TEKSAN İnovatif Medikal Ürünler İstanbul, Antalya, Bursa ve Antalya'da
Sayfa 1 / 2 12 SonSon
Toplam 16 mesajın 1-15 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 1
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    RÜZGARIN KALBİ



    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ

    kasımpatılardan doğma entarinle

    çalı kuşları konardı dallarına

    anadolu buğdayı kokardın sevdayla

    bağlamalar dar gelir gönül teline

    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ

    kuzgunlar dönüşür üveyiklere



    yağmurun çocuğu Pokut yaylasında

    bulutlardan bir deniz önündeyiz

    uçurumda uçurtma rüzgar yüreklim

    ruhunu sal eyleyip uçacak sanki

    avcısını bekleyen hazine gibi

    ezilir bakışıyla kursak çimleri

    yeşerir kuru kütüklerde filizler



    evrendin özündeki canlılara

    kuşatır damarların dünyaları

    günde yüzbinlerce kez atan kalbin

    nasırlı ellerinden belli azmin

    gönül ışımakta gönlünü Dilbâ

    harab kentte bağrı dökük bina âşık

    cerrahlarda bulunmaz reçetesi



    kurnalar, kandiller, dağ yılanları

    fırtına nehrinde kağıt gemiler

    derin ormanlarda ay kuyuları

    adamın gönlünü göğsünden söker

    kurnalar, kandiller, gece suları

    bu dermana bir dert yok mu Dilbâ

    bakışların deliyor değdiği yeri



    kuzgunlar dönüşür üveyiklere

    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ

    bağlamalar dar gelir gönül teline

    anadolu buğdayı kokardın sevdayla

    çalı kuşları konardı dallarına

    kasımpatılardan doğma entarinle

    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ

  2. #2
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    IMG 2784 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    TOPRAK DENİZİNDE ATEŞTEN KADIRGA

    Kızkulesi değil miydi şair kılan özlerimizi
    çalımlı Ayasofya... filinta Sultanahmet...
    leyla ile mecnun gibi bakışırken karşımızın karşısında
    Üsküdar, aşkın başkenti değil de neydi
    dinmez, beyhude… ciğerimin gök gürültüsü…
    gözkapaklarım acıyla çeksin fosilli kehribar gözlerinizi
    koparmadan kadim gurbetin antik tespih ipini
    ranzalar ahraz... yorganlar ki cehennem pisti...
    ve hiç değilse hayaliniz
    hayrandır can evlerimiz

    lambalar tenhalığı tutuşurken karanlık sular civarında
    oysa bir simit yetiyordu muhteşem memnun uçuşlara
    yüreğini paramparça eder gibi kursağında
    avuçlarda lokma lokma hayatla öpüşürken akça martılar
    susardınız, susku bile aniden marşlar tüterdi
    seherin ölümcül serinliği öksüz gülhane banklarında
    burada yastığı gazete kağıtları sefil bir adam
    orada çin çayı eşliğinde sıcaktan üşüyen bir kadın
    boğazın dinmeyen dalgalı rıhtımları sonra
    kendini vururken ürperti kayalıklarına…

    yokluk denizinde varlık ağına takılan yunuslar
    çırpınırken yaşamak azmiyle sınırlar tabutunda
    ellerinle kaburga kıvrımlarını kavur kavur kavrayarak
    kendini yarma isteği kuş cıvıltıları aralığında…
    bendini kanatlar çıkarmaya zorlayan kamburluklar
    oysa yetiyordu sonbahar saçlarının oval incilerine
    toka niyetiyle takılı o baharatlar karanfili…
    dallarına serçeler konan çocukları gördükçe
    dallarından koparılan idamlık gençler kalbin zihninde

    obruklar, koyunlarda derin yaralar şöleni
    tebessüm eder gibi ağlayışlar şu hazin çardaklarda
    canıma canımdan canan; cananıma cananımdan can
    büyük iplik çilesi kördüğümdü ahşalarda
    kalu bela anından mahşer demine kadar
    odaklan En Sevgilinin kusursuzlar kusursuzu sanatına
    uydularını açık tutmayı gerektirir bu sevmeler mesleği
    sonsuz varedileceğin sonsuz günlerin sonsuzluğuna dek
    boğazın ışıyan köpükleri olmak sararmış güneş dansında
    çünkü her ufkun harcı değil ruhlar diyarında
    gemileri karadan yürütmek bir Maşuk uğruna

  3. #3
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    YENİLGİYE MERSİYEDİR YENGİMİZ

    şimdi kimsesizliğin anıtı Gököz irkintileri
    Şehzâde Mustafa türbesinde asırlar deviren yas
    yüzyıllardır ağlaşan Ulu Cami şadırvanında
    hüznün gözyaşlarıyla alınan mahzun abdestler
    külahtan kevsere inen cayır cayır katreler
    her taşlığı başka bir matem şölenine dönüştüren
    şimdi ne desen gecikmiş bir Murâdiye saati
    fildişi kaftanları aşkına hassasiyet müzelerinin
    sıyrıklar hatrına; börklerden kubbelerin iliklediği
    ve toylarda oylanan güneş yüzlü hükümler
    tuğrul ruhlu, akın yürekli hünkarlar hayratına
    öyle bir hû çek ki bağırdan; dem-i devranı deprem vura
    zülfikâr imanlı yeniçeri gülleri yeniden soylana boylana
    “baş üryan, sîne püryan”
    gayrı kılınç kınına ziyan!
    oysa tam burada; çınarlara, çimçeklere karışmış çiniler
    buçuk kalmış rüyanın uykusuzlarını çağırmakta ısrarla
    mükellefiyetler, muvaffakiyetler, mazhariyetler
    berhudarlar, alemdarlar, mihmandarlar mahareti

    aleyhtar çoğunluğa yeter güzelliğin azınlığı mümtazlar
    akıncı canlar bilge hakanlarını bekler fetih meydanında
    o vakit gün sizin gündüzünüzdür ey Müstahzar
    gayrı geç ey Muhafız
    bahadır ruhlar ordusunun başına
    serden geçer gibi geç kaçınılmaz kader eyerine
    yan bakmayasın; ne sağa ne sola
    işte düşman Gargat ehli karşında
    vur pençeni Kahhâr aşkına şenlensin çelik bilekler
    vur mazlumlar hatrına vur dile gelsin dilsiz gökler
    yamalı sandukalar, ihtiyar revaklar hep seni
    hevesi kursağında döşlerin burnunda tüter nezih kalbin
    dallarında kandillerle duada Emir Sultan hazîresi
    ve Geylânî hazretlerinin sevdası muska bağrında
    bir mezarı bile olmayan medreselerin buruk hayaleti
    karabasan celladı olup çökerken sılamızın boynuna
    gürbüz gürzler, mahşerî marşlar devri gelmiştir
    şahid İznik surları, şahid Bursa kalesi
    ikbalin aynasıdır Osmangazi nahiyesi
    derviş nehirleri ummanlara delta kılan esrarı vefanın
    coşsun da taşsın Oylat şelalesi gibi hararetler üstüne
    fetretin bitiş mührü Yeşil Külliye
    muştulasın müstakbel meşalemizi

    d84072dfd7cbf3fa8a04e6822b5be7a9 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    ÜLKÜMÜZ DEVRİM (ŞİİR)



    İNCELİKLERİN EFENDİSİ

    1
    kuşu vefat eden çocuğa taziyeye giderdiniz
    rengarenk ebabiller yağardı gül şerbeti kıvamında
    hıçkırınca yavrular; namazlar, dualar kısaltırdınız
    mukaddes Tur-i Sina gibi mübarek sırtınızdan
    pak torunların inmek istemeyişi gönlüm, umarsız

    gözyaşlarının tadını iyi bilen mecalsiz diller hatrına
    geceler, gökadalarca çullanırken yüreğimin boynuna
    ruhumun çocukluğu ahlarken gövdemin nağrasında
    siz ki hizmetçilerinize dahi öf bile demeyendiniz
    söküğünüzü diker, karnınızda taşlarla gezerdiniz

    ayinlerinin kibriyle -piştim- der iken nice kavuklu
    günde en az yeştmiş defa; aşkla istiğfar ederdiniz
    cümle canlılardan; ezilen emekçilerin safındaydınız
    ortaya doğru yeşertip öğütleri kimseleri kırmazdınız
    kölelerin ki, azadı için hiçbir fırsatı kaçırmazdınız
    2
    anlatmaktan anlattığını yaşamayı kaçırmalar değildi
    yaşamaktan anlatmaya vaktinin kalmayışı sahih sevi
    ürkek tavşanların mahzun ceylanlarla buluştuğu
    altından saflıklar akan ırmaklar gibi bir geceydi
    zarif nehirlerin başını taştan taşa vura vura çağlayıp
    uçurumlardan şelale olarak atlarken ki nezaketi
    gibi bir havaydı hilalin şavkı vururken alın yazgımıza
    meltemlerin korosu, resmi törendi kulak zarlarında
    ve hasretin şu dağdan yumruğu gırtlağın yatağında
    ve zulüm… suskudan tükenen dilceler kördüğüm
    3
    vurulan masumların babasından kurşun parası isteyen
    otokratları şimdi hangi tarih kabul etsin hafızasına
    ey kalbimizin diktatörü siz diktayı bile güzelleştirirsiniz
    yeter ki bir işe başlayın, kılınçlar çiçek açar buzulda
    gitmeseydiniz, bitmeseydik, tutuşsaydık yağsaydık
    Mâşûk’u için kavrulan cehennem gibi küfür tepesine

    sessizliğiniz, aniden bastıran mutlak bebek gülüşleri
    durgunluğunuz, boraları çekip dindiren kadim kasırga
    dolaşırdınız, kuşlar uçardı sanki okyanusların dibinde
    canlar sizsiz, şimdi vadilerde şaşkın gezen dilsiz şuara

    WP 20180829 17 49 21 Pro - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    İSTİKBÂL GAZELİ

    doğrul, çığ gibi çökse de cümle gökler tepene
    cehennem olup kudursa zemîn, zinhâr düşürme
    mübârek sancağı çek, Allah için çek, göndere
    kulak ver, şühedâ kefeni dipdiri toprağı dinle
    irkil, köklerine dön, dallarını sal ğarîblere
    sal, huzûrla yatsın ecdâd, sal, en tekin sipere
    habîb için sal, vatan, bilsin ki emîn ellerde
    durma, nerde bir yara görsen merhem ol fevkine
    dikil, senden de olsa dikil, zulmün üstüne üstüne
    yurduna sâhib çıkmayana sâhib çıkacak yoktur
    işte İslâm kıtası, kahrına taşlar, ne çoktur

    yürü, yol yürüyenin, kuşan, pusat giyenindir
    kısrak binenin, söz diyenin, erlik erenindir
    sen çakıldıkça makber mâzine dar gelecektir
    diril, Allah için diril, mazlûmlar mahşerindir
    toplayacak cüzleri, hilâlden bir sûra, üfle
    dönsün özüne vücûd, uzuvlar, gelsin dile
    yapının tuğlaları kaynaşsın tâ temelinden
    vaktidir, yetîm ümmet, taşmalı beytinden
    yüreklere, mâbedler îmar et ki, yürekten
    azmini hiçbir pusu çevirmesin emelinden
    ey şehîdoğlu şehîdlere hergün şâhid kesilen
    yetmez şehîdoğlu künyen, savul zincirlerinden
    sen ki, üç deryâ üzre bir seccâde, anadolum
    çınlasın zerrâtında -sâde Rahmân’a kulum-

    durumdan değil, safından sorulacaksın, etme
    boğazla güdümleri, müslimsen haykır merdâne
    nisyandır, tercih zulmeti şerîat kamerine
    eğil, ancak rükûda, cân ver, cânânı verme
    kıyâmete dek yurdun çiğnensen de çiğnetme
    ey Millet-i Muhammed, dön Hakk’ın devletine
    dön, Allah için dön, çehreni dînin hükûmetine
    silkin, silkinmeyenler seyre pek müstehaktır
    davran, değil mâtemler sana rövanşlar yaraşır

    11216843 1646693208881133 453928746149892482 n - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

  4. #4
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    WP 20180829 17 49 09 Pro - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    ARASÂT DEMLERİ

    1
    Ellerinle yıkanırdı sebiller
    Buyrulduğun günden beri torpağa
    Dinmez cihânın şükür salâtı
    Semavat ruhunun yolunu gözler
    Müstakim! Ayinelerin sürmenelerinden süzülen
    Mutmain! Rabbinden razı yetimler gözlerin

    Martılar kahkaha koparır mücrimlere
    Kaldırımlarda kibrin ayak izleri
    Kasvâlarda bir çöküş
    Nasıl da belli yerin
    Pahadan müşterisi bulunmayan
    Afili binaların içindeki boşluk içim
    Tarifi meslek sırrı
    Edebullahtan nazârın
    Oysa düğün derneğiydi göklerin
    Yoksa kıyamet evrenin sensizlikten
    Çıldırması mı geri dönmen için!
    2
    Ölene kadar değil, öldükten sonra da!
    14 burç, Kâbe’de putlar, bin yıllık nâr
    Kurudu Sâve gibi
    Leyli fecreyledi Nur
    Kayıplara karışan Semâve vadi
    Ve buruk necmlerin güzleştiği feza
    Bir nefeste toz duman ayyûkun muhbirleri
    Ey kamerlerden asil yarılan sadır
    Yürüyen yağmur duası çocukluğun

    Nerdesin, neredesin, nerelerdesin
    Akisi bilinen, sormadan edilmeyen
    Bir sayhalar katarı yokluğun
    Sireni sâde dâhilden duyulan
    Altından damarlar akan bilekler
    İştiyaktan pehlivan
    Gözleriyle konuşan mustazafları
    Gözleriyle dinleyen
    Edîbullâha selam!
    3
    Sonsuz parmağında sonsuz marifet
    Kudretullahın, haşmetullahın, yedullahın
    Kalbet, kavlet, hıfzet, celbet, refet!
    Yaşlandıkça evren, gençleşiyor Furkan
    Ey varlığı Zâtından
    Varlıktan/yokluktan evvel bulunan
    İnayet, şehâmet, selamet lutfet!

