmektedir.

    İnsan Hakları Yaklaşımı
    Hukukun yakın zamana kadar engelli bireylere tıbbın merceğinden bakması, engellilerin hak sahipleri olarak algılanmasına engel olmuştur. Oysa, uluslararası insan hakları sözleşmeleri hak ve özgürlükleri herkes bakımından güvence altına almaktadır (Örneğin, "Herkes yaşama hakkına sahiptir"; "herkes eğitim hakkına sahiptir"; "herkes çalışma hakkına sahiptir"; "herkes özel hayat hakkına sahiptir" vb.). Buna rağmen hemen her ülkede engelli bireyler bu sözleşmelerden gereği gibi yararlanamamışlardır. Bunun muhtemel nedenlerinden biri eğitimsizliktir. Engelli bireyler toplumun geneline kıyasla daha eğitimsiz olduklarından (zira ya fiziksel engeller ya da ayrımcılık nedeniyle eğitime devam edememişlerdir), hak ve özgürlükleri konusunda bilgi sahibi değillerdir. Bir diğer olası neden adalete erişime ilişkin güçlüklerdir. Engelli bireylerin çoğu avukat tutmak veya dava açmak için gerekli mali güce sahip olmadıkları gibi, uzun yıllar sürecek bir davayı takip ederken çok yıpranacaklarını da bilirler. Sonuçta engelliler uzun yıllar boyunca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, çocuk Hakları Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi gibi birçok sözleşmeden gereği gibi yararlanamamışlardır.
    Özellikle 1990'lı yıllardan itibaren birçok ülkede sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi, engellilik alanında da dayanışma ve örgütlenmeyi artırmıştır. Bu sayede engelli bireyler tek başlarına mücadele edemeyecekleri birçok hak ihlali ile başarılı şekilde mücadele etmeye başlamışlar ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bazı davalar açmaya başlamışlardır. Ayrıca, Birleşmiş Milletler örgütü'ne engellilerin hak ve özgürlüklerini korumaya yönelik özel bir sözleşme hazırlanması yönünde baskı yapmaya başlamışlardır. Bu baskılar 2001 yılında sonuç vermiş ve Birleşmiş Milletler'de engellilerin insan hak ve özgürlüklerinden yararlanmalarını sağlayacak bir sözleşme hazırlanmasına başlanmıştır. Çalışmalar 2006 yılında, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi'nin kabul edilmesiyle tamamlanmıştır.

    Engellilik, Türkiye Hukuku ve Uygulaması

    Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi öncesi
    Çoğu ülkede olduğu gibi Türkiye'de de yasal düzenlemeler yakın zamanlara kadar tıbbi yaklaşımın mutlak hakimiyetini yansıtmıştır. Ancak, uzun yıllardır var olan ve görece olumlu olarak kabul edilebilecek bazı hukuki düzenlemelerden de söz edilebilir. Örneğin, 3030 sayılı Kanun Kapsamı Dışında Kalan Belediyeler Tip İmar Yönetmeliği'ne 1999 yılında getirilen bir değişiklikle, "... çalışma, sosyal ve kültürel altyapı alanlarında yapılacak tüm yapı, tesis ve açık alan düzenlemelerinin, özürlülerin de ulaşmasını ve kullanmasını sağlayacak şekilde Türk Standartları Enstitüsü standartlarına uygun olarak yapılması zorunludur," hükmü getirilmiş; böylelikle kamuya açık mimari çevrenin engelliler bakımından erişilebilir kılınması yükümlülüğü öngörülmüştür.
    Konuya ilişkin kapsamlı ilk düzenleme, 2005 yılında kabul edilen "Özürlüler Hakkında Kanun"dur. Ancak bu Kanun da tıbbi yaklaşımın etkisini açıkça yansıtmaktadır. örneğin Kanun'un 3. maddesinde 'özürlü' kişi "Doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle bedensel, zihinsel, ruhsal, duyusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmesi nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılama güçlükleri olan ve korunma, bakım, rehabilitasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyaç duyan kişi" olarak tanımlanmıştır. Burada iki hususa dikkat etmek gerekir. öncelikle, Kanun'un tercih ettiği kavram 'özürlü' kavramıdır. İkinci husus, Kanun'un kişiyi kendi eksiklikleri nedeniyle muhtaç olan kişi olarak tanımlamasıdır. Görüldüğü üzere, 2005 yılında kabul edilen bu Kanun kişiyi hak sahibi olarak görmediği gibi, kişinin yaşadığı zorluklarda toplumun yarattığı engellerin rolünü de göz ardı etmektedir.
    2005 yılında kabul edilen Kanun birçok yönden eleştirilebilirse de, ayrımcılık yasağını oldukça zayıf da olsa anması ve Kanun'un ifadesiyle 'özürlü' kişilere yönelik kararlarda ve hizmetlerde bizzat engelli bireylerin ve onların ailelerinin katılımının sağlanacağını belirtmesi bakımından önemlidir.
    Özürlüler Hakkında Kanun'un en heyecan ve beklenti yaratan iki maddesi erişilebilirliğin sağlanmasına ilişkin maddelerdir. Yukarıda belirtildiği üzere, 1999 yılından itibaren, inşa edilecek tüm yapı ile kamuya açık alanların (bunlara okullar, hastaneler, spor tesisleri, iş hanları, alışveriş merkezleri, karakollar, parklar ve benzeri her yer dahildir) erişilebilir olmasının sağlanması kanuni bir yükümlülüktür. Buna rağmen, uygulamada hiçbir değişiklik olmamış, örneğin okul binalarının girişlerinin 7-8 basamaklı yapılması uygulaması neredeyse istisnasız devam etmiştir. Özürlüler Hakkında Kanun, mevcut mimari çevrenin engelli bireylerin hayatlarını olağanüstü ölçüde kısıtladığından, erişilebilir olmayan mevcut yapılar bakımından özel bir düzenleme getirmiştir. Kanun'un Geçici 2. maddesine göre:

