Her şeyin meta haline sokulup pazarlandığı bir çağda yaşıyoruz. Bu, yediğimiz yemek, içtiğimiz su ve de soluduğumuz hava dahil her alanı kapsıyor. Ben sadece bir sağlıkçı olarak sağlığımızla ilgili tüm bilimsel gerçekler dahil olmak üzere bize bu bilimi öğreten bilim adamlarını da kapsayan bir ticari pazarın parçaları haline sokulmaya çalıştığımız gerçeğini üzülerek yaşamaktayım. Herkes bu konu beni ilgilendirmez dediği sürece içtiğimiz suyun, soluduğumuz havanın kirlendiği gibi insanın direk yaşamı ile ilgili olan sağlığının da kirletildiğini -ona tecavüz edildiğini- göreceğiz, işiteceğiz ama bunun karşısında elimiz kolumuz bağlı kalacaktır. Nasıl olsa dünya bunun çaresine de bakar derken kapitalist dünyanın bu işin tam da nedeni olduğu yaşayarak öğreneceğiz.

Üç yıl önce kadar ülkemize 'kuş gribi' paniği yaşatılırken de ayni düşüncelere sahiptim. Çiğ etlerin kanlı kanlı ve pişirilmeden yenmek suretiyle uzak doğuda çok sınırlı ölümlere yol açan bu hastalık sonucu ülkemizde kümeste yaşayan tüm kanatlıların yok edilmesine öncülük yapmıştı hükümetlerimiz. Yapay ortamdan uzak durarak kendi beyaz etini doğal olarak üreten insanlarımız neye uğradığını anlayamadan ülkede bir kültürü yok etmiştik. Artık evinde, avlusunda ne kanatlıları besleyen ne de kendi ihtiyacını üreten insanımız var. Kesilip yenecek duruma gelene kadar 5-6 aylık süreci gerektiren kümes hayvancılığı, fabrikasyon olarak üç haftada sofralarımızda yerini daha da kolay almaktadır.

Şimdi ise kuş gribi virüsünden başkalaşıp oluşan 'domuz gribi' paniği ile karşı karşıyayız. Dünya Sağlık Örgütü WHO'nun “pandemi” yani salgın tanımını bile değiştirip piyasa oluşmasına katkı koyduğu domuz gribi milyarlarca euroluk bir pazarı çoktan yarattı bile... (Sadece aşı ve ilaç firmalarına 10 milyar euro civarında bir Pazar yaratıldığı tahmin ediliyor.JP Morgan) Eski tanımda WHO’nun bir hastalığı pandemi olarak ilan edebilmesi için yeni bir virüsün ortaya çıkması, hızla yayılması, insanların bu hastalığa bağışıklığının bulunmaması, yüksek ölüm oranına sahip olması ve bulaşma oranının yüksek olması gerekiyordu. Şimdilerde bu yıl başında son iki şarttan vazgeçilmiş durumdadır.

Rotterdam Üniversitesi Viroloji bölümünde çok saygın bir konumu olan ve viral hastalıklarda da dünyada otorite kabul edilen Prof. Albert Osterhaus ve üç arkadaşının banka hesaplarının son dönemde incelenmeye alınması ile beraber gündem olan bu konu her şeyi tekrardan gözdene geçirmemize neden oldu. Saygın bir bilim dergisi olan Science’de bu konu ilk kez yer alırken herkesin dikkatini çekmişti. Bu “pazarın” oluşumuna katkı koyan bilim adamlarını ayni zamanda sahibi ve danışmanı oldukları şirketlerin de bir dökümünden -konunun daha da iyi anlaşılması için- bahsetmekte yarar var...

Prof. Albert Osterhaus - Avrupa İnfluenza Bilimsel Araştırma Grubu’nun Başkanı.
- Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) danışma kurulu olan SAGE’nin üyesi. Hatta WHO, domuz gribiyle ilgili olarak “küresel salgın” kararı aldığında SAGE’ye başkanlık ediyordu.
- Aşı geliştirip üreten Viros Cope adlı bir şirketi var.
- Aynı zamanda Roche, Novartis, Baxter, Medimmune, Glaxo, Sanofi Pasteur gibi ilaç şirketlerine maaşlı danışmanlık yapıyor.
Prof. Arnold Monto - SAGE’nin üyesi - Burundan verilen Domuz gribi ilacını üreten Medimmune, Glaxo ve Viro Pharma şirketlerine danışmanlık yapıyor. Prof. Frederick Hayden - SAGE’nin üyesi - Bir numaralı aşı üreticileri Roche ve Glaxo’nun maaşlı danışmanı. Prof. David Salisbury - SAGE’nin üyesi - İngiltere’deki immunizasyon programının başkanı İlaç şirketlerine danışmanlık yapıyor.

Batı dünyasının merkezlerinde yer alan bu bilim adamlarının kışkırttıkları 'domuz gribi', ortak yada danışmanı oldukları şirketlerine dolayısıyla kendilerine de ciddi bir rant sağlamıştır. Bu başta Hollanda parlamentosu olmak üzere Rusya meclisi (Duma) bu konuda araştırma başlatmış durumda. Tıp dünyasının önde gelen firmalarına gerek ortak gerekse danışman olan bu 'bilim' adamları insan sağlığını kapitalizmin pazarı yapmakla tüm dikkatleri ve kuşkuları üzerlerine çekmişlerdir.

Sadece Türkiye'de TC Sağlık Bakanlığı 40 milyon domuz gribi aşısı satın almıştır. Bunların sadece çok azı tüketilirken şu anki gerek dünyada gerekse Türkiye'de ölümler mevsimler gripten kaynaklanan ölümlerin altında seyretmektedir. Ama gerek medyada yer alan haberler gerekse Türkiye bilim ve tıp dünyasının önde gelen hocalarının ülkemize de getirilerek bu konuda 'uyarıcı' açıklamalar yaptığını görüyoruz. 40 milyon aşının 7 dolardan Türkiye'ye pazarlandığını düşünürsek sadece aşıdan dolayı 280 milyon dolarlık bir ithalatın yapıldığını ve ithalatta ilgili firmaların %20 civarında kar ettiğini varsayarsak 56 milyon doların ithalatçı firma tarafından kar hanesine yazıldığını tahmin edebiliriz. Bu miktardan medyada ve bilim alanında sözcülük yapanların 'emeklerinin' karşılıksız kaldığını düşünmemiz bence olanaksızdır.

Bu sadece 'aşı piyasası' ile ilgili olası rakamlardır. Tedavide kullanılan anti-viral, anti-gripal ilaçlardan tutun da vitaminler, tetkikler, maskeler, temizlik ürünlerine kadar varan geniş bir yelpazenin tümüyle sağlık sektörünü oluşturduğunu varsayarsak bunu kışkırtanların insanlık adına onurlu bir davranış içinde olduklarını iddia etmem mümkün değildir.