Sayfa 3 / 7 İlkİlk 1234567 SonSon
Toplam 96 mesajın 31-45 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #31
    Üye
    monalisa Avatarı

    Üyelik Tarihi
    15.04-2008
    Son Giriş
    14.01-2016
    Saat
    21:05
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    335
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    ÖTEKİ OLMANIN YALNIZLIĞI

    Öteki olmanın yalnızlığını bilirim… Öteki olmanın dışlanmışlığını bilirim… Yalnızlığın derin anlamını ve acısını…

    Oyundan dışlanmış bir çocuğun, terk edilmiş ve dışlanmış bir kadının dramını çok gördüm… Paylaştım…

    Bir halkın, bir ulusun, bir azınlığın yalnızlığa mahkum edilişini çok gördüm… Dramatik öykülerini çok dinledim…

    Öteki olmanın verdiği ağırlıklar ruhumda kimileyin derin yaralar açtı… Çünkü, en büyük acı dışlanmışlık ve yalnızlık sonucu oluşur.

    19 Ocak 2007’de barışa atılan kurşunlar yüreğimi deldi, geçti…

    Bir bebekten katil yaratan zihniyeti sorgulamalıyız.

    Tüm tabular yıkılmalı…

    Herkes düşüncesini özgürce açıklamalı…

    Düşünceye vurulan prangaları kınıyorum…

    Yalnızım, yabancılaşmanın ve bencilliğin dünyasında çok yalnızım. Ama çaresiz ve umutsuz değilim. Direniyorum... Bir bebekten katil yaratan karanlığa... Yaşamda yalnızlığı yaratan yabancılaşmaya karşı...

    Ve... biliyorum...

    Karanlıkları delip geçecek şiirin keskin dili... Umudun öyküsünü... barışın öyküsünü... insan olmanın öyküsünü yazacak şairler... Biliyorum... alay ederek gülümseyecekler karanlıklara...

  2. #32
    Üye
    öyküekin Avatarı

    Gerçek Adı
    Öyküekin
    Üyelik Tarihi
    22.08-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    :)
    Mesaj
    4.994
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    İnsan olan güvercinlere dokunur mu?Ama dokunuyorlar dokunmakla da kalmayıp kanatıyorlar.Başka bir dünya mümkün yeter ki hep birlikte yaratmak isteyelim.Düşenlerin yerine başkaları söylemeli yarım kalan şarkıları...

  3. #33
    Üye
    monalisa Avatarı

    Üyelik Tarihi
    15.04-2008
    Son Giriş
    14.01-2016
    Saat
    21:05
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    335
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    İnsan olan güvercinlere dokunur mu? Ne güzel söylemişsin öykücüğüm...

    Başka bir dünya kurmak olanaklı... Evet, haklısın... Umut can çekişmemeli yüreğimizde...

    Ben şair değilim... Ama şairleri severim... İmgeleri severim... Şiirleri severim... Onlar, insanlığın ortak dili olmalı Kalemciğim! Sen de haklısın...

  4. #34
    Üye
    monalisa Avatarı

    Üyelik Tarihi
    15.04-2008
    Son Giriş
    14.01-2016
    Saat
    21:05
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    335
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    SEVGİYE GÜVENMEK

    Neden evli erkek ya da kadınlar bir başka cinsle yapılan arkadaşlığı kabul edemiyorlar? Bu konuda sorun yaşayan birçok kadın ya da erkek gördüm.

    Sorun nerde? Sanırım, sorun sevme biçimimizde…

    Evli olan kadın/erkek eşinin karşı cinsle olan arkadaşlığını kıskanıyor. Çünkü, onu kaybetmekten korkuyor. İyi de bir insan karşısındaki insana hükmetmeye çalışıyorsa, bunu da yaşam biçimi durumuna getirmişse, o insan da sevilecek bir yan kalır mı?

    İnsan ezmeyi başardığı birini sevebilir mi?

    Ya da insan kendini ezen birini sevebilir mi?

    Sevmek, bir başkasında kendini silmek değildir. Sevmek, sevdiğinin arkasında olmaktır. Sevmek, anlamaktır. Sevmek, gözlerinin içine bakınca onu kendi gözlerinde bulmaktır.

    Ancak, sevmek karşılıksız vermek değildir. Sevmek de teslimiyet yoktur. Sevmek içinde başkaldırıyı da barındırır. Sevmek, karşındaki insanı kendi olmaya davet etmektir. Sevmek, sevdiğinin başka insanlarla ister kadın olsun ister erkek olsun iletişimini engelleme hakkını kendinde görmemektir.

    Burada hemen şu geliyor aklıma. İki kişi bu kadar bireyselliklerini özgürce yaşarsa bir yerde yabancılaşma başlamaz mı?

    Evet, eğer iki kişi birbirini tamamlayamıyorsa ya da birliktelikleri bir kısırdöngüye girmişse, bu özgürlük ortamında kadın ya da erkek başka arayışlar içine girebiliyor. Özgürlükten her şeyi kafama göre yaparım ya da cinsel özgürlüğü kastetmiyorum. Özgürlük, tüm insanları sevme becerisini kazanabilmek ve insanlık yararına ortak hareket etmektir. Özgürlük, birlikte gelişebilmektir. İnsan toplumsal bir varlıksa, her insandan alabileceğimiz şeyler varsa, kadın/erkek demeden başka insanlarla da iletişim içinde olmamız çok doğaldır.

