Toplam 3 mesajın 1-3 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    mimar Avatarı

    Üyelik Tarihi
    06.06-2003
    Son Giriş
    05.10-2007
    Saat
    10:36
    Yaşadığı Yer
    samsun
    Mesaj
    102
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    Anasayfa yazarları içerisinde bulunduğum bir sitede yayınlanan öykülerimi burada da paylaşmak istedim.

    YAĞMUR DAMLASI

    Birazdan güneş, gökyüzünü kızıla boyayacak. Anlayacaksın ki:
    Vakit yaklaşıyor.
    Kızıl, sarı renkler arasında bulutundan kopup; düşeceksin.
    -İşte özgürüm, diyeceksin; yağmur, özgürlüğün bir diğer adı bende.
    Bulutundan ayrılmak seni hiç üzmeyecek. Çünkü biliyorsun; kaderinde ayrılık var. Ve sen hazırsın terk etmeye.
    Yağmur yağacak... Düşeceksin... belki bir pencerenin camına çarpacaksın. Tam da o an da güneşin batışını izleyen bir çocuk, yavaş yavaş süzülen seni görünce, “yağmur yağıyor” diye çığlıklar atacak.
    Belki de yanılıyorum.
    Belki senin kaderinde, kilometrelerce süren bir yolculuktan sonra; bir genç kızın avuçlarına düşmek var. Biraz önce sahilde, yanındaki gence; “birazdan yağmur yağacak. Avuçlarımı açacağım. Anla ki avuçlarıma düşen damlaların sayısınca seviyorum seni.” Diyen bir kızın eline... Farzet ki düşeceksin.
    Ama senin hayallerinde “sonun” böyle değildi. Hiç istemedin; ne bir avuca düşmeyi ne de bir cama çarpmayı.
    Sen de tüm yağmur damlaları gibi, sonun toprak olsun istiyorsun. Bir kırmızı gülün yaprağına konsan... Toprağa düşsen... Can olsan...
    Hele de vakit akşam üzeriyken.
    Hele de şimdi.
    Gökyüzü kızıla boyanmışken... Kopsan bulutundan alev alev yanan bir kırmızı güle düşsen. Saklasan bir gülün gözyaşlarını.
    Vakit geldi. Ufuk, kızıla boyandı.
    Ve sen...
    Yağmur damlası...
    ayrılık vaktinin geldiğini biliyorsun. Adını özgürlük koyduğun yağmur başladı. Çığlıklar atma zamanı:
    -Özgürüm... “Yağmur” özgürlüğün bir diğer adı bende.
    Ve düşüyorsun. Kayıyorsun. Rüzgar, seni bir yandan öte yana savuruyor... Gökyüzünde dans eder gibisin. Yeryüzüne yaklaştıkça, kırmızı bir gül; alev alev yanan, düşlerinde büyüyor. Umut ediyorsun; yolculuğun o gülün yapraklarında son bulsa...
    Düşüyorsun...
    Ve kayboldun...
    Onlarca yağmur damlasının arasında artık seçilmiyorsun. Kim bilir belki bir pencerenin camına çarptın... Belki bir sevdalı genç kızın avuçlarına düştün... Ya da bir güle can oldun...

    Ya da...

  2. #2
    Üye
    mimar Avatarı

    Üyelik Tarihi
    06.06-2003
    Son Giriş
    05.10-2007
    Saat
    10:36
    Yaşadığı Yer
    samsun
    Mesaj
    102
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    YOLDA İKİ SERSERİ