    Yaradılmaz Yaradan
    Yaradamaz yaradılan
    Vahey! Aralıklar çık aramızdan!
    Bizdedir geçiş hakkı
    Ben/sen geçmez sırattan
    4
    Kaybolunca sis, geriye görüntüler
    Kaybolunca görünen, görünmeyenler
    Ne kalır kaybolursa görünmeyenler!
    Caizdir perçemi pençeme küffârın
    Umman yanar, volkan üşür, eser sahra
    Beyaz duvaklarıyla salınan güverteler
    Yaslanıp Hayy zikrüne yığılan dalgateynler
    Tilavetlerin bam telinde açan Firdevsler
    Karışır birbirine
    Ayasofya saatinde
    5
    Bir beytullah olarak
    Dönünce fıtratına
    Parlatınca leyâli devletlû lem’alarla
    Balkırı şeriatın mecelleyi boğunca!
    Gerekmez yeni bir Boğaz teşrifine
    Gülüşünle kandilleri dağlaman için
    Derdim yâ! Ayasofya! Tik! Tak! Tın!
    Şühedâ makberine sığmaz artıkın!

    Açıl Fâtihlerin mirası açıl!
    Geber ayna ayna söyle banalar
    Altı bucak ve dört dal ve beş zaviye
    Martılardan bir deniz içerisinde
    Ney kıvrımlarında mukaddes kavsının
    Erîs gamzesinde elbet bir gün
    Yeniden biter ol hilafet mührün!

    AŞKIN ŞEHRENGİZİ

    ne canlar yakmış İç Kale
    sararmış resimlerce mahzun Viran Tepe
    bereli havuşlarda tükendi nesli dinçliğin
    bir küf tutmuş muskalar
    bir keder karası bazaltlar bilir
    nerden nereye solmuş yetim Diyarbekir’im
    nerde kimi ölmüş Yedi Kardeş burcu sesin
    birden düşersin akla; başım gözüm ısınır
    Eski Cezaevinde yel ıslıkları küsülü
    Aslanlı Çeşme şimdi kıraçlıkla kınalı
    kenti çoktan terk etti
    Hamravat Selsebili
    bir kuyu kendine düşer canımın tenhasında
    eyvanlar serden geçip durur ciğer saatinde
    bir sensizliktir gider
    bin sessizliktir gelir
    açılır çakı gibi Fetih Kapısı
    yeni baştan çevik Fatihine
    tel örgüler kuş olup uçuşanda
    belki değeriz yine
    On Gözlü köprüsünde bakır düşlerin
    yangınlar gömülü Süleyman mertliğinde
    bir zaman abdestsiz çarıklarla
    doluşmaya utanılan Sur
    şimdi hangi hakirliğin mahzeni
    abdal damlarımızdan mağrur çatılara
    taşların boşluğunda zemheri
    cehennem lokması kursağında
    avlularda tükenmiş dut çiğdeleri bağrın
    boynu bükük nergizlerin saksılarda
    vurulmuş haremlik
    dökülmüş selamlık
    kalmış Deliller Hanı cinnete bir soluk
    kırılmış mezarlarda buruk kuş lokları
    hanayda kumruların su kadehi burulmuş
    kararmış bahtı fildişi kalkerin
    namusun narin beli bükülmüş
    durgundur Mesudiye
    argındır Ulu Cami
    yorgundur Dicle Kapı
    fıtratına dönme günü Kırklar dağımın
    bir şehir ki töresidir nice kıtaların hey
    selsellerin uğultusu serdaplarda
    tulumbalar hasretinle taşmaktadır
    Şeyhandede şelalesi
    hazan olup yağanda
    ahşab nar çiçekleri
    sülüs hatları mevsim
    nakşetsin sevdamızı Gelincik dağı
    yüreğinin beynine hadisler mıhlı Nebi cami
    Asur kalesinde kral mezarı bağrın
    gözlerin gözlerimde dilsiz Malabadi
    Çayönü, Körtik Tepe neolotik mahzun
    ve paygamber kabrinde öksüz yara salardık
    gırtlaktan revakların karanfil sokağında
    umudun umudusun
    çeyizlen Diyarbekir

    a%2B%25286%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    MAVERA TAKVİMİNDE BİR YAPRAK

    kırımlarda, beraber katledilirken
    evladına kefen olmuş valide cesetleri
    çünkü anneler, şu lahza da bile
    çabalar, vefatı nazik göstermeye
    kınalı kekliğine, kırkı çıkmamışken
    bambaşka yörelerde, apaynı sahne
    hiçbir şey olmamış gibi devam etmek hayatına
    günde milyarlar kere, çok kahkaha, az insanlık
    nafile değil, hoyrat sokak köpeklerinin
    gittikçe daha fazla imtinası, gelip geçenden

    oysa gümlememiş ketum füzelerden
    saksılar, oyuncaklar çıkaran mustazaflar
    etti mi hicret, kuşunu, kedisini unutmayan
    işte bu gurebaya, cevrederken tiranlar
    masumu terörist, teröristi kahraman
    vatanseveri hain, haini yurtsever kılan
    anırırken ıslah deyu fesad üzre fesad çıkaran
    bir çeperi, bakışlara çekmek istiyordu

    oysa tam bu zamanlarda tam bu noktada
    hayır, değil -az sonra, yok -şimdi reklamlar
    tuzakların üstünde bir tuzak vardır gerçeği
    usanmadan asırlardır, devreye giriyordu
    cerenlerin sıcacık gülüşünü
    bölüşürken erenler, şurada
    helak olmuş bir kavim gibi gözler yeşeriyordu
    ertesi nesillere, ibret mirası, kalan talan

    ağarırken ağır, erkler, bükümler, hendeseler
    cümbüşler, tin saatleri sanrı köşklerinde
    esrardan savruk, cismiyle bir tan vakti garb
    şarka dönüşecektir, yeter ki çemren
    çünkü asla dönmeyecek faytonlar balkabağına
    sabretmek, yarısıdır dikey zaferin

    MDN%2B%25282%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    KIYAM SAATİ

    biley taşlarıyla sevişen sarp kılınçlar
    bilenişin koynu tırmalayan vakur düeti
    hıyanete vefa, zulme ıslah, çalıma vicdan
    markası mıhlanan
    çetin devranlardan geçtin
    kıvrak ve rezdar, jindar ve haklı
    karaltıya bir kandil, kısrağını sürerken dört nala
    şamdanlıklar, hırıltılar, bazalt kokuları
    ökçelerin o baygın, tekrarında kaybolmadan
    en deruna sürülmüş ahir mahkum
    kınından sıyırmadan boykot sancağını
    ruhsuzluğa, aşksızlığa, banka destbendlerine
    doğrulmaz devrildiği yerden
    şol domino taşları
    çünkü vahdet, cümle lehçeleriyle velut
    daha elvan, daha gür, daha kokteyl
    bin varyozdan tek yumruk gibi çökmektir
    tağyire ve tağuta ve tuğyan tüzüklerine

    oysa biliyordun, giyandar olduğun kadar
    tiryakisiydim dilaver süzüşlerin
    boranlarda uçuşan zülüflerine, dalgın
    göverdikçe tomruklar, yiten saflık
    içinde, büyüdükçe küçülen bir zarok
    şemkurlar, zeytun ağaçları, kıraç dağ etekleri
    açtıran, gürbüz hasbîliklere gonce
    ki fukara ocaklar, başkenti insan haklarının
    insanlık, senatolarda bahsi geçen yalnızca
    senatolar, tek dişi kalmış canavarın
    ful cehennem yuvası, hani o
    HD sahne performansında tünaydınların
    edemeyip kendini kendine itiraf
    yatsıların kuştüyü yastığında kıvranan yaratık
    nefsinin dahi inanmadığı tıraşlarına
    rağmen PR çalışmalarına, ikna odalarına
    halklarının bile gözünde yosma

    çünkü gümrahtık, bir ırmak ne denli olacaksa
    alemi yoktu sökülmenin ifşa ajanslarına
    yetiyordu bir mecruhu ondurmak
    her lügatte barınmayan karşılıksız kelimesi
    en fazla müminlerde fehvasını bulmaktaydı
    mamafih, asfalttan kazınırken gureba
    hazmedecek kadar bedhah, bir sinikliğimiz yoktu
    yokluk bazen varlıktır
    varlıklıydık ve rugan
    duruşlarda parıldayan çavdar bir urgan gülbankımız
    nerdeyse gözleriyle devirecek adamlar arasında
    nerdeyse gözleriyle devirecek madamlar arasında
    sendelerken de, putçuklar
    nacaklarımız içün can atıp durmaktadır
    yeter ki bir imbat, ya Rahmân
    neresinden başlarsak, birleyecek
    kenetlendikçe ketum
    kenetlendikçe eforları tıngırdatan
    mafdar bir seda, toplayarak serbanında
    gaza deyu çarpan fuad oğlu fuadlara
    tarihi navdankını ansıtacak

    aceb mutluluktan, uçuştu mu melaike
    seni gördükten sonra insan yaradıldı diye
    seni, yani nereye yükselebileceği insanlığın
    hasılı onur, miracınla ins fıtratına
    ölüm ki, bildirir kıymetini müebbedin
    ki ölüm, çattı mı kılar sofi en firavunu
    göçtün ve güzelleştirdin
    kalbe mevti, göçtün fakat
    bu paramparça surları uhuvvetin
    çaktı yokluğunun zorluğunu matiz boğaza
    şimdi bu evindar yelkenleri fora
    bu kerdar gemileri dans ettirecek zilanlarla
    mürettebat hani
    bir sura nefesi elzem, müttehid kıyamlara
    münezzeh afradan
    münezzeh tafradan, hanlık hırsından
    bir de israfil, baştan ayağa beşir
    intibahları birbirine varis kılan
    hızırla kırkbirinci saate uyandıran

    KALBİSTAN GEMİLERİ

    pek sever saklambacı sevda dediğin
    evladı aç kalmasın diye günden güne
    zayıflayan varsıl babaların sayılan kaburga kemiklerinde
    anaların demirden yoksun ama metalden pehlivan kanında
    pek sever saklambacı sevda dediğin
    nice aydınlıklar ki karanlık / nice karanlıklar ki aydınlık
    gösterir aydınlığa kimliğini karanlık
    öğretir karanlığa benliğini aydınlık
    ne çare inkarlara beyazlar ışıklar içinde
    ne keder îmânlara yusufçuklar kuyusu
    oysa küpeşte kılan geceyi sırrolmaktır
    kaybolana söyle derman hangi ışık
    pek sever saklambacı sevda dediğin

    neyleri nargile gibi tüttüren adamlar
    birşey kaybetmez takib etmemekle gündemi
    ceplerinde aşkın gözyaşları çiçeği
    yaprak güzeli yatsılardan patiska seherlerden ahşab oyalardan
    ovalara güldancasına kurulan obalardan aktolgalı otağlardan
    câna mehteran bir sinan timsali kârd kârd saplanan
    kederi kaderine elest bezminden sâdık
    kökleri göklerin ve dalları litosferin kalbinde
    öyle bir yakılsın ki Kalbistân Gemileri
    kalmasın fedâkârlık domurlarından başka
    ırmaklara bırakılan umûdun öksüzleri
    sürsün firavunları gazâbın kızıl denizlerine
    destanını -aşkı mühimmat diye taşıyanlar- nakşetsin

    gamları gerdânına ney gibi üfleyen adamlar
    düğümlene düğümlene çözülen âdemelmaslarıyla
    füzeli akşamlarda kırlentleri kanter içinde bırakan
    milyonlarca sabi ağlarken utanan sırıtmaktan
    vebalinden hayır! onlar da sıyrılamayacaklar
    şimdi mevsim mahşerde yakalara takılan çocuk elleri
    durdukça boy veren düşler gayrı tartıların denk düşmesi
    öyle bir zaman ki bu çaresizlikten tarifsiz cinnetler
    çağın ömerlerini dahi ölümün ötesine karşı sarartan
    duvarlarda milyarlarca çatıkkaş sanki sıfatına
    daralıyor sıkılmış yumruktan kurusıkı sadırlar
    döşler ki öfkeden çıldırmış saaatli birer bomba
    toplansa cümle ruhiyatçı değil derman ümmetin yalazına

    derdini boynunun küfesinde taşıyan adamlar
    çünkü birşey yapamamak herkesin birbirinden kaçırdığı
    ama buruk muhitlerden ağzına kadar dolup taşan
    burada sanarken / hayat sürdüğünü bostanına
    orada adalet merhamet için yaşamaktadır artık
    çünkü suriye akkordan bir zülfikâra dönmenin adıdır
    eninde sonunda siyonistin başında parçalanan
    milyonlarca şehadetten sonra içine çekebildiğin ıtır
    cebel-i târıkta bir figân asırlardır dolanıp durmaktadır
    çünkü kıyâmet kıyâmet büyüyen bir diriliş vardır
    bir doğum için ya Rab! ne ezâlar dalgalanıyor

    ŞUÛR YAZITLARI

    îdam, fizik saatinin durduğu hazîn lahza
    yeni bir milâda yüklü, körpecik devranlara
    dibinde depremler gibi sızlayan kemiklere
    ne zaman aldırış eder vâris nasıl bir demde
    uykular mı nazara, uyanışlar mı yakışır
    bilmem kaçıncı bahar, gökte kaçıncı ıtır
    söyleyin ey rahimler, ekin ne vakit biçilir

    içinden kıyâmetler taşan yiğit nöker, vaktindir
    sen konuşmasan ben konuşmasam hangi devir
    eğrileni kılıcıyla; nerde, kim düz edecektir
    çarpar âlemin nabzı hakkıyla atan yürekte
    mağlubiyetten başka galibiyet mi var katle
    inleterek enseleri, muştuların muştası
    doğunca emekçiler birbirinin tam aynası
    kaynaştıkça hakîkîler; zırhlı, roket işlemez
    musîbet olup yağsa cihân bu bilek bükülmez

    teknik, sadrına îmân üfürmeni beklemekte
    sanât, bağrına irfân nakşetmeni özlemekte
    diller, kültürler Hakk’ın âyetidir, inkâr etme
    kendi ahâlîn için istediğini ey müslüman
    kardaşına dilemedikçe düşün tam mı îmân
    değil mi ki, cümlesi, câhid ata yâdigârı
    nedir bu hınç bu telaş bu tüketme ihtirası
    vallâhi, paramparça eyler şu son vahdeti
    ileri gelenler, mâbûd edinirse, kibrini

    tûfân olup kopsa kâinat, ne keder Nuhlara
    vardır her dem bir kadırga en dipteki ruhlara
    kesilip nil, fırat, dicle; çağlayacak çağlara
    Asr-ı Saâdet nûrun, iliklere, ırmaklarca
    öyle bir kıvılcım bahşet ki bize yâ Rabbî
    görmesin cüdâ bir çıkış yol kaçaklar dahî
    saçılan kırıkları ancak yangınlar zamklar
    öyleyse yansın yürekler tâ kaynaşana kadar