    İşte bu aşamada erkek feodal değerleri kıramıyor. Kadın ise, dünle bugün arasında bir sıkışmışlık yaşıyor. Bu noktada bu sistemde aşk ya da sevgi yaratılamıyor. Sevgi sahiplenmek değildir çünkü…

    Siz bir insanı sınırlandırarak ya da hareketlerine kısıtlama getirerek o insanı elinizde tutmak isterken aslında o insanı itiyorsunuz. Sevgi, kendi benliğimizin beklentileri olmamalı… Sevgi, birlikte güzellikler yaratmalı…

    Bu güzellikler yaratılamayınca, evlilik de bir kısırdöngüye giriliyor. Sonra da küçük kaçamaklarla yaşama renk katılmaya çalışılıyor. Küçük heyecanlar, hazza dayalı birliktelikler, karşılıklı beğeni ya da hoşlanma... Böylece bu kısırdöngüden kurtulmaya çalışılıyor.

    Çünkü gerek kadın gerekse erkek, kurduğu düzeni bozmak istemiyor. Hele bir de çocuklar varsa, küçük kaçamaklarla evlilik iki yüzlü bir biçimde sürdürülmeye çalışılıyor. Kısacası, evlilik bir çıkar ilişkisi olup çıkıyor.

    İkiyüzlü, maskelerle yaşadığımız bu dünyada estetik ilişkiler kurup nasıl yaşacağız? Kadını cinsel bir meta olarak gören erkek anlayışını nasıl yıkacağız? Böyle bir dünyada kendimiz nesne olmadan nasıl özne olup yaşayacağız?

    Bence, önce kendi değerlerimizi kendimiz belirleyip o değerlere göre yaşayacağız. Benim bilinçlilik durumum ne kadarsa sevgim de o kadardır. Değerlerini yitirmiş insan sevgiden söz edebilir mi? Ama her alandaki değerlerin yitirilmesinden söz ediyorum ben… Siyaset, edebiyat, sanat, medya v.s. v.s.

    Bu kirlenmeye dur demek için önce iki kişinin birlikteliğinin kale gibi olması gerekir. Hiçbir yalanın dolanın olmadığı, iki kişinin birbirine bakarak birbirlerini kandırmadığı, ikiyüzlü olmayan bir yaşam… Sevgi de gizlilik yoktur. Sevgi, tüm çirkinlikleri kırıp parçalamalı…

    Çürümüşlüğe karşı birlikte mücadele etmek, önce kendimizin yaşamından başlamaktır.

    Sevgiye güveniyorum.

  5. #35
    Üye
    öyküekin Avatarı

    Gerçek Adı
    Öyküekin
    Üyelik Tarihi
    22.08-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    :)
    Mesaj
    4.994
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Kanatıyoruz adına aşk ya da sevgi diyoruz.Bireyin birey olma hakkını elinden alıyoruz adına yine sevgi ,aşk diyoruz.Görüp tanıdığımız ve sevdiğimiz yönlerini imzadan sonra değiştirmeye kalkıyoruz adına sevgi ve aşk diyoruz.Elimizde tutmak için maskeler takıyoruz sırıtarak sevgi ve aşk diyoruz...Baskılıyoruz,yasaklar koyuyoruz aşkın yasasına ters olan yasaklar adına yine arsızca aşk diyoruz...Arkadaşlıkların,dostlukların cinsiyeti olmaz bunu hep unutuyoruz...Bizden önce var olan yaşam alanını tarumar ediyoruz bundan büyük zevk duyuyoruz adına aşk adına sevgi diyoruz...Sevgi ya da aşk kendi nehrinde -zaten bu tür yasakları zorbalıkla getirmesek- kendi yasasını koyacak gelgitler yaratacak ve verimli toprakları serecektir ayaklarımız altına ...yeşersin diye yağmurlarda yağdıracaktır...

  6. #36
    Üye
    Balım3425 Avatarı

    Gerçek Adı
    Aslı
    Üyelik Tarihi
    10.11-2009
    Son Giriş
    25.03-2010
    Saat
    19:16
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    81
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Monolisa çok güzel yazmışsın sevgiyi güzel anlatmışsın. Ama sevgiye çok fazla güvenimiz kalmadı maalesef.

  7. #37
    Üye
    DeFnEx Avatarı

    Üyelik Tarihi
    14.10-2008
    Son Giriş
    19.01-2014
    Saat
    19:48
    Yaşadığı Yer
    dünya
    Mesaj
    12.297
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Sevmek, bir başkasında kendini silmek değildir. Sevmek, sevdiğinin arkasında olmaktır. Sevmek, anlamaktır. Sevmek, gözlerinin içine bakınca onu kendi gözlerinde bulmaktır.

    inanılmaz güzel monaliza....teşekkürler....

