Toplam 2 mesajın 1-2 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    Ritsos Avatarı

    Üyelik Tarihi
    31.01-2005
    Son Giriş
    20.10-2017
    Saat
    00:10
    Yaşadığı Yer
    Antalya Kaş
    Mesaj
    64
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER

    8 Ocak 1948 tarihinde Bursa’da doğdu, 5 Mayıs 1973 tarihinde Ankara’da öldü. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nu bitirdi. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda kurgucu olarak çalıştı. 12 Mart döneminde ağır baskı ve işkenceler gördü, beyin kanamasından öldü.

    Şiirleri Forum, Soyut, Yansıma, Yeni Eylem ve Yordam gibi dergilerde yayımlandı. Başlangıçta verili ortamdaki egemen söylemlerin, özellikle ikinci yeni akımı esintisini duyumsatır şiirleri; yaşama bilincinin, topluma ve insana bakışının gelişimi ile birlikte toplumcu gerçekçi çizgide, lirik, kırgın ve buruk bir sesle, ama inatla umudunu haykıran, konuşma diline yaslanarak çarpıcı bir akışkanlık kazandıran imge örgüsü ile özgün şiirler yazdı.


    AŞKLA SANA

    alnını
    dağ ateşiyle ısıtan
    yüzünü
    kanla yıkayan dostum
    senin
    uyurken dudağında gülümseyen bordo gül
    benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
    şimdi dingin gövdende
    uğultuyla büyüyen sessizlik
    birgün benim elimde
    patlamaya sabırsız mavzer olsun

    başını omzuma yasla
    göğsümde taşıyayım seni
    gövdem gövdene can olsun

    söyle bana ey
    ölümün açıklayıcı pervanesi
    hangi yavru tek başına yiğittir
    hangi yangın bir başına söndürülür
    ah herkes susuyor
    hiçkimse bilmiyor içimin yangınını
    ah herkes mi susuyor
    kalbimi kalbine bağladım dostum
    ah herkes mi susuyor
    kalbi kalbimize benzeyen dostlar
    bir çarmıh gibi bırakıyorken kendini dünyaya
    hayatın ateş renkli kelebekleri
    bir bir tutuluyorken korkunç koleksiyonlar için
    ah herkes mi susuyor

    bağırsam içimdeki dehşeti
    hırsım deler mi toprağı
    beni
    acısıyla onduran
    dostumu
    aşkla vurduran hayat
    sana
    yaşananla harlanan bağrımın sevdasını akıttım
    dünyanın yeni baharına
    çatlarken kadim güneş
    bağrım delinirken fidanların kanıyla
    anamın doğurgan karnıdır diye
    sevgilimin sütlenecek göğsüdür diye
    dostumun üretken gülüdür diye
    sana bağlandım
    sana sarıldım

    beni umutsuz koma
    tarihle avutma beni
    çünki aşkla sınanmışım sana
    sana yangınla, suyla, ateşle
    ölümle, yaprakla, şiirle sınanmışım
    ey yaşarken kanayan acı
    şimşekli gök, tufan, kan fırtınası
    uçurum kıyısında hızla büyüyen ot
    yapraksız bir ölümün anısı için
    körpecik kuzuların derisi için
    beni tarihle avutma
    umutsuz koma beni

    akıtsam deliren sevdamı
    köpürür mü hayatı besleyen su
    ey benim
    yedi başlı kartalım
    her başını
    bir dağ başlangıcında koyanım
    senin
    böyle diri bir akarsu gibi kıvrılan gövdendir
    bizim aşkımızı solduranların korkusu
    çünki elbette bir su
    kendi akacağı toprağın sertliğini bilir
    ve suyun gövdesiyle yırtılınca toprak
    artık ırmak mı ne denir
    işte devrim
    ona benzer bir akışın hızına denir

    yarın ne olur bilirim ben
    bahar gelir, otlar büyür
    ölüm de yapraklanır
    bir dağ bulur uzun uzun bakarım
    bir çam ağacı gölgesi
    güzel kokular veren
    bir damla güneş görünce
    sana da gülümseyeceğim yarın

    şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
    yarın yeni bir yeşillik büyüyecek

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    BİR GÜN SEVİŞMEYİ BANA

    kandan
    ve ceninden bir gün daha
    başlarken
    bir dalı kanatıyorum tırnaklarımla
    ağzı açılmamış bir güle dokunuyorum

    geceden kalma bir şeyle oynuyor kalbim
    bugün biraz daha yorgun başlıyorum

    sabah
    yeni doğmuş çocuk çirkin ve sisli
    vurdukça ilk ışıkları penceremden içeri
    kımıldaşır içimin ölü dolu coşkusu
    güneş bir ürkekliği gizliyemez
    ne de olsa çözülmez yüreğimin kuşkusu
    gün, o sevecen çığırtkan
    beni yeni bir oyuna çağırıyor

    yalnızlık yenilmeyen gladyatör
    bana eski bir ölümü anımsatıyor

    sabah
    taşıyarak bir celladı odama
    aşkımın ve bırakılmışlığımın celladını
    hüznümle ve çirkinliğimle yargılamadan beni
    tanıdığım bir ölümle tehdit ediyor
    yalnızlık her sabah öldürüyor beni

    çözerek gecenin ipliğini hızımla
    hüznümü ve yalnızlığımı sarıyorum sabaha

    adi bir etiketi yamayarak üstüne
    boyna genişliyen bir orospu gibi
    genişledikçe küçülen bir orospu gibi
    aşksızlığım küçültüyor beni
    korkum ve çirkinliğim utandırıyor beni
    gecikilmiş bir aşkı yaşamıya
    cinayet tek kurtuluşsa bir yanlışlıktan
    önce acıya direnmesini öğrenmeliyim

    eskitilmiş bir kurşunla kaplıyorum yüreğimi
    acıya ve aşka hazırlıyorum

    hergün yeniden yaşamak
    boşalan bir birikimi kocamış acılarla
    uzuyan bir ölümü bitimliyen vücudum
    yani istek. o hep tiksinç görünen
    çirkin ve güzel orospu. yeniyetme
    bir çırpınışın yorgunluğu yüreğimde
    o hep güzel görünen bana
    çirkin ve güzel orospu
    vücudum. seni seviyorum

    acıyla büyütüyorum aşkımı
    bir gün bana sevişmeyi öğreticek.

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    FERHAT

    kara yeller ak yelleri dövende
    sevdanı yüreğine kuşat
    al sesimi vur kanının gümbürtüsüne
    zamanıdır dağları delmenin, Ferhat

    dağların başı yaslı
    Ferhat'ın sevdası kan ağlar
    yüreğin sağlam, bileğin güçlü Ferhat
    istesen dağlar dağlar...

    ateşi üfle Ferhat
    körüğü iyi kullan
    bu can bunca hasrete dayanır
    soludukça içimde sevdan

    sevdan ki bir yakıcı kuştur yüreğimde
    gümbürder zulme karşı kan gibi
    ölürsem dağlar için ölürüm Ferhat
    kalırsam vuruşkan şahan gibi

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    GEZGİN

    dün geldim
    geç kalsam da bağışlanır

    bir bahar bozumuydu yola çıktığımda
    yüzümde suçlu bir merak
    kalbim heyecandan telaşlı
    gözlerimde ısırgan bir hüzün vardı
    hüzün: hep bilinir
    bir afyon çiçeğidir önceleri
    dalayan bir ısırgan yoncası olur sonra
    dalayan ve uyandıran o afyon uykusundan

