Sayfa 1 / 2 12 SonSon
Toplam 22 mesajın 1-15 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    Fırtına Avatarı

    Gerçek Adı
    nuran
    Üyelik Tarihi
    12.06-2007
    Son Giriş
    29.10-2014
    Saat
    21:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul / Üsküdar
    Mesaj
    4.210
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    27

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    hoş geldin ey suskun sevgilim;
    tut sözünü; sus.. mühürle dudağımı, sesimi tut, lâl eyle çığlıklarımı.. nahoş avazların uçurumlarından çek dilimi.. yalanların kuyularından çekip çıkar nefeslerimi.. göklü söz ağaçlarının bengisuyuna kat hecelerimi...

    hoş geldin ey yüzü gamzelim;
    b/akışının menzilinde tut gözlerimi.. tir-i müjgan dokunuşlarınla delik deşik et kibrimi.. gör (e) meyip de seni, göster (e) meyip de yanımda yöremde, görür gibi huzurunda tut çaresiz yetimliğimi...

    hoş geldin ay yüzlüm benim;
    tut saçlarımın kakülünden, kaldır yüzümü yerden.. utancımı tebessümünün kıvrımlarına dola, yut.. pişmanlığımı gül yanağının yamaçlarına sar, uyut.. dağıt neşemin saçlarını, hüznün tenine yasla umarsızlığımı...

    hoş geldin ey hesapsız sevincim;
    tut elimi.. avuçlarında tut uzanamadığım uçurum çiçeklerimi.. geri ver uzak dal uçlarına terk ettiğim huzur meyvelerimi.. tut Ferhad’ımın elinden, şirin vuslatların köyüne taşı yüreğimi.. tut züleyha’mın elini, önü/ardı yırtık gömleklerin kuyusuna zindanına düşürme nefsimi...

    hoş geldin ey ruh ikizim;
    tut, ardında tutulduğum aynalara tut yüzümü.. tut ki aynalarda avuntu bulamayan, bakışlarında kendini tanımayan, özlediğinde kendine varamayan, yüzünü yakmış bir hastayım.. gözbebeğinde tut beni.. ayıplamadan, tiksinmeden bakışının ışığından yüz ver bana.. tut ki resimli el ilanları asılmış bir kayıp çocuğum; duvar diplerine asılı umarsız bakışların kovduğu bir lüzumsuzum.. tut kolumdan, ardın sıra sürükle, yuvama götür.. tut ki mürekkebin hiç hatırını sormadığı yırtık bir kâğıt, kalemin hiç içmeyeceği unutulmuş bir sözüm.. aklında tut beni; diline dola, dudağına değdir, cümlede kullan, tut bir şiire kafiye eyle beni.. tut ki üzerindeki rakamları ciddiye alınmayan kalp parayım.. elinde tut, say beni, inci mercana sat beni.. ışığa tut yüzümü; sahih kıl beni...

    hoş geldin ey son tesellim;
    göz yaşımı yanağında tut, taç yapraklarına taşı ağlayışımı.. şehvetin kirinden sıyır, tenin tozundan ayıkla kalbimi...

    hoş geldin ey kalbimin göğü;
    tut kanatlarımdan, rahmete yapıştır teleklerimi, yücelere yükselt bedenimi.. yağmurları tut sakla hüznümün bulutlarında...

    hoş geldin ey bin bahar neşesi;
    tut elimden sımsıcak, karanfillerin kûyuna götür beni, güllerin suyuna kat demimi, demkeş eyle gönlünün pervazına kalbimi...

    hoş geldin ey ışıltılı libasım;
    tut yakamdan, giy beni, giyindir beni, ört bencilliğimi, üşümeye terk etme bendeni.. omuzlarıma sarıl şal gibi, rızana razı eyle beni...

    hoş geldin ey kan davalım;
    tut (i) ki yakamdan, tutukla beni, yetimlerin yüzüne çalıp pare pare eyle cimriliğimi.. bağla ayağımı yokluklara gitmekten.. bileklerimi kelepçele, yasakla ellerime biriktirmeyi...

    hoş geldin ey açlığım;
    tut ve at sahte doymuşluklarımı, teni üzerimden sıyırıp ruhun semâsına savur beni.. çıplak bırak cümle duyarsızlıklardan.. yırt at yüreğimdeki yalancı tesellileri...

    hoş geldin ey sırdaşım;
    tut beni, sobele.. saklandığım yerde bul beni.. şehrayinlere kat.. gizlice kaçır evden.. mahyaların ışığına kat gözlerimi.. kan/dillerin fısıltılarını lerzan gönüllere karıştır.. kanlıyı hunrîz ile barıştır ki ihanetler yatışsın, nefretler sönsün, yalnızlıklar sussun...

    hoş geldin ey gam telim;
    tut getir o mahur besteleri.. notaların ahengine böl kırgınlıklarımı.. şarkı eyle, ezberinde tut kırık sözlerimi.. mızrabının ucunda titretiver yüreğimi, aşka sürgün et kelimelerimi, göklü salkımından emzir kuşluk vaktimin ümitlerini...

    hoş geldin ey güz yağmurum;
    sağanağına tut bu çorak gönlü.. seline kat yangınlarımı.. damla damla denize at kanayan yanlarımı.. içimde uyuyan tohumları uyandır, baharlara taşı/r yüreğimi.. hüznümün sarı yapraklarını toprağa kat...

    hoş geldin ey orucum;
    acıktım sana; sofrana oturt beni
    acıttım içimi; göğsünde avut beni
    aktım sana; damla damla yut beni
    aldandım sahte ışıklara; beşiğinde uyut beni
    ağular içtim bal kâselerinden; döşeğinde sağalt beni
    azaldım nisyanlar içinde; gözlerinde çoğalt beni
    ağına düştüm isyanların; tut elimi, doğrult beni
    ağzına düştüm yalanların; tut dilimi, doğruda tut beni
    ayartısına kandım anlık sevdaların; tut gözlerimi, körelt beni
    arı duru kalamadım, bulandım; el üstünde tut pişmanlıklarımı, durult beni.. tut beni

    Senai Demirci

  2. #2
    Üye
    Fırtına Avatarı

    Gerçek Adı
    nuran
    Üyelik Tarihi
    12.06-2007
    Son Giriş
    29.10-2014
    Saat
    21:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul / Üsküdar
    Mesaj
    4.210
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    27

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    uzun ince bir yolda yürüyorum.. sevdiğime giden yolda.. yürürken, ayağıma incecik bir şeyin battığını farkettim.. ah evet, bir virgüldü bu.. benden önce okuluna giden bir öğrencinin kitabından düşmüş olmalıydı.. ah, şu çocuklar, ilk okumaya başladıklarında virgülleri gereksiz görürler.. yeni yeni tanıdıkları kelimelerin arasında ayrık otu gibi duran bu tuhaf garip şeyleri pek sevmezler.. yazarken de en çok virgülleri unuturlar.. hemen cebime attım bulduğum ilk virgülü.. böylece sevdiğime daha çok şey söyleyebilecektim.. daha uzun cümlelerle ifade edebilecektim kendimi.. ona iltifat ederken bir çok güzel sıfatı arka arkaya sıralayabilirdim...

    aralarında virgüller olan güzel sıfatların hepsini ona söyleyebileceğimi düşününce, sevinçle bağırmak istedim.. içim içime sığmıyordu “ne güzel” diye bağıracaktım ki, boğazım düğümlendi.. duygularımı haykıramadım.. tam o sırada, elime sıcak bir şey dokundu.. evet, bir ünlem işaretiydi bu! biraz önce yoldan bağıra çağıra geçen gençlerin ağzından düşmüş olmalıydı.. ah şu gençler.. olur olmadık yerde ünlem kullanırlar.. ağızlarında sakız gibi çiğnerler ünlemleri.. heyecanlarını ünlemlerin sivri uçlarına asarlar.. ben de kulağıma küpe yaptım bulduğum iki ünlemi.. artık haykırabilirdim aşkımı.. hep tek düze konuşmak yerine, heyecanlarımı sevgi sözlerine yükleyebilirdim...