    DEHRİN NEHRİNDE

    son nefesini verir gibi Allah diyen erler
    doğmadan doğmak için ölmeden ölen alpler
    tasavvur ey Musavvir, tahayyül imkânı ver
    genişlet sadrımızı, cüzden cümleyi göster
    ahıra çevrilen mescidler, virâne türbeler
    haç saplı dimağında çanlar öten kubbeler
    tozan şimşek toynaklar, deşen oklar aşkına
    paramparça kalkanlar, pek baltalar hatrına
    ey kurak sahrâların sadrından sızan feyizler
    eyleme geçmiyorsa onca kollar, kademler
    vücûdun aleyhine mahşerde şehâdet eyler
    cesâret, gayrı gamsız gırtlağında çıngırdak
    sanki merhûm harekât, arzı boğmuş laflamak

    var edilmedin yan gelip yatman için, ses ver
    kalk, kadavranı dürten postallara kısas der
    üstündür nâmerd ömürden, nâmuslu ölümler
    ne velî seyyah, Hakk için hakka hicret edenler
    böyleyken ne beklersin, nâmahrem botları mı
    ki ezip geçer bastığı yeri, hınzır çarkları
    şerefli alınların -bin yıllık- secdegâhını
    set örmezse bünyeler, çiğner ayyaş çarıkları
    atom füzeleri, İHA jetleri, hidrojen kokteyli
    uçak gemileri, hava savunma sistemleri
    yapmalı dürüst eller, tedbir için en dehşetini
    donanman da sağlamsa, görülür kimmiş ileri
    hatırla, döktürdüğü güllesiyle Fâtih’i
    evvelâ, ittihâdı sağlayan Salâhaddîn’i

    namlular; değil ahî, gavur surlara çevrildi
    devâsa fetihlerden, daracık ihtilâflara
    seyret, cihân mirası nasıl kündeye sürüklendi
    şu rahimleri deşilmiş harâbe mâbedler ki
    doğrulduğun günlerin hayâliyle ayakta
    ayıl, bu feryâd annenin; zinhâr efekt değildi
    uyan, şu figânlar ablanın oyulan gözleri

    DAVA ADAMI

    kalemini âsâ diye kuşandın, kağıtlarını sahra
    mahşerî bir sükûnetle haykırdın çağın sadrına
    iki parça cama sığmayan o canlı bakışlarında
    yaşama sevincin gibi serpilirdi müslüman coğrafya
    bilirim düğünün bugün; Aliya’ya selam söyle Akif abi
    de ki her belde şimdi Srebrenitsa inananlara
    öyle yalnız bırakıldın ki şu hakikat davanda
    ilk nefesini alır gibi verdiğin son nefesinde bile
    takdîri bir başına karşılamak düştü nasîbine
    bir ömür çabaladın; çarpıştın Leylâ uğruna
    sonunda Halid bin Velid gibi göçtün şehâdet aşkıyla
    Malcom’a selam söyle abi; Basayev’e, Ahmed Yasin’e
    bil ki yarım kalmayacak bu çağrı battal yüreklerde
    haleflerin muştular serpecek mahzun makberine
    şimdi bir Âsım’ı olarak; Mehmed Âkif’e selam söyle
    gözlerim durmuyor Akif abi, dinlemiyor mantığımı
    Zarifoğlu merhûmun serçeleri zikretsin toprağında
    -dünya ne kadar da fânî- dercesine yaşadın, gittin
    Sezai üstad gibi devişi oldun kentin, kesilmedin
    gelseydi elinden; şuûr için cihânı belgesele çekerdin
    Arakan’lı çocuklarca, Bosna’lı annelerce rahmet sana
    komşu eylesin Rahmân; Metin Yüksel’e, Seyyid Kutub’a
    Kudüs’ü bileğinde saat diye taşırdın Pakdil gibi
    görmese de gözlerin, îmânın gördü hür Filistin’i
    emâneti savaştığı emîn elçide olan kureyş misâli
    öyle edebliydin ki; hayran kaldı hakkın hasmı dahî
    velî eylesin Rahmân; evliyâsına seni Akif abi
    Ömer’in, Ali’nin, Fâtih’in kalbine yoldaş etsin kalbini

    MAHZUN SEVİNÇ

    yaşamın en güzel sahne performansıydı rol yapmamak
    içindeki o tamtakır kavanozun kapağını bir sıyır da gör
    içlerden göklere kanatlanan ne kelebekler keşfedeceksin
    bayındır bakışlar, güzel bereket suda
    tadılmazın tadı mı, görülmezin yüzü mü
    dallarında gülibrişim çocukları; buruk
    petunyalar; kar suyunda serpilen kainat çiçeği
    yeşilin nefesini hisset, ak mavilerin taksimini
    ıslığını bozkırların, meraların utancını buğuda
    ruhunu poyrazların, gülüşünü yağmurların, dansını ateşlerin
    içindeki boşluğa batırdığın çiviler gibi ceset kokan şehirler

    içindeki evrenin yıldızlarını keşfet gözlerini çevirip kalbine
    bir vapur Nuh adaşı; hayret makamı özerk tefekküre
    ve güneşte kavrulan esmer merhamet bozkır teninde
    bir ormanda bir ırmağın bir ceylanla buluşması endamlar
    sararmış mahzun fotoğraflar emsali kartondan albümlerde
    filmleri kopuşmuş sılanın; paslanmış denklanşörü gurbetin
    gel etme gel etme gülleri tomruk; ahvah çiğdelerinde
    gül şerbetine uzatırken ağzını dibine inen serinlik sanki
    hilalden bir güneşin altında gölgelenirken güzbatımı

    ölümün üzerine sürüyor motorunu Hamza yürekli
    panzerlerin altına yatan Ömer öfkeli kalbi kırıklar
    savaş uçaklarına tornavida fırlattıran gariban sevda
    bir ateş ki tutuşmaz her fitilde en doğru en dobra
    uğramaz şehadet -sade İslam- demeyen son nefese
    yalan oğlu yalan; hamaset destanlarında gördüğün
    öldürmeler değil yaşatmaklarmış asıl kahramanlık
    tankları durduran o şefkat çıplağı ellerimizden öğrendim

    kendisine çevrilen hayın namlulara; konuşur gibi mikrofona
    son anda dahi -gel vazgeç evladım- diyen ananeler mesela
    utanır sloganlar; işte bu anlatılmaz işte bu yaşanır
    idam isterken bile şu heba edilenlerine üzülen kırgınlık
    tutuşmuş Hakk aşkıyla kavrulmuş abdal cehennem hey
    maşkunun hasmını beklemektedir; taşkın
    içimde hep bir senler beklemektedir, aşkın
    beklemek; beklemektedir, beklememeyişleri
    beklememek; beklememektedir, bekleyişleri
    gayrı eminim, hüznün en yakıştığı gönüldür mahşer yeri

    BEYAZ KARANLIK

    Gövdeyle kuşatılmış dinmeyen ruhlarımız!
    Ağlar, yırtar kendini sonsuzluk diye diye…
    Sanki evvelden tanışmış gibi canlarımız;
    Yosun gözler boğuk kellede ürkmüşçesine.
    Dalardın; sen değil, uzaklar koşardı sana.
    Bakışların, sumruların sarsılmaz töresi…
    Uyurdun; uyanışa dönerdi uyku, hırsla!
    Nakışların, varlığa gebe bir yokluk sanki…
    Çiçeğin yüreğinde çiçek açan polenler;
    Anlatsın öykümüzü ceylansı yavrulara…
    Yatağanlarla doğranmış batağandı keder;
    Mahzunlar mahzeninde kurulmuş kursaklara.
    Dikiş tutmaz ülküler çaçaron göğüslerde.
    Mevte battıkça çıkardık doğumun yüzüne!
    Tabutlar bağırıyor toprağın yüreğinde…
    Kefenler, kuduruyor okyanuslar dibinde.
    Duyamaz, yangın kuleleri bu cehennemi.
    Bulamaz, deniz fenerleri şu pus gemiyi…
    Bir sıyrık ki, âlemler saklambaç pıhtısında!
    Aklın dil, vicdânın göz kesildiği boyutta...
    Sisten, çığlıktan bir kaledir beyaz karanlık!
    Çektikçe çeker göğünü göğüne, haylazca.
    Ah ne âfet katliam; rahîm nurda kayıplık!
    Nadide eriyiştir; katışmak, karışmaza…

    Bilal Yavuz

  5. #5
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    TOPKAPISAATİ

    Payitaht Güllerine ithafen…

    I. Avlu

    yağlı kementler
    zağlı Cellat Çeşmesi
    şifreli usturayla kazınmış suçlu kelle
    Saltanat Kapısında adaletin sergisi
    bazen semiz günahın
    işte Saray-ı Cedid
    bir cin mezarı gibi ürkünç Aya İrini
    çevresinde nazenin saray atölyeleri
    Bâbüsselâma durur
    iki büklüm cevherim
    Fâtih’in yadigarı günler yâdıma gelir
    yalnız Hünkar yontları
    sığar bu mert kapıya
    arşivlerdeki kadar civan
    heybetin vücut
    buluşuydu Bâb-ı Hümâyun
    yüreği açıktır zulme uğrayan herkese
    mazinin fettan
    günün pişman
    mazlumu olsa bile

    II. Avlu

    işte Divan Meydanı
    ulûfeler yağdırtan kadim cömertlik
    galebe divanlarında
    başlar zarafet gazâsı
    parıldardı avluda Sadrazam kavukları
    Adalet Kulesi tavlı
    Divanhane yoluna
    konmuşöter selam taşları
    lâyihalar sunulu arz odalarında
    sallanır adaletin kılıcı
    Adalet Kasrından mahcup boyunlara
    salınır zülüflü baltacılar koğuşunda
    saray mutfaklarında
    Akike kokuları
    Sancak-ı Şerifler serdarlara
    yeni teslimleri bekleşmekte
    Saadet Kapısında

    III. Avlu

    dört burmalı sütunlar
    Baldaken tahtlar aşkına
    Enderun avlusunda Has Oda nağmeleri
    Mukaddes Emanetler
    sığmayacak kadar görklü engin yapılara
    iştehazine köşkleri
    kale içinde kale
    gönül dibinde gönül

    Arz Odası önünde lezzetli şırıltılar
    fenerli tercümanlar üstünde
    çevik Saltanat Tahtı
    sedeften, fildişinden
    işte Enderun kütüphanesi
    nakış nakış külliyatlar dizili masum
    dolaşır Fatih Köşkünde cesur yankılar
    terütazedir henüz
    Yavuz Sultan Selim mührü
    firuze mücevherler
    mücevherden vitrinler
    gürül gürül şamdanlar hazine koğuşunda
    Harem-i Şerif puşideleri
    aydınlık bir karanlığa boğar ipekleri
    şadırvanlı sofalarnasıl da bebek yüzlü
    ey kapalı kapılar açan
    bize hayırlı kapılar aç

    Kuşhâneler ambale
    aynalı tonozlar ihtiyar şimdi
    hükümdar sediriyse
    dipdiri Sultan Murad’ın
    gümüşler üzerine altın yaldızlı
    Kilerli koğuşunun
    iç çeken kaşlarında
    emek kokan çehreler belirir durur
    padişah portreleri hazan

    payitahtın özüne
    kıvrılmagünüdür
    toprağın sözünden çıkmayan gülün
    toprağın sözünden çıkma günüdür
    duyabilen ruhlara
    haykırıyor Peygamber kılınçları
    çöken yıldızları çeken kara deliklerin
    gama ışınlarında
    tarihi bükme vaktidir

    IV. Avlu

    çift sıra sütunların
    engin revaklara dizildiği antik bahçe
    dile gelir Mermer Sofa
    güzü güzideliği güzelliğiyle
    Erivan bergüzarı
    Revan köşkünde tinler
    yâr sekizgen köşeli
    salınır Bağdat köşkü
    aşkın topraklarında
    çinilerin döşünde
    nabzı atar tevhidin

    eyvanlardan pencereler
    fırlatır ateşten oklarını
    narin sevgililerin masum bakışlarınca
    nişler elpençe durur
    ceylan derisinde ince nakışlar
    ve aniden uçacak
    gibi kuş figürleri

    tombak kafesli top askı
    gümüş yürekli mangal
    İftariye Kameriyesinde
    hazin besmeleydin
    için dört mevsim
    mahzun mehtaplık
    bense Sofa köşkünde
    Osmanlı rokokosu
    mücadele yıllarının
    hüzünlü payitaht sokaklarını
    birdenbire hatırlatan

    Mecidiye Kasrında
    tütünler sardım tüttürdüm
    ufuklara bakıp maziye daldıkça tüttüm
    kuruyup çöle dönen bir göl gibi
    kalbim nasıl da Aral
    nasıl da hasret güne
    omzumda damgalı neslin aşı izleri
    ruhum sığmaz ruhuna
    Haremi canhıraş bir gazelseli basar
    aralanır Cümle Kapısı
    matemli nefesler yüzer
    Veliaht odalarında
    pencereler içinde nezih çeşmeler
    oluk oluk kan kusar

    HÜMA MEVSİMİ

    mermilerden bir tesbih
    çeker yorgun yüreğin
    alınteri karışmış fağfurlarda
    atar ecdadın nabzı
    bizi böyle derbeder bırakıp gitme Hüma
    bizi uçurumlarda
    böyle sarkıtılmalık
    sen ki zayıf kuşları yutan yırtıcıların
    korkulu rüyasıydın
    kadim amazonlarda
    tiranozorlar gezer antikkayıplığında
    bizi böyle fersude
    bırakıp bitme Hüma

    sen ki cennetin kuşu
    kuşların melikesi
    berrak kanatlarında ehvenlerin ahseni
    boya gökkuşağına
    uçuştuğun gökleri
    körelmesin rengarenk ıssız umularımız
    vaktin ihtiyarında
    yetim ve garibanız
    vaha içinde sahra içinde vaha içre
    kısraklar bünyemizde
    koşturur yarım kalmış şanlı tarih timsali
    bizi böyle umarsız
    bırakıp ötme Hüma

    tozu dumana katan yıldırım toynaklarla
    kalkan gibi bilekler
    kopan tekbir sesleri
    vadilerden akın akın çağlayıp da coşan
    muvahhid nefesleri
    tevhid türküleriyle
    dalgalanan depremler
    akışan fırtınalar tamudan kanyonlarda
    gidişin kıyametim
    bizi böyle kabristan
    bırakıp gitme Hüma

