TEKSAN İnovatif Medikal Ürünler İstanbul, Antalya, Bursa ve Antalya'da
View RSS Feed

erkan1983

Risale-i Nur ile ilgili bir yazı

Değer Biç
(Her meseleye hakikat noktasında bakar. Her hadisenin hakikatini bizlere ders verir. Bu açıdan Risâle-i Nur’un bir benzeri yoktur.)
Dikkat çekici olduğu kadar, düşündürücü. Sizler bu sözleri ve bu güçteki bir rehberin olduğunu, bir yerden hatırlıyorsunuz biliyorum. Allah bizlere gönderdiği Kur’an için, bu özelliklerden bahseder ve eşi benzeri yoktur diyerek, hadi bir benzerini getirsinler bakalım, diye de bizleri uyarıyordu ayetinde, hatırladınız değil mi?
Ayrıca yüzlerce yıldır gelip geçen, onca âlimlerin yazdığı eserleri düşünün isterseniz bir de. Bizler hiç birisine, yukarıdaki payeyi, onuru vermedik. Çünkü beşerdir, her zaman şaşabilir diyerek, temkinli yaklaştık. Doğrulukları konusunda, Kur’an dan referans, yardım aldık.
Demek ki bazı din kardeşlerimiz, tıpkı Kur’an gibi eşi benzeri olmayan kitaplar olduğuna da inanıyorlar. Tabi bu herkesin kendi seçimidir, kimse buna müdahale edemez. Çünkü her beşer, kendi imtihanından sorumlu tutulacaktır.
Yazıda Risale-i Nurdan bir bölüm verilmiş. Yukarıdaki sözlerden yola çıkarsak, bu kitapların her hadisenin hakikatin den ders alınır dediğine göre, bakalım örnek verilen konudan bizler nasıl bir ders alacağız, hep birlikte bu örnek üzerinde, Kur’an ı rehber alarak, onun ışığında düşünelim. Bakın verilen bölümde neler yazıyor.
(Said-i Nursî Hazretleri önce lise mektebinde okuyan talebelerin durumunu nazara verir.
Bir zaman, Eskişehir hapishanesinin penceresinde bir cumhuriyet bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki: O elli-altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar. Katî müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: ‘Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.’
“Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil.)
Ne dersiniz, bu sözlerden nasıl bir ders aldınız? Peygamberimiz bile böyle sözler söylememiş, bu tür örnekler vermemiştir. Çünkü böyle sözlerin söylenmesine, Rabbimiz asla izin vermezdi de ondan.
Geleceği görmek, bilmek yalnız Allah a mahsustur. Hepimiz hayal kurarız, hatta rüyalar görürüz, geçmiş ya da gelecek için. Ama hiç birisi için bunlar hayal ya da rüya değil, HAKİKATTIR DEMEYİZ. Peygamberimiz Gaybı bilmem ben, gelecekten haber veremem, yani bende sizler gibi beşerim, demiyor mu Kur’an da?
Avluda oynayan genç kızların, geleceğini gördüğünü söyleyip, olacakları kesin doğru, hakikattir, hayal değildir diyerek anlatması, bizlerin nefsini, duygularını belki çok etkilemiş olabilir.