    yürümeye devam ettim.. kendimden emindim.. bütün sorularını cevaplamış, bütün şüphelerini gidermiş bir yetişkin olarak adımlıyordum tozlu yolu.. derken, saçlarıma bir şeylerin takıldığını farkettim.. elimle çekip aldım.. bunlar soru işaretleriydi.. biraz önce altından geçtiğim ağacın dallarından bulaşmış olmalıydılar saçlarıma.. avucumda karınca gibi kıpır kıpır dolaşıyorlardı.. hemen avucumdan atmak istedim.. yolun kenarında akan dereye doğru savurdum.. ama nafile.. avucuma yapışmışlardı.. avucumdan fırlatabildiklerim de pıtırak gibi elbisemin orasına burasına yapışıverdi.. etrafıma baktım.. benden önce bir bilge yürümüş olmalıydı bu yoldan.. düşünceli ve sessiz bir bilge.. soru işaretlerini herkesin başının değebileceği bir ağaç dalına takmış olması bilgece bir işti.. oysa benim soracak bir şeyim yoktu sevdiğime.. çaresiz, soru işaretlerini alıp saçlarıma taktım yeniden.. öyle ya, belki sevdiğim sormak isterdi.. sevgililerin soru sormasının nedeni, sorunun cevabını bilmemeleri değildir.. cevabı bir kez daha duymak içindir.. o halde sevdiğime hediye edebilirdim soru işaretlerini.. defalarca “beni seviyor musun” diye sorması için.. ben de her soru işaretinin olduğu yerde aşkımı bir defa daha ifade edebileceğim.. evet, evet, bundan eminim.. soru işaretlerinin hepsini ona hediye edeceğim...

    yürümeye devam ettim.. sürprizlere alışık olmalıydım.. en azından şaşkınlıklarım için benim de birkaç soru işaretine ihtiyacım olacaktı.. az sonra, yüzüme küçük ve serin bir şeylerin dokunduğunu hissettim.. sanki gökten düşüyor gibiydiler.. gözlerimi kaldırdığımda bulutlar dikkatimi çekti.. hayır, yağmur yağmıyordu.. parmağımın ucuyla yokladım ‘iki nokta üstüste’ işaretiydi bu! bulutların arasına saklanmış olmaları son derece anlamlıydı.. insanlar yıllardır bulutların önüne ‘iki nokta üstüste’ koyarak beklemişlerdi yağmuru, karı ve doluyu.. hep şöyle düşünmüşlerdi meselâ “bulut: yağmur yağacak ” ya da şöyle düşünmüşlerdi “bulut: kar yağacak” yeryüzünde pek az insan ‘iki nokta üstüste’yi işine yarar görüyordu.. çünkü ‘iki nokta üstüste’yi kullanmak için ara sıra durup düşünmek gerekiyordu.. soru işaretinin yanına yerleştirdim özenle.. bak, bu işime yarayabilir diye düşündüm.. bazen sözlerimin sebebini, davranışlarımın gerekçesini açıklamam gerekebilirdi.. iki nokta üstüste’yi yanımdan ayırmamalıyım...

    az sonra yol kenarında bir ağacın dibinde unutulmuş bir ‘üç nokta’ gördüm.. benden önce buradan geçmiş biri düşürmüş ya da unutmuş olmalıydı.. noktalama işaretleri içinde yetişkinlerin en az ihtiyaç duyduğu ‘üç nokta’ydı.. çünkü ‘üç nokta’ susmak için gerekiyordu.. öyle sıradan susmalarda değil, düşünceli suskunluklarda lazım oluyordu.. bu yüzden bolca ‘üç nokta’ bulabilirsiniz yollarda, kaldırımlarda.. çünkü düşünceli suskunluklar ya bebeklerin işidir ya da gün görmüş yaşlıların.. aradakiler ancak konuşarak anlaşabileceklerini sanırlar.. oysa, bazen susmak ve ‘üç nokta’nın müsaade ettiği derin boşlukta göz göze bakışmak binlerce sözcüğün söylediğinden fazlasını söylerdi.. birden içim ısındı ‘üç nokta’ya.. dilimin altında erittim “sus.. sus ki, söz bakışı bulandırır” diye okumuştum bir keresinde “sus..” dedim yüreğime...

    biraz ilerde bir çiçeğin üzerindeki tırnak işaretlerini görünce heyecanlandım.. susmak kadar konuşmak da güzel olabilir diye düşünmeye başladım.. çiçekler adına “vız vız” konuşan arılar ya da “cırcır” böcekleri bol bol tırnak işareti bırakırlardı oraya buraya.. bana lazım olur mu diye düşündüm “neden olmasın” dedim.. benden önce söylenmiş nice güzel sözleri ben de tırnak içinde sevdiğime söyleyebilirdim.. toplayabildiğim kadar çok tırnak işareti topladım...

    yolun sonunda bir karınca yuvası dikkatimi çekti.. yüzlerce karınca siyah noktacıklar taşıyorlardı yuvalarına.. şaşırdım.. elime tırnak işaretini ve soru işaretini alıp “neden ben de düşünemedim” dedim.. söylediklerimin sonunda nokta olmazsa, kendimi tam olarak anlatamazdım ki!

    “seni seviyorum” dedim heyecanla...

    yüzüme baktı...

    beni ilk defa görüyormuş gibi şaşkınlıkla cevap verdi...

    “beni seviyor musun” dercesine baktı yüzüme...

    soru işaretlerimden biri eksildi...

    dilim tutuldu.. bu karşılığı beklemiyordum.. şaşırdım...

    “?!”

    uzun bir süre bakıştık...

    o kadar uzun bir süre suskun kaldı ki, elimdeki bütün ‘üç nokta’lar tükendi...

    “…”

    “…”

    her bir ‘üç nokta’ için iki tane tırnak işaretini tüketmek zorunda kaldık...

    böylece başkalarından ödünç alabileceğim güzel sözleri arasına saklayabileceğim bir şey kalmadı.. kırık dökük cümleler kurmaya çalıştım, elimde kalan virgülleri kullanarak...

    “sen, ben, sevmek, birbirimizi, ben, sensiz...” böylece elimde kalan son ‘üç nokta’yı, tırnakları, virgülleri harcayıverdim...

    kelimeler ipi kopmuş uçurtmalar gibi kafama oraya buraya savruluyordu...

    son noktayı hemen bu cümlenin sonuna koydum...

    gözlerim önümde mahçup yorgun ve umutsuz biçimde kalakaldım...

    sıcak ve geniş bir tebessümle bana döndü, avuçlarını açtı, gözlerini gözlerime dikti...

    hayretle gördüm ki, bütün noktalama işaretleri avucunda saklıydı.. söylenmiş ve söylenecek en güzel sözler dudaklarının arasında bekliyordu.. yaşanmış en tatlı suskunluklar gözlerinin içinde konuşuyordu...

    ilk kez konuşmaya başladı...

    “uzun bir yoldan geldiğini biliyorum...” dedi.. halden anlayan bir hali vardı.. “görüyorum ki, aşk için en çok ihtiyacın olan şeyi unutmuşsun” dedi...

    şefkatle kucakladı beni (bütün benliğimi sardı) elindeki noktalama işaretlerinin hepsini göğe savurdu.. fısıltıyla konuştu “söyleyeceklerinin hepsini zaten biliyorum.. noktalama işaretlerinin hepsi de bende var.. sende olması gereken tek şey kocaman bir parantezdir.. kendini o parantez içinde, bana teslim olmuş olarak getirmelisin”

    kollarının arasında kendimi kaybetmişim...

    neden sonra ayıldığımda, elimde hiçbir noktalama işaretinin kalmadığını öğrendim...

    artık aşk için onlara ihtiyacım olmadığını biliyorum...