    ÜÇ VAV

    içten içe çürüyen hınçlar
    karaya vuran deniz kabukları

    evini can yoldaşı edinen
    yoldaşlarına göre şekillenen
    vefalı keşiş yengeçleri kalbin
    içim nasıl da kazaziye

    üç vav gibi birbirine kenetli
    bir gezegen olsaydık seninle
    aksaydık kendi yörüngemizde
    sevdamızın meyvesiyle

    daireler aynalar birbirine
    yuvarlaktaki kadim sır
    semahların cezbedeki esrarı
    vurur rıhtımlar denizlere

    dönüşler geçer durur kendinden
    tekrar da bir varıştır bilenlere

    duruşlar da gidiştir bil
    gidişler de duruştur bu dergahta
    akışlar da yüzüştür gökte
    yüzüşler de akıştır suda

    susuşlar da susayıştır çeşmede
    susayışlar da susuş çöl gölünde

    kenetleniş ne büyük yolculuk
    benlerin eriyişi adeta
    biz labirentinin karanlığında
    bir karanlık ki baştan ayağa nur

    aklın şimdi dönen bir topaç
    çıldırışların arenasında

    şimdi en emin liman vicdanındır
    ve sığın dur sığmayana

    bir an saati durur şimdilerin
    toplanır çemberlerin sofrası

    SİYER MEVSİMİ

    asıl şimdi ıssız
    Tihâme çölleri
    âlemi bağrı yanık
    bırakıp gittiğinden beri
    sadıklara şahid
    Akabe körfezi
    şahid peygamberlere Usfân vadisi

    acı Tifle kuyusu
    tattığından beri mübarek yudumu
    yüzyıllardır nasıl da tatlı
    bir de göklerden bak Mescid-i Haram
    nasıl da atan beyaz bir yürek

    kalbim Şuayb mağaraları
    fışkırır içimde on iki pınar
    çağıldar sesinde
    mazlum on iki imam
    ham taşlardan bir Musa mahareti
    vadideki sunak

    dağlara yontulmuş heybetli evler
    şimdi bir mezar gibi miras ibret-i aleme
    kurudu tapılan Eyke ağacı
    kahroldu yedi fal okları
    yerinde yeller esiyor putların
    şimdi bir mezartaşı Petra

    yeşil demirli cami pencereleri
    zıvanadan çıkarmaz aşk kendini
    Busra serinliğinde
    hacılardan gelen esans kokuları
    çağın erdemliler sözleşmesi

    saraylar sarayı Nur Dağı
    tahtların tahtı Hira
    bizim kahramanlarımız
    pelerinli değil sarıklıydı
    zırhlı değil cübbeli
    sonuna kadar Rabbine güvenen

    Ahbeşeyn Dağının
    Ninova Cinleri
    alır Resulullah duası
    Mirac kokar rüzgar
    vadiler, koylar, semalar

    sırlar sırrının beşiğinde
    aşkın son sedirinde
    gönül gördüğünü yalanlamadı
    gönül gördüğünü yalanlamadı
    gönül gördüğünü yalanlamadı

    Biat Mescidindeki kadim tablet
    kadar yetim şimdi yorgun yüreğim
    girdiği evi mabed kılan adamlarca

    yükselen çadırlar aşkına
    çalkalanır Kudeyd vadisi
    sevilmekler boy atar
    böylece kazandılar
    alemlere rahmet güle
    dost akşamlayanlar

    selam Uhud dağına
    selam Fuad Dağına
    selam Bedir kuyularına

    yetim bir hüzündür Ebvâ
    serilmiş soframızın göğünde
    dokunaklı Ayneyn tepesi

    umudun yorganına
    sarılan yüreklerde
    Takva Mescidinin sarsılmaz ilkliği

    yetimlerin en güzeli
    satın almış arsayı iki yetimden
    Mescid-i Nebi için

    Hakk hükümranlığına
    ne muhteşem bir bürhan
    Kıbleteyn Mescidi

    gazveler ve keşif seriyyeleri
    sadakatin başkenti
    gazâ meydanlarıydı
    aşkın kâbesi
    komutanlar komutanı Resulullah

    toprağa düşen
    bir kozalaktan
    kocaman bir âlem yaradan Allah
    tarifleri aciz bırakacak kadar
    sonsuz büyüktür

    akın akın melek ordularının
    indiği görklü zirve
    dile gelsin de sarsılsın göğümüz
    Rabbini zikreden rüzgar sesleri
    görsel bir ziyafet kum taneleri
    Arafat kokan
    Üveys hırkası
    şahlandırır gurbetlerde hasreti

    abdullahların kökten doğruluşu
    haccac-ı zalimlerin elim sonu

    kadim bir sancaktır Ariş Mescidi
    vakarlı minareleriyle
    hatırlatır mübarek şehadet parmağını
    heybetli hünkarımızın

    Uhud dağı sever bizi
    biz de Uhud dağını

    insan bir dağla kardeş olur mu hiç
    kardeş dağlarımız var bizim
    kardeş ırmaklarımız
    kardeş yıldızlarımız göklerde

    dosttur cümle âlemler
    daim Hakk dostlarına

    haykırıyor çağın abdullahları
    okçular tepesini terk etmeyin
    kanmayın o deccal saatine

    işte aslanlar gibi Hamza Mescidi
    üfler durur sırlar sırrını
    hurmalıklarda şehadet kokusu

    kırılır Fadîh beytinde
    bütün şarap testileri
    düşer Marid kalesi

    Ahzab gazvelerinde
    bir yokuştur yaşamak
    hendeklerde akan cennet rüzgarı

    korkudan ağza gelmiş kalpler
    düşmanın kalbine kazınmış panik
    Safrâ ile Bettâr en önde

    bir anıt gibi yükselir Hudeybiye
    mazinin mübarek sesleri
    uğuldar sımsıcak atmosferinde

    selam olsun biat sıddıklarına
    Necaşi ve Haris ve Münzir
    Umman krallarına

    boyun eğen hükümdarlara selam
    ve başkaldıran
    firavunlara lanet

    efendimin rahmet mektuplarında
    oysa felah reçetesi cihanın

    mübarek mancınıklar
    ne sanatsal deşmişti
    siyonist Hayber surlarını
    bir nefhada sevinen hurma bahçeleri

    göklere yükselen sancak
    yankılanır Mûte zaferi

    Zeyd ve Cafer ve Revaha
    rahmet eylesin Rahman
    ve işte Seyfullah orada
    ellerinde dokuz kılınç kırılan

    hüzünlü Uhud gününde
    hakikatin safında olmak ister gibi
    vuruyor hakkın hasmına

    Diyarbekir’in Süleyman mabedinde
    yüzyıllardır akan bereketli sular
    Halid’in şehadete olan
    cezbedar sevdası sanki

    dönüp dönüp vuruşanlara
    tozu dumana katanlara
    selam hak için durmayanlara

    Kureyşliler sana verdikleri
    sözde durmadılar
    seninle yaptıkları sağlam
    anlaşmadan caydılar

    kınından sıyrılmış dolunay
    gibi şakıyan zağlı kılınçlar

    uzaya uzanan bir sancak sanki
    mübarek fetihle Mekke
    serden geçmiş beş birlik beş koldan
    akıyor cihad nehri
    mükerrem sokaklarında

    işte aşkın asâsı
    işte devrilen yüzlerce sanem
    çünkü bir kez geldi mi hak
    bâtıllar yokluğa
    mahkum daima

    cahiliye adetleri
    şerli kan davaları
    saptıran cümle bidatler
    şimdi kutlu ayağın altında
    şimdi aşka her yatsı Kadir Gecesi

    bir çığlıktır Huneyn vadisi
    civarında bir avuç ashab kalmışken
    bineğini gavurun üstüne süren Resulullah
    O ki alemlerin en cesur Abdullahı
    bir ay mesafedeki
    düşmana korku salan

    kalbini tam kaplamış Allah sevdası
    aşkın evine dönmüş cihad meydanı

    mübarek avucunda
    gülleye dönüşen çakıl taşları
    yağarken üzerine düşmanların
    savaşın seyrini
    değiştiren mucize

    aşıklarını yalnız bırakmaz Hakk
    iniyor görülmemiş melek orduları

    zaferler zaferleri kovaladı
    kınından sıyrıldı Huneyn Günü

    ne güzel bir şahid Hüda Yolu
    ne şanlı bir fetih Taif Fethi

    cesaretin nişanesi Tebûk Gazvesi
    esaretin hengamesi bitmekteydi
    putları patlatma seriyyeleri
    bir öğüttür şu çağdan bu çağlara

    bir peygamber bir sıddık ve üç şehid
    Salih’in kentlerinden geçer iken

    konuştu Rabbini en çok seven
    Yürek hazretleri
    “nefsine zulmedenlerin yurduna
    ancak ağlayarak girin ki
    onlara isabet eden musibet
    sizlere isabet etmesin”

    kaybedecek neyin var
    zincirlerinden başka
    ey çağın müslümanı
    işte Saadet Asrı
    işte zekat memurları
    işte adil yasaların yargıçları
    kılınçların gölgesinde gör orjinali
    gör olman gerekeni

    Sevr mağarasında
    örülen ankebut ağlarının
    üstünden henüz on yıl geçmemişken
    kadim İslamiyeti
    koca Arab yarımadasına
    hakim kılanı tesbih et

    Sevgililer Sevgilisi ki
    unutma vefat vaktini
    maziden son anlarına değin
    damarlarında dolaşan zehri
    yine bir yahudi etlere zerk etmişti

    suya dalan mübarek eller
    kademli vechine sürülen
    ölümün sekeratı vardır ölümün
    mukaddes yolculuk nereye
    Er-refîki’l-a’lâ!

    kim Rahmân’a tapıyorsa
    bilsin ki Rahîm ölümsüzdür

    evet Hû gitti
    ama sünnetiyle yanında gibi
    hicrî 1440 yerinden
    Hakikat Medeniyetinin
    emin yiğitlerinin

    ölmeden ölmeyenler
    dirilmeden dirilemezler

  6. #6
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    BY%2B%252853%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    Diyarbakır şairi Bilal Yavuz'un Diyarbekir kokan şiirleri...

    AŞKIN ŞEHRENGİZİ

    ne canlar yakmış İç Kale
    sararmış resimlerce
    mahzun Viran Tepe
    bereli havuşlarda tükendi nesli dinçliğin
    bir küf tutmuş muskalar
    bir keder karası bazaltlar bilir
    nerden nereye solmuş
    yetim Diyarbekir’im
    nerde kimi ölmüş Yedi Kardeş burcu sesin
    birden düşersin akla
    başım gözüm ısınır
    Eski Cezaevinde yel ıslıkları küsülü
    Aslanlı Çeşme şimdi kıraçlıkla kınalı
    kenti çoktan terk etti
    Hamravat Selsebili
    bir kuyu kendine düşer canımın tenhasında
    eyvanlar serden geçip durur ciğer saatinde
    bir sensizliktir gider
    bin sessizliktir gelir
    açılır çakı gibi Fetih Kapısı
    yeni baştan çevik Fatihine
    tel örgüler kuş olup uçuşanda
    belki değeriz yine
    On Gözlü köprüsünde bakır düşlerin
    yangınlar gömülü
    Süleyman mertliğinde
    bir zaman abdestsiz çarıklarla
    doluşmaya utanılan Sur
    şimdi hangi hakirliğin mahzeni
    abdal damlarımızdan mağrur çatılara
    taşların boşluğunda zemheri
    cehennem lokması kursağında
    avlularda tükenmiş
    dut çiğdeleri bağrın
    boynu bükük nergizlerin saksılarda
    vurulmuş haremlik
    dökülmüş selamlık
    kalmış Deliller Hanı
    cinnete bir soluk
    kırılmış mezarlarda buruk kuş lokları
    hanayda kumruların
    su kadehi burulmuş
    kararmış bahtı fildişi kalkerin
    namusun narin beli bükülmüş
    durgundur Mesudiye
    argındır Ulu Cami
    yorgundur Dicle Kapı
    fıtratına dönme günü Kırklar dağımın
    bir şehir ki töresidir
    nice kıtaların hey
    selsellerin uğultusu serdaplarda
    tulumbalar hasretinle taşmaktadır
    Şeyhandede şelalesi
    hazan olup yağanda
    ahşab nar çiçekleri
    sülüs hatları mevsim
    nakşetsin sevdamızı Gelincik dağı
    yüreğin beynine hadisler mıhlı Nebi cami
    Asur kalesinde kral mezarı bağrın
    gözlerin gözlerimde dilsiz Malabadi
    ve paygamber kabrinde
    öksüz yara salardık
    gırtlaktan revakların karanfil sokağında
    umudun umudusun
    çeyizlen Diyarbekir



    AMEDYA

    ranzalarda Anzele serinliği
    Arbedaş Kapısı
    yüreğin dolar
    Nasuh Camisinde Ömeroğlu
    Nasıriye Kalenin Halidoğlu
    bize Amedyalı
    derler hey cano
    mazluma safdil
    namerde sarraf

    şimdi ne Küpeli
    ne Dıngılava
    Diyarbekir bir ceset aramızda
    akar akar Hamravat
    çehremizin kederinde
    taşar yüzlerin
    emekçi coğrafyasından
    masum, maralsı
    Kürdistan gülleri

    ürkek avlu mırnavları
    ceylansı hafız kızlar
    kadim Zinciriye
    kokar çocukluğum
    Benusen burcunda sesin
    girer düşlerimin rüyasına

    hatıralar deşer
    hatır yarasını
    Hançepek türküsü yakar
    babasının ciğeri filintalar
    öksüz içerin
    Zembilfroş dumanı

    sürgüler çekilir
    durur hücremde
    tütsüler doğurur
    yetim Bircuşah
    kaynatsın ahımızı
    dadaş Haburman
    sağsın zor hüznümüzü
    aygın Malabadi

    kurşunlanmış can Kurşunlu
    Dört Ayaklı minarem
    dört ayağından vurulmuş
    öyle bir zelzele
    ki çetin gidişin
    Mesudiye sütunları oy
    gayrı yerinde durmaz