Ya aklımızı, mantığımızı ve Kur’an gerçekleri ile yoğurduğumuzda, bu bilgileri Kur’an süzgecinden geçirdiğimizde, bizleri nasıl etkiledi? Tabi Kur’an dan haberdar isek, bu son soruma cevap verebilirsiniz. Ya Kur’an dan çok fazla haberimiz yok da, onu anlamadan okuyan bir toplumsak. Bunu düşünmek bile istemiyorum.
Risaleleri okuyan kardeşlerimiz çok iyi bilir, bu kitaplarda Kur’an`ın hiç bahsetmediği, birçok olaylar anlatılır. Bu bilgilerin kendisinin kalbine, Allah tarafından indirildiği yazılıdır. Hatta kıyamet ile ilgili Kur’an`ın söz etmediği, birçok bilgilerde yazar.
Allah Araf 33. ayetinde, hakkında hiçbir delil indirmediğim bir şeyi, konuşmanızı HARAM kılıyorum dediği halde, bizler bu kitaplarda yazan, Rabbin bilgi vermediği, onca bilgiye inanmakta bir kusur görmüyoruz.
Lütfen üzerinde dikkatle düşünelim ki, azabın takipçisi olmayalım. Allah bizlerin, Kur’an`ın açıklamadığı konularda konuşmamızı HARAM kılıyorsa, bizler bu ayetlerden habersiz, bu derece büyük hataları yapıyorsak, sizce bizler HARAMI her gün, tıka basa yiyenlerden olmuyor muyuz?
Kıyamet konusunda peygamberimize, onca sorular soranlara karşı Araf 187. ayetinde, Rabbimiz ne diyordu hatırlayalım.
Araf 187. Sen onu, iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: “O’na ilişkin bilgi Allah katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.
Düşünebiliyor musunuz, Allah elçisine bile onca bilgileri söylemediği ve tam tersine, De ki onlara diye başlayan birçok ayetinde, gaybı, geleceği bilmem ben, sizlere ne faydam dokunur ne zararım, ayetleri ne yazık ki hatırlanmıyor.
Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum, bana vahye dilenden başkasına uymam ve ben açıkça uyaran bir elçiden başkası değilim, sözlerini sanırım görmezden gelen, üstünü örten bizler, dersimizi alamadığımız anlaşılıyor.
Sizlere yukarıdaki konu ile ilgili, Kur’an`dan tek bir ayeti hatırlatmak istiyorum. Bu ayete iman eden bizler, ACABA GAİPTEN BİLGİLER VERENLERE NASIL YAKLAŞMALIYIZ, sanırım konu daha iyi anlaşılacaktır.
Ali imran 179: Allah, müminleri şu üzerinde bulunduğunuz halde bırakmayacaktır. Sonuçta pisi temizden ayıracaktır. Allah sizi gaybı bilir duruma da getirmeyecektir. Şu var ki Allah, resullerinden dilediğini seçer. O halde Allah’a ve resullerine inanın. Eğer inanır, korunursanız sizin için büyük bir ödül vardır.
Rahman kullarını, gaybı bilir duruma getirmeyeceğini apaçık söylediği, Yunus suresi 20 ayetinde de, Gayb Allah ın tekelindedir dediği halde, bizlere Kur’an ın hiç bahsetmediği, gaybi bilgileri anlatarak dikkatimizi çekenlere karşı, nasıl davranmamız gerektiğini, sanırım daha iyi anladık.