    (şimdi yana yakıla parantez arıyorum)


    Senai Demirci

  3. #3
    Üye
    öyküekin Avatarı

    Gerçek Adı
    Öyküekin
    Üyelik Tarihi
    22.08-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    :)
    Mesaj
    4.994
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Can Kırığı
    Can, paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır, en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir. yarada kabuk bağlayan her neyse, buzda kristal kristal biçimlenen ne ise, gökten yukarıda, yerden aşağıda ne varsa kaynayan, hepsi can yüzünden, hep can gözünden, hep can özünden.

    Yüreğimizin yayında gerili oktur can, ki buralı değildir, şimdiye razı değildir; bizden önceleri ve bizden sonralarıdır.
    Gölgemizin kuytusunda saklı hayaldir can, ki bizden ama bizden kalmayandır.

    Alnımızda doğmuş şebnemdir can, ki bizden ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde aşkları vardır.


    Dört Küçük Yürek


    Dört minik yüreğin anılarıydı bunlar.Ellerini hiç bırakmayacakmışçasına sımsıkı tutmuş dört minik el...Gözlerinde kendi gözlerini gören dört küçük göz...Dünyanın tüm kötülüklerinden soyutlanmış dört küçük dünya...Kendi imparatorluğunda yaşanmışlığın hikayeleri...Beraber ağlayan beraber gülen dört sıkı dost..Songül,Nazlı,Elif ve Fatma..Aynı apartmanda farklı ailelerin ,farklı kültürlerin yetirştirdiği minik bedenler...

    Sahil kasabasından bakardık hayata.Bizim için çok büyüktü koca şehirler.Biz bir fanustaydık ,ordan seyrediyorduk hayatı.Biz birbirimize yetiyorduk,boşvermiştik gerisini...Sahil bizim için vardı.Biz yeşilliklerinde koşalım,martılarına ekmek atalım diye...Kar yağardı sahil kasabamıza,beyaz örtü örterdi etrafı;bizim kalbimizin örtüsü hep beyazdı zaten...


    Kar toplarını sıkıştırırken atmak için;aslında hayallerimizi,umutlarımızıda onun arasına sıkıştırırmışız ve birbirimize ıska geçermişiz...Birimizin bisikleti olmuştu sonunda.Binme sırası uzun sürse de ,arkasından koşmak da eğlendiridi bizi.Biz aslında hayallerimizin arkasından koşuyormuşuz...Düşsekte acımazdı hiç bir yaramız,çünkü birbirimizin yarasını dindirecek dört minik yürektik biz.Kocaman dört yürek...

    Yan bahçede tabaklarımız ,kaşıklarımız her daim seriliydi.Biz orda da kendimize küçük bir dünya kurmuştuk.Çamurdan yemekler,sudan içecekler vardı bizim dünyamızda.Evcilikmiydi bunun adı...Demek ki geleceğe oynuyormuşuz biz...

    Gelecekte bizi bekleyenlere...Akşam ezanından sonra yerin kapıları kilitlenir derdi annelerimiz hadi eve gelin.Ama bizim kapılarımız hep açıktı.Hiç bitmezdi yakan topumuz,hiç yakmazdı bizi...Biz topu birbirimize her attığımızda düşlerimizi de serpermişiz yol boylarına...Mahallenin kaldırımlarında otururduk.Bir çarpraz çizgi ve akabinde konulan üç taş ve onun yolunu tıkayan üç taş daha...Ama biz birbirimizin yolunu tıkamazdık asla...Apartmanın önündeki dut ağacının altında yeşerdi düşlerimiz.O yapraklarını dökse de kışın,bizim düşlerimiz hep yeşil kalırdı...Hep büyümenin hayalleri vardı zihnimizde...Ah bir büyüsek...Çok farklı olacaktı sanki hayat...Halbuki bilmeliydik ki ;bedenimiz ,zihnimiz büyüdükçe hayallerimiz küçülüyormuş.

    Küçük ellerin,küçük zihnin pencereleri daha farklı bakıyormuş hayata...Şuan dört küçük dostun herbiri ,hayatın farklı yerlere savurduğu dört yetişkin genç artık.Mekanlar farklı olsa da paylaşılan değerler unutulmuyormuş.Keşke bir an ellerim ,ayaklarım küçülüp o günlere geri dönebilsem.Bir an o minik gözlerle bakabilsem hayata...O uçsuz bucaksız hayalleri tekrar kurabilsem...O minik ellerimle ,hiç bırakmayakmışçasına bir kere daha tutsam doslarımın ellerinden...

  4. #4
    Üye
    ahmedd29 Avatarı

    Gerçek Adı
    Ahmet
    Üyelik Tarihi
    22.05-2009
    Son Giriş
    09.02-2017
    Saat
    12:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    1.352
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    "İbrahim'in Kuşaları" geri döndü...



    Meğer BİZ "İbrahim'in kuşları"ymışız. (Bakara 260) Kalplerin "öldükten sonra" dirilişine kalbi mutmain olarak inanmak için kendisine alıştırmış bizi.
    Kâbe'nin eteğinde, Bir'in huzurunda bir bir "ev"cilleştirmiş ruhlarımızı. Sonra, fersah fersah uzakta, birbirine görmez dağların başına parça parça dağılmış "kuş"ların ardı sıra bakmış. Filipinler'den Kanada'ya, Güney Afrika'dan Sibirya'ya...
    Sonra da çağırmış kuşları yeniden kendine.. "Koşarak sana gelirler..." haberini gözleriyle görmek için. "İşte geldik" diyor kuşlar: "Lebbeyk..." "buradayız, ya Rabbi..." "Kaçtığımız yuvaya geri döndük." "Yüzümüzü başka yerlere çevirmiştik, senin vechine yeniden döndük." "Hata içinde hataya daldık, isyanlara battık, ama hatamızdan döndük, isyanlardan usandık..."
    Yeryüzünün dört bir yanından gönüllüce, bile isteye, meşakkate razı olarak, sevinçle uçuşup gelen "kuşlar", ölmüş kalplerin dirilişini gözle görülür elle dokunulur somutlukta gösteriyor, görüyor. Kalpleri Bir'e bağlayan bağlar hacıların nefesleri sayısınca dokunulur oluyor, sımsıcak hissediliyor.
    Kalpleri birbirine bağlayan bağlar, ayrı renklerin, ayrı dillerin, ayrı ırkların, ihramın beyazında ve Arafat'ın bozunda erimesiyle kristalleşiyor, ateşli bir ümide dönüşüyor. Dua için açılmış avuçlarda, herkes İbrahim'in [as] alıştırdığı, Muhammed'in [asm] sevdirdiği Bir'inin sonsuz göğünde, özgürlüğüne kavuşmuş kuşlar gibi kanat çırpan yüreklerini seyrediyor.
    İman itminana dönüşüyor. İnanmak daha bir keyifli oluyor.


    Kur'an'la Yaşamak programını Ptesi günleri 21.30'da Hilal Tvde izleyebilirsiniz.

  5. #5
    Üye
    dotanu53 Avatarı

    Gerçek Adı
    İbrahim
    Üyelik Tarihi
    17.02-2009
    Son Giriş
    09.12-2016
    Saat
    12:53
    Yaşadığı Yer
    Rize Fındıklı
    Mesaj
    100
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Senai Demirci, konuşmasıyla ve hal ve hareeketiyle islamı temsil ediyor.
    Bir müslüman eğer hiç konuşmadan islamı temsil ediyorsa,gerçek müslüman odur.Ne mutlu idrak edebilenlere...