    "Kamu kurum ve kuruluşlarına ait mevcut resmi yapılar, mevcut tüm yol, kaldırım, yaya geçidi, açık ve yeşil alanlar, spor alanları ve benzeri sosyal ve kültürel alt yapı alanları ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmış ve umuma açık hizmet veren her türlü yapılar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi yıl içinde özürlülerin erişebilirliğine uygun duruma getirilir."

    Kanun'un getirdiği bir diğer zorunluluk ise, mevcut özel ve kamu toplu taşıma araçlarının, Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi yıl içerisinde engelliler için erişilebilir duruma getirilmesine ilişkindir. Kanun'un Geçici 3. maddesinde yer alan bu düzenleme, sadece otobüsleri değil, dolmuş ve taksileri de kapsamaktadır. Bu maddelere göre, Türkiye'de kamuya açık tüm alan ve binalar ile toplu taşıma araçlarının 2012 yılına gelindiğinde erişilebilir hale gelmiş olması gerekirdi.

    Benzer şekilde gerek özel sektörde, gerek kamu sektöründe işverenlerin çalışanlarının en az %3 ve %4'ü oranında engelli kişi çalıştırması yükümlülüğü ulusal mevzuatta yeni değildir. Buna mukabil, 2013 verileri aşağıdaki gibidir.

    [Makalenin devamı bir sonraki mesajda]

  2. #2
    Genel Yayın Yönetmeni
    OturanBoğa Avatarı

    Gerçek Adı
    Bülent
    Üyelik Tarihi
    09.01-2003
    Son Giriş
    Bugün
    Saat
    13:34
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    60.670
    Alınan Beğeniler
    2.524
    Verilen Beğeniler
    2.965

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    idil tablo1 - Engelliliğe Dayalı Ayrımcılıkla Mücadelede Hukukun Rolü | İdil Işıl Gül

