Ağustos 2003'te engelli olduğu için bir şirkete alınan R.A., 1 yıl çalıştığı firmaya 'işyerinde düştüm ve sakatlandım' iddiasıyla 2005'te tazminat davası açtı. İşveren, davalının 3 yaşında geçirdiği bir kazadan ötürü askere bile alınmadığını belgeleriyle ispat etti. Ancak Yargıtay, işvereni 70 bin lira tazminata mahkûm etti. Sonuç: Yargıdaki tıkanmışlıktan iş dünyası da payına düşeni alıyor.

Masama bir dosya getirdiler. Bir işçinin, emekli olduktan bir yıl sonra işverenine 'bu işyerinde düştüm ve sakat kaldım' gerekçesiyle dava açmasını içeriyor. Bakırköy 2. İş Mahkemesi'nde görülen davanın dosya numarası 2004/2546 E. İsteyene şirketin adını da verebilirim ama karardaki ilginçlikler bu bilgiden daha önemli. Davanın özü, yargının geldiği içler acısı durumu göstermesi açısından manidar. Yargı reformuna direnen ya da böyle gelmiş böyle gitmeli diyenlerin tartışmalara bir de bu gözle bakmasında fayda var.

Gelelim davanın serencamına: Ağustos 2003'te şirkette (davalı) güvenlikçi olarak çalışan R.A., şirket içinde yürürken düşüyor. Kazada herhangi bir sakatlanma olmuyor. Zaten işçi bir yıl daha çalışıyor ve Eylül 2004'te emekli oluyor. Nasıl oluyorsa Ağustos 2005'te eski patronunu mahkemeye vermek aklına geliyor. İki yıl önceki kazada sakatlandığı iddiasıyla dava açıyor. İşveren, sakatlığın düşme esnasında yaşanmadığını, davacının 1980 yılında dahi sakat olduğu için askere alınmadığını belgeleri ile ortaya koyuyor. Nasıl mı? Söz konusu sakatlığın '3 yaşında sol dizinin çıkmasıyla meydana gelen ağır hasar ile oluştuğu' askeriyenin 1980 yılında verdiği terhis belgesi ile mahkemeye sunuluyor. Buraya kadar problem yok aslında. Taraflar kendilerini savunuyor.

Asıl tuhaf durum bundan sonra başlıyor. Bu belgeleri alan mahkeme işçinin 2004 yılında işyerinde düşmesi sonucu sakatlandığına hükmediyor ve işvereni 70 bin lira tazminata mahkûm ediyor. Bir anlamda, askerliğe elverişli olmadığına dair yıllar önce verilen çürük raporu işçi için fabrikadaki kazada sakatlandığının delili haline geliyor. İş yükünden olacak ki mahkeme üzerindeki tarihe bile bakmadan dosyadaki raporu 'sakatlandığının ispatı' diye yorumluyor. İşveren de kararı 'fahiş hatalı' olarak niteliyor ve temyize gidiyor. İşin daha ilginci Yargıtay da aynı hataya imza atıyor. Tozlu raflarda bekleyen 1,5 milyon dosyanın içinden dava dosyası son sürat alınıyor ve alt mahkemenin kararının doğru olduğu karara bağlanıyor. İşveren bunun üzerine işçiye tazminatı ödüyor. Komiklikler bununla da sınırlı değil. Sakatlandığı için tazminata hak kazanan işçi söz konusu fabrikada hangi kontenjandan istihdam edilmiş peki? Sakın şaşırmayın ama R.A., bedensel engeli olduğu için pozitif ayrımcılık ile işe alınmış! Elinde böyle bir sakatlık raporu olmasa nasıl engelli kadrosundan işbaşı yapabilirdi? Şimdi kendinizi işverenin yerine koyun. Engelli bir çalışanınız 'burada sakatlandım' diyerek dava açsa ve haklı bulunsa tepkiniz ne olurdu? Bu hukuk cinayeti karşısında 600 kişiye istihdam sağlayan şirketin sahibi ise tam bir çaresizlik içinde. Bu fahiş hataya Yargıtay da ortak olmuşsa hakkını nasıl arayacağını merak ediyor. İç hukuk yolları bu şekilde tükendi. Ama o, konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürmeyi düşünmüyor. Çünkü, "Ülkemi AB'de yeni bir mahkûmiyete çarptırmak istemiyorum. Hukuktan anlayan herkes şunda müttefik: AİHM bu kararı yüzde 200 bozacaktır." diyor. Adalet herkese lazım. Yarın aynı şekilde bir işçinin mağdur edilmeyeceğinin garantisini kim verebilir? Elbette ki bağımsız yargı hepimizin üzerine titremesi gereken bir kavram. Ancak yargının işini yaparken titiz olması ve bu kadar komik kararlara imza atmamasını beklemek işçinin, işverenin, hasılı hepimizin en tabii hakkı değil mi?

Zaman