  6. #6
    Üye
    Fırtına Avatarı

    Gerçek Adı
    nuran
    Üyelik Tarihi
    12.06-2007
    Son Giriş
    29.10-2014
    Saat
    21:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul / Üsküdar
    Mesaj
    4.210
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    27

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Öylesine çok güzellikler yaratırsın ki
    hayranlığım Senin methine yetmez
    Seni, Senin öğrettiğin gibi övüyorum

    SUBHANALLAH

    Öyle bol nimetler verirsin ki
    Şükrüm SANA teşekküre yetmez
    Sana, Senin öğrettiğin gibi hamd ediyorum

    ELHAMDÜLİLLAH

    Öyle hoş lutuflarda bulunursun ki
    Ne kadar minnettar kalsam lutfuna denk gelmez
    Sana, Senin öğrettiğin sözle minnetimi ifade ediyorum

    BAREKALLAH

    Öyle güzel işler eylersin ki
    Ne kadar düşünsem hikmetine aklım ermez
    Sana hayranlığımı Senin öğrettiğin sözle ifade ediyorum

    MAŞAALLAH

    Senai DEMİRCİ

  7. #7
    Üye
    Fırtına Avatarı

    Gerçek Adı
    nuran
    Üyelik Tarihi
    12.06-2007
    Son Giriş
    29.10-2014
    Saat
    21:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul / Üsküdar
    Mesaj
    4.210
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    27

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Ya Vedud!

    Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için bakar yüzler yüzlere
    Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için güneş doğar günlere
    Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için baharın gelir her yere
    Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için kelamın değer dillere

    senai demirci

  8. #8
    Üye
    sdsby Avatarı

    Üyelik Tarihi
    23.07-2009
    Son Giriş
    29.03-2012
    Saat
    14:44
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    178
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Gözlerim Gözlerine Bakmak İçindir

    Bir geldin. Hasretini bıraktın zindanıma.
    Karanlık karanlığa düştü.

    Gece gecenin üstüne indi.

    Parmaklıklar dağıldı; yüzün esir aldı beni.

    Taşlar toz oldu; özlemin taş kesildi.
    Gözlerine zincirlediler gözlerimi.
    Gidişin hüzünlü bir sonbahardı, unutmadım.

    Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme…
    Saçlarım beyaz alev aldı.
    Yandım.
    Taş üstünde taş oldum.
    Suskunluğum utançtan duvarlar ördü.
    Sağnak sağnak yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne.
    Çığ olup kendi yalnızlığıma katlandım.
    Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma.
    Sözün güneşin yüzünü güldürürdü, unutmadım.

    Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi.
    Rüzgâr aldı nefesimi.
    Buzdan sütunlara çarpıldı sesim.
    İçimin içinde bir gurbet oldun.
    Sen gittin gideli, dağlar yollardan saklanır oldu.
    Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine girmeye nazlandı.
    Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah etmekten bile usandı.

    Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

    İçimde hep su sesi arıyorum.
    Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş..
    Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş.
    Çöllerinden geçiyorum sensizliğin.
    Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde.

    Gelişin bir taze bahardı, unutmadım.
    Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş.

    İnsan insana kavuşmuyor artık.
    Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık.
    Hıçkırıklar yalanın harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden.
    Bakışın canlara can katardı, unutmadım.

    Bütün bağlardan kurtuldum.
    Geceleri gecelerin koynuna sürdüm.
    Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım.
    Yanağının kıyısına geldim.
    Ellerinin ateşinden serinlik umdum.
    Gözlerim seni gördüğü için güzel.
    Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık.
    Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin.
    Rüzgâr senin tenine vurduğu için nefeslenir.
    Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır.
    Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

    Günahlarımı biliyorum, utanıyorum.
    İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum.
    O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum.
    Bana nasıl bakacağını merak ediyorum.
    Ürperiyorum. Ürperiyorum.
    Ya tanımazsan beni…
    “O beni sevmedi!” dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi?
    Hayır, hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum.
    Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım.
    Senin bakışında sonsuz bir hülyânın eteğine varacağım.
    Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.

    Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül.
    Sen gittin, çiçekler ezildi dünyada.
    Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin.
    Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin.
    Sen gittin, yüreklerden kan çekildi.
    Sen gittin, can tenden usandı.
    Sen gittin, dağ dağa küstü.
    Sen gittin, alev üşüdü.
    Sen gittin, aşk kalplerden çekildi.
    Kıyılara vurdu aşıkların cesedi.
    Vuslatın cennet çiçeği bana.
    Baharlardan hep seni sordum.

    Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar.
    Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor.
    Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını.
    Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel.
    Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum.
    Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı.
    Bir kelâm söyle n’olur!
    Her hecenin arefesinde seni duymak istiyorum.
    Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam sana dokunuyorum.

    Sev beni cananın olayım.
    İçimden aksın bütün ırmaklar.
    Senin kıyılarını kucaklayan kocaman bir derya olayım.
    Rüzgârlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün.
    Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım.
    Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım.
    Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

    Çöldeyim, susuzum.
    Dudağın bana Leylâ.
    Kuyularda Yusuf’um.
    Sözlerin bana Züleyhâ.
    Ateşlerde İbrahim’im.
    Gözlerin bana deryâ.
    Sancılar içinde Meryem’im.
    Bakışın bana İsâ.
    Yaralar içinde Eyyub’um.
    Hasretin bana şifâ.
    Ölüler içinde bir ölüyüm.
    Ellerin bana musallâ.

    Senai Demirci

    Taş değil misin ey yar?

    Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil.
    Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.


    Aklım ermiyor ki,sustuğumu bileyim.
    Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim.
    Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler;
    sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi.
    Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye.
    Değirmende konuşan taş değil midir peki?
    Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi?
    Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr?
    Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların?
    Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?

    Sahiden taş mı kesildin?
    Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın.
    Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın.
    (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.)
    Sana değdiği yerde dirilir sessizlik.
    Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk;
    şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir.
    Sen, dağı delen Ferhat'sın;
    söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar.
    Sen Aslı'ya Kerem'sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir.
    Sen Kerem'in Aslı'sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar;
    "Ol!"sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.

    Taşın sözü yok mudur ey yâr?
    Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar;
    kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar.
    Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur;
    anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur.
    Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.

    Taş zamanla eskimez mi?
    Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin.
    Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın.
    Usulca sokulursun odama; "tik-tak", sadece "tik-tak",
    eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın;
    elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın.
    sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın.
    Sen çoğaldıkça ben azaldım;seni tükettim derken ben tükendim.
    Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.

    Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni.
    Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın.
    Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında?
    Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah?
    Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin.
    Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin.
    Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi?
    Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi?
    Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?

    Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan?
    Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi.
    Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan.
    Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara.
    Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan.
    Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır.
    Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır.
    Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası.
    Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz.
    İki nefes ortasında dikilir taşımız.
    Taştan taşa koşar bakışımız.
    Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.

    Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok.
    Kendime söyleyecek sözüm yok.
    Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr.
    Suskunluğum taş olmaklığımdan.
    Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.

    Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk...
    Taşıdığım sensin ey yar.
    Söze sığdıramadığım. Ve hiç susturamadığım.
    Ne oldu kalbime? Katılaştı, katılaştı.
    Taştan da katılaştı.
    Ağlarsa, taşlar ağlar.
    Ben ağlayamadım; sen ağla...
    Taş değil misin ey yar?

    Senai Demirci

  9. #9
    Üye
    Fırtına Avatarı

    Gerçek Adı
    nuran
    Üyelik Tarihi
    12.06-2007
    Son Giriş
    29.10-2014
    Saat
    21:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul / Üsküdar
    Mesaj
    4.210
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    27

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    sende “yusuf’un tuzağı”na değer bir şey var mı?

    yusuf dedi “biz metaımızı kimde bulursak, onu alırız…” [yusuf, 12/79]

    güzellerin eline geçmek istiyorsan, o güzellere layık bir dane olmalısın.. hakk ki kendini “tuzak kuranların en hayırlısı” ilan etti.. yusuf’un ağzından bize böyle seslendi.. kıssada yusuf’un tuzağının bir parçasıydı bu sözler.. kardeşi bünyamin’i yanına alabilmek için, yükleri arasına “bizim metaımız” dediği bir eşya yerleştirdi.. böylece bünyamin kardeşlerinden temyiz edilecek, o alınacak, kardeşleri bırakılacaktı...

    rabbimiz de bize demek ister ki;

    “sizi varlık kıtlığından çıkarıp, insanlık yükünü omuzlarınıza yükledim.. emanetim sizde.. hiç hak etmediğiniz halde, benim muhatabım oluverdiniz.. hiç hakkını veremeyeceğiniz halde, benimle sonsuz birlikteliğe aday oluverdiniz.. ama içinizde bana bünyamin olacakları alırım yanıma.. yüklerinizi yüklenip ardınızı bana döndüğünüz halde, ardınız sıra haberciler yetiştirdim.. yükleriniz içinde ‘metaımız var’ diye elçiler ve kitap’lar gönderdim.. kalbiniz benim.. yalnız beni sevmeye ayarlı.. yalnız benimle razı olmaya razı.. sadece beni anarak tatmin olur”

    şaşırdık hepimiz bu çağrı ile.. çoktan dünyaya razıydık.. ötesini istemekten vazgeçmiştik.. fazlasını yanımızda bulacağımıza dair ümitlerimiz sönmüştü.. dünyayı yüklendiğimiz develerimizi durdurduk.. çoğaltma, biriktirme tutkumuzun iplerini gevşetip çözdük.. hırslarımızı doldurduğumuz yü(re)klerimizi omzumuzdan indirdik, istemeye istemeye.. geri çağrılı olduğumuzu duyar gibi olduk...

