Evvelki hafta Ramazan Ayı’ın son günleriydi… Telefon çaldı. „Müslüman-Türk bir hastamız var, kimseyi bulamadık. Ailecek camiye gitmek istiyorlarmış. Bu yüzden ısrarla hemşire göndermemizi rica ettiler. Siz gitmek ister misiniz?“ diyordu bana iş yerinden Alman kadın. Fazla düşünmeden „Madem Müslüman aile çok rica etti, olur.“ dedim.

Hem sevaba da girmiş olurum diye düşündüm.

Akşama doğru, iftar vakti yaklaşırken, hiç tanımadığım Müslüman ailenin zilini çaldım. Annesi ve 17 yaşındaki hasta oğlu (İsmini Ali koyayım) beni kapıda karşıladılar. Ali tekerlekli sandalyede oturuyor hep.

Ailenin diğer fertleriyle de tanıştım, sağlıklı yetişkin çocukları da var. Ailenin memleketini çok merak ediyorsunuz, biliyorum. Hangi memleketten olduklarını tanınmamaları için yazmayacağım, ama Karadeniz-Bölgesi’nden olduklarını söyleyebilirim. Bana, evde işim gereği lazım olan her şeyin yerini gösterdiler.

Ailesiyle birlikte iftar yaptık, sonra hepsi Teravih-Namazını kılmak için camiye gittiler.

Ben Ali’yle birlikte evde kaldım.

Ali hem zihinsel, hem bedensel özürlü, çeşitli hastalıkları var. Almanya’daki kanunlar gereği kimseye bilgi aktaramam, hem aileden izin de almadım. Bu yüzden hastalık detaylarını yazamayacağım.

Ali 17 yaşında ama, en fazla 10 yaşında görünüyor, uzuvları da çok cılız kalmış. Gözleri iyi göremiyor, nefes alırken zorluk çekiyor, yürüyemiyor. Sadece tekerlekli sandalyesiyle evde dolanabiliyor. Özürlü öğrencileri almaya gelen servis aracıyla okula bile gidiyor. Öğrenebildiği, anlayabildiği ve yapabildiği şeyler çok kısıtlı ama… Okula giderken anne-babası Ali’yi merdivenlerden aşağıya taşıyormuş.

Ali çoğunlukla gülümsüyor, sorulan sorulara sadece bir kelime ile cevap verebiliyor. “Evet, hayır, güzel, çok güzel, anne, baba”…

Boğazındaki delikte trakeal-kanül takılı, suni solunum cihazına bağlanıyor oradan…tekerlekli sandalyede otururken bile, vücudu hastalığı nedeniyle C-harfi şeklinde kalıyor, kemik yapısının formu tamamen bozuk. Kollarını ve bacaklarını kısıtlı olarak kaldırabiliyor veya gerebiliyor. Parmakları spastik, ellerini kısıtlı kullanabiliyor, sadece bardağını ve kalın diş fırçasını tutabiliyor. Yemeğini kendisi yiyemiyor.

“Ali, seninle Almanca mı yoksa Türkçe mi konuşayım?” diye sordum.

“Tukce” dedi. Kelimeleri iyi telaffuz edemiyor. Ama Almanca da anlıyormuş.

Sürekli “Baba yok, anne var” (Yani babası şu an evde yok) gibi kısa mesajlar vererek, annesinden-babasından-ailesinden bahsediyor bana.

“Tukiye dede va” (Türkiye’de dedem var) diyor gülümseyerek. Hayatında sadece ailesi var, başka hiç kimsesi yok. Ailesinden başka merak ettiği, ilgilendiği bir şey de yok.

Ailenin son 20 senesi çok sıkıntılı geçmiş ve üzerine büyük bir dram daha eklenmiş geçen sene… Uzun süredir Türkiye’ye gidememişler. Kendi ailelerinin geçimini sağlayabilecek kadar gelir getiren bir iş yerleri var, evleri de kendilerine ait. Evlerinde çok sade ve eskimiş eşyalar var.

Ali’nin odasına geçtim, ona kısa bir hikaye okudum. Hikayeden hiçbir şey anlamadı. Sohbet ederken kısa cümle kurmam ve tane tane konuşmam gerekiyor hep. Elleriyle yapabildikleri kısıtlı olduğundan, birlikte yapabileceğimiz şeyler de çok kısıtlı. Ali genelde Türk-Müzikleri dinliyor veya Türk-Filmleri izliyor. Ben de ona sevdiği bir parçayı açtım. Tarkan’dan “Şıkıdım”. Müzik çalarken Ali parmaklarıyla dizine vurarak tempo tutuyor ve aynı müzikleri tekrar tekrar dinliyor hep. Okul hemşiresiyle veya ailesiyle gezmeye de çıkıyormuş her gün.