    _______
    Madde 4 - Genel Yükümlülükler
    1. Taraf Devletler engelliliğe dayalı herhangi bir ayrımcılığa izin vermeksizin tüm engellilerin insan hak ve temel özgürlüklerinin eksiksiz olarak yaşama geçirilmesini sağlamak ve engellilerin hak ve özgürlüklerini güçlendirmekle yükümlüdür. Bu amaç doğrultusunda Taraf Devletler;
    (a) Bu Sözleşme'de tanınan hakların uygulanması için gerekli tüm yasal, idari ve diğer tedbirleri almayı;
    (b) Yürürlükte mevcut, engelliler aleyhinde ayrımcılık teşkil eden yasalar, düzenlemeler, gelenekler ve uygulamaları değiştirmek veya ortadan kaldırmak için gerekli olan, yasama faaliyetleri dâhil uygun tüm tedbirleri almayı;
    (c) Tüm politika ve programlarda engellilerin insan haklarının korunmasını ve güçlendirilmesini dikkate almayı;
    (d) Bu Sözleşme'yle bağdaşmayan eylemler veya uygulamalardan kaçınmayı ve kamu kurum ve kuruluşlarının bu Sözleşme'ye uygun davranmalarını sağlamayı;
    (e) Kişiler, örgütler veya özel teşebbüslerin engelliliğe dayalı ayrımcı uygulamalarını engellemek için gerekli tüm uygun tedbirleri almayı;
    (f) Standartlar ve rehber ilkelerin geliştirilmesinde Sözleşme'nin ikinci maddesinde tanımlandığı gibi evrensel tasarımdan yararlanılması ve engellilerin özel ihtiyaçlarını karşılamak üzere evrensel olarak tasarlanmış ve mümkün olduğunca az değişikliği ve düşük maliyeti gerektiren ürünler, hizmetler, ekipman ve tesislerin araştırılması, geliştirilmesi, temini ve kullanılabilirliğini sağlamayı veya desteklemeyi;
    (g) Maliyeti karşılanabilir teknolojilere öncelik vererek bilgi ve iletişim teknolojileri, hareket kolaylaştırıcı araçlar, yardımcı teknolojiler gibi engellilere yönelik yeni teknolojilerin araştırılması, geliştirilmesi, temini ve kullanılabilirliğini sağlamayı veya desteklemeyi;
    (h) Engellilere yeni teknolojiler dâhil hareket kolaylaştırıcı araçlara, yardımcı teknolojilere ve bunların beraberindeki diğer yardımcı ve destekleyici hizmetler ile tesislere ilişkin erişim bilgilerinin sağlanmasını,
    (i) Engellilerle çalışan meslek sahipleri ve işyeri personelinin bu Sözleşme'de tanınan haklara ilişkin eğitiminin geliştirilmesi ve böylece bu haklarla güvence altına alınan destek ve hizmetlerin iyileştirilmesini taahhüt eder.
    _______

    Sözleşme'nin 4. maddesine bakıldığında, 'devletlerin Sözleşme'nin uygulanmasını sağlamak üzere yasal tedbirler alması (kanunlarında gerekli düzenlemeler yapması) yükümlülüğü açıkça görülmektedir. Ancak dikkat edilirse, yasal tedbirlerin yükümlülüklerin sadece sınırlı bir kısmını oluşturduğu görülecektir. Türkiye'de sorun tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Devlet, bir konuyu kanunla düzenlediğinde, bu konudaki sorunu ortadan kaldırdığını, yapması gerekeni yaptığını varsaymaktadır. Oysa 4. maddedeki yükümlülükler, yasal tedbirlerin başka tedbirlerle desteklenmesi gerektiğini açıkça öngörmektedir. Örneğin f paragrafına göre, devletin sadece kaynaştırma eğitimine ilişkin kanuni düzenleme yapması yetmeyecek, öğretmenlere eğitim vermesi de gerekecektir. Benzer şekilde h paragrafına göre, kaynaştırma öğrencisi çocuğun eğitimden yararlanabilmek için teknolojiye ihtiyacı varsa, bu tür teknolojilerin varlığı hakkında ailenin bilgilendirilmesi ve çocuğa bu teknolojinin kullanılması hakkında eğitim verilmesi gerekecektir. Aile mali kısıtları nedeniyle bu teknolojiyi satın alamıyorsa, bunun kolaylaştırılması yönünde desteklenecektir. Yine d paragrafına göre, bu tür teknolojileri sağlayan kamu kurumlarının, kimlere bu teknolojinin sağlanacağı, kimlere ücretsiz sağlanacağı konusunda bilgilendirilmesi gerekecektir. Maddenin 1. fıkrasının c paragrafına göre ise, devletin eğitim alanında aldığı tüm tedbirlerde, yaptığı tüm değişikliklerde (örneğin müfredat veya sınav yöntemi değişikliğinde) kaynaştırma öğrencilerini de gözetmesi gerekecektir. Kısacası, engelliliğe dayalı ayrımcılık, engelli bireylerin haklardan yararlanamaması durumu, sadece kâğıt üzerinde kanunların değişmesiyle ortadan kalkmaz. Kanunları uygulamakla yükümlü herkesin, önce kanundan haberdar olması (tabii kanun ayrıntılı ve kolay anlaşılır olması son derece önemlidir), sonra da kanunun etkili şekilde uygulanması için kendisinin yapması gerekenleri ayrıntılı olarak bilmesi gerekir. Gerekli eğitimin, bütçenin ve altyapının (gerek insan kaynağı, gerekse fiziksel altyapı) sağlanmadığı bir ortamda, kanun etkisiz kalacak ve beklenen dönüşüm gerçekleşmeyecektir. Öte yandan, Türkiye'de mevcut yasal düzenlemelerin etkisini ölçmeye yönelik denetim, niteliksel ve niceliksel veri toplama ve değerlendirme faaliyetleri neredeyse hiç mevcut olmadığından (ki bunlar da devletlerin yükümlülükleri arasındadır), aksaklıkların kaynağı da tespit edilememektedir.