    “sonunda O’na döneceksiniz”

    gerçeği ile didik didik edildi yüklerimiz.. bir tek bünyamin’lerin yükünde çıktı kalb.. imanla dirilmiş kalp.. tevhidle kanlanmış kalp.. havf ve reca ile, korku ve ümitle bir kasılıp bir gevşemiş kalp...

    dediğince geylani’nin;

    ”kalb, Allah’la olursa, Hakk onu sebeplere ve halka bırakmaz.. sebeplerle alışverişini keser.. işe yaramazların tezgahına yormaz.. düşük hallerini ayağa kaldırır.. rahmetinin kapısında oturtur.. lutfunun baş köşesinde uyutur”

    dediği gibi Hakk’ın;

    “Allah müşteridir müminlerin “Ben” dediğine ve “Benim” dediklerine, karşılığında cenneti vermek üzere…”

    kendini “mümin” bilenin her hali, her işi, her sözü, her susması, her edası, her bakışı, her yürüyüşü, her duruşu.. Allah’ı müşteri edercesine kıymetlidir, paha biçilmezdir.. bünyamindir onlar.. yusuf’ça güzellerin tuzağına layık daneler taşırlar içlerinde, işlerinde...

    kalbin, yusuf’un Rabbinin alıkoymasına değiyor mu? O’nun metaı var mı göğsünde? dön de bir bak!

    Senai Demirci

  10. #10
    Üye
    öyküekin Avatarı

    Gerçek Adı
    Öyküekin
    Üyelik Tarihi
    22.08-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    :)
    Mesaj
    4.994
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Ey Aşk

    Ferhat’ın yoluna çıkan dağın adı unutuldu. Şirin’i hapseden zindanların duvarları çoktan toz oldu. Ferhat’ın Şirin’e aşkı dillerin ucunda sımsıcak konuşuyor, kalplerin taraçalarında terütaze nefes alıp veriyor. Dağ yıkıldı, duvarlar unutuldu, araya girip ayıranların isimleri anılmadı; ancak Ferhat’ın kalbinde olan, Şirin’in ruhunda gezinen aşk dağ gibi dimdik ayakta duruyor, yamaçlarını süsleyen pınarlardan nice dudak hâlâ daha ab-ı hayat içiyor...

    Ağlama ey aşk, ağlama ki, Leylâ’yı Mecnûn’a uzak eyleyen çöl kaç kere kurudu, kumlarını kaç rüzgârın hoyrat eteklerinde savurdu ama Leylâ’nın gözyaşları hâlâ daha aşıkların yanağını yıkıyor, Mecnûn’un deliliği her gece aşıkların aklını başına getiriyor. Çöl kaybetti ey Leylâm; senin adın kaldı. Aşkı hor görenlerin adı çöllerin kumları gibi kimliksiz kaldı ama Mecnûn’un hatırı hep kaldı.

    Yûsuf ile Züleyhâ’dan geriye ne kaldı ey aşk? Mısır sultanının adı hiçbir şiire sızmadı. Yûsuf’u satanların esâmesi okunmuyor, Yûsuf’a canını veren Züleyhâ, bak nasıl da hayretle anılıyor. Üzülme ey aşk, üzülme, yüzünü yıkayan gözyaşların nice Yâkub’un gözlerini açmaya ayarlı. Sultan kaybetti, kuyu kaybetti, zindan kaybetti, Yûsuf kazandı, Züleyhâ kâr eyledi.

    Zavallı Züleyhâ...Senin için ne müşkiller yaşadı ey aşk. Yûsuf’a sarmaşıklanan yüreğine söz geçiremedi senin yüzünden. Bir Mısırlı Züleyhâ varmış desinler diye yapmadı bunu elbet. Senin için yaptı, aşk için yaptı. Arada haram vardı ey aşk. Sen ona helali götüremedin. Ona nasip olmadı Yûsuf. Onun sevdası mahşere kaldı.

    Sen eskisin ey aşk. Çok eskisin. Eskicilerin alıp satamadığı kadar yeni, insanlık tarihi kadar eskisin. Her yerde, her yürekte farklı bir elbiseyle çıkıyorsun karşımıza. Ama hep aynısın. Senin adını kim koymuş bilmiyorum. Ama her yerde hazır bekliyorsun. Ve aslında yenisin, yepyenisin. Bu kadar yeni olmasan, bu kadar dolaşık olur muydu ayaklarımız senin yolunda. Kimse aşkın ustası olamadı, kimse seni kuşatamadı. Kimse tedirginliğini bırakamadı senin yanında, kimse kalbini sakin kılamadı kucağında. Hep acemi hep acemi olduk yolunda.

    Sen aşksın...Sen hem hayal, hem gerçeksin. Hem ırak, hem yakınsın. Bazan güneş kadar yakıcı, bazan sularca serinsin. Bizi yücelten büyütensin. Sen ateşsin...Sen her şeyi arıtır, temizlersin. Sen suların bile susadığı susun; hiç bitmez serinliksin, hiç bilinmez derinliksin.

    Çünkü sen bize ta ötelerden armağansın. Sen güzelsin, sen Tanrı misafirisin kalbimizin kapılarında. Seninle yıkanmayan gönüller paslı, seninle tanışan yürekler yaslı ey aşk. Tüm cefana rağmen seni gönüllerin efendisi bildik. Bin türlü yüzünü bin türlü sevdik.

    En güzel şarkılar senin için söylüyor ey aşk...Senin için geldi bahar.. Nisan yağmurları senin için yağıyor şemsiye şemsiye...Nevruz çiçeği senin için el verdi çiğdeme. Aşıklar senin için baharı bekliyor. Yaseminler, ıtırlar, yaban gülleri senin için desteleniyor ...

    Sen aşksın...

    Anlamını bilemeyip önümüze kattığımız... Ama çok ucuzladın artık. Kurşuni binaların kasveti altında görünmez oldun. Ne Mecnûn’u kaldı dünyanın ne de Leylâ’sı. Öksüz kaldın... Yetim kaldın... Saltanatın bitti.

    Sen aşksın ya; tüm dünya sana kurulu sanırdım. Oysa ayarlar bozulmuş. İbre yalan yanlış işliyor. Yalancıktan açılan kapılarda kalıyorsun. Görünmez bir cadı, olmadık büyüsüyle seni kolluyor.

    Sil gözünün yaşlarını ey aşk, sil ki, onların isimleri ayrık otlarına konulacak; seninki de benimki de aşığınki de güllerin kokusunda her daim koklanacak!