    dün geldim
    acı sırtımda tabiy

    yolum uzundu
    yanımda hiç resim yoktu
    dağlara baktım: dağıldım
    yollara baktım: yoruldum
    gece ayışığı içtim, dudaklarım kurudu
    gündüz böğürtlen yedim, dilim buğulandı
    siz görmeliydiniz o kanı
    bir dağ çiçeği sevdasına bin arı öldü
    tam ordan geçiyordum, gördüm diyebilirim
    aman nasıl petekti öyle
    nasıl baldı
    böğürtlen gibi kırmızıydı
    kan gibi saydam
    bir garip kokuydu, onun kokusuydu
    dayanamadım, eli titrekti ama
    yedim yedim kalbim çatladı
    sevdam o dağ çiçeğinde kaldı

    dün geldim, anca geldim
    usumda vızıldayan bin arı ölüsü
    heybemde onarımı gereken bin iğne
    önce kendi etime

    dün geldim
    hoş mu geldim
    hoş olmayan şeylerden geldim
    bir kentten geçtim ki canım titredi
    sıtma kabusuyla sallanıyordu uzaktan
    girişte insanlar gördüm, hiç görmediğim
    ama sanki biryerlerden tanıdığım, yemin

    edebilirim

    iğrenç suratları vardı, insandan çok
    cüzzamlı bir köpeğe benziyorlardı
    kuru birer ağaç dibine çömelmiş
    çürümüş bir dalı kemiriyorlardı
    omuzlarında soyulmuş yılan derileri
    ellerinde pas tutmuş makaslar
    iki ucu da kırık
    tam ben yanlarından geçiyorken
    elma ağaçlarının çiçeklerini kesmeye başladılar
    ben sanki tarihini bilmiyormuşum gibi
    bakır çalığı bir kasede
    elmanın kanını sundular
    geldim ya, nasıl geldim
    bir elimde tarih atlası

    bir elimde güneş humması
    soğutulmaya zorlanmış bir çöl kızgınlığından
    bir kum fırtınasının
    soylu kumcuklarından geldim
    yorgundum, susamıştım, dilim kuruydu ama
    gördüğüm serap mıydı, gerçek miydi
    bilirim ben
    çölün tam ortasında sonsuz bir ışıltıydı
    yedibin rengi yansıtan renksiz bir kuyuydu
    duruydu, aydınlıktı, yaz gökleri gibiydi suyu
    uzanıp avuçlasam benimdi

    öyle yakın, öyle kolay, öyle dokunsam
    ah o kervancıbaşı
    ah o sırmalı soyguncu
    ve ellerinde kesik başlar ve zebellah ordusu
    birden beliriverdiler tam kuyunun başında
    ellerinde kan sızıtan kesik başları
    tan kuyunun ağzından sarkıtıyorlardı ki
    ne olduysa o anda oldu
    kızıl bir bulut ağdı kuyunun ağzından göğe
    bulut değil
    bir devin alev saçan soluğuydu
    ardından muhteşem bir kum fırtınası
    kum değil
    devin çocuklarıydı saçılan
    ah görmeliydiniz o savaşı
    ne kanlı kervancıbaşı
    ne zebellah ordusu
    dayanamadılar kum fırtınasının şiddetine
    çöl mü yarıldı
    kuyu mu büyüttü ağzını
    kızgın çöl kavuşunca dinginliğine
    bir ben vardım kuyunun başında diri
    ve herşeyi görebilen sağlıklı çöl tanığı
    öğrendim çöl kızgınsa öfkesi nice olur
    kum fırtınasında neler yapılır
    nasıl yok edilir çöllerin sırmalı
    soygun kervancıları
    gördüğüm serap mıydı, gerçek miydi
    bilirim ben
    bir elimde güneş humması
    bir elimde tarih atlası vardı
    vakit dardı
    kanarak içtim de kuyunun duru suyundan
    uçar gibi aştım çölü o sonsuz ışıltıdan
    dün geldim

