Toplam 3 mesajın 1-3 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    leoleo Avatarı

    Üyelik Tarihi
    30.11-2005
    Son Giriş
    08.01-2015
    Saat
    10:23
    Mesaj
    2
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    SAVAŞ ve BARIŞIN ANLAMSAL ARKA PLANINA DAİR.

    Savaş ile Barış mefhumlarının doğasını kavramaya yönelik,tarih boyunca ortaya bir çok düşünce,öğreti ve eleştiriler konmuştur.Zira,düşünce tarihine bakıldığı zamanda ,savaş-barış ikiliğinin aralıksız yinelenen bir tartışma konusu olduğu,farklı düzlemlerde ve değişik biçimlerde yorumlandığı görülmektedir.
    Öyle ki,savaş ile barışa yönelik imgeler,yalnızca tarih ve felsefe söyleminde değil,dinde,yazıda,sanatta,kısacası her kültür alanında ortaya koyulmuştur.Mesela eğitim bilim açısından,Avrupa da 16. yüzyılda yoğun bir şekilde yaşanan Din Savaşları olgusu nasıl izah edilecektir,din savaşı nedir,dinler nasıl savaşır?
    Bu anlamda ,çok perspektifli düşünce yapısını oluşturabilecek tarih eğitimi stratejilerinin geliştirilmesi gerekir.Savaş ve sulh mefhumlarına tarih perspektifinden bakıldığı taktirde ,salt askeri mücadeleler neticesinde ortaya konulan bir barış mefhumu da değildir.Nitekim ,sosyolojik anlamda kullanılan bir toplumsal barış kavramının yanı sıra ,insan ruhunun bilimi olan psikolojide dahi(insanın kendisiyle olan)bir barışıklıktan bahsedilebilir.Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.Bu ilk bakışta tarih yazımı literatürünün yansıması şeklinde düşünülebilir ,ancak savaş ve barışın tarih boyunca kazandığı anlam başlı başına ele alınması gereken ,siyasi tarihin yanı sıra ,sosyo-ekonomik ,genel olarak insanlık tarihinin bir konusudur.
    Tarihte değişik süreçlerde ortaya çıkan savaşlar,imza edilen barışlar,savaşların oluş ve çıkış nedenleri ve yol açtıkları sonuçlar,barış antlaşmalarının maddeleri ile koşulları,yeni bir savaş patlak verene dek geçen barış sürecinde yaşananlar öteden beri yazılan ve tarih asrı denilen yirminci asrın idealist tarihçilerinin savaş açacağı klasik tarihlerde hep ön sıralarda anlatılmışlar ve ayrıntılı olarak betimlenmişlerdir.Bu durum ,mezkur kavramların diğer bilim sahalarında farklı yorumlanış biçimleri edinmesini kolaylaştırmıştır.Öte yandan ,diğer bilimlerde değişik anlamlarda kullanılan savaş severlik ve barış severlik tabirleri bu duruma güzel bir örnek teşkil etmektedir.
    Savaş mefhumunu kavramanın, yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, bir birinden büyük farklılıklar arz eden ,değişik yolları geliştirilmiştir.Sözgelimi kimilerinin fikriyatında savaş,kışkırtıcı şiddet unsurları içeren,yıkıcı,illegal bütün eylem biçimleri aynı anda kullanılabilecek bir eğretilemedir.Bu bağlamda,mesela İslam dünyasındaki algılanış biçimine bakıldığı zaman ,teorik olarak,İslam dünyasının dışında kalan bütün alan, Müslümanlar için inanmayan kafirlerin varolduğu, İslamiyet’in yayılması için cihat edilmesi zorunlu, bu uğurda yeri geldiğinde şehit olunması gereken bir savaş yurdu dur.Buna karşılık,Sherman adında ünlü bir Hıristiyan generalinin dediğine göre savaş bir cehennemdir.Bu tanımlama biçimi de bize açıkça, köklü bir düzensizlik alanı olarak cayır cayır yanılarak azap çekilen Hıristiyan cehennem tasarımının bir uyarlaması olduğunu telkin etmektedir.