    Demek artık gidiyorsun. İnsanlara veda etmeden sessizce... Sana kör olmuş, sana sağır olmuş, sana lâl olmuş gönüllerden çekiliyorsun, seni unutmuş zihinlerden kaçıyorsun. Haklısın. Seni haraç mezat pazarlarda ucuza sattık ey aşk. Yûsuf’u kuyuya atar gibi. Meze yaptık seni düşkünlüklerimize. Ferhat’ı dağın ardında unutur gibi. Aşk haritaları çizemedik kalbimize. Mecnûn ile Leylâ arasında çöller yayar gibi. Sınırlarımızı oluşturamadık. Seni kalbimizin en mutena yerine koyamadık. Kerem’i Aslı’ndan koparır gibi.

    Aşksızların dünyasında yalnız kaldın ey aşk... Seni kaldıracak, sana kanacak bir dünya var mı dersin? Giderken bize bir esinti bırak da öyle git. Kanayan ruhumuza belki merhem olursun. Mecnûn’un çölünden, Ferhat’ın dağından, Kerem’in külünden ne varsa al götür ey aşk. Ta ki bu hasret biz aşksızların, aşkı unutmuşların yüreğini tutuştursun.

    Biz insanları, hayatın kalbine çeken güç sensin. Dağları deldiren sen, çölleri geçiren sen, dağları ovaları aşıran yine sen. Rabb’imizin ruhumuza üfürdüğü musikisin. Ruhumuz seninle buldu ahengini. Bilemedik. Anlayamadık. Bizi affet ey aşk... Öyle kaybettik seni ki kaybettiğimizi bile bilemedik. Affet bizi ey aşk...
    Senai Demirci

  11. #11
    Üye
    Fırtına Avatarı

    Gerçek Adı
    nuran
    Üyelik Tarihi
    12.06-2007
    Son Giriş
    29.10-2014
    Saat
    21:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul / Üsküdar
    Mesaj
    4.210
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    27

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Unutmak ne dipsiz bir şeydir ki, unutanlara unuttuklarını bile unutturur
    Unutulmak ne acı şeydir ki, unutulanın unutuluşuna ağlayışını kimse hatırlamaz
    ‘Nisyan’dan unutuluştan çıkarıldık her birimiz
    Yüzümüz gün yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeli beri unutulmaktan alındık, unutmaktan sakındık
    Hatırı sayılır olduk
    Ne var ki, unutmak yaşamak kadar elimizin altında ve unutulmak ölüm kadar yanı başımızda
    Ölüm bizi geldiğimiz yere ‘nisyan’a götürüyor tekrar
    Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü; tenimizi tanıdıklarımıza yabancı kılıyor
    Yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden
    Yaşarken ölümle aramıza sahte uzaklıklar koyuyoruz
    Unutulmak korkusu bu
    Galiba en çok unutulacağımızı unutuyoruz
    Ve herkesin unuttuğu anlarda “hatırlanmaya değer olmadığımız zamanlarda hatırımızı tek sayanın Yaratıcımız olduğunu unutuyoruz
    Sen ki hiç unutmadın ve hiç unutmazsın bizi, bize senin zikrini unutturma Rabbim
    Hatırla ki toprak ayağının altından çekiliyor
    Ellerin son defa dokunuyor güle ve güne
    Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan ve karanlığa hazırlanıyorsun
    Göz kapaklarının kapanışı seni bir dağın ardına götürecek
    Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun
    Varlığın incecik dudaklarda kuru bir söze dönüşecek
    O dudaklardan insan sıcağını tadamayacaksın mesela
    Hatıran bir taştan ve bir hüzün renkli topraktan ibaret kalacak
    Kahkahalar seni yalnız bırakacak
    Mutluluklar seni hesaba katmadan tamam olacak
    Sana arkalarını dönecekler
    Dönüp yüzüne bakmayacaklar
    Senin kokun uzakların kokusu olacak
    Tenin toprağın soğuğunu tadacak
    Ve gelecek ÖLÜM
    Gözleri gözlerin olacak
    Hatırla ki yarınki gün seni taze bir toprak yığınının altında bulacak
    Bir gün saatinin akrebi senin uzanamadığın zamanlara doğru dönecek
    Sen olmayacaksın
    Kolunda ki saat sensiz zamanları tırmanıyor olacak
    Sulamayı unuttuğun çiçeğin bile senden sonra solacak
    Yüzüne gün ışığı vurmayacak
    Hayatının ebedi rengini dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın
    Ya küle dönecek ya GÜLE DÖNÜŞECEKSİN
    Yarınsız ve sonsuz bir günün yanağında incecik bir gamze olup kristalleşeceksin
    Yüzün solacak
    Ellerin hiçbir yere varmayacak
    Parmakların hiçbir şeyi göstermeyecek
    Ve ayaklarının altında hep boşluk kalacak
    Unutma ki şimdi toprak ayağının altından çekiliyor
    Yürüdükçe ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun
    Unutma ki elinle ölüme dokunuyorsun
    Elinle ölümü dokuyorsun
    Hatırla ki gözlerin ölüme bakıyor
    Gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor
    Hatırla o zamanı ki sen boz topraklar altında derin unutuşlarda eriyorsun
    En son kaleminin karanlık izi kalıyor soğuk sayfalarda
    Ve sözlerin kırık dökük hatıralara dönüşüyor
    Solgun bir gül gibi elden ele dudaktan dudağa taşınıyor
    Hatırla
    Hatırla ki sen sözleri genç kalpleri taze aşklara taşıyan ölü bir şairsin
    Hatırla ki sen masum ve sonsuz bakışlı gözlerin kapı aralarında beklediği bir babasın
    “Baba” çığlıklarını yetiştiremiyor sana oğlun
    Elinin sıcağı özlenen sevgilisin sen
    Hatırla
    Hatırla ki bir mezar taşında iki rakam arasında çizilmiş eğreti bir çizgiye indirgenmişsin
    Mezar taşın unutuldu ve hatta mezar taşın bile seni unuttu diyelim
    Ve hep başkaları var dışarıda
    Hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında
    Kimsenin tanıdığı değilsin artık
    Kimsenin özlediği değilsin
    Kimsenin beklediği değilsin
    Kimsenin ardı sıra gözyaşı döktüğü değilsin
    Kimsenin ölüsü de değilsin
    Tıpkı şimdi olduğu gibi
    Oysa sen ve sonun ne kadar da uzak görünüyordunuz birbirinize
    Ey Rabbim senden bir teşehhüt miktarı ömür
    Bir LA İLAHE İLLALLAH miktarı ölüm istiyorum senden
    LA İLAHE İLLALLAH

  12. #12
    Üye
    Fırtına Avatarı

    Gerçek Adı
    nuran
    Üyelik Tarihi
    12.06-2007
    Son Giriş
    29.10-2014
    Saat
    21:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul / Üsküdar
    Mesaj
    4.210
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    27

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    çantamda taşımaya çalışıyorum.. ama zorlanıyorum.. kolayca sığmıyor.. ince kâğıda basılmışları da var ama sayfa sayısı yine fazla.. bir de meali ve meale dair notları ekleyince, iyice kalınlaşıyor.. kur’ân’dan söz ediyorum.. toplam 30 cüz ve her biri 20 şer sayfa.. kur’ân’ı okumuyoruz.. okuyamıyoruz...

    kolay mı? tam 600 sayfa.. niye bu kadar kalın? sanki Rabbimiz “alın size sayfalarca kur’ân; okuyabilirseniz okuyun bakayım” diye meydan mı okumuş biz kullarına? hafız olmak isteyenlere de haddini bildirmek mi istemiş “yıllarca ezber yap da göreyim seni? yüzlerce tekrar yap da, adam ol ”azıcık olsaydı kur’ân’ın sayfaları, hemen hepimiz az bir gayretle hafız olabilirdik! sayfalar sayfaları izlemeseydi, meselâ otobüs beklerken bir hatim indirebilirdik! ne hoş olurdu! celâlini göstermek için mi bunca kalın tuttu Rabbimiz kur’ân’ı? korkutup da hizaya getirmek için mi bunca cüz, bunca uzun sureler, ayetler?

    hayır, hayır; eğer bizi vahiy karşısında ezmek olsaydı Rabbimizin dilediği, aksine, yarım sayfalık bir kur’ân indirirdi.. ve derdi ki bize “işte sizden istediklerim; bunları yaptınız yaptınız, yapmadınız yandınız” bizi korkutmak isteseydi, yıldırmayı tercih etseydi , meselâ sadece Fatiha’yı indirip “ben anlattıklarımı anlattım; size anlayacak akıl da verdim, göreyim sizi anlayın! hadi bakayım, kendinizi beğendirin bana! bir yolunu bulun, gözüme girin” diye kestirebilirdi.. ne gerek vardı ki Bakara’da uzun uzun konuşmalara? niye anlatsındı ki kulu Mûsa’yı (as) Meryem’i, Yusuf’u (as) Yunus’u (as) Eyyûb’u (as) ve onca kıssaları hoş bir sohbet edasıyla? mecbur muydu ki Rabbimiz, sanki biz O’na değil de O bize muhtaçmış gibi nezaketle, sabırla, her defasında yeni baştan hatırlatarak konuşmaya?