    dün ben nerden geldim
    ezberlenip unutulmuş bir sıkıntıdan geldim
    adı konulmamış bir düşten geldim
    terlemiş balıklar gördüm, rengi bozulmuş mavilikler
    kabaran denizler gibi coşkun sürücüler
    kılçığı beynine saplanmış gözsüz balıklar gördüm
    trollenmiş deniz tarlası, iyot vurgunu
    derya içindeydim de hani deryayı gördüm
    küçük balığı gördüm, peşinde büyük balık
    bir su ağası gibi kuvvetli ve saldırgan
    oh balık, küçük balık, can balık
    anasının kuzusu, deniz kokulum
    söyle yavrum, söyle gözüm, söyle kılçığım
    kim dokundu senin pullanmamış derine
    kim kıydı senin o tazecik gövdene
    denizde kum gibi dolgun pullarıyla
    doymaz mı büyük balık küçük balığa
    ama gördüm ya sonunda
    derya içindeki deryayı
    büyük balık küçük balık peşindeydi ya
    birleşince küçük balık yüzlercesiyle
    şaşırıp kaldı büyük balık
    şaşırıp kalmadım amma
    ne de keskinleşmiş dişleri ol mahilerin
    unutulmaz bir deniz anası gibi büyüdü gövdeleri
    kıymık kıymık oldu gövdesi büyük balığın
    anladım
    nice olsa da
    denizde kum, büyük balıkta pul
    birleşince
    edemezmiş küçükleri kendine kul

    14 Mart 1972
    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    GÜNLER PERİŞAN

    yırtarak geçiyor kalbimizden
    hayatı da törpüleyen zaman

    şuramızda birşey var
    acıya benzer
    umuda benzer
    böyle günlerde hayat
    hem acıya, hem acıya benzer
    gün ölümle başlatıyor hayatı
    her şafak taze bir ölünün üstünde doğuyor
    her sabah ölümü anlatıyor gazeteler
    sol köşede ölümü kutsallaştıran bir fotoğraf
    yeni bir cinayetin röntgenini çıkartıyor gövdeme
    beynim sabırla keskin
    iğdişliyor haber bültenlerini, yorumları, sahte ölüm ilanlarını
    bizim ilanlarımız çoktan verilmiştir
    gelirse de bilinir nerden ve nasıl
    böyle ölümün yücedir adı
    ha kanağacı canım, ha gelincik tarlası
    çünki ölümün kanıdır besleyen
    bir başka baharın tohumlarını
    şuramızda birşey var
    bizi onduran şey
    acıya saran
    umudu kuşatan

    kalbim: kalbim mi desem
    var kalbim: yaşayan ben
    hayatla ölümle cinayetle
    gazetelerde, radyolarda, eski üniversitelilerde
    eski prof hocalarla
    yaşayan ben: geç mi kaldık/kabul edemem
    ah benim sevgili annem
    oğlunda elbet yurtseverden
    birgün bırakırda sizi yüzüstü
    yüzüstü değil: elbette bizüstü
    bırakır da: kötü sarmaşıkları, yaban güllerini
    bırakır da: sekizyüzlük hırtları, şunları, bunları
    giriverir senin sıcacık kucağına
    yani hem sana karşı, hem senin için
    giriverir o yanılmaz tarihçinin yaprağına
    ölüm mü dedim annem
    ölüm senin gibi güzel annelerin
    senin gibi güzel çocuklar feda etmiş
    o tarih atlasında
    bir kırmızı gül olur ancak
    koksun diye çocukların bahçesi

    şuramızda, tam şuramızda
    kanserli bir virüs gibi kanımıza karışsa da bizi yaşatan günler perişan

    işte bir bir kırıyorlar dalıylan
    yeryüzünün olgunlaşan meyvelerini
    çünki biliyorlar vakit dar
    oysa dalları kırılmayan ölür mü sonsuz ağaç
    hayatı pekiştiren kökümüz var
    dünyayı emeğe kazandırmak için
    hayata ve ölüme sonsuz bir anlam veren
    kanağacına sözümüz mü var

    biz şimdi gidiyoruz gibi ya dostlar
    birgün döneriz elbet
    acısız, adsız

    ölümsuyu sürünün
    sürünün ölümsuyu
    bir ölü bir dirinin kanıdır
    besler hayatsuyu