    Burada ifade edilen sorunlara rağmen, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi'nin Türkiye bakımından yürürlüğe girdiği 2009 yılı Eylül ayından sonra, Özürlüler Hakkında Kanun'un Sözleşme'ye uyum sağlanacak şekilde değiştirildiğini ve en azından yasal düzenleme düzeyinde iyileşme olduğunu görmekteyiz. Örneğin Özürlüler Hakkında Kanun, 2013 yılında Engelliler Hakkında Kanun'a dönüşmüş, Kanun'un yeni hâli engelli bireyi 'Fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duyusal yetilerinde çeşitli düzeyde kayıplarından dolayı topluma diğer bireyler ile birlikte eşit koşullarda tam ve etkin katılımını kısıtlayan tutum ve çevre koşullarından etkilenen birey olarak tanımlamıştır. Görüldüğü üzere, Kanun'un eski halindeki kusurlu ve aciz vurgusu taşıyan "özürlü" tanımının yerini, ayrımcı tutumlar ve olumsuz dış çevre nedeniyle kısıtlanmış olan "engelli" tanımı almıştır. 1. maddeye göre Kanun'un amacı "... engellilerin temel hak ve özgürlüklerden faydalanmasını teşvik ve temin ederek ve doğuştan sahip oldukları onura saygıyı güçlendirerek toplumsal hayata diğer bireylerle eşit koşullarda tam ve etkin katılımlarının sağlanması ve engelliliği önleyici tedbirlerin alınması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını sağlamaktır."

    Kanun'un genelinin, sözü ve ruhu itibariyle Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi'ne paralel olduğu belirtilmelidir. Hatta, ayrımcılığın tanımlanması bakımından, Sözleşme'den ileride olduğu da söylenebilir. Şöyle ki, Engelliler Hakkında Kanun sadece genel olarak engelliliğe dayalı ayrımcılığı tanımlamamış, ayrımcılığın farklı türlerini de tanımlamıştır. Kanun'a göre engelliliğe dayalı ayrımcılık "siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni veya başka herhangi bir alanda insan hak ve temel özgürlüklerinin tam ve diğerleri ile eşit koşullar altında kullanılması veya bunlardan yararlanılması önünde engelliliğe dayalı olarak gerçekleştirilen her türlü ayrım, dışlama veya kısıtlamayı ifade eder. Ayrımcılık başlığını taşıyan Madde 4/A'ya göre:

    "Doğrudan ve dolaylı ayrımcılık dahil olmak üzere engelliliğe dayalı her türlü ayrımcılık yasaktır. Eşitliği sağlamak ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak üzere engellilere yönelik makul düzenlemelerin yapılması için gerekli tedbirler alınır.
    Engellilerin hak ve özgürlüklerden tam ve eşit olarak yararlanmasını sağlamaya yönelik alınacak özel tedbirler ayrımcılık olarak değerlendirilemez.

    Kanun'un 3. maddesi ise 4. maddede yasaklanan ayrımcılık türlerini tanımlamaktadır. Buna göre:

    "a) Doğrudan Ayrımcılık: Engelliliğe dayalı ayrımcılık temeline dayanan ve engellinin hak ve özgürlüklerden karşılaştırılabilir durumdakilere kıyasla eşit şekilde yararlanmasını engelleyen, kısıtlayan veya zorlaştıran her türlü farklı muameleyi,"
    "b)Dolaylı Ayrımcılık: Görünüşte ayrımcı olmayan her türlü eylem, işlem ve uygulamalar sonucunda engelliliğe dayalı ayrımcılık temeliyle bağlantılı olarak, engellinin hak ve özgürlüklerden yararlanması bakımından nesnel olarak haklılaş- tırılamayan dezavantajlı bir konuma sokulmasını,"
    "j) Makul Düzenleme: Engellilerin insan haklarını ve temel özgürlüklerini tam ve diğer bireylerle eşit şekilde kullanmasını veya bunlardan yararlanmasını sağlamak üzere belirli bir durumda ihtiyaç duyulan, ölçüsüz veya aşırı bir yük getirmeyen, gerekli ve uygun değişiklik ve tedbirleri ifade eder."