    Sert bir dille:
    -İç karartıcısın, kapkaranlıksın, dedi yüreğim.
    Bu düşmanca çıkış karşısında kızmadı gece. Gülümsedi:
    -Sen kendine bak, diye karşılık verdi. Hüzünlere boğulmuşsun, sen benden de karasın.
    Gece yüreğime böyle söyleyince öğrendim ben; hüznün rengi siyahmış. Kaderde simsiyah hüzünlerimi, gecelerin karanlığıyla yarıştırmakta varmış.
    O geceydi. Hüzünlerim kadar karanlık... Yaşadığım bütün gecelerden farklı... Ansızın koluma yapışan yabancıya:
    -Sen de kimsin? Diye sormuştum.
    -Ben sevilenin bıraktığı boşluğu doldurmak için gelen’ im. Beni aşk her ayrılığın sonunda ağlayan yüreklere gönderir. Bana “sensizlik” diyebilirsin, demişti.
    O geceydi. Karanlığın acımasız çığlıklarını attığı sokaklarda, sensizlikle tanışmıştım. Aralarında anlaşmışlar gibi tüm sokak lambaları sönüktü. Zifiri karanlıkta önümü zar zor görüyordum. Nereye bastığımı bilmeye ihtiyacım da yoktu gerçi... Nereye gittiğimi bilmiyordum ki.
    Yoksa sana doğru muydu attığım her adım? Bir ara kendi kendime “neden çıktım bu saatte dışarıya?” diye sormuştum. Aynı an da susturdum düşüncelerimi, yanıt vermesine engel oldum. Belli ki saklamak istiyordum gecelerden, o saatte sokakta seni aradığımı.
    O geceydi... Karanlık sokakta sadece nereye gittiğini bilmeyen iki serseri yürüyordu. Biri bendim ve diğeri sensizlik. Peşimizde yalnızlık vardı. Yoksa bu yüzden mi kol kola, olabildiğince hızlı yürüyorduk. Sensizliğe bir ara; “yalnızlıktan mı kaçıyoruz,” dedim. Güldü... Zifiri karanlık bile yetmedi kahkahalarını örtmeye. “Aman sen de,” dedi sonra, “biz hep yalnızdık...”
    Düşündüm. Sahi hep yalnız mıydım? Yoksa sensizlik, hep yanı başımda mıydı?
    “Hayır!” diye bağırdım, olanca gücümle. Çığlığın karanlıkta kayboldu.
    “Hayır, ben hiç yalnız olmamıştım bu aşkta. Ta ki...”
    Ben konuştukça daha güçlü kahkahalar atıyordu sensizlik.
    “Ta ki...” dedi, “ne zamana kadar, hiç yalnız olmamıştın.”
    “O beni bırakıncaya kadar. Ve sonra sen geldin.”
    Öyle olmuştu... O geceydi. Senden kalan boşluğu, sensizlik doldurmuştu. Varlığında asla yanıma yanaşmamış olan yalnızlık, sırf bu yüzden takılmıştı peşime.
    “Senin yüzünden,” dedim. Öfkeyle, kinle. Sensizliğin karşısına geçip, “Bu yalnızlık, bu her şeyden beter, yanımda sen olduğun için peşime düştü. O seni istiyor. Git yalnızlığın kollarına at kendini. Beni rahat bırakın.”
    Hiç acıması yok muydu sensizliğin? Susmadı kahkahaları. Ne öfkeme aldırdı, ne kinime... Ne o bezgin duruşuma. Sokak ortasında yüreğimde hüzünlerim, yüzüne öylece kalakalışıma.
    -Bu kadar mı onursuzsun, dedim. Çek git diyorum, hala ne diye acımasız kahkahalarını karanlıklara savurup, yanımda duruyorsun?
    Sensizlik gülüyor, ben haykırıyorum.
    -Onursuz...
    -Onursuz...
    Gücüm tükeniyor. Susuyorum. Sözleriyle bir şamar atıyor yüzüme:
    -Onurlu olmak zorunda değilim. Hayatından çekip gitmemi istiyorsan, savurduğun her gözyaşında, geçmişte yaşadığın büyük aşkın bir parçasını bırak geceye.
    O geceydi.
    Yolda iki serseri. Biri bendim. Biri de sensizlik. Peşimizde yalnızlık. Hüzünlerimin arasından alıp çıkarttığım göz yaşlarımı damla damla savurdum karanlığa. Akıp giden göz yaşlarımın ardından bakakaldım.
    Bir geceydi... Göz yaşlarımın içinde karanlığa düştün. Hiç acımadan, öfkeyle bastım üzerine. Bir gölge gibi peşime takılan yalnızlığın kollarına verdim sensizliği.
    Bir sokak ortasında, çiğneyip geçtim üzerinden tüm yaşadıklarımızın. Koşarak girdim evime. Yalnızlığın ve sensizliğin yüzüne çarptım kapıyı.
    Yalnızlığın, sensizliğin ve tüm yaşananların.
    Bana bir tek unutmak kaldı.

    yasemin şengör

  3. #3
    Üye
    mimar Avatarı

    Üyelik Tarihi
    06.06-2003
    Son Giriş
    05.10-2007
    Saat
    10:36
    Yaşadığı Yer
    samsun
    Mesaj
    102
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    BEKLEYİŞ

    Köstekli saatin zincirini ani bir hareketle çekti. Saat dokuza yaklaşıyordu. “Şu sıralar gelir,” diye düşünürken bembeyaz saçlarını, sağ elinin parmaklarıyla geriye doğru taradı. Gür sakalları, bu seyrek saçlarla tam bir tezat oluşturuyordu.

    İri burnu, çıkık elmacık kemikleriyle keskin yüz hatları vardı. hafif çekik, mavi gözleri artık pek görmüyordu. Bu küçücük gözler, kahverengi, kalın çerçeveli gözlüğünü taktığında irileşiyordu.

    hafifçe kamburdu. Titreyen elleriyle bastonunu tutar, başını öne uzatarak ayaklarını yerde sürüye sürüye, yavaş adımlarla yürürdü.

    Ömrünün kırk yılını paylaştığı hayat arkadaşını kaybettiği gün, iki davetsiz misafir kapısına dayanmıştı.

    Biri özlem...

    Diğeri yalnızlık...

    İki sıkı dost olup, Afgan Dede’ nin yıllarını doldurdular.

    Yetmiş yıllık hayatından yanına kalan; çileli ömrünün iziymişçesine duran alnındaki derin çizgiler; bir de bu ikisi: düşman bir yalnızlık, dinmeyen bir özlem...