    Görüldüğü üzere, savaş, her ne kadar diğer toplumlardaki veya dinlerdeki savaş telakilerine yer veremediysem de, tarih boyunca her toplum tarafından farklı yorumlanmışlardır.Bu yorumlama çoğu zaman , düzen ile düzensizlik ikiliği doğrultusunda tem ellendirilerek anlaşılmıştır.Bu, bireysel düşüncelerde farklı ve çeşitli barış tasarımlarını da beraberinde getirmiştir.
    Sözgelimi barış, çoğunlukla, ya düşmanlıkların geçici bir süre için askıya alınması anlamında ya da savaş çıkma olasılığının artık korku uyandırmaktan bütünüyle çıktığı bir huzur ortamına gönderme yapmaktadır.Bu anlamda savaş, hukuku yok sayan bir durum olarak tanımlanırken, barış yalnızca kavganın, çatışmanın olmayışını değil, belli bir topluluk içindeki veya topluluklar arasındaki karşılıklı işbirliğinin güvenli bir temele bağlandığını da bildirmektedir.
    Savaş üzerine, ismiyle dilimize kazandırılan klasik eserin sahibi, asker düşünür Clausewitz’e göre, savaş, kendi içinde bir takım düzen ilkeleri barındıran ve kendi başına bir anlamı olmayıp, politik bir eylem ve kaynağı hep kendinde olan bir süreçtir.Bundan başka savaş, önemli bir işlevsel boyutu olarak da politikanın başka araçlarla devamı olarak ele alınmalıdır.Sonuç itibariyle tarih boyunca cereyan eden bütün savaşlar, politik birer eylemdirler.
    Clausewitz’in yanı sıra,savaş mefhumu üzerine kafa yoran ve kendisi gibi alman kökenli olan Friedrich Hegel ve Immanuel Kant’ın da, bu konuda farklı iki kutbu temsil etmeleri ve bize düşünürlerin savaş üzerine kurguladıkları farklı tasarımları mukayese etme imkanı vermeleri, buradan da en doğruya yaklaşma yolunda yeni bakış açıları vermeleri açısından ele alınması gerekli bir yaklaşım olarak görünmektedir.
    Hegel, her ne kadar tam anlamıyla uyuşmasa da, bu konuda Clausewitz kokan bir düşünce yapısına sahiptir.Meseleyi hukuk felsefesi temelinde ele alan Hegel, savaşın mutlak bir kötülük bir kötülük olarak algılanması gerektiğini vurgulamakta ve savaşı devletler arası ilişkilerde eninde sonunda olabilecek, kaçınılmaz bir doğallık olarak tasvir etmektedir.Her bağımsız devlet, kendi bireyselliğini, var oluşunu ve bu var oluşu sürdürecek olan mutlak bağımsızlığını korumakla yükümlüdür.Bu onun en tabii hakkı ve son tahlilde vazifesidir.Devletler arasında barış yoluyla çözülemeyen sorunlar, savaş yoluyla çözülebilir, savaş en son ve en kesin çözüm yoludur.Böylece Hegel, savaşa açık bir meşruiyet yüklemiş ve onu adeta devletler arası ilişkilerde olması zaruri bir prensip olarak addetmiştir.Düşünsel ardıllarını bir yana bırakırsak, Hegel’in savaş tasavvurunu aslında iki kelime ile özetlememiz mümkündür:savaş iyidir.
    Hegel’in karşısına daha insancıl ve evrensel duruşuyla çıkan Kant ise, Hegel’den ve belli ölçüde Clausewitz’den farklı olarak, territoryal devletler sisteminin muhafazası için savaşı meşru bir unsur olarak kullanmak yerine, içerisinde onun konumunun da belli olduğu bir dünya fikrini savunmuştur.’’Bir arada yaşayan insanlar arasında tabii halin bir barış hali değil, her zaman ilan edişmiş olmasa da, her an patlaya bilecek gibi görünen bir savaş halidir.Böyle olunca bir barış halinin kurulması gerekir.’’Şeklinde bir düşünce geliştiren Kant ise diğerlerinden her yönüyle farklı temel duruşunu ortaya koymuştur.Burada Kant, Hegel’in devletler arası ilişkilerde varlığı zorunlu unsur olarak kabul ettiği savaşın yerine, kanaatimce daha sağlam mesnetlerle barışı koyarak, onu ahlaken ve siyasetten meşrulaştırmakta, fakat ortaya attığı teorinin istikbale yönelik bir takım çıkmazlarını göz ardı etmektedir.Kant’ın savunduğu barış, tüm milletlerin ortak bir düşünce doğrultusunda kaynaştığı bir federasyonla mümkün olabilecek saf ve içinde, 1.Dünya savaşından sonraki sözde barış akitlerinde tarihin kaydettiği gibi, görünmez savaş tohumlarını taşımayan bir barış tasavvurudur.B u mümkün müdür?Bu sorunun felsefi,teorik boyuttan ziyade realitedeki imkanını ileride açmaya çalışacağım.