  8. #38
    Üye
    monalisa Avatarı

    Üyelik Tarihi
    15.04-2008
    Son Giriş
    14.01-2016
    Saat
    21:05
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    335
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    BAKIŞLARINDA YILDIZ TAŞIYAN ADAM VE BEN

    3 Aralık 2009… İstanbul’un üzerine kara bulutlar çökmüş… Donuk, bulanık bir karaltı… Evden dışarı çıkmak üzereyken telefon çalıyor… Arayan liseden bir arkadaşım… Ne zamandır dışarıda görüşüp buluşmak istiyoruz. İşlerimizin yoğunluğundan bir türlü bir araya gelip buluşamıyoruz. Yine özür diliyorum. Atölyeye geç kalacağım… Son günlerde atölyede yaşadığımız gerginlikler belleğimi darmadağınık etti.

    İnsanım, seni sana söylemek istiyorum diyor Erhat. Sen kimsin?

    Günlerdir bu sorunun yanıtını arıyorum. Bizler, göklerde pırıl pırıl parlayan güneşe varmak istiyorduk! Varılır mıydı? Niye varılmasın ki! Düşler olmadan gerçekliğin bulanık yüzüne ışıldak tutabilir miydik! Gözüm, kulağım, belleğim birgün varılacak yerdeydi!

    Sen de öyleydin yıldızları bakışlarında taşıyan adam!

    3 Aralık 2009’da aldım ölüm haberini! Her ölüm erkendir belki… Ama ben sana ölümü hiç konduramadım… Yüreğimin kıyılarına senin umutlarını asmıştım… Biliyordum, alnını usulca saracak, dökülecekti göğsüne direncin… Yenecektin hastalığı… Çok yorulmuştun belki… Yalnızca bir iki günlük dinlenceydi senin ki…

    3 Aralık 2009’da aldım ölüm haberini… Atölyedeydim… Acımı içime gömdüm… İçimde denizler kabardı, kapkara bir gece çöktü gökten aşağı! Gece çalkalandı, şafak karanlığın arkasına saklandı… İçimi yakan ateşten kurtulmak için denizler, akarsular, dereler aradım… Gece tek bir kökten fışkırdı, tüm bedenimi kuşattı… İnsanlar vardı çevremde… Oturan, birbiriyle konuşan, gülüşen insanlar… Yorgundum…

    Sen de öyleydin! Uyku dökülüyordu gözlerinden… Şimdi bir kutupyıldızının kıyılarında zeytinlikler arasında derin derin uyuyordun… Biliyordum…

    Hani, sen belleğinde tüm karanlıkları kendi ışığınla aydınlatırdın… Bir türlü karanlığı görüp onunla yüzleşemezdin… Kızardım sana… Kırılırdın bana… Gözlerinden anlardım… Seni gördüğün rüyadan uyandırmak isterdim… Gerçeklerin bir top gibi seninle oynamasına dayanamazdım… O gerçeklikler bir leke gibi yapışırdı boğazına… Nefessiz kalacağından korkardım…

    Ben korktuğum anlarda, şaşakaldığım zamanlarda kapını çalardım…

    Sesin çalılıkların arasından çıkan zıplayarak koşup gelen bir kuş kadar cıvıl cıvıl…

    Bakışlarında yıldız taşıyan adam, içimi yıkardı pırıl pırıl…

    Kimdin sen? Kimdi bu adam?

    Hep seni çözmeye çalıştım…

    Bir o kadar insan sevgisi vardı içinde… Şimdi nasıl alışacağım yokluğuna!

    Türkiye Sakatlar Derneği İstanbul Şubesi, nefessiz kaldı…

    Hani, geçen kış, İstanbul sokakları evinken… Üşümediğini söylerken yalan söylediğini bal gibi biliyordum. Sen sokaklarda yatarken isyan ettim kapitalizme… İsyan ettim insanlara ve kendime… Hangi kapıyı çaldıysam, ellerim boş kaldı… Yoksa ben de eleştirdiğim insanlar gibi duyarsız mıydım? Şimdi kuruntularım içimi sinsi bir ateş gibi yakıyor…

    İki senedir bayramlar felaket getiriyor bana…

    Her şey belirsiz, her şey bir sır sanki…

    Ya da yaşamın kendisi uzaklardaki bir yabancıya dönüştürüyor beni…

    Bilmiyorum…

    Ama bildiğim bir şey var…

    Bakışlarında yıldız taşıyan adam!

    Düşlerinle vardın… Ölünceye kadar o düşlerinden hiç vazgeçmedin… Düşlerin umudun oldu… Yaşamın eskimesine o düşlere sarılarak izin vermedin. Türkiye Sakatlar Derneği İstanbul Şubesi’nin demirbaşlarındandın. Her gelen yeni üyeye kendinden çok şeyler kattın. Direncini yitirmedin. Senden geriye Türkiye Sakatlar Derneği İstanbul Şubesi’nin camlarına, duvarlarına, masalarına bakışlarından yayılan ışıklar kaldı.

    Ben o ışıklara bakarak yolumu bulacağım…

    Sen Özdemir abimdin benim…

    Nasıl alışacağım yokluğuna!

    Ama seni öykülerimde yaşatabilirim... Yaşatacağımı biliyorum...

    07.12.2009

  9. #39
    Üye
    kuyucak Avatarı

    Gerçek Adı
    Hasan
    Üyelik Tarihi
    15.03-2007
    Son Giriş
    17.11-2010
    Saat
    23:39
    Yaşadığı Yer
    antalya
    Mesaj
    1.130
    Alınan Beğeniler
    3
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    7

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Özdemir’le çok iyi zamanlar geçirdim bende.. En iyi arkadaşım değildi.. Ama iyi arkadaştık..