    Parlı Safa Minaresi gibi dimdik
    ömür kavgasını
    verir hep kalanlar
    dam loğu, et taşı
    bulgur değirmeni
    bir destandır burada yaşamak saati

    Fiskaya Şelalesi
    hazan olup yananda
    gör nasıl
    yeniden yağarım
    dişimle tırnağımla loy loy
    bir daha bulunmaz böylesi
    gazel ölen
    bizi, bizim gibisi



    ROZERYA

    yüreğin Hilar
    mağarası gibi serin
    yüreğin dağlarcası
    gariban, ıssız
    söyle sen hangi
    boranın meltemisin
    yanar dudağında karanfil tütün
    yanar da verir
    sırtını Kırklar suruna

    ellerin kelepçe
    ellerin zozan
    gözlerin zor kafesler
    gözlerin zilan
    içerin Kralkızı içerin mahzun
    alıngan, kuğumsu
    hançerem hançerli
    suskum sahipkıran
    bir masum pusuda tahtırevan

    söyle ben nereye gideyim Rozerya
    gel de gör içim dışım Amedya

    yaşmaklara yaşamaklar doladın
    Rabbinden razı
    sesin papatya devrimi
    sesin ardınsıra zılgıtlar
    körpe nazenin

    daha kaç mendil
    sarsın yangın kederini daha kaç
    ahraza bürünecek
    cıvıltısı sabilerin

    gel de izle Rozerya
    aşklar şimdi bir mumya omuzlarda
    tepişirken fevkinde
    şımarık firavunlar
    aziz bir şehir yıkılıyor altında

    hal böyleyken
    hasmına kılınç
    olsan da duramazsın içinde dimdik
    çökersin soylu
    sevdiklerin aşkına
    biz şimdi sensiz
    boyuna çöküş
    biz şimdi gözlerinsiz
    antik tohumduk

    bak da yeşert Rozerya
    Diyarbekir hayat ister bağında
    yeniden nefes almak
    biz ki yorgunluklar halkı
    gürleşirdi alnımızın teriyle
    ceddimizi saklayan
    aziz toprak.
    çocuklar eker
    filintalar yeşertirdik yılmadan
    usturalar kayarken ensemizden
    bükülmezdik usulca

    ata yadigarıydı mesleğimiz
    yüreğimiz haykırır gözlerimizde
    canımız o parola
    yakıl ama yıkılma
    söyle susma söyle Rozerya
    diyesin
    yitik insanlık
    hangi eğreti dağın ardında


    RÜMEYSAH

    sen, çocukluğumdun, masumiyetim
    sen bereket, han duvarları mazim
    toz çuvallar üstünde dinginliğim
    rüyam, göğüm, çölüm, denizimdin

    dans eder, göllerin ıssız akışı
    her nakışı, hüsrana yar bakışı
    özlem tüten demden gönül kayışı
    hem canım hem cananım, cevherimdin

    ayrılık da aşka dahil, Rümeysa
    bir hayatlık canı var ölümlerin
    bülbüle uzaklar yakın Rümeysa
    bir nefeste yayılır gül dediğin

    Rümeysa, zarftan kuşlar fezamda
    gurbetimin teli kopmuş sazımda
    deli taylar uçar durur bağrımda
    seven ruhta fren tutmaz Rümeysa

    konmaz öyle her dala sev devrimi
    sütü zift, balı zehir semahında
    uzar, uzar, uzar, şeyhin gözleri
    can kınına sığamıyor Rümeysa

    mürşid gamzelerin Fındık burcudur
    aşığı, mürid kılar tek bakışta
    dergahında cerenler kuruludur
    aşka dizgin vurulmuyor Rümeysa

    GÜVERCİNLER ÇARŞISI

    şükran toylarımızın
    sesi gelir aşiret çadırlarından
    obamız hayran
    otağımız kurban
    kıl çadırda yer sofrası kalbin
    serilmiş razı
    serilmiş padişahına kadar
    Nur burcunda ciğerim ağarır
    külahına dek kufi, ebebulguru
    saçlarında nesih yazıtlar
    döşlerin kesme bazalt döşeli
    mukarnas bezemeli
    yazmalarca beklenen yankılarda
    kurşunlu kubbelerin

    Halilviran köprüsünde hey canım
    düşlerin hıçkırır
    sazlar kavrulur
    yanar sazlıklar
    Nevruz neşesi saran köşelerinden
    bir firak hüznü
    tüttürür dağlar
    kavun rayihasına karışır
    karpuz burcuları
    çörtenlerden bin rahmet damlar
    demirciler çarşısı orkestra
    sadrı tonozla örtülü
    ceylanlar salınır
    filintalar ormanında

    Kazancılar Hanı mürd
    suskun kaya mezarlar
    Sultan Şuca çeşmesinde bağrın
    bağlanıp budaklansın
    yeter ki kapılma
    çeper çağın ağına
    can akar yolunu bulur
    yeter ki solmaya
    yaşamak sevincin
    iki gözümün goncesi


    RÜZGARIN KALBİ

    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ

    kasımpatılardan doğma entarinle

    çalı kuşları konardı dallarına

    anadolu buğdayı kokardın sevdayla

    bağlamalar dar gelir gönül teline

    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ

    kuzgunlar dönüşür üveyiklere



    yağmurun çocuğu Pokut yaylasında

    bulutlardan bir deniz önündeyiz

    uçurumda uçurtma rüzgar yüreklim

    ruhunu sal eyleyip uçacak sanki

    avcısını bekleyen hazine gibi

    ezilir bakışıyla kursak çimleri

    yeşerir kuru kütüklerde filizler



    evrendin özündeki canlılara

    kuşatır damarların dünyaları

    günde yüzbinlerce kez atan kalbin

    nasırlı ellerinden belli azmin

    gönül ışımakta gönlünü Dilbâ

    harab kentte bağrı dökük bina âşık

    cerrahlarda bulunmaz reçetesi



    kurnalar, kandiller, dağ yılanları

    fırtına nehrinde kağıt gemiler

    derin ormanlarda ay kuyuları

    adamın gönlünü göğsünden söker

    kurnalar, kandiller, gece suları

    bu dermana bir dert yok mu Dilbâ

    bakışların deliyor değdiği yeri



    kuzgunlar dönüşür üveyiklere

    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ

    bağlamalar dar gelir gönül teline

    anadolu buğdayı kokardın sevdayla

    çalı kuşları konardı dallarına

    kasımpatılardan doğma entarinle

    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ


    YENİLGİYE MERSİYEDİR YENGİMİZ


    şimdi kimsesizliğin anıtı Gököz irkintileri
    Şehzâde Mustafa türbesinde asırlar deviren yas
    yüzyıllardır ağlaşan Ulu Cami şadırvanında
    hüznün gözyaşlarıyla alınan mahzun abdestler
    külahtan kevsere inen cayır cayır katreler
    her taşlığı başka bir matem şölenine dönüştüren
    şimdi ne desen gecikmiş bir Murâdiye saati
    fildişi kaftanları aşkına hassasiyet müzelerinin
    sıyrıklar hatrına; börklerden kubbelerin iliklediği
    ve toylarda oylanan güneş yüzlü hükümler
    tuğrul ruhlu, akın yürekli hünkarlar hayratına
    öyle bir hû çek ki bağırdan; dem-i devranı deprem vura
    zülfikâr imanlı yeniçeri gülleri yeniden soylana boylana
    “baş üryan, sîne püryan”
    gayrı kılınç kınına ziyan!
    oysa tam burada; çınarlara, çimçeklere karışmış çiniler
    buçuk kalmış rüyanın uykusuzlarını çağırmakta ısrarla
    mükellefiyetler, muvaffakiyetler, mazhariyetler
    berhudarlar, alemdarlar, mihmandarlar mahareti

    aleyhtar çoğunluğa yeter güzelliğin azınlığı mümtazlar
    akıncı canlar bilge hakanlarını bekler fetih meydanında
    o vakit gün sizin gündüzünüzdür ey Müstahzar
    gayrı geç ey Muhafız
    bahadır ruhlar ordusunun başına
    serden geçer gibi geç kaçınılmaz kader eyerine
    yan bakmayasın; ne sağa ne sola
    işte düşman Gargat ehli karşında
    vur pençeni Kahhâr aşkına şenlensin çelik bilekler
    vur mazlumlar hatrına vur dile gelsin dilsiz gökler
    yamalı sandukalar, ihtiyar revaklar hep seni
    hevesi kursağında döşlerin burnunda tüter nezih kalbin
    dallarında kandillerle duada Emir Sultan hazîresi
    ve Geylânî hazretlerinin sevdası muska bağrında
    bir mezarı bile olmayan medreselerin buruk hayaleti
    karabasan celladı olup çökerken sılamızın boynuna
    gürbüz gürzler, mahşerî marşlar devri gelmiştir
    şahid İznik surları, şahid Bursa kalesi
    ikbalin aynasıdır Osmangazi nahiyesi
    derviş nehirleri ummanlara delta kılan esrarı vefanın
    coşsun da taşsın Oylat şelalesi gibi hararetler üstüne
    fetretin bitiş mührü Yeşil Külliye
    muştulasın müstakbel meşalemizi



    TOPKAPISAATİ

    Payitaht Güllerine ithafen…

    I. Avlu

    yağlı kementler
    zağlı Cellat Çeşmesi
    şifreli usturayla kazınmış suçlu kelle
    Saltanat Kapısında adaletin sergisi
    bazen semiz günahın
    işte Saray-ı Cedid
    bir cin mezarı gibi ürkünç Aya İrini
    çevresinde nazenin saray atölyeleri
    Bâbüsselâma durur
    iki büklüm cevherim
    Fâtih’in yadigarı günler yâdıma gelir
    yalnız Hünkar yontları
    sığar bu mert kapıya
    arşivlerdeki kadar civan
    heybetin vücut
    buluşuydu Bâb-ı Hümâyun
    yüreği açıktır zulme uğrayan herkese
    mazinin fettan
    günün pişman
    mazlumu olsa bile

    II. Avlu

    işte Divan Meydanı
    ulûfeler yağdırtan kadim cömertlik
    galebe divanlarında
    başlar zarafet gazâsı
    parıldardı avluda Sadrazam kavukları
    Adalet Kulesi tavlı
    Divanhane yoluna
    konmuşöter selam taşları
    lâyihalar sunulu arz odalarında
    sallanır adaletin kılıcı
    Adalet Kasrından mahcup boyunlara
    salınır zülüflü baltacılar koğuşunda
    saray mutfaklarında
    Akike kokuları
    Sancak-ı Şerifler serdarlara
    yeni teslimleri bekleşmekte
    Saadet Kapısında

    III. Avlu

    dört burmalı sütunlar
    Baldaken tahtlar aşkına
    Enderun avlusunda Has Oda nağmeleri
    Mukaddes Emanetler
    sığmayacak kadar görklü engin yapılara
    iştehazine köşkleri
    kale içinde kale
    gönül dibinde gönül

    Arz Odası önünde lezzetli şırıltılar
    fenerli tercümanlar üstünde
    çevik Saltanat Tahtı
    sedeften, fildişinden
    işte Enderun kütüphanesi
    nakış nakış külliyatlar dizili masum
    dolaşır Fatih Köşkünde cesur yankılar
    terütazedir henüz
    Yavuz Sultan Selim mührü
    firuze mücevherler
    mücevherden vitrinler
    gürül gürül şamdanlar hazine koğuşunda
    Harem-i Şerif puşideleri
    aydınlık bir karanlığa boğar ipekleri
    şadırvanlı sofalarnasıl da bebek yüzlü
    ey kapalı kapılar açan
    bize hayırlı kapılar aç

    Kuşhâneler ambale
    aynalı tonozlar ihtiyar şimdi
    hükümdar sediriyse
    dipdiri Sultan Murad’ın
    gümüşler üzerine altın yaldızlı
    Kilerli koğuşunun
    iç çeken kaşlarında
    emek kokan çehreler belirir durur
    padişah portreleri hazan

    payitahtın özüne
    kıvrılmagünüdür
    toprağın sözünden çıkmayan gülün
    toprağın sözünden çıkma günüdür
    duyabilen ruhlara
    haykırıyor Peygamber kılınçları
    çöken yıldızları çeken kara deliklerin
    gama ışınlarında
    tarihi bükme vaktidir

    IV. Avlu

    çift sıra sütunların
    engin revaklara dizildiği antik bahçe
    dile gelir Mermer Sofa
    güzü güzideliği güzelliğiyle
    Erivan bergüzarı
    Revan köşkünde tinler
    yâr sekizgen köşeli
    salınır Bağdat köşkü
    aşkın topraklarında
    çinilerin döşünde
    nabzı atar tevhidin

    eyvanlardan pencereler
    fırlatır ateşten oklarını
    narin sevgililerin masum bakışlarınca
    nişler elpençe durur
    ceylan derisinde ince nakışlar
    ve aniden uçacak
    gibi kuş figürleri

    tombak kafesli top askı
    gümüş yürekli mangal
    İftariye Kameriyesinde
    hazin besmeleydin
    için dört mevsim
    mahzun mehtaplık
    bense Sofa köşkünde
    Osmanlı rokokosu
    mücadele yıllarının
    hüzünlü payitaht sokaklarını
    birdenbire hatırlatan

    Mecidiye Kasrında
    tütünler sardım tüttürdüm
    ufuklara bakıp maziye daldıkça tüttüm
    kuruyup çöle dönen bir göl gibi
    kalbim nasıl da Aral
    nasıl da hasret güne
    omzumda damgalı neslin aşı izleri
    ruhum sığmaz ruhuna
    Haremi canhıraş bir gazelseli basar
    aralanır Cümle Kapısı
    matemli nefesler yüzer
    Veliaht odalarında
    pencereler içinde nezih çeşmeler
    oluk oluk kan kusar

    Bilal Yavuz
    Konu kadimcan tarafından değiştirilmiştir (07.03-2019 Saat 18:18 ). Gerekçe: EDİT

  7. #7
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    2 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

  8. #8
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    2 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    [IMG]https://4.bp.blogspot.com/-GpnUo8fYz..._49_21_Pro.jpg[/IMG]