    Bu tanımlara göre, bir bireyi engelli olduğu için uçağa kabul etmeyen havayolu şirketi, 'doğrudan ayrımcılık' yapmış olacaktır. Buna karşılık, tekerlekli sandalye kullanıcısı bir bireyin tekerlekli sandalyesi için kargo ücreti alan havayolu şirketi, 'dolaylı ayrımcılık' yapmış olacaktır. Zira, kargo ücreti sadece engelli bireylerden veya kişi engelli olduğu için alınmamaktadır. Diğer yolculardan farklı olarak, havayolu şirketi temsilcisi tarafından tekerlekli sandalye kullanıcısı yolcuya uçağa kadar eşlik edilmesi ve koltuğa oturmasında kendisine yardımcı olunması, makul düzenleme niteliğindedir ve yapılmaması hâlinde yukarıda aktarılan madde çerçevesinde ayrımcılık sayılacaktır.

    Şu hâlde, konuya ilişkin yasal düzenleme var iken, engelli bireyleri dışlayan uygulama ve durumların devam etmesini nasıl açıklamak gerekir?

    Hukukun Etkili Olmamasının Nedenleri

    Engelli bireylerin hak ve özgürlüklerden tam ve eşit şekilde yararlanamamalarının temelinde onlara yönelik kalıpyargılar ile ayrımcılığın olduğu açıktır. Bazen bu kalıpyargılar kanunlara da yansır. Bazen ise bu kalıpyargılar nedeniyle kanun koyucu meseleyi düzenlemeye dahi gerek görmeyebilir. Aynı toplumsal hayatı düzenleyen diğer kurallar gibi (örneğin ahlak kuralları) hukuk da her zaman tatmin edici değildir.

    Ayrımcılık gibi toplumsal sorunlarla mücadele söz konusu olduğunda, bu mücadelenin etkili olması için hukukun en azından şu unsurları içermesi gerekir:

    * Hukuk kurallarını yapmaya yetkili olanlar, bu mücadele konusunda samimi olmalılar. Eğer kanun koyucunun kendisi bu mücadelenin gerekliliği konusunda ikna olmamışsa kanunda mutlaka sorun olacaktır. Kanun koyucu etkili yaptırımı olmayan kurallar benimseyecektir. Örneğin okul servislerine erişilebilir olma zorunluluğu getiren bir kuralın yaptırımı, aracı erişilebilir kılmak için gereken masraftan daha az olursa, araç sahibi para cezasını ödeyip, araçta gerekeni yapmamayı tercih edebilecektir. Yine, kota kapsamında çalıştırılması gereken engelli bireyleri çalıştırmayan şirketin ödemesi gereken ceza, kişiyi çalıştırdığında ödeyeceği sigorta pirimi ve maaş toplamından azsa, işveren cezayı ödemeyi tercih edecektir. Ancak, aşırı yaptırımlardan da kaçınılmalıdır. Örneğin şirketlerin batmasına neden olacak yükseklikte para cezaları, toplumda 'adil' olarak algılanmayacak, engelli bireylere karşı olumsuz hisleri güçlendirebilecektir.

    * Konunun ceza hukuku ile düzenlenmesinin daha etkili olacağı da varsayılmamalıdır. Bazı illerin suç olarak düzenlenmesi oldukça sorunludur. Ayrımcılık yasağı bunun tipik örneklerindendir. Türk Ceza Kanunu ayrımcılık için hapis cezası öngörmektedir. Engelli bireyi işe almayan her işverenin hapis cezası ile cezalandırılması pratik olarak mümkün olmayacağından, bu tür cezalar otomatik olarak uygulama dışı kalmaktadır. Ayrıca, ayrımcılığı ispatlamak oldukça zordur. Ceza davalarında kesin ispat gerekir. Bir işverenin neden engelli kişiyi değil de başka bir kişiyi işe aldığının tek açıklaması bireyin engelli olması olamayacağından, ispat istisnai haller dışında olanaksızdır.

    * Bir fiilin hukuk tarafından yasaklanması, hatta ceza hukuku tarafından yasaklanması, toplumdaki kalıpyargıları ve sonuç olarak davranışları değiştirmek için tek başına yeterli değildir. Türkiye'de kadın cinayetlerinin devam ediyor olması bunun göstergelerindedir.