    şuramızda, tam şuramızda
    tarihe nasıl anlatsam

    ey anneleri korkutan
    bizi yaşatan kan

    günler perişan

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    KAN REÇETESİ

    Kara bir gök için çok şey söylenebilir elbet


    İşte benim bulutum
    pas tutmamış sözcüklerden örgülü bir ağıt
    alnına halk sıçramış neferlerin çılgar gözleriyle
    sana
    ey rengi tarihini utandıran elbise

    Yüzün hiç yabancı değil
    sen eski borazanların gedikli çalgıcısı
    sesine küflü ambarların kokusu sinmiş
    irin salgını, cinayet fotokopisi ve kangren depolanmış
    eskimiş tarih satıcısı ambarların kokusu.

    Burnum duymuyor ama seni
    uslanmış ıtır kokusunu da duymuyor
    benim burnum
    benim burnum
    vahşi dağ çiçekleri, bozkır gülleri ve devedikenlerinin
    kırları genişleten halk kokusuyla yanıyor
    genzim çatlıyor
    genzim çatlıyor ve seni de çatlatıyor
    el illizyonizmin sırça küresi.
    sana kim sus dedi Kalbim.
    Dünya bir ateşten top gibi kavruluyorken
    toprak güneş sıtmasıyla sarsılıyorken
    burda, orda, öte yanlarda
    alınterinin öfkeyle fışkıyan şavkı
    yeryüzünü yeniden biçimliyorken
    ve depremle sarsılan halkların beyni
    illizyonizmin büyüsünü bozuyorken
    seni kim büyülemek istiyor Kalbim.
    Bildim hiç kuşkusuz
    su yılanları, yeraltı fareleri ve akbabaların koruyucusu
    çarpıcıların, kemirgenlerin, leşçilerin
    şaşırtılmış kolcusu.

    Usul usul da gelsen, harlayarak da gelsen
    el illizyonizmin güleryüzlü büyücüsü
    masken kandırmıyor çoktandır beni
    beni ve benim gibi
    dünyaya kanından dürbünle bakanları
    soluğu cehennem yakanları.
    Çünkü biz hayatı kendi aynasından gördük
    biliriz sırça kürenin yaldızındaki puştluğu
    Ey tırnaklarımı büyüten tahammülsüzlük
    beynimde hora tepen on sivri bıçak
    senin kendi damarında denediğin keskinlik
    halkının alnındaki tomurcuğu patlatsa da
    kan kendini aldatmaz
    kan kendini aldatmaz

    Kalbim!
    bu acıya dayan
    varsın işkenceler dağlasın seni
    duru bir gök için vahşete katlananlar
    acıyı bir silah gibi göğsünde saklamalı

    Kalbim!
    bu acıya dayan
    bu acıya dayanman için
    yaranı iyileştirmek için sana
    parçalanmış gül cesetlerinden bir reçete

    vereceğim

    vahşet dağlarından kızgın kemik külleri
    işkenceler ovasından kan dölleri
    ve yangınlar vadisinden dehşet bir ateş.
    Kan kokusu büyüyü bozmak için
    Kemik sıcaklığı sırça küreyi eritmek için
    Ateş kırmızısı göğü aydınlatmak için

    Böylece dirilir içindeki gül cesetleri bile
    dirilir ve o zaman
    çılgın bir şafakla tazelenen gökyüzü
    bir taze tomurcuk gibi açar
    kanıyan alnında senin.

    Kalbim!
    sen varsın
    sen tökezleyen bir şarkı değilsin
    ne de uzun, yanık havalı türkü
    sen kendinin ezgisisin.