Ailesi camiye gittiğinde Ali’yi suni solunum cihazına bağladım, gözlerini yumdu ve uykuya daldı hemen. Parmağına pulse-oksimetreyi[1] taktım, verileri dosyasına yazdım. Gece boyu böyle devam ettim.

Ali hiç kimseyi üzmüyor, hep mutluluk saçıyor etrafına. Kimseye eliyle-diliyle-tavırlarıyla zarar vermiyor. Melek gibi uyuyor yatağında…

Ailesiyle sahur yaptıktan birkaç saat sonra oradan ayrıldım.

Almanya’da tembel gezinen, eğitimini önemsemeyen, etrafına saldıran, insanlara zarar veren her Türk erkeği/genci böyle insanlarla tanışmalı ve sağlığının kıymetini bilmeli diye düşünüyorum.

ALMANYA’DAKI TEMBEL, EĞİTİMSİZ VE ŞIMARIK ERKEKLERİ ÖZÜRLÜLERİN YANINA GÖTÜRDÜLER…

(Bunların çoğu genç Türk-Kürt-Arap erkekleriydi.)

Bir-iki sene evvel Berlin’de bir grup genç erkek ile böyle bir proje yapılmıştı. İçlerinde birçok Müslüman-Türk erkeğin bulunduğu cahil-şımarık-disiplinsiz-tembel gençleri, zihinsel ve bedensel özürlülerin yanına götürdüler. Bu gençler bütün gün hasta ve özürlülerle ilgilendikten sonra, hayatlarının-sağlıklarının değerini daha iyi anladıklarını söylemişlerdi televizyonda. Sonraki gidişatları nasıl oldu, bilmiyorum…

ÖZÜRLÜ VE ENGELLİ YARATILMANIN HİKMETİ

Soru

Özürlü-engelli kişinin ve ailesinin imtihanı çok çetin bir imtihan… Allah’ın özürlü insanlar yaratmasının hikmeti ne olabilir?

Cevap:

„Bir çocuğun özürlü yaratılması ve ergen olmadan ölmesi Allah’ın merhametinin tâ kendisi olmadığını kim söyleyebilir? Ya o çocuk sağlıklı olsaydı, büyüse ve güçlenseydi, gençliği ve güçlülüğü onu şımartsa Allah’a isyan ettirseydi, ebediyyen cehenneme yuvarlansaydı daha mı iyi olurdu?

KİMİN HAKKINDA NEYİN HAYIRLI OLACAĞINI KİMSE BİLEMEZ

Özürlü ve engelli olmak mı? Sağlıklı ve sağlam olmak mı? Bu kısa imtihan dünyasında kim hangi halde bulunuyorsa o haline şükretmelidir. İmtihan zaten böyle kazanılır.

“Biz sizi bir şeyle: Ya korku ile, ya açlıkla, ya mallarınızı ve canlarınızı eksiltmek ve telef etmekle imtihan etmekteyiz. Sabredenleri müjdele!”(1) “Biz, sizi hayır ve şerle imtihan etmekteyiz.”(2) “Hanginizin daha güzel iş yapacağınızı tesbit için Allah, ölümü ve hayatı yaratmıştır.”(3)

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki biz ya hayır, ya da şerle, ya zenginlik, ya da fakirlikle, ya sağlık, ya da hastalıkla, ya özürlü ve engellilikle, ya da özürsüz ve engelsizlikle imtihan olunmaktayız.

Fakir, hasta, özürlü ve engelli kardeşlerimiz unutmasınlar ki…

…belanın en büyüğü, imtihanın en ağırı Peygamberlerin ve onların arkasından gidenlerin başına gelmiştir. Ama onlar hallerinden şikâyet etmemişlerdir. Çünkü onlar dünyanın fani ve olayların dizgininin Allah’ın elinde olduğunu biliyorlar, başlarına gelen musibetin altında rahmetin ve cennetin saklı olduğuna yürekten inanıyorlardı.

Bu dünyadaki özürlüler ve engelliler, eğer güçleri yettiği kadarıyla amelleri, sabırları ve şükürleri varsa ahirette ebediyen sefa süreceklerdir. Bunlar bir açıdan özürsüz ve engelsizlerden kârlıdırlar. Çünkü bu dünyada özürsüz ve engelsiz olanların bir çoğu, ahret açısından özürlü ve engelliler kadar garantide değillerdir.