    O neye çabaladıysa tersi oldu.. Neye çabaladıysa o çaba ters olarak ona döndü.. Ticaret yaptıkça battı.. İnsanları mutlu etmek istedikçe kendisi mutsuz oldu.. Ailem dedikçe sokaklara düşme noktasına geldi.. Düztabansın sen derdim oda gülerdi bana..
    Fakat onda bitmez tükenmez bir umut vardı .. Daha bu yaz, Ağustos ayında, yaşı benden büyük ama hevesleri 18 yaşında bir adam olarak sıfırdan başlamanın şevki parlıyordu gözlerinde..
    Beyefendiydi.. Görgülüydü.. Kadınları çok severdi, kadınları vefasız çıktı.. Bilirdi bunu aslında, en iyisini aramanın nesi kötü derdi ..
    Güya bir daha gelişimde bira içecektik, Sarayburnunda, sahilde kayaların üstünde.. Bir abi olarak bana çok nasihatlar edecekti..
    Sigara içmeeeee .. İçki içmeeeeee …

    O kişisel bir tükenişin öyküsü değildir bence.. Bir çok değerin, vefasızlığın tükenişinin öyküsüdür onun öyküsü..
    Umarım aradığın her şeyi bulursun gittiğin yerde..
    Hem Cenani abisi, Şükrü Kravat abisi bulmuşlardır onu çoktan..
    Başlamıştır onlara akıl almaz Ticari sırlarını anlatmaya..
    Ne farkı var ki Özdemir’in sokakta hayalleriyle avunan, çırpındıkça batması kaderi olan milyonlardan.. Toprağın bol olsun..

  10. #40
    Üye
    monalisa Avatarı

    Üyelik Tarihi
    15.04-2008
    Son Giriş
    14.01-2016
    Saat
    21:05
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    335
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Derneğe gelip de üstünde Özdemir abinin emeği olmayan var mıdır? Bilmiyorum... Ama benim üstümde çok emeği vardı kendisinin...

    Sakatlığı nedeniyle eğitim alamamıştı... Ama kendisini geliştirmişti...

    İnsanlarla iletişimi çok güçlüydü... Hiçbir ayrım yapmadan her gelen üyeye kapılarını açardı...

    Yardımseverdi... Cömertti...

    Ahh! Kadınlar... Kadınlara zaafı yüzünden yaşamı ters düz olan birçok insan tanıyorum... Ve bir hocamın sözleri geliyor aklıma... Yaşamda iki şey tehlikelidir... Biri kadın, öteki para... Bu ikisinden uzak duracaksın derdi erkek gözüyle...

    Geçen sene dernekte yılbaşı kutlamalarında gözlerinde gürül gürül akan bir su görüyordum... Özdemir abi yeni sulara yelken açıyordu... Sevmenin, sevilmenin coşkusu okunuyordu gözlerinde... Ellialtı yaşındaki bu adama hayretle bakıyordum... Yüreği liseli aşıklar kadar canlıydı... En sonunda da üçüncü evliliğini yaptı... Sevdiği kadın kurtuluşu oldu... Ölümünden birkaç gün önce hastane odasında " ben burada kalmak istemiyorum, sevgilimi getirin bana" diyecek kadar...

    Bir İstanbul beyefendisiydi... Parasız da olsa beyefendiliğinden hiç vazgeçmedi... Hep düşünmüşümdür... Alışkanlıklar bu kadar mı insanın yaşamını belirler diye... Kimileyin onu anlayamazdım... Çünkü, o yoksulluğun içinde kimi konforlarından ödün vermedi. Parayı bulduğunda har vurup harman savuruyordu. Ona ne kadar da bunun yanlış olduğumu söylesem, söylediklerim bir kulağımdan girip öteki kulağından çıkıyordu. O karakterini yaşadı. Karakteri, kaderiydi.

    Çok güzel bir tespit yapmışsın Kuyucak arkadaşım. Evet, o kişisel tükenişin öyküsü değildir... Bir çok değerin, vefasızlığın tükenişinin öyküsüdür... Bu kadar çok seveni olan bir insan, nasıl düşkünlüğün pençesinden kurtarılamıyordu?

    Gerçi, bu konuda genelleme yapmak doğru olmaz. Çünkü, çevresinde az da olsa ona destek verenlerin olduğunu biliyorum ben... Kendi adıma da onun bir kızı olarak ( kızım derdi bana) üstüme düşen sorumlulukları yaptığıma inanıyorum. Ama kimileyin daha fazlasını yapabilir miydim diye de sormuyor değilim kendi kendime.

    Sözün kısası, Özdemir abi, ne yaptıysa, kendi kendine yaptı... Herkese iyiliği vardı ama kötülüğü kendineydi.

    Tek tesellim, yaşamının son zamanlarını mutluluk içinde geçirmesidir... El birliğiyle derme çatma bir ev bulundu. Tamir ettirildi. Oturulur duruma getirildi. Başını sokacak bir evi oldu. Sonra da evlendi. Ama çektiği yoksulluk ve düşkünlük bedeninden çıktı işte...

    Yaşamımda çok özel bir yeri olan bu insanı unutmayacağım... Toprağı dediğin gibi bol olsun...