    çok iyi biliriz ki şefkatli öğretmenler, dersi tekrar ederler, bir defada anlaşılmayacağını anlayışla karşılayarak, yine yeni baştan alırlar.. dersi net olarak anlatsa da, kısa kesen, hiç tekrar etmeyen öğretmenlerde bir meydan okuma tavrı buluruz.. anlamayız o dersi.. korkarız öğretmenden.. bir anlatışta anlayamayabileceğimizi anlayışla karşılamayan öğretmenden tırsarız, uzak dururuz.. dersi tekrarlayarak uzatan, örnekleri çoğaltarak bizimle daha uzun kalan öğretmenler daha şefkatlidir bize.. hele de “şimdi not almayı bırakın, şöyle bir arkanıza yaslanın, beni dinleyin” demesi vardır öğretmenlerin ki, şeker gibi gelir o dakikalar.. anlarız ki, öğretmenimiz bizim anlayabileceğimize inanıyor.. anlarız ki, öğretmenimiz hemen anlamasak da yeniden anlatmaya hevesli.. anlarız ki, not almadan bile anlayabileceğimiz bir dersimiz var.. kur’ân’ın uzunluğu ve tekrarları, bir bakıma “hadi arkana yaslan benim güzel kulum, sana anlatacağım kıssalar var” rahatlığını sunar bize.. böylece kalınlaşır kur’ân.. sayfa üstüne sayfa eklenir.. der ki adeta Rabbimiz bize “Bakara’yı kaçırdıysan, Al-i İmran var! Maide’de uyuduysan, Rahman var! dilersen, sana anlatacağımın hepsini bir satırda bile anlatırım; İhlas var” bu da olmadıysa, kulağına pınar suyu gibi akacak, kalbine bahar meltemi değdirecek Rahman var! ''Rabbinin hangi nimetlerini edersiniz inkâr'' diye diye hatırlattıklarım, bir bir saydıklarım var!

    yani, kur’ân’ın bunca kalınlığının sebebi, Rabb-i Rahimimizin tekrar etme şefkatindendir.. anlayamayabileceğimizi anlayışla karşılama inceliğindendir.. unutabileceğimizi de unutmama olgunluğundandır...

    “ey kulum [az önceki surede] açıkca ve defalarca söyledim sana, anlamadın mı? bak bir daha söylüyorum! unuttuysan da, üzülme! ben bıkmam, usanmam, umut kesmem senden.. olsun, yine söylüyorum”

    “sevgili kulum, kendine yazık ediyorsun, biricik ömrünü heba ediyorsun; işin ciddiyetini kavramamış gibisin.. demiştim ya sana; ''şeytan sana apaçık düşmandır'' iyi dinle, tekrar ediyorum”

    “a benim güzel kulum; az önce hatırlattım sana, yine mi unuttun? bir daha hatırlatıyorum.. kulum ve elçim Mûsa’nın başından geçenleri anlattığımda yok muydun? öyleyse, şimdi sana biraz da kulum İbrahim’den (as) bahsedeyim, kulaklarını iyi aç.. hem böyle daha iyi anlayabilirsin.. olmadı mı? hadi gel, bir de İsâ’dan (as) söz açalım”

    “bak yine yanıldın, şeytana yeniden kandın.. hadi sil gözünün yaşını.. yeni baştan başlayalım.. hani demiştim ya sana, rahmetimden ümidini kesmeyeceksin diye.. yine söylüyorum.. sözümdeyim ben! sen gel, yeter ki.. gel”

    bunlar çok hafif geliyorsa, bir de Risale-i Nur Külliyatı’na bakalım “kur’ân, kitab-ı zikir, kitab-ı dua, kitab-ı dâvet olduğundan, içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir, belki eblâğdır.. zira, zikrin şe’ni, tekrar ile tenvirdir.. duanın şe’ni, terdad ile takrirdir.. emir ve davetin şe’ni, tekrar ile te’kiddir”

    ne şefkatli ki Rabbimiz, bize kalınca bir kur’ân indirmiş! bizimle uzun uzun konuşmaktan usanmamış, bıkmamış.. her hatamızda, yeni baştan beyaz sayfalar açacak denli severmiş bizi.. gözden çıkarmazmış “ne haliniz varsa, görün” demezmiş! kalınmış kur’ân, çok kalınmış! diyorum ki, bundan böyle, kur’ân’ı hiç olmazsa kitaplığımıza kalınlığını görecek şekilde koyalım.. sırtı değil, sayfaları görünür olsun.. kur’ân’ı okumasak da, Rabbimizin rahmetini sayfa sayfa sayalım...

    Senai DEMİRCİ

  13. #13
    Üye
    Fırtına Avatarı

    Gerçek Adı
    nuran
    Üyelik Tarihi
    12.06-2007
    Son Giriş
    29.10-2014
    Saat
    21:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul / Üsküdar
    Mesaj
    4.210
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    27

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    parmak izlerim kimsenin parmak izine benzemiyor.. demek ki, benim parmak uçlarıma hiç kimsenin parmak ucuna dokunmadığı gibi dokunmuş
    sadece dokunmuş mu
    Hâlâ dokunmakta.. her an yeni/den dokunmakta
    retinam kimsenin retinasına benzemiyor.. demek ki, benim gözümün içine kimsenin gözünün içine bakmadığı gibi bakmış
    sadece bakmış mı
    hâlâ bakmakta.. şimdi gözlerimin içine yeni/den bakmakta.. ben gözlerimi kapatsam da, O gözlerimden bakışını ayırmamakta
    yüzüm kimsenin yüzüne benzemiyor.. demek ki, benim yüzüme kimsenin yüzüne yönelmediği gibi yönelmiş
    sadece yönelmiş mi
    hâlâ yüzüme dönük ve yüzümün her noktasında çalışmakta
    ben O'ndan yüz çevirsem de, O benden yüz çevirmemekte




    Senai Demirci

  14. #14
    Üye
    ahmedd29 Avatarı

    Gerçek Adı
    Ahmet
    Üyelik Tarihi
    22.05-2009
    Son Giriş
    09.02-2017
    Saat
    12:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    1.352
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Senai Demirci,