Hele birde özürsüz ve engelsiz olanların eğer imanları, amelleri, şükürleri ve duaları yoksa, ahirette ebediyen cefa ve ceza çekeceklerdir. Sağlık ve servet öbür dünyada başlarına bela olacaktır. Burada sağlık ve servetleriyle işledikleri günahlar, ahirette ebedî acılar ve hastalıklar olarak onları kıvrandıracaktır.

Şimdi soralım: Bu birkaç günlük dünyada özürlü olduğu halde imanlı ve şükürlü olup ebedî hayatta cennetlik olmak mı, yoksa özürsüz olduğu halde imansız ve şükürsüz olup ebedî hayatta cehennemlik olmak mı daha iyidir?

Özürlü olmanın işte böyle güzel bir yönü ve avantajı vardır.

Çocukların sakat olarak dünyaya gelmesini zulüm görüp Allah’ı suçlamak, en büyük zulümdür, haksızlıktır. Hayrı da, şerri de yaratan Allah’tır.

Çocukların özürlü ve engelli olmasına dış etkenler de sebep olabilir: Sigara-içki…

Eğer bu etkenler içinde ana-baba varsa, eğer anne-babanın içtikleri sigara ve aldıkları alkol yüzünden çocuklar özürlü ve engelli olarak dünyaya gelirlerse, onların öyle yaratılmasına sebep olanlar, eğer tevbe etmez ve kendilerini affettirme çabası içine girmezlerse bunun cezasını çok ağır çekeceklerdir. Hem bu dünyada, hem de ahirette.

Bazen de anne-baba masum oldukları halde çocukları özürlü ve engelli olarak dünyaya gelebilir. Bu durum ana-babanın derecelerini yükseltmek, o aileyi, çocuklarıyla beraber toptan cennete yollamak için Allah’tan gönderilmiş bir vesile olabilir.

Ama özürlü ve engelli çocuklara gelince, bu hal, o çocuklar için ceza değil, onları cennete götüren bir araç ve cennet ehlinden daha üstün derecelere kavuşturan bir miraç ve asansör olarak değerlendirilmelidir.

ENGELLİLER VE BAKIMCILARININ MÜKAFATLARI

Bu dünyada sakat olup sabır gösterenlere ve engellilerin sabırlı bakımcılarına Allah, cennette, dünyada iken sağlam olanlardan daha büyük mükâfat ve mülk verecektir.

Bu sözlerimizden, hiç kimse, İslam’ın sağlıksız hayatı ve fakirliği teşvik ettiğini anlamasın. Bu sözlerimizle biz, sağlıklı ve zengin olup ta imtihanı kazanmanın zorluğuna ve kazananların azlığına dikkat çekmek istiyoruz. Zengin, sağlıklı, genç, güzel, yüksek makamda ve rütbeli olup ta şımarmadan ve hava atmadan yaşayan kaç tane adam gösterebilirsiniz? Alçak gönüllü, Allah yolunda, Allah’ın dinine kendini adamış insan olarak yaşamak kolay mı? Nice insanlar ellerindeki nimetler yüzünden imtihanı kaybetmektedirler.

Mevlana’nın şu sözü, bu dünyada imtihana maruz kalanlara ne güzel derstir:

"Üzülme. Bir yandan korku, bir yandan ümidin varsa iki kanatlı olursun, Tek kanatla uçulmaz zaten. Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil, Kilimin tozunu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Niye kederlenirsin? Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmak dileyen taş, ezilmeyi yontulmayı göze almalıdır."

“Bazı nimetler vardır ki, o nimetlere sahip olmamak en büyük nimettir.” Hazreti Ali (r.a.)

Yazının orijinal halini Risalehaber’de okuyabilirsiniz…

Ben bu yazıya konuya uygun olan önemli yerlerini kopyaladim: RiSALE HABER [ Yazar : Hekimoğlu İSMAİL ]

BÜLUĞ ÇAĞINA ERMEDEN ÖLEN ÇOCUKLARIN DURUMU

ALLAH’I YARGILAMAYA KİMSENİN HAKKI YOK

DİPNOTLAR:

1-Bakara, 2 / 155

2-Enbiya, 21 / 35

3-Mülk, 67 / 2

4-Müslim, Kader, 34; İbn Mace, Zühd, 4168

5-Ahmed, Müsned,4/197,202 Hakim,Müstedrek, 2/2,236 7- Nisa, 4 / 70

6-İbn Kesir, c. 4, s. 397

Kaynak : Haber 7