    Derneğe gittiğimde gözlerim hep onu arayacak... Silüeti olmasa da yüreğimde hep yaşayacak...

    Bu arada teşekkürler yaren arkadaşım... Hepimizin ve tüm sevenlerinin başı sağolsun...

  11. #41
    Üye
    monalisa Avatarı

    Üyelik Tarihi
    15.04-2008
    Son Giriş
    14.01-2016
    Saat
    21:05
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    335
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    13 Aralık 2009. Günlerdir A’yı bekliyorum… Tam bir buçuk ay oldu. Bana cumartesi akşama kadar kapak resmi göndermeye söz verdi. Heyecanla bekliyorum. Ancak, içimi kemiren güvensizlik… Son günlerde kimseye güvenemez oldum. En sonunda akşamüzeri “hotmail.adresime “ baktım. Yine göndermemişti. Durmadan beni atlatması canımı sıkıyor. En sonunda, kızkardeşimi arayıp hangi yolu izleyip izleyemeyeceğimi sordum. "Yeniden ara “ dedi. “Bu işi ciddiye aldığını bilsin.“

    İstemeye istemeye A’yı aradım. Buz gibi bir ses… Daha gece bitmemişmiş! Bir sürü laf… Bir de zeytinyağı gibi üste çıkması iyice canımı sıktı. Ne farkı var bu insanın sorgulamayan, düşünmeyen, yaşamın akışı içinde sürüklenen insanlardan? Oysa ben yaratıcı olan insanların daha duyarlı olduğunu düşünürdüm. Düşüncelerim paramparça oluyor… Ben Platoncu muyum? İnsanları idealleştiriyor muyum?

    14 Aralık 2009. Saat 13.30. Hamartia’ı konuşuyoruz. Hamartiya, hata ya da yanılgı demekmiş! Kral Oudipus’un hamartiasının ne olduğunu konuştuk! O, tanrısal olanla, bireysel olanın birleşimiydi. Günümüze getirdiğimizde, tanrısal olan yerine, sistemi ve kuşatılmışlığı koyabileceğimizi düşündüm konuşmalar boyunca… İnsan bilmeden hata yapabilirdi… Tıpkı benim gibi! Kimileyin, niye bu kadar kör olduğumun yanıtını veremiyorum… En sonunda gittiğim yer, ya yabancılaşma ya da Platonculuk oluyor… Acı çeke çeke olgunlaşıyorum…

    Saat 16.00. Kavram realizmi, kavramcılık, adçılık ve tümeller kavgasını anlattım. Kavram realizmin tam karşısındayım. Oysa, geriye dönüp baktığımda, Platonculuğun etkisinde kalarak yaşamışım. Belleğimde kavramların bir anlamı var… Belleğimdeki aşkı, dostluğu, sevgiyi arıyorum. Yine tartışma çıktı aramızda… Bay X, "dostluk yok "dedi. "Dostluk yalnızca bir ad " dedi. Ben de:

    - “Hayır, dostluk var. İnsanın paylaşmaya, konuşmaya gereksinmesi var. İnsan toplumsal varlık. Aksi olursa, kendi yalnızlığımızın labirentlerinde boğuluruz, dedim.
    - İyi paylaş, paylaş da K’nin başına gelen senin de gelsin. Anlat, her şeyini dost dediğin insanlara! Anlat da, kıçının üstüne otur!
    - Tersi olursa, yaşam anlamsızlaşır. İnsana her şey, bomboş gelmeye başlar.
    - Dost dediğin insanlara özelini anlatmak zorunda değilsin. Benim D arkadaşımdı. Ama biz yalnızca entelektüel şeyleri konuşurduk, dedi.
    - Öyleyse, hep korkarak mı yaşayacağız, dedim.
    - Evet, her şeyden kuşku duyacaksın, dedi. Hani, nerde dostluk! Görmedin mi yaşadıklarımızı!Bak! Ben deneyimlerimden yola çıkarak söylüyorum, dedi.
    - Onlar, yalnızca içselleştirememişler, dedim.

    Bir başkası araya girdi. “Dostluk bir süreçtir, “dedi. Bu sürece, hiç bitmeyecekmiş gibi bakmamalıyız.

    Daha sonra, beklentilerimizi konuştuk… Mutlu olmak için beklentilerimizi sıfırlamalıyız denildi… Aslında öyle! Ama insanlara hiçbir anlam yüklemeyince, kendimi ıssız bir yerde kimsesiz buluveriyorum… Galiba şu önemli! Gerçeğe bakarak hareket etmek! Ama o gerçek benim gördüğüm gerçek değilse ya! İşte Platon burada araya giriyor! Şimdiye kadar, sevdiklerimi görmek istediğim gibi görmüşüm! Yani, Platonculuğun etkisi! Belleğimde onları bir yere oturtmuşum! Sevgiyi, aşkı, dostluğu belleğimdeki gibi biçimlendirmişim… Sonrası mı? Bıçak yarası gibi!

    Saat 18.00… Bay X’e bana önsöz yazıp yazamayacağını sordum… "Önsöz yazdıklarım birer birer gittiler, "dedi. “ Sen de mi gideceksin” Bu sözü içimi burktu. Acıdım bay X’e. Sanırım, onun hüzünlü bakışını hiç unutamayacağım. İnsanın emek verdiklerince, arkadan vurulması, ihanete uğramasının anlamını kim benden daha iyi bilebilir ki! İhanet ve kahpelikle yüzleşmem gerek! Bunu biliyorum. Ama halen kaçıyorum… Çünkü, yaralarımı elimle onaracak gücüm yok henüz. Bunun ilacının zaman olduğunun ayrımındayım.

