Toplam 5 mesajın 1-5 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    Gothica Avatarı

    Gerçek Adı
    Saliha C.
    Üyelik Tarihi
    26.06-2005
    Son Giriş
    10.12-2017
    Saat
    15:24
    Yaşadığı Yer
    Kırgız Yurdu Ulupamir
    Mesaj
    6.857
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    2
    Blog Mesajları
    3

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    Zafer Ekin Kimdir?

    1975 Kayseri doğumlusunuz. Son altı yıldır Ankara'da yaşıyorsunuz ve Hukuk Fakültesi'nde uzun süren öğrenciliğinizi henüz bitirdiniz. Sizi biraz daha tanıyabilir miyiz?

    Kayseri'de ticaret lisesini bitirdim. Bunun yanı sıra ortaokul başlarından liseyi bitirene dek bir muhasebe bürosunda çalıştım. Daha sonra Ankara ile birlikte yaşamıma hukuk kapısı açılmış oldu. Ancak kendimi tanımaya ve tanımlamaya başladığım ilk günden beri edebiyatın ve felsefenin içinde yer almaya çalıştım. Böylece yaşamım hukuk ve muhasebenin sunduğu gerçeklik dünyasıyla, edebiyat ve felsefenin beni çektiği kurmaca dünyası arasındaki gerilimde geçti diyebilirim. Kendimi hep bu gerilimde "gerilen" rolünü oynayan beceriksiz bir aktör gibi hissettim. Gerçeklikteki başarısızlığımı kurmacadaki uğraşlarımla örtmek isterken, kurgularımı ve düşlerimi yaşamdaki acının öznelerinden beslemenin sebebi bu olsa gerek.

    Gerisi, bir kısmı işportada kazanılmış ve yine bir kısmı son yıllarda yeniden yükselen öğrenci muhalefetine verilmeye çalışılmış küçükburjuva bir yaşam.

    Ödüllerin, özellikle yeni imzaların adlarını belirgin kılma çabalarında önemli bir işlevi var. Başka neler söylemek istersiniz ödüller hakkında?

    Benim için tüm sanat ödülleri kuramsal olarak önemli. Estetik düzlemde "güzel"e ilişkin bilginin, bilimsel yöntemler kullanılmaksızın nesnelleşmesi gerektiğine inanıyorum. Aksi takdirde "popülist beğeni"nin "güzel"in yerini alması tehlikesiyle karşılaşıyoruz. Eğer bu tür bilginin nesnelleşmesinde bilimsel yöntemler kullanılırsa bu kez pozitivizmin tuzağına düşüyoruz. Çünkü sanatta "güzel"e ilişkin arayış, bilimin nicelik arayışından farklı olarak bir nitelik arayışıdır. Yani insanlara yüz binler satan ucuz bir aşk romanını beğenme hakkı verilmeli, ama asıl "güzel"in, örneğin Kafka'nın romanları olduğu da tespit edilmeli. Böylece "güzel" ile "beğeni" zaman zaman kesişen ayrı kavramlar olarak varlık kazanmalı. Ödüller ise "güzel"in belirlenmesinde kullanılacak yöntemlerden biridir. Ancak buna rağmen ödüllere ilişkin eleştirileri saklı tutmak gerekir. Bence ödül "güzel"in belirlenmesinde kuramsal bir zorunluluktur ama ödülün veriliş tarzı tartışmaya açıktır. O zaman Oscar almış bir filmin "güzel" olmayışı bizi şaşırtmaz. Çünkü o "güzel bir film" olarak değil "iyi bir meta" olarak belirlenmiş olabilir.

    Şiirin yanı sıra öykü ve film eleştirileri de yazıyorsunuz. Ayrıca birçok derginin yayınlanmasında katkılarınız olmuş. Edebiyatı bir yaşam biçimi olarak seçtiğinizi söyleyebilir miyiz rahatlıkla...

    Edebiyatı bir yaşam biçimi olarak seçmek konusunda düşsel anlamda hiçbir çekincem yok. Bu arzum beni edebiyatın hemen her alanıyla arkadaşlık kurmamı sağladı. Ancak yaşamım da bana ekonomik ve mesleki engeller çıkarmak konusunda çok başarılı. Örneğin şimdi bir hukuk bürosunda çalışıyorum ve kitaplarımla ancak akşam olunca buluşabiliyorum. Bu yüzden gün boyu üzerimde arkadaşlarıyla oynamak istediği için okuldaki derslerinin bitmesini sabırsızlıkla bekleyen yaramaz bir çocuğun telaşını, taşıyorum.