Allah yalnız seçtiği resullerinden, dilediğini seçip bu bilgileri vereceğini söylüyorsa, bizlere düşen Rabbin uyarılarına kulak vermek olmalıdır. Kur’an`ın açıkladığı gaybi bilgiler dışında söylenenlere inanırsak, Rahmandan uzaklaşacağımız gibi, mahşer günü Allah`a iftira attığımız için, yüzlerimizin de, kapkara olacağını unutmayalım.
Herkes kendi imtihanını yaşıyor. Kimin doğru yolda olduğunu, yalnız Rabbimiz bilir. Amacımız kişileri küçük düşürmek, ya da kötülemek asla değildir. Amacımız Allah`ın en doğru yolunu bulmak, O yolda yürümek ve din kardeşlerini Kur’an`a davet etmektir.
Çok önemsediğim bir konuyu da, sizlerin düşüncelerinize sunmak istiyorum.
Said-i Nursi ye verilen bir unvan vardır, hatırlarsınız ona BEDİÜZZAMAN derler. Peki, bu unvanın anlamı nedir?
Bedi kelimesi “benzersiz, eşsiz” demektir. Bediüzzaman da zamanın benzersizi anlamına gelir. Bir başka deyişle zamanın harikası, kimseye benzemeyen, asrın mükemmel insanı demektir. Bu payeyi verdiğiniz kişinin de, hatasız bir insan olması gerekir. Acaba hatasız, günahsız insan olur mu?
BU UNVAN, TARİH BOYUNCA HİÇ KİMSEYE, PEYGAMBERLER DÂHİL VERİLMEMİŞ VE BU UNVANLA HİÇ KİMSE, HİÇ BİR ÂLİM ANILMAMIŞTIR, SAİD-İ NURSİ HARİÇ. PEKİ, SİZCE BU NORMAL Mİ?
Peygamberimiz bile, ben de sizler gibi bir beşerim, sizlerden bir farkım yok. Gaybı bilmem ben, sizlere ne zararım dokunur, ne de fayda sağlarım sözleri ile bu unvan karşılaştırıldığında, acaba sizlerin kafasında, nasıl bir düşünce hâsıl oldu?
Düşünebiliyor musunuz bırakın peygamberleri, peygamberimizin en yakınlarına ashabına ve daha sonra yaşamış onlarca din âlimlerine bile verilmeyen bir unvanın verilmesi, dikkat çekici ve düşündürücü değil mi sizce?
Yorum ve karar sizlerin. Bu fani Dünyada, nefsimizin esiri olmuş, Allah`ın önerdiği gibi düşünmeden, bir değer üretmeden, imtihan olduğumuz bilincinden çok uzak, edindiğimiz velilerin ardına takılmış, yaşayıp gidiyoruz.
Şunu sakın unutmayalım, kıyamet günü o kadar yakın ki hepimize. Hem de bir nefes alışı kadar yakın. Ama bunun farkında bile değiliz. Geri dönüşü olmayan yola girdiğimizde, pişman olmak istemiyorsak, emin olmadığımız kitaplara değil, EN EMİN FURKAN’A sarılmalıyız.
Allah verdiği örnek ayetinde, mahşer günü bir kısım Müslümanın, edindikleri velilerin onları saptırdığını anladıklarında, yapacakları acı feryadı, o çetin gün yaşamak istemeyenler, lütfen çok ama çok düşünmelidirler. Din kardeşlerime hatırlatırım.
Dilerim Rabbimden kula kulluk etmeyen, Allah`tan başka veli edinmeyip, Kur’andan başka rehberi olmayan, Rabbin halis kullarından oluruz.
(Haluk GÜMÜŞTABAK)
Etiketler: Boş Etiket Ekle / Değiştir
Ana Sayfa Bölümleri
Diğer