    Batı dünyasında siyaset felsefesi temelinde bu konuda oldukça fazla yayın yapılmıştır.Batı siyaset felsefesinin en önemli temsilcilerinden biri olan Thomas Hobbes, ‘’Leviathan’’isimli çalışmasıyla öncülüğünü yaptığı barış anlayışı, biraz önce üzerinde kısaca durduğum yasak düzen çerçevesinde siste matize edilir.Bu yaklaşım biçimi yeni olmamakla birlikte, pratik anlamda bir başlangıçtır.Düşüncelerinde Kant’ın kokusunu bir hayli duyabileceğiniz Hobbese göre barış, belli bir savaşı sona erdirmek için yapılan bir antlaşmadan değil, tüm toplumsal kurumlarıyla birlikte kalıcı bir hukuk düzeni (Kant bunu ‘’ebedi barış’’olarak kavramlaştırmaktadır) teşkil etmek için ortaya konan ortak iradeyi ifade eden bir ‘’anlaşma’’dan kaynaklanır.
    Hobbes’un söylemlerinden çıkarılabilecek sonuca göre,barış, silahlı güçlerin yasal kullanımıyla kesintiye uğrayan veya sona eren bir durum olmaktan çok, eldeki silahlı yada silahsız güçlerin mevcut düzenine karşı kullanılmasıyla son bulmaktadır.
    Biraz önce üzerinde durduğum Hegel ile birlikte, yine batı siyaset felsefesinin önde gelen temsilcilerinden Machiavelle ve Nietzsche gibi düşünürler, Hobbes’la birlikte Kant’ın idealist savaş-barış tasarımlarına açık bir karşı duruş sergilediler.Bu düşünürlerde, yine Hegel gibi, savaşın kötü bir durum olmak yerine, iyinin ta kendisi olduğunu idda etmişlerdir.Bunlara göre savaş alanı, cesaret gibi kimi önemli erdemleri dışa vurmak için en uygun ortam olduğu gibi, değerleri bütünüyle çürüyüp tefessüh etmiş bir kültürün temizlenmesinin, dolayısıyla da önceki çağların büyüklüğüne kavuşmanın yada insanın henüz gerçekleştiremediği gizli güçlerini açığa vurmanın olanaklı tek yoludur.
    Öte yandan kimi düşünürlerin tahayyülünde ise savaş, yargılanıp üzerine en son aşamada bir değer verilmezden önce, bütün ayrıntılarıyla birlikte adamakıllı anlaşılması gereken bir konudur.Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi, 1959 da yayınladığı ‘’The Worriors: Reflections on Men İn Battle’’(Savaşçılar: Savaştaki İnsanlar Üstüne Düşünceler) adlı eseriyle J. Glenn Gray’dir.Ona göre savaş, insan doğasında vardır ve bu bağlamda değerlendirilmelidir.
    Savaşın felsefi bakımdan nasıl temellen dirileceği sorunu büyük ölçüde modern territoryal devletler döneminde gündeme gelmiştir.Bu bağlamda siyasal gerçekçilik olarak adlandırılan bakış açısına göre, bütün bağımsız devletler üzerinde,uluslar arası sistemde,yetke kurmaya olanak sağlayacak bir üst kuruluşun olmayışı üzerinde durulmaktadır.Siyasal gerçekçiliğe göre bu uluslar üstü, bütün devletlerin altına imza attığı bağlayıcı bir ortak hukuku sistemi asla mümkün olamaz.Bu realist anlayışa bir karşı çıkışın şekillenmesi fazla gecikmedi.Karşt görüşe, devletler arasında hukuksal veya hukuk dışı bir takım güç kullanımlarını belirlemenin, dolayısıyla adil savaşları adil olmayan savaşlardan ayırmanın ilkece olanaklı olduğu savıyla ortaya çıktı.Bu da uluslar arası savaş hukukunu güçlü bir şekilde gündeme getirdi.Bu görüşün en önemli temsilcileri ise,Hugo Grotius ve Michael Walzer’dir.