    Yüzünde yılların attığı derin çizgilerle;

    Bir garip...

    bir yalnız adamdı Afgan Dede.

    O gün alışık olduğundan erken kalkmıştı. İçinde tarifsiz bir heyecan, balkona çıktı. Korkuluğa sıkıca tutunup, sokağa bakarken karşıdaki dört katlı binadan, telaşlı adımlarla çıkmakta olan Nesrin Hanım’ ın gülücüğüne içten olmayan bir karşılık verdi. Gözleri sokağın caddeye açıldığı çizgiye kilitlendi. “Birazdan gelir,” diye düşünüyordu ki mavi şapkasıyla, büyük çantasından tanıdı onu.

    Mavi şapkalı adam, inadına yapar gibi, yavaş adımlarla kaldırımdan yürüyordu. Afgan Dede’ ye kalsa koşarak gelmeliydi...

    “Koşarak, bir çırpıda gel... Kapımı çal artık...”

    Yaşlı adam, ondan gözlerini ayırmadı. Yavaş adımlarla, kapısını çalmadan geçtiğinde “belki döner” diyerek bir süre ardından baktı.

    Sonra hayal kırıklığıyla içeriye girdi.

    Beş katlı apartmanların arasındaki, küçük bir ev ancak bu kadar aydınlık olabilirdi. Evin iç karartıcı, boğucu havası yetmezmiş gibi, bir de daha koltuğa oturur oturmaz onunla yüzyüze geldi. Odanın her yanında, acımasızca, "duvarlara bak, bomboşlar hala," diye çığlıklar atıyordu. En sonunda dayanamadı yaşlı adam, tehditkar bir edayla karşısındaki duvarı işaret ederek, "hepsini buraya asacağım. O zaman önce bu çığlıklarını kesecek sonra evimi terk edeceksin," dedi.

    Baktığı her yerde onu görüyordu. Onun yüzündendi bu çökmüş hali, bu boş vermişliği... Dile kolay on yılı aşkın süredir hayatındaydı. Evinin her bir köşesindeydi, yaşamının her bir anında... Üstelik kendi varlığının verdiği acı yetmezmiş gibi, bir de bu küçücük evde “özlemi” büyütüyordu... Bir yandan kendisi çoğalıyor bir yandan da özlemi besliyordu.

    Küçücük bir evde yaşadılar... hiç dost olamadılar. Yıllarca düşmanca gözlerle süzdüler birbirlerini.

    Bir tek geceleri ayrıydılar. Afgan Dede, hava kararınca karanlığın koynuna sığınıyordu, uyuyordu; uyumaya çalışıyordu. Uykusunda ona dokunmuyordu, ne özlem ve ne de o...

    Oysa gündüzleri evde vakit geçmiyordu. Hele de beklerken...

    Hele de bugün.

    Bastonunu alıp dışarıya çıktı, onu önüne katarak. Evin biraz ilerisindeki, parka kadar yanyana yürüdüler. Bir banka oturdular. Afgan Dede, etrafına bakındı ama görmedi kimseyi; ne sarmaş dolaş bir kızla erkeği ne kahkahalar atarak önünden geçen gençleri ne de bastonuyla zar zor yürüyen yaşlı kadını...

    Yalnız o küçüğü fark etti. İki üç yaşlarındaki şirin kız çocuğu, bebeğinin saçlarını tarayarak yürüyordu. Arada bir dönüp, annesine bakıyor, onu görünce, gülümseyerek yoluna devam ediyordu. En son kucağına aldığında daha gülümsemeyi bile bilmeyen Goncası da böyle olmalıydı. Nasıl büyümüştü, nasıl tatlıydı kim bilir...

    Yakında gülümseyecek evimin boş duvarlarında, diye düşündü. Çevresine bu defa görerek baktı; genciyle yaşlısıyla insanlar, banklar, ağaçlar ve bir de o. "Sen hiç bırakmayacak mısın peşimi?" dedi. Yanıt alamadı. "Belki bu akşam gelir," diyerek kalktı, "eğer gelirse, hiç görmeyecek seni gözlerim. Oniki yıl önce hayatıma girdiğin hızla çekip gideceksin... "

    Eve döner dönmez telefona sarılıp Bahar' ı aradı. Halini hatırını bile sormadan, "kızım ne zaman yolladın? Gelmedi hala," dedi. Bahar, "Offf babacığım, bu sıralar çok yoğunum, unutmuşum. Ama bak söz yarın göndereceğim, iki gün sonra orada olur. Kusura bakma olur mu?" diye yanıt verdi.

    "Önemli değil," diyerek telefonu kapattı Afgan Dede.

    Bütün gece sessiz, hareketsiz oturdu.

    Postacı, Goncasının iki yaşındaki fotoğraflarıyla dolu zarfı fırlatıp gözden kaybolurken de hareketsizdi.

    Afgan Dede, bir daha uyanmamak üzere gözlerini kapattığında, on yılı aşkın zamandır yaşamına ortak ettiği, küçücük bir evde yıllarca dost olamadığı yalnızlığını ve onun büyüttüğü özlemi de yanında götürdü.

    Yasemin Şengör