    Yırt öfkenin sabredilmez dağarcığını
    dağılan, saçılan ne varsa hepsi senindir
    kara bir gök ancak bunlarla arınır
    ve elbette yeter bunlar sırça küreyi dağıtmaya
    acı diye ne varsa hepsini onarmaya

    Kalbim!
    elimden tut
    elimden tut
    sensiz birşey yapamam.

    (Kasım 1971 - Yansıma)
    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    MERHABA CANIM

    ben az konuşan çok yorulan biriyim
    şarabı helvayla içmeyi severim
    hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
    annemi ve allahı da çok severim
    annem de allahı çok sever
    biz bütün aile zaten biraz
    allahı da kedileri de çok severiz

    hayat trajik bir homoseksüeldir
    bence bütün homoseksüeller adonistir biraz
    çünki bütün sarhoşluklar biraz
    freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır

    siz inanmayın bir gün değişir elbet
    güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü
    çünki ben okumuştum muydu neydi
    biryerlerde tanrılara kadın satıldığını

    ah canım aristophones
    barışı ve eşek arılarını hiç unutmuyorum
    ölümü de bir giz gibi tutuyorum içimde
    ölümü tanrıya saklıyorum

    ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
    güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
    düşüvericek ellerinizden ellerinizden ve
    bir gün elbette
    zeki müreni seviceksiniz

    (zeki müreni seviniz)

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    ORMAN

    yusufçuğum
    kanadından mı vuruldun
    ben vuruldum.

    av erken başlamadı
    hanidir yaslı dağlar
    bu tüy kimden düştü

    hangi avcı, hayın avcı
    gergin kanatlarının gölgesinde avlanır da
    görmez mi ki, bilmez mi ki
    kendi ormanıdır

    usu gelişirken büyüyen tüylerinde
    okşanır onlar yalnız, arınır, parlanır
    çoğalsın diye kanadının ormanı
    yolunmaz ki, koparılmaz ki

    yusufçuk, yusufçuğum
    kanadından mı vurdular, vursunlar
    gün tanlayınca gövertisini
    halk ormanı ışıyacak

    bin yusufçuk uçucak
    bin yusufçuk konuşacak

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    PENCERE

    pencereyi kapama
    gök dolabilir içeri
    sen neyi görebilirsin
    ıslak bir bulutun ağışını mı

    pencereyi kapama
    kuş dolabilir içeri
    sen neyi taşıyabilirsin
    kırık bir dalın yükünü mü

    Pencereyi aç
    soluğun çıksın dışarı
    sen büyütmedin mi ciğerinde onu
    Kokusu hayatı yıkasın diye

    Pencereyi aç
    sesin sarsın dünyayı
    duyulur elbet ta ötelerden
    Yürek kendini tanır

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    SEVDADIR

    Göğü kucaklayıp getirdim sana
    kokla
    açılırsın

    solmuşsun
    benzin sararmış
    yorgun bir işçinin yüzüne benziyor yüzün
    öyle bükük bakma bana

    çam kolonyası getirdim sana
    kentli dağlıların haklı sevdasını
    bolu ormanlarından çarpan bir koku
    sanki köroğlunun ter kokusu
    aman kokusu, billah kokusu
    canlarım, canım benim

    üzme kendini bu kadar
    sana umudu öğretmeyenlerin suçu mu var
    bak yeryüzü ne kadar geniş
    ne kadar dar

    Dur
    akıtma gönlüm yaşını
    gözünden öpecek bir yer bırak
    oy bana en yakın
    bana en uzak
    sevgili yar
    Hasretine vur beni

    Giyecek çamaşır getirdim sana
    adettir diye değil, sevdim diyedir
    bağışla, eski biraz
    bedenim uygundur diye bedenine
    elimle yıkadım, ütüledim
    elma ağacında kuruttum