Yorum

  1. mufto 27 Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    Erkan kardeşim yersiz bir yazı kopyala yapıştır yöntemi ile paylaşmışsın ama işte dediğim gibi "boş"a

    1--Oncelikle hakikat kelimesinin manasına bakalım
    Hakikat Mana olarak
    1.
    bir işin doğrusu, gerçek.
    2.gerçeklik. manalarina geliyor.

    Her meseleye hakikat noktasında bakar. Her hadisenin hakikatini bizlere ders verir. Bu açıdan Risalei nurun bir benzeri yoktur. Demişsin bu çok normal birsey.


    Bir meselenin gerçek yönünü bize gösteriyor bu normal bir şey değil mi sence?
    Eşibenzeri olmama meselesi de çok doğal

    Bir genç kardeşimiz kendi bilgi birikimi ile günümüzde bir kitap yazıp satıyor ona bakarsan onun da bir eşi ve benzeri yok ?

    Haklısın kuranın eşi benzeri yoktur. Ama burada said Nursi Bediüzzaman kuran ile kiyasliyor mu kitaplarını Hayır...!

    2-Ayrıca yüzlerce yıldır gelip geçen, onca âlimlerin yazdığı eserleri düşünün isterseniz bir de. Bizler hiç birisine, yukarıdaki payeyi, onuru vermedik. Çünkü beşerdir, her zaman şaşabilir diyerek, temkinli yaklaştık. Doğrulukları konusunda, Kuran dan referans, yardım aldık. Demişsin.

    1948 - Afyon Ağır Ceza Mahkemesinde savcının iddianamesinde Risale-i Nurla ilgili olarak Kuran'ı Kerime adeta bir nazîre (benzetme) iddiasına karşı Bediüzzaman Bin defa hâşâ! Risale-i Nur, Kurani Kerimin bir tefsiridir. demiştir.

    Demkki said Nursi de Kurani referans almış...

    Her tefsir, tefsir edene ait olduğuna göre, Risale-i Nurun da Said Nursiye ait olması gerekmez mi?
    Said Nursi nasıl olur da kendi yazdığı tefsir için, 'O benim değil, Kurani Kerimin malıdır.' Diyor ...

    Ve ekliyor

    Üstad Bediüzzaman Risalei Nur, Kuranın çok kuvvetli hakiki bir tefsiridir der, bazı kimseler bunun ne manaya geldiğini bilmediklerinden, Üstad, şöyle bir açıklama yapma ihtiyacı hisseder: Tefsir iki kısımdır: Birisi, malum tefsirlerdir ki Kurani Kerim'in ibaresini, kelime ve cümlelerinin manalarını beyan, izah ve ispat ederler. İkinci kısım tefsir ise Kurani kerimın imanî hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan, ispat ve izah ederler. Bu kısmın pek çok ehemmiyeti var. Zahir malum tefsirler, bu kısmı bazen mücmel (çok kısa) bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannit feylesofları susturan bir manevî tefsirdir
    (Şualar, s. 434)

    3---verdiğin liseli orengine gelince...

    Sen şimdi devamli içki içen esrar eroin içen birini görsen ve bunu 3 5 sene böyle devam ettiğini görsen demez misin kendi kendine bunun sonu belli bu böyle gider ve ölür? "kakikattir bu yani gercektir" Ki liseli örneğinde kelimeleri tam olarak almamış (Haluk gumustabak) beyefendi.

    Evet gördüm bu hayal değil gerçektir. Den devam edelim

    Evet, gördüğüm hakikattir, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisâtı sinema ile hâl-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbâl hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahatin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşrû keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı... bak şimdi tamamlandı.

    4--kardeşim burada kıyameten bahsetmiş demişsin İlmi bir dal olan
    Cifir ve ebced ipmi vardir bilmem duydun mu?. Allahın gelecek ve geçmişle ilgili koyduğu bazı sırların anlaşılması ve şifrelerin çözülmesi için kullanılmaktadır.Fakat bunlar gaybı bilmek değildir. Sadece okumasını bilmektir. Çince bir yazıyı bilmeyen birisi resme bakıyorum zanneder. Halbuki bu dili bilenler çok manalar anlayacaktır.
    Bu ilme göre
    Bazı âyet hesaplamaları soyledir
    Kuranda geçen "beldetüün tayyibetün" ifadesidir. Bu ifade ebced ilmiyle hesab edilince İstanbulun fetih tarihi çıkmaktadır. Ne acayip değil mi ?
    PEYGAMBER Efendimiz aleyhissalâtu vesselâm birgün istanbul fethedilecek ve o fetheden komutan ne güzel konutandir diyor. Bunu sence nasıl söylemiş olabilir gaybı bildi mi sence yoksa bildirildimi ?
    Senin söylediğim said Nursi nin kıyamet tarihini bilme meselesi acaba gerçekten kıyamete mi isaret etmiştir yoksa o hesaplamalara göre dunyada meydana gelecek bir olaya mi işaret etmiştir ? Said Nursi nin kıyamet ile ilgili o kataloğu lahikasinda yaptığı hesaba göre 2126 gibi bir tarihi örnek gostermistir. O tarihte acaba kıyamet mi kopacak yoksa dünyada çok büyük bir olay vuku mu bulacak? Birde Kuran-ı Kerimin ve hadis-i şeriflerin kıyametle ilgili îmalı işâretleri yanında, ilim adamları da bir takım hesaplamalar yapmaktadırlar. Bu hesaba göre
    Güneş sistemine bağlı bir yörüngede dolanıp duran ve her 76 yılda bir dünyaya en yakın mesafeden geçen Halley Kuyruklu Yıldızı, en son 1980'li yılların başlarında yakınımızdan geçti. Bundan sonra, ikinci defa geçişinde Allahın emriyle gezegenimize çarpması kıyametin kopmasına sebebiyet verebilir. Hatta, üç mil genişliğindeki Swift Tuttle adlı bir kuyruklu yıldızın saniyede 37 mil hızla dünyamızın üzerine doğru geldiği ve hesaplanan 14 Ağustos 2126 tarihinde dünyamıza çarpacağı ve bir milyon atom bombasından daha fazla etki yapacağı söyleniyor. Bütün bu anlatılanlar, ancak yaklaşık tahminlerdir. Yoksa buna mi işaret ediyor acaba ?