    Bir rahmet şarkısı:Su
    UZAKLARDA YA DA YAKINLARDA. Denizin karayla buluştuğu, dalgaların kumsala dokunduğu yerde, mırıltılı bir konuşmadır sürüp gider. Deniz dudaklarını dalga dalga uzatır ve dilinden minicik, saf damlacıklar dökülür. Güneş sıcak sıcak dokunur damlacıklara. Dokunmasıyla her biri maviliğini soyunur, ağırlığını unutur. Saf saf bulutlara yükselir.
    Yağmur olur sonra. Zerre zerre kucaklar toprağı. Usulcacık damlar biri beyaz zambağın yaprakları arasına. Bir diğeri lâlenin al dudağına ilişiverir hemencecik. Beraberce seher vaktinin parlak gözyaşları olurlar. Yıldızları uğurlar, gün ışığının elinden tutarlar. Bir başkası, tohumun sert kabuğuna kadar dayanır, hayatın kapısını çalar. Tohumun uyanışına, baharın filizlenişine vesile olur.
    Kimisi köklere tutunur; ağaç ağaç, dal dal, yaprak yaprak hayata tırmanır. Hayatı giyinir tomurcuklarda, meyvelerde.
    Su hayata koşar.
    Her sabah gelir, avucumuza doluşur. Bir dost; uzaklardan gelen bir dost gibidir. Yüzümüzü okşar; serin. Dudaklarımıza dokunur; yumuşak. Bulutların, dağların, denizlerin, derelerin, taşların duru, saf, berrak, pak selâmını getirir bize. Tenimize diriliş selâmı sunar, bizi gün ışığına yolcular.
    Hepsi hepsi, tatsız-tuzsuz, renksiz, kokusuz, şekilsiz birşeydir su. Neredeyse maddelerin en basiti. Hatta çoğumuza göre, en ucuzu, en değersizi. Öyle ki, "sudan ucuz" hiçbir şeyimiz yoktur. Galiba hor görüyoruz, hakir görüyoruz suyu.
    Ama o hiç oralı değildir... Bizim için çırpınır durur. Bize öylesine yakın; öylesine samimidir ki bizimle... Bir dere kenarında ya da bir sahilde onun akışını, kıpırdanışını seyretmişsinizdir. Öyle içten kıpırdaşır ki, kendinizi bir kaptırmaya görün; neden sonra anlarsınız duygularınızın da onun kıpırtısına ayak uydurduğunu. İpi çözülmüş bir sandal gibi, farkına bile varmadan akıntıya kapılır, gider duygularınız. Hele dalgaların kayalara vuruşu yok mu? Kayalara değil de ruhunuza çarpar sanki her biri. Dokunuşu ayrı, düşünüşü ayrı, salınışı ayrı bir duygu suyun. Zaman olur, dalgalanır, içli bir ayrılık türküsü söyler sahiller boyu. Gözyaşı olur su; duyguların en gizlisine ayna olur, annelerin göğsünde; anneden yavruya şefkatin en lekesizine, sevginin en safına elçi olur.
    Bir gönüldür su. Her zerresi hayat için çırpınan bir gönül. Öylesine arzuyla çırpınır ki... Baksanıza, kumsallarda sönmemiş çırpınışı. Oradan dalga dalga damarlarınıza kadar uzanmış. Kanımız, canımız olmuş, ta kalbimize kadar taşmış denizden. En ince duygularımıza damlamış. Hücrelerimizin zarlarına kadar gelip durulmuş. Hücrelerimiz sahil olmuş çırpınışlarına. Duygularımız suya yaslanmış, su ile kaynaşmış.
    Hayatla ilgili hemen hemen her olay, her türlü reaksiyon su içinde olur. Hayata lâzım bütün elementler suda buluşur, suda kaynaşır, suda yoğrulur. Onca cansız madde suya tutunur, öylece canlılığa bürünür. Su hayata beşik olur.
    Nedense hep söndürücü diye biliriz suyu, oysa canlılık ateşi su ile alevlenir. Başka hiçbir sıvı, hiçbir madde su gibi yandırmaz hayatı.
    Tatsız, renksiz, kokusuz, şekilsiz demiştik su için. Hayır, doğru değil. Onsuz hayatın ne tadı vardır, ne tuzu. Onsuz yapraklar, güller rengini kaybeder. Kokuları yayılmaz olur çiçeklerin. Şekilsiz de değildir su. Aksine, herşeye şekil verenin mürekkebidir sanki. Susuz kaldığı için pörsüyen çiçeklerinizi, kuruyan bitkileri, boynu bükük kalan dalları bir düşünün. Çiçekler o göz okşayıcı kıvrımlarını, yapraklar o tatlı şekillerini suyla giyinirler. Dünya güzellerinin yüzünde suyun dağılışı bir bozulsun da, o zaman görün siz kimin güzel olduğunu.
    Kısaca, su denizlerden bulutlara, bulutlardan toprağa, topraktan denizlere dolanıp durur. Ama bu arada hayata da uğrar. Hayattan süzülür. Hayatın her çeşidinden imbiklenir. Tıpkı taşlar üzerinden kayıvermesi gibi, hücreler üzerinde dolaşır. Hayatı dalgalandırır zerre zerre. Canlılar onun kollarında salınır.
    Merhametin, şefkatin heykeli olsa, su gibi olur herhalde. Su gibi berrak, su gibi saf, su gibi şeffaf olmalı merhametin heykeli. Hiç ayırmaksızın herşeye sızan, herkesi kucaklayan, her bir şeyi okşayan birşey olmalı. Hiç kimse hissetmese de, herkesin içinde dolanan birşey olmalı. Zaman zaman coşmalı, hattâ yağmalı doyasıya.
    Şimdi başınızı yukarı çevirin. Bulutları görüyor olmalısınız. Her biri damla damla rahmeti hecelemek için bekleşiyorlar. Bekleyelim; rahmet ha yağdı, ha yağacak...

  15. #15
    Üye
    Fırtına Avatarı

    Gerçek Adı
    nuran
    Üyelik Tarihi
    12.06-2007
    Son Giriş
    29.10-2014
    Saat
    21:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul / Üsküdar
    Mesaj
    4.210
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    27

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    İncecik fısıltılarımı gizli saklı yakarışlarımı koynunda ninnileyen gök/çe topraksın Sen.. fanilik sancılarımdan taşı(r)dığım, ayrılık dertlerimden s/aldığım yağmurları göğe yükselten kutlu güneşsin Sen.. varlığımın titrek kanatlarını ebedî kabullenişin seccadesinde yatıştıran serin rüzgarsın Sen.. özlemlerimin kırgın bakışlarını sonsuzluk semasının ufkuna taşıyan rahmet ışığısın Sen.. kirli paslı kalıbımı sorgusuz sualsiz itaat kalıbında yoğura yoğura temize çeken mahbubiyet elisin Sen.. boynu bükük yakarışlarımı, yüzü yerde arzularımı şeksiz şüphesiz makbul olan nefesine dolayıp okşayan şefkat fısıltısısın Sen.. bir denizi kağıda döker gibi, göğü avuçlarıma indirir gibi, dudağımda inciler büyütür gibi, sesime sesin dokunur gibi salavatlarca tebessümünü gördüğüm aşinalık vechesisin Sen.. dua göğüm, muştu güneşim, teselli yağmurum, muhabbet meltemim; ne hoş duruyorsun aramızda, yanımızda, yöremizde.. merhamet durağım, metanet sığınağım, huzur barınağım, hep yüzüne yüzüne vardığım Efendim; ne çok oluyorsun dillendiremediğim hayranlıkların arefesinde, yetişemediğim minnettarlıkların zirvesinde...

    Senin ubudiyetinin toprağına attığım tohumlar gibidir kalpsiz secdelerim
    Senin mahbubiyetinin denizine akıttığım nehirler gibidir arsız isteyişlerim
    Senin miracının göğüne dal budak, salkım saçak uzattığım ağaçlar gibidir dilsiz dualarım


    Sözümü miraca eriştiren Efendim
    Sesimi duaya yetiştiren Efendim
    Yüzümü secdeye bitiştiren Efendim


    Yüz buldumsa varlığa, Senin Yüz'ünden Efendim
    Yakınlığından seslenirim
    Söz oldumsa Var Eden'e, Sana inen Söz'den Efendim
    Yakınlığından nefeslenirim
    Yüz'lerce sâlât ve Söz'lerce selam Efendim


    Şükür ki bu paslı dudağa emanettir Sana verilecek selamlar
    Şükür ki bu kirli dile değmektedir Sana edilecek salatlar


    Sesimi çoğaltan, sözümü yükselten
    aczimi ve fakrımı Kadir-i Rahîm'in dergahına taşıran "Dua Göğü"m
    Efendim



    SENAİ DEMİRCİ




Sayfa 1 / 2 12 SonSon