    Çıraklığı çoktan geride bırakmış bir şairin elinden çıktığı belli olan şiirlerle katılmışsınız ödüle. Nasıl bir süreç yaşadınız şiirle, hangi kaynaklardan yararlandınız, ustalarınız (yerli-yabancı) kimler oldu?

    Uzun zamandır şiir yazıyorum ama bunu duygusal olduğu kadar entelektüel bir etkinlik olarak da algılamam son yıllarıma rastlıyor. Başlangıçta Vaptsarov, Mayakovski, Neruda gibi yabancı ve toplumcu şairlerle bir duygudaşlığım oldu ama son dönemde şiirimi kurarken, yabancı şairlere olmaması gerektiği kadar kapalı olduğumu söylemeliyim. Belki Pavese bunun tek istisnasıdır. O yüzden şiirimi kendi edebiyatımızın birikimiyle kuruyorum.

    Yaşama bütünüyle farklı bir yerden bakmamıza rağmen beni şiirle tanıştıran şair Necip Fazıl oldu. Attila İlhan ise ikinci öğretmenimdir. Daha sonra siyasi tercihlerim beni kaba toplumcu diyebileceğim bir kulvara taşıdı. Bundan sonra şiirimde toplumcu özü yitirmeden kaba sıfatından arınmaya çalıştım. Bu arınma sürecinde ise Kemal Özer'e çok borcum var. Yine burada Şükrü Erbaş'ı, Sunay Akın'ı ve Salih Bolat'ı anmak istiyorum. Son dönemde ise özellikle şiirin biçimsel boyutuyla Haydar Ergülen'i kendime yakın hissediyorum. Diğer taraftan "ikinci yeni" ile başlayıp günümüzde de süren şiir anlayışını da yeni kapılar açması anlamında önemsiyor ve severek okuyorum. Çünkü şiire onun aradığı duruluğu ve biçimsel yeniliği verebilmek için şiir birikimini bütünsel olarak alımlamak gerekiyor. Bunun yanı sıra şiirin nesnel bir karşılığının olması ama bu nesnelliğin şairin öznelliğiyle ve özellikle de kullandığı imgelerle kırılarak yansıtılması ve böylece anonim bir duyarlılıktan uzaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden mutlaka bir tanım yapmam gerekirse şiirimi toplumcu-gerçekçi değil belki ama toplumcu-düşçü olarak tanımlayabilirim. Yapmak istediğim, bir yandan toplumculuğu, bir yandan da toplum hiçbir yerinden tutunamama konumunu biçimsel yenilenişin süzgecinden geçirerek şiire taşımaktır diyebilirim.

    Şiir dışındaki etkilenme alanımı ise saymak uzun sürebilir, ama Kieslowski'nin filmlerini, Tezer Özlü'nün yazdıklarını ve Pink Floyd'un müziğini anmadan edemem.

    "Saklı" adını verdiğiniz 10 şiirlik dosyanız iki bölüm: "Saklandığım" ve "Sakladığım" adlarını taşıyor. Bu gizlilik niye?

    Dosyamdaki şiirler uzak okuyucuyu rahatsız etmeyen ancak daha ilgili bir okuyucunun keşfedebileceği bir dulda konumunda. Şiirlerim bu saklılığını bulmak isteyen okuyucuya kendisini geçişli dize, metinlerarasılık çok katmanlılık gibi yollarla sunuyor. Çünkü yazınsal tüm ürünlerin baş anlamlar ürettiği sürece başarılı olduğunu düşünüyor ve yazınsal bir ürünü, kendisini ancak derinlemesine bakan birine ele veren üç boyutlu resimlere benzetiyorum.
    Dosyamda da "Saklandığım" adlı bölümde kendi dünyamı, "Sakladığım" adlı bölümde ise yaşamdaki acının öznelerini anlatmaya çalıştım. Bu belki de saklandığım yerden çıkma isteğimdi.

    "Apartman boşluğundan dünyaya bakan" bir haliniz var. Acınız "Genç Werther"in acıları. Üstelik, John Lennon trabzana yaslanmış gülümsüyor size.

    Nihilizm!.. Peki, tamam. Yine de söyleyecek bir şeyleriniz daha olmalı.

    Yaşamda düşleriyle varolmaya çalışanlar, düşlerine yönelik toplu bir saldırıyla karşılaşıyorlar. Yeni düşler ve yeni kırgınlıklar, isyanın yanına her zaman nihilizmi de bırakıyor. Ben de yaşamı herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu bir trajedi olarak algılıyorum ve dışarıdaki dünyada değil belki ama kendime dönünce nihilizmin duvarlarına sıkışıyorum. Böylece yaşamak benim için bir katlanma etkinliğine dönüşüyor. Bunu şiire aktarırken rock gruplarına, sanatçılarına ya da depresif edebiyatın bendeki izleklerine uğramadan edemiyorum.