    AŞKIN ŞEHRENGİZİ

    ne canlar yakmış İç Kale
    sararmış resimlerce
    mahzun Viran Tepe
    bereli havuşlarda tükendi nesli dinçliğin
    bir küf tutmuş muskalar
    bir keder karası bazaltlar bilir
    nerden nereye solmuş
    yetim Diyarbekir’im
    nerde kimi ölmüş Yedi Kardeş burcu sesin
    birden düşersin akla
    başım gözüm ısınır
    Eski Cezaevinde yel ıslıkları küsülü
    Aslanlı Çeşme şimdi kıraçlıkla kınalı
    kenti çoktan terk etti
    Hamravat Selsebili
    bir kuyu kendine düşer canımın tenhasında
    eyvanlar serden geçip durur ciğer saatinde
    bir sensizliktir gider
    bin sessizliktir gelir
    açılır çakı gibi Fetih Kapısı
    yeni baştan çevik Fatihine
    tel örgüler kuş olup uçuşanda
    belki değeriz yine
    On Gözlü köprüsünde bakır düşlerin
    yangınlar gömülü
    Süleyman mertliğinde
    bir zaman abdestsiz çarıklarla
    doluşmaya utanılan Sur
    şimdi hangi hakirliğin mahzeni
    abdal damlarımızdan mağrur çatılara
    taşların boşluğunda zemheri
    cehennem lokması kursağında
    avlularda tükenmiş
    dut çiğdeleri bağrın
    boynu bükük nergizlerin saksılarda
    vurulmuş haremlik
    dökülmüş selamlık
    kalmış Deliller Hanı
    cinnete bir soluk
    kırılmış mezarlarda buruk kuş lokları
    hanayda kumruların
    su kadehi burulmuş
    kararmış bahtı fildişi kalkerin
    namusun narin beli bükülmüş
    durgundur Mesudiye
    argındır Ulu Cami
    yorgundur Dicle Kapı
    fıtratına dönme günü Kırklar dağımın
    bir şehir ki töresidir
    nice kıtaların hey
    selsellerin uğultusu serdaplarda
    tulumbalar hasretinle taşmaktadır
    Şeyhandede şelalesi
    hazan olup yağanda
    ahşab nar çiçekleri
    sülüs hatları mevsim
    nakşetsin sevdamızı Gelincik dağı
    yüreğin beynine hadisler mıhlı Nebi cami
    Asur kalesinde kral mezarı bağrın
    gözlerin gözlerimde dilsiz Malabadi
    ve paygamber kabrinde
    öksüz yara salardık
    gırtlaktan revakların karanfil sokağında
    umudun umudusun
    çeyizlen Diyarbekir

    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    AMEDYA

    ranzalarda Anzele serinliği
    Arbedaş Kapısı
    yüreğin dolar
    Nasuh Camisinde Ömeroğlu
    Nasıriye Kalenin Halidoğlu
    bize Amedyalı
    derler hey cano
    mazluma safdil
    namerde sarraf

    şimdi ne Küpeli
    ne Dıngılava
    Diyarbekir bir ceset aramızda
    akar akar Hamravat
    çehremizin kederinde
    taşar yüzlerin
    emekçi coğrafyasından
    masum, maralsı
    Kürdistan gülleri

    ürkek avlu mırnavları
    ceylansı hafız kızlar
    kadim Zinciriye
    kokar çocukluğum
    Benusen burcunda sesin
    girer düşlerimin rüyasına

    hatıralar deşer
    hatır yarasını
    Hançepek türküsü yakar
    babasının ciğeri filintalar
    öksüz içerin
    Zembilfroş dumanı

    sürgüler çekilir
    durur hücremde
    tütsüler doğurur
    yetim Bircuşah
    kaynatsın ahımızı
    dadaş Haburman
    sağsın zor hüznümüzü
    aygın Malabadi

    kurşunlanmış can Kurşunlu
    Dört Ayaklı minarem
    dört ayağından vurulmuş
    öyle bir zelzele
    ki çetin gidişin
    Mesudiye sütunları oy
    gayrı yerinde durmaz

    Parlı Safa Minaresi gibi dimdik
    ömür kavgasını
    verir hep kalanlar
    dam loğu, et taşı
    bulgur değirmeni
    bir destandır burada yaşamak saati

    Fiskaya Şelalesi
    hazan olup yananda
    gör nasıl
    yeniden yağarım
    dişimle tırnağımla loy loy
    bir daha bulunmaz böylesi
    gazel ölen
    bizi, bizim gibisi


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    ROZERYA

    yüreğin Hilar
    mağarası gibi serin
    yüreğin dağlarcası
    gariban, ıssız
    söyle sen hangi
    boranın meltemisin
    yanar dudağında karanfil tütün
    yanar da verir
    sırtını Kırklar suruna

    ellerin kelepçe
    ellerin zozan
    gözlerin zor kafesler
    gözlerin zilan
    içerin Kralkızı içerin mahzun
    alıngan, kuğumsu
    hançerem hançerli
    suskum sahipkıran
    bir masum pusuda tahtırevan

    söyle ben nereye gideyim Rozerya
    gel de gör içim dışım Amedya

    yaşmaklara yaşamaklar doladın
    Rabbinden razı
    sesin papatya devrimi
    sesin ardınsıra zılgıtlar
    körpe nazenin

    daha kaç mendil
    sarsın yangın kederini daha kaç
    ahraza bürünecek
    cıvıltısı sabilerin

    gel de izle Rozerya
    aşklar şimdi bir mumya omuzlarda
    tepişirken fevkinde
    şımarık firavunlar
    aziz bir şehir yıkılıyor altında

    hal böyleyken
    hasmına kılınç
    olsan da duramazsın içinde dimdik
    çökersin soylu
    sevdiklerin aşkına
    biz şimdi sensiz
    boyuna çöküş
    biz şimdi gözlerinsiz
    antik tohumduk

    bak da yeşert Rozerya
    Diyarbekir hayat ister bağında
    yeniden nefes almak
    biz ki yorgunluklar halkı
    gürleşirdi alnımızın teriyle
    ceddimizi saklayan
    aziz toprak.
    çocuklar eker
    filintalar yeşertirdik yılmadan
    usturalar kayarken ensemizden
    bükülmezdik usulca

    ata yadigarıydı mesleğimiz
    yüreğimiz haykırır gözlerimizde
    canımız o parola
    yakıl ama yıkılma
    söyle susma söyle Rozerya
    diyesin
    yitik insanlık
    hangi eğreti dağın ardında


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    RÜMEYSAH

    sen, çocukluğumdun, masumiyetim
    sen bereket, han duvarları mazim
    toz çuvallar üstünde dinginliğim
    rüyam, göğüm, çölüm, denizimdin

    dans eder, göllerin ıssız akışı
    her nakışı, hüsrana yar bakışı
    özlem tüten demden gönül kayışı
    hem canım hem cananım, cevherimdin

    ayrılık da aşka dahil, Rümeysa
    bir hayatlık canı var ölümlerin
    bülbüle uzaklar yakın Rümeysa
    bir nefeste yayılır gül dediğin

    Rümeysa, zarftan kuşlar fezamda
    gurbetimin teli kopmuş sazımda
    deli taylar uçar durur bağrımda
    seven ruhta fren tutmaz Rümeysa

    konmaz öyle her dala sev devrimi
    sütü zift, balı zehir semahında
    uzar, uzar, uzar, şeyhin gözleri
    can kınına sığamıyor Rümeysa

    mürşid gamzelerin Fındık burcudur
    aşığı, mürid kılar tek bakışta
    dergahında cerenler kuruludur
    aşka dizgin vurulmuyor Rümeysa


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    GÜVERCİNLER ÇARŞISI

    şükran toylarımızın
    sesi gelir aşiret çadırlarından
    obamız hayran
    otağımız kurban
    kıl çadırda yer sofrası kalbin
    serilmiş razı
    serilmiş padişahına kadar
    Nur burcunda ciğerim ağarır
    külahına dek kufi, ebebulguru
    saçlarında nesih yazıtlar
    döşlerin kesme bazalt döşeli
    mukarnas bezemeli
    yazmalarca beklenen yankılarda
    kurşunlu kubbelerin

    Halilviran köprüsünde hey canım
    düşlerin hıçkırır
    sazlar kavrulur
    yanar sazlıklar
    Nevruz neşesi saran köşelerinden
    bir firak hüznü
    tüttürür dağlar
    kavun rayihasına karışır
    karpuz burcuları
    çörtenlerden bin rahmet damlar
    demirciler çarşısı orkestra
    sadrı tonozla örtülü
    ceylanlar salınır
    filintalar ormanında

    Kazancılar Hanı mürd
    suskun kaya mezarlar
    Sultan Şuca çeşmesinde bağrın
    bağlanıp budaklansın
    yeter ki kapılma
    çeper çağın ağına
    can akar yolunu bulur
    yeter ki solmaya
    yaşamak sevincin
    iki gözümün goncesi


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    HIZIR KÖŞESİ

    göğün göğüyüz biz, yerin yeri
    niceye Süreyya, niceye bağır
    testin kadarsan, günahımız ne
    ya kıl taat, ya cezbemizden delir
    ki yokluk, varlığımıza delil
    ki yokluk, yokluğunuza tülbent
    içimiz var, içimizden içeri
    ve dışımız, dışımızdan dışarı
    vur testini, ne dış kalsın, ne içi
    lamekânda bulunur bu define
    aşk, öyle bir uçurur ki kimini
    aşk dahi bilmez uçanın yerini


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    VEDA TEPESİ

    Kudüs'ün ürkek gözyaşları
    Diyarbekir'in gözlerinden akar
    Tunus'un yanaklarından sızan
    Kahire'nin koyu kanıdır
    Şam'ın sonbahar saçları
    Dökülür derisinden Yemen'in
    Medine tüter Mekke'nin burnunda
    Düğümlenir boğazı İstanbul'un
    Vedâ tepesinden uyanış doğar


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri




    DORU

    poyraz yanar, kandiller üşür
    Nupelda
    suna boynun yaslar dağ eteğine
    yıldızların kaydırağı var bu gece
    dokunsan, ağlayacak ceylanlar
    tavşan, yavrular aşkına cesur
    arslan, yavrular aşkına ürkek
    ve bakışlar, çığlık çığlığa kuşlar
    yokluğun, boğazda kement
    bakışın, nasıl da çatal
    değdiği kalbin etini delen
    acemi, rafine, boyunca usul

    bağırda dalgalar kayalığa vuranda
    diyar gözlü, bekir yürekli
    filinta baharlar birikir Yeldama
    gurbetin, hançeremde kelepçe
    ranzamda, kahırdan darmaduman
    ağarmış anlıklar, gurbetin
    maral titrekliğinde, soluk soluğa
    bir cezbeden yadigar
    bahadır, külhani yakalardan
    ve mahzun, namus burcu
    niyetli, meçhul denen ferdalara
    umutma Evîn
    gevherin kışlatma
    avlularda serpilen gonceler hatrına
    kenar mahlesinde dar bulvarların
    gül hevesler kurutmuş
    başı hep ustura tıraşlı
    oğullar etmez hayınlık
    yokluğun ebubekir dostluğuna

    çünkü yaşamak bu küllüklerde
    dakik bir vaiz kuzulara
    ve sıtmalar, ardın sıra kan ter
    ardın sıra tutuklu, kısık
    iner gibi sürgüler hücre odaya
    görüş günleri ıssız
    volta demleri öksüz, dımdızlak
    cehennem kesiği gerdanlar namına
    hiç değilse düşlerim, boran
    savur çeltik yaylana, pamuk ovana
    savur da kıyılsın inceldiği kuşeden
    aşiret bozkırları çocukluğum
    divane dağın doruğundan tütsün
    vakarlı umular, yarınlarımız


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    ÜLKÜMÜZ DEVRİM

    genzimde bir sergüzeşt
    koynumun merkezine kadar kıvrılan
    kanırtan hınzır hevesleri
    sisleri tırmalayan haylaz açelyalar
    sensizliğin biz kokan kıyametiyle
    aşka hadım edilmiştir

    içimde açılmayan mühürlenmiş mektuplar
    yağar tırmalarcası sandukamın kürküne
    gençtim kısrakların
    toprağa hazla saplanan toynakları kadar
    gençlikten burağanlar biriktirdim
    yatağanlarladoğrarcası
    kara kutusuna kadar ciğerlerimin
    vurulmak neymiş bildim

    mahralarda sahralar uzanıyor
    dünya kıyameti sonuna kadar hak ediyor
    çırılçıplak armakçılar
    kirletirken oğuzluğun hisse senetlerini
    dosyalar artık yırtılmak içindir
    yargılarından habersiz yargıçlar
    şimdi haksızlığın ayetleri

    akıyor budunlar sokaklarında evrenin
    kurganlar artık çöküşlere mahkumdur
    kutaylar kervanlarda
    yeni bir cihanın rüyasını çığırmakta
    bilge taşralardan
    çaylak şehirlere ihtar

    orada bengi yaşamaklar
    burada tadımlık yalnızca
    çocuk sevinçlerinin koşturduğu evlerde
    ölümlerin o yetişkin ağır
    kulak zarlarını sağır eden
    şimdi suskun çığlıkları dolaşıyor

    öyleyse acısını dindirmeli vahşetin
    bir yağız hünkar korkusuzca
    herkes beklenenlerin
    peşinde aynalara bakamadan
    imgeler alışıktır kırılmaya farlarda
    pusumda aşiret bozkırları
    güneşin yerini tutar

    kozmosunda fantasmalar
    bir gökçe hicret kadar mevzi tutar
    sarıklara havlıyor kanişler
    yağlı köy sabunu kokmuyor yaşayan leşler
    kentlerde ceset nehirleri
    yıkılan köprülerden
    örülen duvarlara üzülme sakın
    körpe labirent olur
    buldurur birbirimizi

    kavganın gümrah memelerinden
    yaralar emzirdik hep yoldaşlarla
    kaslarımızı gırtlağına değin sıkıyor
    kol muskası pazıbentler
    can evlerinde tamudan yuvalar kuran aşk
    palazlanıyor çıngarın
    kanla sulanmış tarlalarında