    Adil savaş anlayışı geleneğinde, savaşın hep adil ve makul bir neden uyarınca yapılması gerektiği üzerinde genel bir konsensüs mevcuttur.Ünlü Ortaçağ filozofu Thomas Aquinas (Akinalı Thomas)’a göre adil bir savaş, bir başka toplumun üyelerinin maruz kaldığı büyük bir haksızlığı, canlarına, mallarına yada topraklarına kastediliyor olmasını ortadan kaldırmak amacıyla yapılır.Buna karşın Birleşmiş Milletlerin savaş anlayışı, kendini savunma amacıyla yapılan savaş nedenlerine bir takım sınırlamalar getirmiştir.Burada, Avrupa’nın yanı sıra, Orta Asya ve klasik İslam anlayışının savaş tasarımlarını da göz önüne almak, daha geniş bir perspektiften bakmayı ve sağlıklı bir karşılaştırma yapma imkanı verecektir.Bunun üzerinde ayrıntılı olarak durmak gerekir.
    Yakın tarihimizde çeşitli uluslar arası siyasi nedenlerden ötürü şekillenen Birleşmiş Milletler temel anlayışına göre, bir başka devlete yardım amacıyla yapılacak saldırı meşrudur, buna karşılık verilemez.Aynı zamanda bir başka devlete, hükümetinin yurttaşlarına karşı insanlığın değiştirilemez değerlerine aykırı kötü muamele içerisinde bulunması gerekçe gösterilerek yapılacak silahlı müdahaleyi de yasaklamış oluyor.Çünkü bir devlet, başkasına saldırmaksızın, kendi yurttaşlarına adil olmayan davranışlar içerisinde de olabilir.Günümüzde uluslar arası hukukun iyiden iyiye farkına vararak, insanlığa karşı işlenmiş suçları, savaş suçlarından ayırmaya özen göstermesinin başlıca nedeni de budur.
    Adil bir savaş, kendi özbeöz vatandaşlarına karşı işlediği, günümüzde ise teorik olarak insan haklarının çiğnenişi şeklinde yorumlanan suçlara bir son vermek amacıyla yapılan savaş demekse, bir hükümeti devirmek için yapılan savaşlar,hukuksal bir zemin kazanıyor demektir.Ancak bu noktada yapılan müdahalelerin gerçekte böyle bir nedenle yapılıp yapılmadığından nasıl emin olunacağı sorunu ortaya çıkıyor.Buna bir örnek olarak, hatırlayacağınız üzere, körfez savaşı ilk bakışta Saddam rejiminin haksızlıklarına karşı yapılmış adil bir savaş gibi görünmekle birlikte, dünyanın en zengin petrol yataklarının bulunduğu bölgedeki uluslar arası kontekst temelinde ABD çıkarlarının da son derece önemli bir savaş nedeni olduğu gerçeği kesinlikle göz ardı edilmemelidir.Bu çekincenin en açık kanıtını, ABD imparatorluğu’nun öncülüğündeki BM’nin, başka bölgesel adaletsizlikler için aynı çabukluğu göstermeyişinde, mesela Bosna’da yaşanan adaletsizliklerle işlenen insanlık suçlarına karşı uzun süre seyirci kalışında açık bir şekilde bulmak mümkündür.
    Buraya kadar izahına çalıştığım savaş mefhumunun tersine, felsefe tarihinde düşünceleriyle yer etmiş pek çok filozofun, barış mefhumunu yasal düzenin en birincil yapı taşlarından biri olarak ele aldığı görülmektedir.Burada hukuk kavramı çok önemli bir konum kazanmaktadır.Barış ve hukukun bu birliktelik ve özel konumlarından kısaca şöyle bir sonuca varabiliriz: her türden hukuksal düzen, ancak kendi egemenliği altında yaşayan kişilerin öznelliklerini, buna bağlı olarak da insanlığın temel hak ve özgürlükleri tanıyarak, barışı gerektiğince kurup güvence altına almalıdır.Burada, teorik boyutunu çok fazla deşmemekle birlikte, hukuk temeli üzerinde yükselen bir barıştan söz etmeye çalışıyorum.