    Bunun yanı sıra şiirlerimde diğer metinlerle ilişki kurarak şiirin ait olduğu metinler dünyasını imliyor, ancak şiirle yaşamı bütünüyle koparmamaya çalışıyorum. Yaşamı en ucundan sorgulayanları, tutunamayanları ya da kendimi anlatırken rock gruplarının yer aldığı imgeleri kullanmam, bu iki kesimin örtüşmesi yüzünden bir bütünlük oluşturuyor kanısındayım.

    Günümüz şiirini, özellikle genç şairleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Kan bağınız olduğuna inandığınız şairler var mı?

    Her şeyden önce iyi bir şiir okuru olmaya çalışıyorum. Yeni şairleri de edebiyatta yer edinme istemlerinden olsa gerek daha sakınımlı ama daha yenilikçi buluyorum. Doğrudan kan bağım olduğunu söyleyemem, ama kalbimi yeni şairlere açık tutuyorum. Hemen aklıma gelenler; Derya Çolpan, Nilay Özer, Zeynep Köylü, Serap Erdoğan, Hakan Savlı, Devrim Dirlikyapan, Tuna Kiremitçi ve Bejan Matur.

    Şairin İntiharı

    Bir süredir masamın üstünde tek sayfa bir mektup duruyor.
    "Şuna bir göz at" diye elime tutuşturulmuş bir mektup...
    13 Eylül 2002 tarihli... Düzgün bir el yazısıyla yazılmış.
    En üstte büyük harflerle "Aslında bütün mesele neydi?" yazıyor:
    "Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi..."
    İlk okuyuşumda burada durdum. Devam etmeye korktum.
    Sonra merakım yendi korkumu...
    Okudum:
    ***
    "Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kimbilir belki kendimle barışabilseydim...)
    Yerleşik Yabancı’ydım her yere Metin Abi... Sen yanarak öldün ve ben ne yangınlar geçirdim sana ulaşabilmek için.
    Daha ne kadar dayanabilirdim, herkesin bir başkasının acısı pahasına mutlu olduğu yaşama?
    Tüm arkadaşlarımı ve sevgilim Meral’i çok seviyorum.
    Beni affedin."
    ***
    Mektubu ileten arkadaştan öğrendim sonrasını...
    "Şair - yazar - akademisyen Zafer Ekin Karabay o mektubu yazdığı gün, Eskişehir’de intihar etti."
    Neden peki?
    "Aslında bütün mesele neydi?"
    "Şiir hem yitiş, hem kurtuluştur" diyen bir şair, niye 29’unda kemerine asar kendini?..
    "Yaşamdan daha büyük olma isteği mi? 30 yaş kırgınlığı mı?
    Mağrur bir an mı?"
    Hayır!
    Mesele (Mayakovski’den Kaan İnce’ye, Van Gogh’dan Nilgün Marmara’ya, Jack London’dan, Hemingway’e kadar) bütün sanatçıların, vicdan sahiplerinin, hayatı sevenlerin meselesi:
    Ozanın, başkalarının acısı pahasına elde edilen mutluluğu kabullenememesi...
    Alaattin Topçu’nun deyişiyle "hayatın ağırlığı karşısında insanın hafifliğini", "N’apalım, dünya böyle" diye geçiştirememesi...
    Sokaktaki tevekkülle baş edememesi... Sokaktakilerden olmayıp, onları dönüştürmeye de gücünün yetmemesi...
    Ve "kendiyle barışıp" haksızlığa alışarak yok olmaktansa, intihar ederek var olmayı tercih etmesi...
    Nilgün Marmara da "Ey, iki adımlık yerküre/ senin bütün arka bahçelerini gördüm ben" deyip gitmedi mi?
    ***
    "Son mektup"un üzerinde bir not var:
    "Bunu Kül’de yayınlarsanız sevinirim" deyip muzipçe soruyor:
    "Nasıl sevineceksem?"
    Sonra da bu talepteki tutunma çabasına dikkat çekiyor, parantez içinde:
    "Bu da hâlâ yaşamak istediğimi mi gösteriyor nedir?"
    Son kitabını göremeden ölmüş bir ozanın son mektubunu yayımlatma isteği... Vahşeti yüreğinde hisseden "yabancı"nın dayanılmaz bozgunu...
    "Kaçış değil onlarınki, reddediş", biliyorum.
    Ama yine de "Bu reddiyenin başka yolları olmalı" diyorum.
    Bunca haksızlığı ve bizim onca haksızlığa alışmışlığımızı böyle yumruk gibi yüzümüze vurmadan, canına kıymadan...
    Bizi şiirsiz, şairsiz koymadan...
    Hayatla başa çıkmanın ozanca bir yolu olmalı...
    Çünkü Karabay’ın dediği gibi;
    "Yolculuğa çıkmışlar için hem limansa şiir, hem de gemi..."
    O gemiyi en son şair terk etmeli...
    Can Dündar

    ARARKEN...