    Günler sarmal bir yay gibi
    bunu unutma
    Bahar annemizin yemenisindeki solgun çiçektir
    bunu unutma
    Seni ben her yerinden öperim
    bunu unutma

    kadere inansaydım
    sana inanırdım
    Düşürmem sigaramın ucundaki külü ben

    öyle kırık bakma bana
    Caddeler nasıl da genişliyor
    sana bunu söyleyecektim
    Bileyli bir makas vardı yanımda
    sana bunu söyleyecektim
    Hadi kes büyüyen tırnaklarındaki kiri
    sana bunu...
    Oyy nasıl söyleyebilirim
    deliren sevdamızın kısrak huyunu

    Elimi tut
    tuttururlar, o kadarına izin verirler
    kahreden bir ayrılığın çılgınlığı değil bu
    Bir isyanın kelepçeleşmiş resmidir parmaklarımız

    sen içerde
    Ben dışarda...
    Oyyy mahpusluk mahpusluk...

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


    YERYÜZÜ AĞACI

    Kış geliyor
    elim yaprak altında
    es ey bad-ı semen
    çatlak bedenime çarp kalbimi harmanla
    gencelmiş tarih kabartmalarının haklılığı aşkına
    beni kendime gebe bırak

    kış geliyor
    otobüs ne kalabalık

    yaslan bana yeryüzü ağacı
    dikili gövdenin üretkenliği için
    çıldırtan bir gübre mi arıyorsun
    kökünü toprağımda dene

    kış geliyor
    koru gövdemi pardösüm

    ağzıma konacak kışlarım nerde
    tutsana elimi canikom tarih tekerrürden ibaretmiş
    Miş bir geçmiş zaman failiymiş
    ey beşeriyet beni beş iftarda öp

    şair olmak kolay değil yavrum
    uzvun o kadar güzelken
    bir yanda yaş ağaca balta vuran çokluk
    bir yanda kanımı azdıran bokluk
    beni artık hücre çoğaltmaktan da yargılarlar
    zahir

    ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER

  2. #2
    Üye
    berfin Avatarı

    Üyelik Tarihi
    07.06-2005
    Son Giriş
    10.12-2017
    Saat
    18:17
    Yaşadığı Yer
    dünya
    Mesaj
    123
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    9

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    sakalsız bir oğlanın tragedyası

    charles chaplin bir savaşta yitirdim sakalımı
    çıkmazlığın grev sesi umutlarımı vururken
    yendirdim bıyıklarımı papağan kuşkulara
    biraz elma şekeriyle kazıdım sakalımı
    lohusa şerbetiyle kazıdım sakalımı
    yanaklarım paprika lahmacun ister misiniz
    al işte sana böyle yüze böyle güz
    demeyin deseniz de sakal yok ya ucunda
    bu güz vermedi tarla seneye bıyık kerim
    ben ettim siz etmeyin sakal veririm size
    iğne iplik elimde bıyık dikerim size
    yanaklarım taşlıtarla kurabiye yer misiniz

    sayın bayan dursanıza gözünüze kuş kaçmış
    bu bıyık hiç gitmemiş sesinizin rengine
    sakalınız uzamış inmiş ta belinize
    at kuyruğu yapınız ya da örgüleyiniz
    kedinizin bıyığını usturayla kesiniz
    yanaklarım bileytaşı ispirto sever misiniz
    yoksul ve utangaç bir müşteriyim ben
    sizde güneş bulunur mu biraz kaktüs alıcam
    saksılarım yeşersin üç beş bulut verin de
    çok üşüdü güneşten şizofreni olucak
    çabuk olun lütfen dikenleri solucak
    yanaklarım gobi çölü soğuk su içer misiniz
    yüzüm eski bir artist yaşlandıkça shirley temple
    elimde bir baş soğan bir baş sarımsak
    ah ne kadar şakacısınız hiç hamlet oynamadınız mı
    olmak ya da olmamak bütün sorun bu
    yanaklarım yul bryner şimşir tarak ister misiniz