    ülkümüz devrim
    insanlığı hunharlığa neşter kılan
    huylanan döl döşekleri
    doğumun görklü kuzey ışıkları altında
    yepyeni bir doğruluşa gebeydi
    çapa yapan kadınlarıngölgesinde
    ter bezinde kundaklar benim yerim
    ülkümde devrim
    yıldızlı geceye dönüşür sevgilim

    ipiltiler esintilerin
    kanına karışıyor ıpıslak ıslıklarda
    tezgahlarda işveli ciddiyetler
    ne denli serpilebilirse som kapanlarda
    o raddeye kadar kuşmar
    dağılan nazenin saçların
    tellerinde yürüyen cambazlar cudam
    betondan putlara tapan
    çinko patronlarla haşrolan

    pazen entariler yağar militan ruhlara
    dindirmek için hoyrat hırslarını cevherin
    işte küstah yürekler
    mutantan recimlerini kör emperyalizmin
    boğazlamaklar için birikiyor
    ülkümüz devrime kıvrılıyor
    devrimlerimiz ülkülere
    türkülere birleşen düşlerimiz
    lügatlerde sevmekler
    yeniden tanımlanıyor

    durun ve hayatla yüzleştirin çehrenizi
    oysa haylamaz dibine açan hiçbir domur
    huysuz langustlar
    pavkırışlara boğuyor yeröteyi
    tıpırtılar tıkırtılarla sevişiyor
    tenha kaldırımların damsız yalpılarında
    fısıltılar boranlarla
    cam kırıklarıkarıştırıyor damarlara
    kalın bıçaklar kesemiyor ince tülleri
    karıncalanıyor ergen yerlerin
    yaşlanmayan gözlere küflenmek yasak
    işte hipnoz edilmiş metropol köleleri
    tiryaki egzoz dumanlarına
    özenti vitrinlerde hep janti sömürgeler

    bir fiyasko gibi geçenlerdir
    sokaklardan caddelerden bulvarlardan
    onlar asıl kazananlardı
    panjurların satır arasında oksitten
    mısraları sökebilen şairler
    besteleyecek tutunamayan galipleri

    kapitalist yaşayıp komünist küfredenler
    rezaletsel rüsvaylığa mahkumsu
    sustum susulacak ne kadar kağnı varsa
    mecnunlar yüreğini tükürüyor sahraya
    düşlüyorsun eriyene dek beynin
    kaynayan bir kazana dönüyor kelle tası
    ışığa yumruklar attıran sendin

    zarfında günbatımı fırtınası
    taraçadan süzülen matruş papatya dansı
    kardan çocuğa döner cıvıldayan nefesin
    aynaları sırlayan cıva gözlerin kokar
    çakılır vidalarderisine şehvetin

    gün gelir ülkün de devrilir
    türkü çığırmaya başlar devrimin
    değişmez sandıklarından doğar ilk değişim
    alaturkalar alafrangalaştıkça
    dumura uğrayacaktır çağdaşça
    şen olası raconlar gereğidir

    kan damlaları birikiyor kum saatinde
    tütüyor fişek tarzı miğferler
    dünya kıyameti sonuna dek hak ediyor
    bileniyor delişmen pençeler


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    BEHRAMPAŞA

    muhteşem Selimiye benzeri mimari
    Mimar Sinan üstadın ustalık eseri

    sekiz sütun gövdesine taşlardan
    birer kördüğüm atılmıştır sanki

    kimsesiz Suriçi’nin dilsiz sokaklarını
    bir şölen yerine dönüştüren incelik

    eksik olmaz rahmetli avlusundan
    çocuklar, kediler, kuşlar, böcekler

    gelin bir de buradan izleyin gelin
    haşmetli İslam medeniyetimizi
    karnaslarda Süleymaniye ihtişamı
    kitabelerinden belli Sahabe şehri

    minberinin külahı çiniyle kaplı
    kapısında bir şaheser su mermeri

    satranç kufiyle yazılmışdört koldan
    semah eden Habib-i Kibriya isimleri

    kuvarsı cezbede kendinden geçmiş
    İznik çinileriyle kaplı kadim duvarlar

    mihraplarında saflığın ülküleri
    kara bazalt taşlarından bir şiir sanki

    saçı örgülü yıldızlar iç mukarnaslarda
    döşü geniş kubbesiyle muntazam estetik

    metafizik gerilimler tozan ışıklarında
    vakardan metaforlar dimdik sütunlarında

    sekizgen yapısıyla; hazin yalnızlığıyla
    âlî devletimizin bir türbesi gibi şimdi

    diktörtgen boşluklara dolan yaşamak azmi
    ecdadın ervahını hissettiren külliye

    geçmişle geleceği buluşturan bir meclis
    Mimar Sinan’ı Şeyh Galib kılan taş üstünde

    kalbi Dicle diye çarpan bahtın rüzgarında
    bir çizgiydi bulutlardan Behrampaşa Cami


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    RÜZGARIN KALBİ

    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ
    kasımpatılardan doğma entarinle
    çalı kuşları konardı dallarına
    anadolu buğdayı kokardın sevdayla
    bağlamalar dar gelir gönül teline
    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
    kuzgunlar dönüşür üveyiklere

    yağmurun çocuğu Pokut yaylasında
    bulutlardan bir deniz önündeyiz
    uçurumda uçurtma rüzgar yüreklim
    ruhunu sal eyleyip uçacak sanki
    avcısını bekleyen hazine gibi
    ezilir bakışıyla kursak çimleri
    yeşerir kuru kütüklerde filizler

    evrendin özündeki canlılara
    kuşatır damarların dünyaları
    günde yüzbinlerce kez atan kalbin
    nasırlı ellerinden belli azmin
    gönül ışımakta gönlünü Dilbâ
    harab kentte bağrı dökük bina âşık
    cerrahlarda bulunmaz reçetesi

    kurnalar, kandiller, dağ yılanları
    fırtına nehrinde kağıt gemiler
    derin ormanlarda ay kuyuları
    adamın gönlünü göğsünden söker
    kurnalar, kandiller, gece suları
    bu dermana bir dert yok mu Dilbâ
    bakışların deliyor değdiği yeri

    kuzgunlar dönüşür üveyiklere
    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
    bağlamalar dar gelir gönül teline
    anadolu buğdayı kokardın sevdayla
    çalı kuşları konardı dallarına
    kasımpatılardan doğma entarinle
    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ

    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri

    bilalyavuz - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    DİYARBEKİR KALESİNDEN NOTLAR
    VE
    ADİLOŞ BEBENİN NİNNİSİ

    1.

    Varamaz elim
    Ayvasına, narına can dayanamazken,
    Kırar boynumu yürürüm.
    Kurdun, kuşun bileceği hal değil,
    Sormayın hiç
    Laaaaal...
    Kara ferman çıkadursun yollara,
    Yarin bahçesi tarumar,
    Kan eder perçem

    Olancası bir tutam can,
    Kadasına, belasına sunduğum,
    Ben öleydim loooy...
    Elim boş,
    Ayağım pusu.
    Bir ben bileceğim oysa
    Ne afat sevdim.
    Bir de ağzı var dili yok
    Diyarbekir Kalesi...

    2.

    Açar,
    Kan kırmızı yediverenler
    Ve kar yağar bir yandan,
    Savrulur Karacadağ,
    Savrulur zozan...
    Bak, bıyığım buz tuttu,
    Üşüyorum da
    Zemheri de uzadıkça uzadı,
    Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
    Seni, Diyarbekir gibi,
    Nelere, nelere baskın gelmez ki
    Seni düşünmenin tadı...

    3.

    Hamravat suyu dondu,
    Diclede dört parmak buz,
    Biz kuyudan işliyoruz kaba - kacağa,
    Çayı kardan demliyoruz.
    Anam sır gibi saklar siyatiğini,
    "Yel" der, "Baharın geçer".
    Bacım, ikicanlı, ağır,
    Güzel kızdır, bilirsin.
    İlki bu, bir yandan saklı utanır
    Ve bir yandan korkar
    Ölürüm deyi.
    Bir can daha çoğalacağız bu kış.
    Bebeğim, neremde saklayım seni?
    Hoş gelir,
    Safa gelir,
    Ahmed ARİF'in yeğeni...

    4.

    Doğdun,
    Üç gün aç tuttuk
    Üç gün meme vermedik sana
    Adiloş Bebem,
    Hasta düşmeyesin diye,
    Töremiz böyle diye,
    Saldır şimdi memeye,
    Saldır da büyü...

    Bunlar,
    Engerekler ve çıyanlardır,
    Bunlar,
    Aşımıza, ekmeğimize
    Göz koyanlardır,
    Tanı bunları,
    Tanı da büyü...

    Bu, namustur
    Künyemize kazınmış,
    Bu da sabır,
    Ağulardan süzülmüş.
    Sarıl bunlara
    Sarıl da büyü...


    Ahmed Arif

    ahmed arif siirleri - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

  9. #9
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    155 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    IMG 20170802 WA0070 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    139 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    A%2B%252833%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    48082764 809959979352554 6294317504781090816 n - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    BERFİNELLA

    ve nazenin ruhunuz
    nasıl da kendine bakan bir ayna
    suyun uzanışı gibi dere yatağına
    en tenha lambalar bile
    çattı mı kavuşmalar çakmağı
    dayanamaz geceye, yakar bendini
    işte seni öyle sevmemiştim

    kalması bile gitmelere benzeyen
    bir vefalıyı nasıl ikna ederdin ki
    can kıyamıyor çıkmaya
    çakılar yeşeriyor etinde
    uzuyor, uzuyor, uzuyor gözlerin
    gökleşiyor yağdıkça düşlerin
    denizlerle göklerin kavuştuğu çizgiye
    şimdi aşkın baktığı
    her yöre Berfinella

    dal en çok tutunduğu çınara kırılırdı
    bazı şeyler konuşmayarak
    dinlemeyerek öğrenilirdi
    çağa iki vicdanlı, iki yürekli gerek
    öyle dağ gibi durduğuma bakma
    dal gibi kırılırdım doğru yerden sarınca
    badem çiçekleri açan
    ağaçlar gibiydi bazılarının kalbi
    mevsiminde anlaşılır
    şimdi nereye gitsek Berfinella
    gözün gözü görmediği aydınlıkta
    masum bir karanlık
    yakmaktı vacip olan


    gidersin, bir yarım çeyrek kalır
    oysa hüzün mutluluk Berfinella
    acılar bahçesinin
    çilekeş güllerine
    Çayönü, Körtiktepe neolotik mahzun
    cehennem teninde
    taşar can nehrinden körpe Hasuni
    alnında mağara serinliği
    yüreğin gönülden Hira kokar
    kadim şehrim toprağa
    sığmıyor Berfinella

    surların gözyaşları
    eritir sırların kalesini
    hıçkırır aşkın burçları
    Berfinella dolar ciğerleri kentin
    mazgalların karasında
    yankılanır geçmişin çığlıkları
    Asur hüznü sarılır bağın bağrına
    aniden bastıran
    yağmurlu bazalt kokusu
    tahtını sallar
    kral çocukluğumun
    aşk kağıda sığmıyor Berfinella
    gönül sadra sığmıyor Berfinella

    hepsi geçer, kancık kibirler
    tamponu şişkin şımarıklar
    binbir yüzlüler, alayı geçer
    her zifir gömülür, üzülme
    Diyarbekir kıyamete dek kalır
    işte bunu bilmek
    aşkımıza yeter Berfinella


    ZOZAN

    serin Anzele pınarı
    karışır Arbedaş sularına
    içerin Zerzevan kalesi
    yüreğinse yorgun
    Hevsel kuşlukları
    baharda kengeri
    yazın dutu, eriği
    gözleyen katıksız halkı
    kendi kalbinden başka
    yenemez kimse
    öğrenecekler Zozan
    hey nava dılê mın
    dört yanım hozan
    yanık çarşıda türkün duyulur
    cıvıl cıvıl öter buğday pazarı
    dar sokaklarda yangın rüzgarın
    alnıma yokluğunu savurur
    üstüm başım kelepçe
    aklım fikrim Zozan
    viran bağ köşküyüz şimdi
    esamemiz okunmaz
    Fiskaya şelalesi yağanda
    bir uçurtmalık canı kalır
    filinta uçurumların
    gözlerinle gözlerimi bırakma Zozan
    donarak can vermesin bakışlarımız
    susmasın erbaneler
    susmasın çığlık
    çığlığa sessizlikler
    konuşsun Zozan
    çığırsın dilsizler


    GÖZLERİN DİYARBEKİR

    yeşil pulat pencere
    yeşil sis yeşil tütsü yeşil ziya
    acılar denizinde yananları
    hüzünler yangınında donanlar anlar
    dinle atmosferin bekaretini
    şehid sahabelerin
    mahzun külliyesinde
    her çeşme bir şelale vecdin feyzinde
    kuşların ve taşların zikirleri
    erir birbirinde kadim cezbeyle
    el pençe divan gölgeler
    dizilmiş kandillerde tutuşan esrar
    yankılanır duvarların teninde
    sanki yer göktür, göklerse zemin
    bağrında ashabıyla
    firdevs kokan camide

    diyesin ey ulu belde
    şimdi hutbe sırası sende
    kelamsız, burgusuz
    duyabilen canlara
    kepenkleri indirilmiş özlerin
    marşı eser etinde
    damağında cevherin öbekleri
    ervahın şöleni
    çarpar durur göğsünde
    asude şafakların nasıl da gür
    sancağının fecrinde
    suskulardan örülme mahşer sanki
    kıyamet kıyamet yeşeren diriliş
    şahdamardır
    atar genzinde

    ve lale nehridir
    akar akar da taşar kaburgalardan
    kadınlar kaynatır buğdayını
    damlara, avlulara serilen
    güneşte kurutulan
    çığlıklara dönüşür dargın bergüzar
    gülünce gözleri
    kuşlara dönen haminneler
    tırpanı her vuruşta
    Allah diyen kadim rençberler
    çeliğe çifte su veren
    evliya demirciler
    Rahman’ını ameliyle sevenler
    can sevdanı haykırır

    kızıl gökte sarı hilal gözlerin
    kendini dağlara vurur
    serilir öksüzlüğe keçe yolluklar
    kırılır fanusları sevdamızın
    yorgun Diyarbekir
    lorîninde yeniden doğar
    şimdi nereye gidersen git hicret
    yanar köşklerin
    yanar Hamravat
    kavrulur Seman
    şimdi her can biraz sensizliktir
    her aşk biraz hicraniye
    gitme diyor semaver
    bitme diyor dağlar, taşlar, kavaklar
    can kınına sığamıyor Dilaram
    açar dokunduğun
    bütün koğuşlarda
    narin nûbihar