    Şimdi ise… Öykü günü için deneme yazmam gerek! Ama nerden başlayacağımı bilemiyorum… Kalem nereye götürürse oraya gideceğim…

    15.12.2009

  12. #42
    Üye
    monalisa Avatarı

    Üyelik Tarihi
    15.04-2008
    Son Giriş
    14.01-2016
    Saat
    21:05
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    335
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Gök yorganım
    Boşluk yatağım
    Ellerim zincirli
    Göğün direğine

    Bedenime yazılmış
    İşlediğim suç…
    Cezalıyım
    Gölgesiz uçurumlarda…

    Çullanıyor ejderhalar
    Pamuk tarlası yüreğime
    Bedenim çıplak…
    Üşüyorum.

    Bakışlar kırbaç mı ?
    Cezalılar kolonisinde
    Ejderhalar yargıç mı?
    İnfazımı beklediğim günde?

    Tepeden bakıyorum
    Boşboğaz yarlara…
    Zincirlense de ellerim
    Sürü insanının parçası değilim


    Evet, Zerdüşt şöyle diyordu:

    Bu benim sabahım!
    Bu benim gündüzüm!

    Sabah… Çiğ düşmüş toprağın yüzüne… Güneş açıyor peçesini… Yıkıyor yeryüzünü… Ya ben?

    Pencereyi açıyorum. Toprağın kokusunu çekiyorum içime. Güneşin renkleri konuyor yüreğime.

    Sonra da avazım çıktığı kadar bağırıyorum.

    Bu benim sabahım!
    Bu benim gündüzüm! Kime ne?

    Uçurumlardan atlamak kolaydır. Ama yaşamak;

    O uçurumun kenarında durup ejderhalar tırmıklasa da yüzünü…

    Hançerler saplansa da yüreğine…

    Yeniden… yeniden… Acıyı bal eyleyerek yaşamak değil de nedir?

    Sonra da;

    Erdemin patronluğunu yapanların yüzüne tükürmek…

    İsteyerek bilgisiz kalıp, istemeyerek bilgili gözükenlerin…

    İsteyerek ahlaksız olup, istemeyerek ahlaklı gözükenlerin…

    İstemeyerek karanlıkla doyumsuzluk sağlayan,

    İsteyerek karanlıkta kalan,

    Bir dünya insanına…

    Cevabım net ve açık…

    Hayır, hayır, hayır…

    Hoşgörülü değilim. Belki demiyorum. Sempatik değilim. Öyle bir derdim yok. Kimi zaman buz gibiyim. Ama duyarsız değilim. Düşünüyorum. Sokakta parklarda yatan çocukları… Aldatılan, sokağa atılan kadınları… Yeni bir dünya düzeni kurmak için öldürülen çocukları…

    İyi insan mıyım? İyilik nedir?

    Dünya tatlısı bir insan iyi midir?

    Kim koymuş bu değerleri?

    Değer nedir?

    İşte yine kavramların esiri oldum. Kavramlardan bilinmeden değerler sorgulanır mı?

    İnsanın bir işinin olması, çoluk çocuğunun olması, ne bileyim seveninin olması, sevilmesi iyi bir yaşam mıdır?

    Yaşam nedir?

    Özgürlük parayla satın alınır mı?

    Alıyorlar işte…

    Oysa özgürlük…

    Beşinci senfoniyi dinlemektir. Notalar yüreğinin nağmeleri olur… Sevdiğinin gülüşü soğuk bir kış gününde hırka giydirir sırtına.

    Efendilerin onaylamasını beklemek niye?

    Çalışan demir ışıldarmış! Hadi canım sen de…

    Zincirlerim yoksa bir köle ahlakının belirtileri mi?

    “Bugünlerde çok çalışıyorsun kızım “ diyor müdürüm arkadaşıma!

    “Sayenizde efendim” diyerek yanıtlıyor başını eğerek!

    Haaha ha haaaa!

    Başka seçeneği var mı?

    Ama hoşnut yaşamından…

    Çünkü efendinin işine gelen iyi, işine gelmeyen kötüdür!

    Görmeyeceksin… Duymayacaksın… İyi insan olmak için…

    Öyleyse…

    Kafamda yok benim! Yüreğimde…

    Niye başkalarına göre yaşar insan!

    Red etmek, özgürlüğün kapılarını açar.

    Çünkü red etmek, sürü insanından kopuştur.

    Sürünün değerleriyle yaşayan insan, kendi değerlerini yaratamaz.

    Kimi kez, çevremdeki arkadaşlarım felsefeyle ilgilenmeme şöyle diyorlar:

    “Felsefe seminerlerine mi gidiyorsun. Ya boş ver felsefeyi. İşin mi yok senin …“

    İşte o an sadece gülümsüyorum.