    Ezginin kederini dinledim
    Daktilonun sesini
    Anımsadım düş kırgını seni
    Anı yitti
    Gece
    bıraktı çalar saate sessizliğin
    Masaya
    kitaplara
    Biraz önce giden sesinin yokluğuna
    Bir hüzün ele verdi seni
    Gözlerinde görünüp yitiveren
    Ve özlemini bırakıp gitti
    Yastığındaki yüzün
    Serinliğinden başka bir şey
    giymedim oysa yağmurun
    Durdum sokakta
    Sakınımlı ve ıslak
    Saçların dokundu çıplak omuzlarıma
    Anımsadım büyücünün kristal küreye baktığı gibi
    Bilyeme bakarken çocukluğumu
    Ve beni sakladı gece
    Saydam karanlığında duldasının
    Üşüdüm seninle ansızın
    Penceredeki pusun
    Parmak uçlarımı ayırdığı yerde
    Kimsem yoktu
    Çizgilerinden başka
    Bileğimdeki vazgeçilmiş intiharın
    Sokaktaki ıslak tenimi duyumsadım
    Ve ararken yakalandım
    Kayıp otobüsünde
    Kendi resmimi

    [ame]http://www.youtube.com/watch?v=U29jL1Jpj50[/ame]

  2. #2
    Üye
    Gothica Avatarı

    Gerçek Adı
    Saliha C.
    Üyelik Tarihi
    26.06-2005
    Son Giriş
    10.12-2017
    Saat
    15:24
    Yaşadığı Yer
    Kırgız Yurdu Ulupamir
    Mesaj
    6.857
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    2
    Blog Mesajları
    3

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    KAPI

    rezenin sessizliği bozması anımsattı
    telvenin fincana çizdiği aşkı

    kim gitse kapı aynı sesi çıkarmazdı
    dedi, kalbimdeki bekar evi temizliği

    hem çıkarsa da kim duyacaktı
    bir gıcırtının bekle beni ademesini

    Zafer Ekin Karabay

  3. #3
    Üye
    Gothica Avatarı

    Gerçek Adı
    Saliha C.
    Üyelik Tarihi
    26.06-2005
    Son Giriş
    10.12-2017
    Saat
    15:24
    Yaşadığı Yer
    Kırgız Yurdu Ulupamir
    Mesaj
    6.857
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    2
    Blog Mesajları
    3

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    TRAFİK

    kentin baskısı kaldı bize
    ve ışıkları trafiğin ya da kazası

    oysa biz hep bir düş kazasında
    yitirdik arkadaşlarımızı

    karşıdan karşıya geçerken
    eli bırakılan çocuklardık

    o insan kalabalığındaki
    son gülümsemesiydi annemizin

    sonra hangi tarafa geçsek karşıda kaldık!


    Zafer Ekin Karabay

  4. #4
    Üye
    Gothica Avatarı

    Gerçek Adı
    Saliha C.
    Üyelik Tarihi
    26.06-2005
    Son Giriş
    10.12-2017
    Saat
    15:24
    Yaşadığı Yer
    Kırgız Yurdu Ulupamir
    Mesaj
    6.857
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    2
    Blog Mesajları
    3

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    ÇİÇEK

    ipatya`ya

    toprağa değen su dokununca anlatır
    elinde kalan mektubu, durula

    gözlerini sakındığın yarına
    çiçek sandığın kadar açacaktır

    sorma mektubun huyu böyle, yoksa
    kim benzetir harfleri, toprağa değen suya

    ben benzetiyorum işte, bir de elini
    dokununca mektubun ruhuma

    Zafer Ekin Karabay

  5. #5
    Üye
    öyküekin Avatarı

    Gerçek Adı
    Öyküekin
    Üyelik Tarihi
    22.08-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    :)
    Mesaj
    4.994
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    SU


    susardım, bir sözcüğün ıslaklığına
    nerede bıraksam dilimi. orada
    kirpiklerimde bir suskunluk bulurdu beni
    bir susuzluk arardı oysa. kendini
    unutulmuş bulan bir susku, kurumuş
    bir dudağa değince, çözülecekti su
    bu yüzden unutmalı ama bilmiyorum neresinde
    susamalı yaşamın ve nasıl susmalı!