    ROJARYA

    ebaneler hasretini haykırır
    hasretini, mahzun, hazalsı
    serden geçer serdil avaşin
    nazarın nazarıma
    karışır durur delal
    gözlerin sırılsıklam cehennem
    gözlerin zelal
    dilzarımda hivbanular yeşerir
    dilaverlere dilvanlar yaraşır
    rotindalar rolêdalara

    bir rojdalık ömrü var
    suçsuz kelebeklerin
    bir jiyanlık nasibi ıssız sevenin
    gönül hekimidir
    gülüşün hep baharda kırağı
    ve cehennemin dibi gamzelerin
    hemdemiz, nefes nefese
    bağdaşız şahına kadar bağdaş
    ve haldaş, sevdiğim
    yardaş, Allah’ın aşkına

    gecekondu masumiyeti
    yoksulluk berraklığıdır
    mahcup yüzlerden okunan bozlak
    tozlu tülbentlerinde nenelerin
    cennet kokularından bir şelale
    sorma nasıl, bilirim
    fakirhanelerin evliya saflığına
    yetişemez softa burjuva
    yetişemez nazenin


    başı ustura tıraşlı
    hovarda peştamal çocukları
    kenar mahlesinde zor ızdırabın
    antik bir hevesi büyütür
    acılar havuzunda boy verir
    hüznü boylar havuşlar
    caddelerde boy gösterir
    yürüyen mezarlıklar
    saçaklara ayrılıklar konar

    oysa kalbin, tetik kadar dinç
    namlu kadar filinta
    mermilerin şarjörlere dönmeyişi
    kadar yaşlıydı döşünde
    döşün ki, nerdeyse çatlayacak
    şehvetin vahşetinden
    döşün ki alayına yetecek kısrak
    emzirirken ruhları
    hey ciğeri kınalı, güneş yanığı
    baştan ayağa Diyar
    tepeden tırnağa Bekir
    yüreği bronz kentim

    konuş ki, dilsiz şeytana
    dönüşmesin susmaya alışanlar
    konuş ki mertlik bulaşsın
    korkudan geberen asalaklara
    susma ki delikanlı şehrim
    hayın başbuğların
    mabadını yalayan
    kıraç itlerin puşt devri
    vaktidir, hitama ersin

  10. #10
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    A%2B%25287%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    A%2B%25288%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    A%2B%25286%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    A%2B%25285%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    A%2B%25284%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    A%2B%25283%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

    A%2B%25282%2529 - Şair Bilal Yavuz'dan şiirler

  11. #11
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    1

    Biz kullarını doyurmak için milyarlaca canlıyı feda eden Rabbimizden daha fazla kimse sevemez, sevilemez…

    2

    Dünyanın en büyük seri katillerinin, kahraman liderler olarak dinlenildiği bir çağda; ortak vicdanı yerin altında aramak gerekir.

    3

    Yeni vahşilerin türemesinin sebebi; Hitler gibi canavarları popülerleştirip sevimli gösteren bilinçsiz avam sınıflarıdır.

    4

    Dilediğin kadar edepli ol; eğer adaletsizsen, ahlaksızsın demektir.

    5

    İyilik ve güzellik sakindir, kafa ütülemez; bir yerde size dayatılan, başınızı şişiren bir olay varsa kaynağı kötülüğün rengindedir.

    6

    Dilediğin kadar kardeşlik edebiyatı parçala; eğer kardeşinin hakkını yiyorsan, kardeş değil kalleşsin demektir.

    7

    Ölmeden ölmeyenler, dirilmeden dirilemezler!

    8

    En büyük cesaret, merhamettir.

    9

    Kılarken namazı, verirken zekatı, tutarken orucu, severken kalbi, anarken dili, haykırırken davayı incitme, haddi aşmamaktır aşk…

    10

    Bir öksüze sığınak, bir derde deva, bir hüzne şifa olamayanlar, başkalarının hayatına asla anlam olamazlar.

    11

    İnsan, tam bağımsız olmadığı için Rabbine şükretmeliydi. Zira öyle olsaydık, daima her türlü zulmü işleyebilme tehlikesiyle yaşardık…

    12

    Hakk’a isyan edenlere dikkat edin; gizli veya açık suç makinesi olup, kendine bakmadan, başkalarının açıklarını arayanlar…

    13

    Taşıtların şehir içi hızı düşürülmedikçe; toplumsal psikolojimiz, panik ve stres karambolüne mahkum olacaktır, farkında değiliz.

    14

    İhanete merhamet, merhamete ihanettir.

    15

    Kötülüğün sesi her zaman gür çıkar, çünkü ancak o şekilde yayılana kadar öz niyetini saf zihinlerden saklayabilir.

    16

    Çay tarlalarında çarpar yüreğin,
    kulağını toprağa ver, dinle kendini.

    17

    Asıl zenginlik cömertliktir, asıl fakirlikse cimrilik…

    18

    İyi mütefekkirler; evvela özlerini keşfetmek için yazar. Zira cevherini keşfedemeyenler, toplumlara yarar sağlayamazlar.

    19

    Çok okumak değil, ancak kaliteli okumalar okurları geliştirir. Unutmamalı! Okumak; bilim adamı da kılar insanı, seri katil de…

    20

    İlham bekleyen eserler de, zeka içeren eserler de vasattır.
    İlham ve zekayı harmanlayan eserler ancak tam kalitelidir.

    21

    Yazmayı deneyin; iyi yazar olamasanız da, kendinizle barışırsınız.

    22

    Yazar için önemli olan yarına kalmak olmamalıdır. Hakk’ın övgüsüne layık olmayan eserlerin yarına kalması sadece ziyandır.

    23

    Bu böyledir, dünyanın en büyük adaletsizlikleri daima sözde hukuk maskeleriyle gerçekleştirilmiştir.

    24

    Bir canavar için adalet; her daim zorbalık kavramının karşılığıdır.

    25

    Adalet bir edebiyat türü değildir, söylemin değil eylemin diliyle gerçekleşir ve toplumu gerçekleştirir.

    26

    Alışmalısın; hayalleri temiz, gerçekleri kirli olan ikiyüzlülere!

    27

    Devletin teşrife tenezzül etmediği köylüler kadar özgürünü, şehirde özgürlük taslayan çağdaşlar kadar kölesini görmedim…

    28

    Partilerin çeteleştiği, zümrelerinse kendilerini partilerinin çete üyesi olmaya mecbur hissettiği ülkeler asla gelişemez.

    29

    Türkiye'de adalet ne vakit küçülse, suçlular o zamanlarda hep büyümüştür.

    30

    Hakk’ın lutfettiği sayısız işarete rağmen Hakk’ı inkar edebilmek; her eblehin harcı değil, pek devasa bir beyinsizlik gerektirir.


    Bilal Yavuz Sözleri

  12. #12
    Üye
    1930cuma Avatarı

    Üyelik Tarihi
    28.02-2019
    Son Giriş
    18.10-2019
    Saat
    15:16
    Yaşadığı Yer
    ankara
    Mesaj
    36
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    4

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    Hemoroid evde nasıl geçer diye düşündüyseniz bu videoyu izlemenizi tavsiye ederim tamamen doğal yöntemler anlatılmış : https://www.youtube.com/watch?v=4TCYTo8KZOM

    Tırnak mantarına kesin tedavi arıyorsanız bu videoyu izlemenizi öneririm harika anlatım : https://www.youtube.com/watch?v=V0Icv9J4KQk

    bir tavsiye de ben verecektim ama bu video da tamamen ayak mantarı olan bir hasta video çekmiş hangi uygulamalar işe yarıyor anlatmış : https://www.youtube.com/watch?v=AvECDUJkCNM

    gastrit için faydalı bir video izlemenizi tvsiye ederim. : https://www.youtube.com/watch?v=YDou7M-Gorg

    düşük ayak rahatsızlığı hastasından ne yapmamız gerektiğii anlatan tavsiye biteliğinde bir video : https://www.youtube.com/watch?v=rIdWRzySOm4

    Bel fıtığı için doğal kür var iki tane doğal yöntem bunlar bu videoda anlatılmış bu kürü uygulayanların yüzde 95 memnun kalmış tavsiye ederim : https://www.youtube.com/watch?v=62Ph2fKKCv4

    bu video da sedef hastalığını yaşamış ve yenmiş birinin hikayesi var videoyu izlemenizi tavsiye ederim : https://www.youtube.com/watch?v=ajcoqg_pOdI

    alakasız biliyorum ama kansere yakalanmak istemeyen kim var desem herkes yakalanmak istemez işte bu noktada kansre karşı koruyan bitkisel bir karışımdan söz edilmiş bu videoda : https://www.youtube.com/watch?v=TmmgJ1imEuY

    arkadaşlar tırnak mantarına bir katkıda benden olsun bu bir videoda tırnak mantarını kesin olarak yok eden doğal el yapımı ilac anlatılmış izlemenizi tavsiye ederim : https://www.youtube.com/watch?v=V0Icv9J4KQk

    geçmeyen yaralar için iki tane tavsiyem var birincisi bal tedavisi burada dikkatli olunacak husus balın gerçek olması gerisi bu videoda bulabilirisiniz. : https://www.youtube.com/watch?v=7FxpqupDMjw

    ikinci yöntem ise yumurta zarı yöntemi bu yöntemi de bu video anlatmış bu video eklem ve diz ağrıları için faydalı olduğunu anlatmış ama yeni yapılan araştırmalara göre yumurta zarı geçmeyen yaralara yara bandı gibi uygulandığı zaman çok faydalı oluyormuş işte videosu : https://www.youtube.com/watch?v=GDjhQRezykw

    düşük ayak hastalarına belki faydası olacak tavsiye niteliğinde bir video buldum : https://www.youtube.com/watch?v=rIdWRzySOm4

  13. #13
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    Kuşu vefat eden çocuğa taziyeye giderdiniz
    Rengarenk ebabiller yağardı gül şerbeti kıvamında
    Hıçkırınca yavrular; namazlar, dualar kısaltırdınız
    Mukaddes Sina dağı gibi mübarek sırtınızdan
    Pak torunların inmek istemeyişi gönlüm umarsız
    Gözyaşlarının tadını iyi bilen mecalsiz diller hatrına
    Geceler, gökadalarca çullanırken yüreğimin boynuna
    Ruhumun çocukluğu ahlarken gövdemin mağarasında
    Siz ki hizmetçilerinize dahi öf bile demeyendiniz
    Söküğünüzü diker, karnınızda taşlarla gezerdiniz
    Ayinlerinin kibriyle -piştim- der iken nice kavuklu
    Günde en az yetmiş defa; aşkla istiğfar ederdiniz
    Cümle canlılardan; ezilen emekçilerin safındaydınız
    Ortaya doğru yeşertip öğütleri kimseleri kırmazdınız
    Kölelerin ki, azadı için hiçbir fırsatı kaçırmazdınız
    Anlatmaktan anlattığını yaşamayı kaçırmalar değildi
    Yaşamaktan anlatmaya vaktinin kalmayışı sahih sevgi
    Ürkek tavşanların mahzun ceylanlarla buluştuğu
    Altından saflıklar akan ırmaklar gibi bir geceydi
    Zarif nehirlerin başını taştan taşa vura vura çağlayıp
    Uçurumlardan şelale olarak atlarkenki nezaketi
    Gibi bir havaydı hilalin pırıltısı vururken alın yazgımıza
    Meltemlerin korosu, resmi törendi kulak zarlarında
    Ve hasretin şu dağdan yumruğu gırtlağın yatağında
    Ve zulüm; suskudan tükenen dilceler kördüğüm
    Vurulan masumların babasından kurşun parası isteyen
    Otokratları şimdi hangi tarih kabul etsin hafızasına
    Ey kalbimizin efendisi! Siz köleliği bile güzelleştirirdiniz
    Yeter ki bir işe başlayın, kılınçlar çiçek açardı buzulda
    Gitmeseydiniz, bitmeseydik, tutuşsaydık yağsaydık
    Sevdası için kavrulan cehennem gibi küfür tepesine
    Sessizliğiniz, aniden bastıran mutlak bebek gülüşleri
    Durgunluğunuz, boraları çekip dindiren kadim kasırga
    Dolaşırdınız, kuşlar uçardı sanki okyanusların dibinde
    Canlar sizsiz, vadilerde şaşkın gezen şimdi dilsiz “Şuara”

    Bilal Yavuz

  14. #14
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    Can cana canan içinde
    Canan cana can içinde
    Canlar cansızdır canansız
    İç içe, içler içinde

    Bir içtene vurgunum ki
    Kamerdir baştan ayağa
    Hatırlatır hep Sahibi
    Aşk; temrin, cümle aşığa

    Çember, çember içindedir
    Dönüş, dönüş yolundadır
    İz de, izci izindedir
    Özü, közü, tözü birdir

    Hakikat, tekrarı sever
    Canı bir an cana değer
    Anlar, canlar içinde şen
    Sonlar, sonsuzlar içinde

    Bir içim ki, hiçten hiçe
    Sonu heplik menziline
    İçten içe, geçten geçe
    Yoklar, varlar kucağında

    Bilal Yavuz

  15. #15
    Üye
    kadimcan Avatarı

    Üyelik Tarihi
    27.01-2019
    Son Giriş
    19.10-2019
    Saat
    17:43
    Yaşadığı Yer
    diyarbakır
    Mesaj
    24
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    Hakikat şerbetiyle kendinden geçmek
    Kendine gelmek, özüne dönmektir bize
    Hakk dostlarından cesur yiğit mi var alemde
    Sırra kadem basışları izdir, ufkumuza
    Mülk, şöhret, evlat, içtikçe susatan derya
    Gerekmez, aşkın nehrinde arınan toklara
    Ancak harabeler bilir asıl hazineyi
    Yalnız zeki canlar anlar sonsuz saltanattan
    Bilinmezler diyarında bilen öz bilgiye
    Zirve göklerde değil köklerde, derindedir
    Ey cevher, daha kaç can verecek nefsin
    Ne zaman cesaret edeceksin terk etmeye
    Hikmet kaftanı terk etmeden giyilmez
    bu hiçlik ateşinde üşümeden pişilmez
    Kök sağlamsa derinde, boy atarsın zirveye
    Şu mânâ göğünde çınar olmadan uçulmaz
    İslam ruhuyla canlanan şah soylular ki
    Mesihtir birbirine, yürümeden bilinmez

    Bilal Yavuz




Sayfa 1 / 2 12 SonSon