    Nedense içimden bir şey demek gelmiyor…

    Aslında belki gözlerim yanıtlıyor…

    Ama onlar anlamıyorlar…

    Bana yine susmak düşüyor…

    Aynı ortamı solusak da…

    Aramızda metrelerce yükseklikte uzanan duvarlar var sanki…

    Ve… Elim hep o duvarların en dibinde…

    Omuzlarımdan aşağı düşüyor…

    Elim kopuyor…

    Elim can çekişiyor… Debeleniyor… Kanıyor… Tanrım! O eli uzanıp bedenime yapıştırmak hep bana düşüyor…

    Onlar anlamasa da beni…

    İçimde yollar çiziyorum mavi kanatlı turkuaz renkli yollar… Işıl ışıl… Ay gibi parlak… Geceye yıldızlar yüklüyorum.

    Sonra da eğilip…

    Yüzünü öpüyorum güneşin…


  13. #43
    Üye
    öyküekin Avatarı

    Gerçek Adı
    Öyküekin
    Üyelik Tarihi
    22.08-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    :)
    Mesaj
    4.994
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Yüreğim ve gözlerimde yıldızlar kaleminiz her daim yazsın ....

  14. #44
    Üye
    monalisa Avatarı

    Üyelik Tarihi
    15.04-2008
    Son Giriş
    14.01-2016
    Saat
    21:05
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    335
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Var olmanın kesin bir tanımı var mı? En azından benim açımdan mutlak bir tanımı yok. Kimi kez bir hüzün, kimi kez bir neşe, kimi kez bir acıda var olduğumu duyumsuyorum. Yani, insana ait ne varsa ordayım. Sözcüklerle istediğim gibi oynadığım, yaşamın esnek olduğu ama belirsiz olmadığı yerdeyim. Toplumsal ve bireysel sorunları ele alırken gerçekliğin tüm çıplaklığıyla parıldadığı dünyadayım. Öznelliğimi bir kenara bırakarak nesnel olanı anlatmak için gerçeklikle kucaklaştığım evrendeyim. Hani, kimileyin öfke, korku, sevinçlerim kuytuluklarda yakamı silkelemiyor değil! Kendi kendimi araştırırken insanı buluyorsam ve bu güçle yeniden… yeniden demir atıyorsam iç dünyamın merkezine… İnsana dokunduğum , insana karıştığım bir katmandayım… Uzaklardan ışıltılı yüzüyle insana koşup insana sarılıyorsa öykü, yabancılaşmanın kırıldığı atmosferdeyim… Öykü, iç dünyamın kapılarını sonuna kadar açıp özgürlüğe kanat çırpmak… Öykü, insanlık yürüyüşüne katılarak yağmur olup yağmak, sel olup akmak, güneş olup ısıtmak … Öykü, kulaklarıma fısıldananları tuzla buz etmek … Öykü, kimseye bağlı ya da bağımlı olmadan, engellenmeden, zorlanmadan koskoca bir dünyaya sığmak demek…

    Öykü, insanlarla doğal ilişki kurmaktır. Diğerlerinin, acılarına, sevinçlerine katılmaktır. Bu açıdan öykü yazmak, toplumsal ortaklığın bir ürünüdür.

    Öykü, karanlığı, tutsaklığı, adaletsizliği, eşitsizliği yok etme düşüncesinin eylem gücü kazanmasıdır.

    Öykü, insanı, doğayı, toplumu, evreni anlatarak insanın kendisiyle bütünleşmesidir. Çünkü, tüm evrenle ilgili olmak beni çoğaltıyor.


    Öykü, insanlığın sorunlarına kulak tıkamamaktır. Vercors’un dediği gibi, insanı insan yapan başkaldırmasıdır. Öykü, insanlık adına hep yeni bir şeyler söylemek, ezber bozmaktır.

    Öykü, insanı tanımak ve anlamaktır. Dünyadaki, çirkinlikleri, haksızlıkları değiştirip düzeltmek için çaba harcamaktır.

    Öykü, insan türüne katkı yapmaktır. İnsanın insan bilincine ulaşabilmesi için tür bilincine ulaşması gerekir önce. Biz, ateşi bulan, tekerliği bulan insana borçluyuz. İnsanın emeğinde tüm insanlığın sesini duyuyorum. Yazarın görevi, insanlığı yükseklere çıkarmak, aşkı, erdemi, acıma duygusunu, sevgiyi, dostluğu, cesareti, onuru, insana anlatarak insanlığa bir halka eklemektir. Bu halka, insanlık adına geleceği yaratacak olan direklerden biri olmalıdır.

    Öykü, bir olay, bir sorun, bir durum ya da bir düşünce olabilir. Öykü, sınırlanmamalı bana göre… Kimileyin ise, öykü, tüm bu öğelerin birbiri içine girmesidir. Ancak, yazar okura, nesnel gerçekliği anlatırken, o gerçekliğin perdesini örtmemeli, gerçekliği bütünlük içinde yansıtmalıdır.