    * Öte yandan, kanun koyucu meseleyi tam olarak kavrayamamışsa bütüncül olarak göremeyecek ve kapsamlı bir düzenleme yapmayacaktır. Örneğin 2005 yılında kabul edildiği haliyle Özürlüler Hakkında Kanun, ayrımcılığı yasaklamış, ancak tanımlamamıştır. O nedenle kamu personeli sadece farklı muamelenin ayrımcılık olduğunu düşünmektedir. Oysa, bazen engelli bireyin hak ve özgürlüklerden eşit yararlanabilmesi için, engelli bireye farklı davranılması gerekmektedir.

    * Kanunun sadece devleti değil, eczane sahibinden sinema işletmesine, özel sektör işvereninden dolmuş şoförüne kadar herkesi bağladığı düşünüldüğünde, kampanyalarla duyurulması ve tanıtılması gerekmektedir. Televizyon ve radyodaki kamu spotlarından, metro panolarına kadar büyük sayıda kişiye ulaşabilecek tüm araçlar kullanılmalıdır. Mevcut hâlde avukatlar ve yargı mensupları dahi Engelliler Hakkında Kanun'dan haberdar değildir.

    * Uzman insan kaynağı yetiştirilmelidir. Bir okulun erişilebilir hâle getirilmesi için yapılması gerekenleri bilen uzman insan kaynağı olmadığı sürece, erişilebilirlik rampa ile sınırlı şekilde anlaşılmaya devam edilecektir.

    * Yasal düzenlemeler, ihlali halinde yapılması gerekenler konusunda açık bilgi içermelidir. Engelli bireyler ve aileleri nereye ve nasıl başvurabileceklerini bilmelidir. Çoğu halde, kişiler ne yapabileceklerini bilmediğinden yasal düzenlemeden yararlanamamaktadır. Başvuruların masraflı olmaması da, hak ve özgürlüklere erişim bakımından yaşamsaldır.

    * Bütüncül ve ayrıntılı veri toplanmalıdır. Mesele engelli bireylerin kaçının eğitime erişemediğinin bilinmesiyle çözülemez. Eğitime katılamayan engelli bireylerin cinsiyetleri, engel türleri, eğitimden ayrılma yaşları, taşra-kent dağılımı vs. bilgi toplanmalıdır. Örneğin zihinsel engelli kız çocuklarının, ergenlikle birlikte aileleri tarafından okuldan alındıkları bilinmektedir. Bu çocukların cinsel saldırı mağduru olacağı korkusu, çocukların eğitim alamaması ile sonuçlanmaktadır. Toplanan veriler, bu tür bilgileri sağlayabilecek nitelikte olmalıdır.

    * Son olarak, devletin yasama organının çıkarttığı kanuna, diğer organlarının uyması gerekir. Birçok bakanlığın kota kapsamında çalıştırmak zorunda olduğu engelli bireyleri çalıştırmıyor olması, toplumun geri kalanı bakımından olumsuz bir örnek teşkil etmektedir.

    Kısacası, toplumsal bir sorun olan ayrımcılıkla mücadelede, hukuk kul- lanılabilecek araçlardan sadece biridir; ancak en etkili araç olduğunu iddia etmek mümkün görünmemektedir. Hukukun konuyu etra ıca düzenlemesi gerektiği açık olmakla birlikte, bütüncül politikalarla desteklenmediği sürece yeterince güçlü olmayacağı unutulmamalıdır.



    İdil Işıl Gül
    Ankara üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, aynı üniversiteye bağlı Sosyal Bilimler Enstitüsü"nde yüksek lisans yaptı. Marmara üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü"nde Kamu Hukuku doktorası yaptı. Uluslararası hukuk ve insan hakları hukukunun çeşitli alanlarında lisans ve yüksek lisans düzeyinde ders vermekte, özellikle ayrımcılık yasağı ve engellilerin insan hakları alanlarında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleriyle gönüllü ve profesyonel çalışmalar yürütmektedir. İstanbul Bilgi üniversitesi Yayınları tarafından yayınlanan Sivil Toplum Kuruluşları İçin Adım Adım Rapor Hazırlama Kılavuzu, Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi"ne Sunulacak Raporların Hazırlanması ve Sunumu ve İnsan Hakları Komitesi"nin Emsal Kararları adlı eserleri yayına hazırlamıştır. Hâlen İstanbul Bilgi üniversitesi Hukuk Fakültesi"nde öğretim üyesidir.