    Peki bu temelde bütün ulusları kapsayan ve hukuki temel üzerinde yükselen tek bir dünya devleti tasarımı mümkün müdür? Hegel’e göre pratiğe dönük bazı çözümü olanaksız gerekçelerle bu mümkün değil.Ancak, Kant: tek bir dünya devletinin ussal bakımdan kavranabilir olduğunu düşünür; fakat, despotizm yoluyla (siyasal yönetim tarzı anlamında)gerisin geriye anarşiye götürmesi de bir o kadar kaçınılmazdır.Hobbes’e göre de bu mümkündür, fakat ‘gereksiz ‘dir ;çünkü barış halini koruyup sürdürmek için gereken güvenlik ortamını sağlamak, ayrı ayrı devletlere bölünmüş daha küçük ölçekli toplumsal düzenlerde çok daha kolaydır.
    Netice itibariyle, savaşların ve buna benzer gayri medeni olguların, barışın olağanca yüceltildiği günümüzde dahi önlenememiş olması ciddiye alınması gereken bir problemdir ve bunun bir yandan insan tabiatı ve diğer yandan modern ite ve postmodernite ile yakın bir bağlantısı vardır.Daha yaşanabilir bir dünya için, tüm dünya milletlerinin gerçek uygarlık anlayışı temelinde samimi işbirliği şarttır.Ancak bütün insanlık tarihi boyunca olduğu gibi, ‘modern’ toplumların hakim olduğu günümüzde de savaş kaçınılmaz bir olgu olarak karşımıza çıkacaktır.Günümüz savaşlarının,teknolojik anlamda büyük fark olmasına karşın, sebepler ve neticeler itibariyle eskisinden hiçbir ayrıcalığı yoktur.Burada savaş kavramına yüklenen anlam büyük önem kazanıyor.
    Savaş haklı gerekçelere dayanmadıkça gayri meşrudur.asılolan ise barıştır ancak, bu, yine Kant’ın önerdiği gibi, içinde, kendinden sonra gelecek olan daha feci savaşların görünmez tohumlarını taşımayan bir ‘’ebedi barış’’olmalıdır.Ne varki, ‘’homo homini lupus’’ (insan insanının kurdudur) diyen bir Latin atasözünün,boşa söylenmemiş olduğu, dünya toplumlarının 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana geçirdiği sancılı dönemde çok daha iyi anlaşılmıştır.

  2. #2
    Üye
    Sehribanu Avatarı

    Üyelik Tarihi
    23.05-2003
    Son Giriş
    Bugün
    Saat
    21:51
    Yaşadığı Yer
    İZMİR
    Mesaj
    7.464
    Alınan Beğeniler
    61
    Verilen Beğeniler
    9
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Dünya kuruldu kurulalı savaşlar ve barışlar hep var ,dünya yok olana kadar da sürecek bu iyi ile kötünün mücadelesi.Bu hayatın diyalektiği.Var olma savaşında ya da üstün gelme mücadelesinde insanlar istediklerini elde etmek için sonu kan ,sonu ölüm,sonu vahşet olsa bile yapmayacakları şey yok.Bu durum sadece belli toplumların değil tüm insanlığın problemi.Tüm insanlığa,insanların istekleri olabilir ama bunun da bir sınırı olduğunu,tüm dünyanın bizim olamayacağını,kullandığımız gücün de bir yere kadar meşru olabileceğinin öğretilmesi gerekiyor.
    Günümüzde vahşet hala devam ediyor.Ve tarihten kimse ders çıkarmıyor.Hala insanlar,hala masum çocuklar öldürülüyor.Ve kimse yeter demiyor…Hayatımızda barışlardan çok savaşlar var….Şiddet var…Vahşet var… Güzel bir dünyanın hayali çok uzak görünüyor…Belki de ütopya bile değil artık…Filozoflarla birlikte onlar da yok oldu!

  3. #3
    Üye
    öyküekin Avatarı

    Gerçek Adı
    Öyküekin
    Üyelik Tarihi
    22.08-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    :)
    Mesaj
    4.994
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    yoğunluk iyi yedirilmiş bilgiye...örnekler yerinde kullanılmış..dağınıklık böylelikle düzene girmiş..ilginç bir yazı şekli olmuş..tam konudan çıktı derken konu okuru kıskıvrak yakalıyor sevdim...