    Öykü, yaşamın her kesiminden olabilir. Yazar, nesnel gerçekliği öznel bilincinin süzgecinden geçirerek yaşamın bir anını konu olarak seçebilir. Yazar, kimileyin bir haksızlığa tanık olur. Bu tanık olma durumu, konunun niteliğini belirler. Kimileyin, yazarın söyleyecekleri vardır topluma. Güzeli bulmak istiyordur yaşamda. Sanat, düşündürüp insan olma yönünde dönüştürmek ise insanı, insanın insanla yüzleştiği andır öykü…

    Yazmak, düşüncelerimizi, duygularımızı, tasarladıklarımızı ya da yaşadıklarımızı karşımızdakine aktarmaktır. Kısaca, öyküleme, sorunları, söylemek istediklerimizi, izlenimlerimizi ya da düşlerimizi bir olaya ya da duruma bağlayarak anlatmaktır. Bir konuyu yazmak için mutlaka yaşanmış olması gerekmiyor. Yazar, yaşanmamış bir olayı ya da durumu da kurgulayarak anlatabilir. Ancak, neyi, nasıl yazacağımızı belirlemek için iyi bir gözlemci olmak, nesnelerin ayırt eden özelliklerini görmemizi sağlayacaktır. Bakmak ile görmek arasında bir ayrım vardır. Kimileyin, çevremize bakarız. Ama görmeyiz. İnsan, bilincini geliştirerek görmeyi de öğrenebilir. Öykü, yaşantımızı zenginleştirmektir.

    Yazmak için yalnızca görmek ve nesneleri uzun uzun incelemek yeterli değildir. Yazar, üzerinde yazacağı konuyu iyi bilmeli, bilmiyorsa araştırma yapmalıdır.

    Bir öykünün kurgusunu yaparken konuyu bütünsellik içinde tasarlamalıyız. Eğer, belleğimizde öykünün iskeleti oluşmamışsa yönümüzü şaşırabiliriz. Böylece nedensel bağlar kopar. Öykü bütünselliğini yitirir. Kimileyin, yazarken öykünün planı belleğimizde tasarladığımız gibi gelişmeyebilir. Araya kimi çağrışımlar girebilir. Yazarken araya giren çağrışımların etkisiyle yaptığımız değişikler, eğer öyküdeki bütünselliği bozmuyorsa, belleğimizdeki kurguyu değiştirebiliriz. Belleğimizdeki tasarı bir amaç değil, araçtır.

    Öyküde amaç önemlidir. Niçin bir gözlemi, bilgiyi, olayı, durumu bir diğerine aktarmak istiyoruz? Birey olarak insanlarla etkileşim içindeysek, bir diğerine kanılarımızı, duygularımızı ya da düşüncelerimizi aktarmaktan daha doğal ne olabilir? Ancak, yazarın insanlığa katkı yapmak yanında insan bilincini de temizlemek gibi bir sorumluluğu vardır. Yazar, bu sorumluluğun bilincinde olmalı ve öznelliğinden sıyrılarak, nesnel bir tutumla hareket etmelidir. Edebiyatı para kazanmak için yapmamalı, insandan yana tavır almalı, gelecekte gerçekleşecek olan eşitlik, özgürlüğün kılavuzluğunu yapmalıdır.

    Öykü, eylem ve olguların birbirlerini etkilemesinden doğan bir anlatım biçimidir. Bir görüntüden diğerine geçiş öykünün başat özelliğidir. Öykü boyunca, değişim ve gelişmelerin zincirleme birbirini izlemesi, ortaya konulan izleğin çevresinde yoğunlaşmasıdır.

    Öyküde örge, neden-sonuç bakımından sıkı bir ilişki içinde olmalı ve anlamsal bütünlük sağlanmalıdır. Olayların nedenleri, kişiye göre değiştiği için bir öyküde karakterler önemlidir. Öykü karakterlerinin istençleri, tutkuları, duygu ve düşünceleri o öyküde olayların gelişimini de hazırlar. Öyküde kişiler, kendi karakterine göre konuşturulmalıdır. Bu, kişinin ideolojisine, kültürüne, yetiştiği çevreye, eğitimine ya da diğer eğilimlerine göre konuşması demektir. Bir karakteri oluşturmak demek, olayların karşısındaki tepkisiyle gösterileceği gibi, bireysel bir saplantı, özlemle de gösterilebilir. Böylece, o kişiyi davranış ve eylemleriyle tanırız. Yazarın çevresindeki insanları gözlemlemesi, davranışlarını çözümlemeye çalışması, o yazarın, karakter oluşturma yetisini geliştirebilir.

    Öyküde bir durumdan diğer bir duruma geçiş belli bir zaman dilimi ve mekan ekseninde olur. Yazar, ister klasik öykü anlayışına göre, öykünün akışını oluşturur. İsterse, dramatik öğeyi başlangıç olarak seçer, zamanın düzenini değiştirir.

    Dille düşünce arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu anlamda, Türkçe, Arapça, Farsça ve yabancı kökenli sözcüklerden arınmalıdır. Yazar, gerçekliği dille örtmemeli ve halkın anlayacağı yalın bir dille öykülerini yazmalıdır.


    Not: 14 Şubat 2010'da tarihinde kutlayacağımız dünya öykü günü için yazdığım yazıdır...

  15. #45
    Üye
    öyküekin Avatarı

    Gerçek Adı
    Öyküekin
    Üyelik Tarihi
    22.08-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    :)
    Mesaj
    4.994
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    Uzun zaman oldu soluksuz okumamıştım...Öykü yazmak roman yazmaktan daha zorludur...özellikle kesit hikayeleri için görmek gerekir..yazmanın ham maddesi yaşamdır...yazınızı okumak okurken yazının içine girebilmek çok güzeldi...




Sayfa 3 / 7 İlkİlk 1234567 SonSon