    5-- Bediüzzaman ismine gelince

    Bedia: Kelime olarak eşi, benzeri olmayan, hayret verici güzellikte olan, garib acib, benzeri olmayan şeyleri vücuda getiren, kimseye benzemeyen, icad edici olan, Hâlık ve Hallak-ı cihan olan, beğenilen, yeni bulunmuş ve görülmedik tarzda olan gibi manalara gelir.
    Bir kelimenin bir çok manaya gelmesi, bir anlamının kullanılmasına mani değildir. Şayet böyle olmuş olsa idi, şu an kullandığımız bir çok kelimeyi kullanamazdık. Bu sebeple kelimeler kullanıldığı yere göre şekillenip onun hükmüne girerler.
    "Bedia" kelimesinin bir çok manası vardır ve bunlardan birisi de "benzersiz yaratmak" manasıdır ki, bu mana ancak Allah için caiz olur. Bu mananın kullar için sarf edilmesi caiz olmaz. Ama aynı kelimenin başka bir manasını başka bir kulvarda kullanılması da caizdir. Dil kaidelerini bilmeyen avam bir insan, kelimenin Allah hakkındaki manasını görünce şaşırıyor. Halbuki bu tip kelimeler çoktur. Mesela, Arapça dilinde, aile reisine "idareci" anlamında Beytür Raba denilir, bu "Rabbül Alemin" anlamına gelmez.
    Bediüzzaman: Zamanın bedi'i olan. Zamanında kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemeyen ve zamanın garib ve acibi bulunan demektir.
    Üstad'ın unvanın başındaki "bedi" kelimesi, zaman kavramı ile beraber zikredilmesinden dolayı, manası özelleşiyor ve Allah hakkında olan manaları saf dışı bırakıyor. Bu sebeple bu kelimenin kullanılmasında bir sakınca ve mahzur yoktur. Yani Üstad'ın benzersiz olması kendi gibi yaratılmışlar içindir, yoksa -haşa- Allah ile bir mukayese için değildir.

    Tabiki önceliğimiz Kurani kerim ve hadistir. Ama Risâle-i Nurda çok güzel ve asrın sıkıntılarına çok güzel şifa olan bir Kurani kerim tefsiridir

    Selam ve dua ile kardeşim..
  2. erkan1983 Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    Yazı facebook hesabımdan daha önce paylaştığım,yazan kişininde daha önce paylaştığı ve düşündürüp,sorgulatmaya itecek türden bir anı.yersiz demenizin yeri nedir ?konu bittiğinde said nursinin yine alıntı fakat kaynağı ile iddialarını atacağım.gelelim konumuza bahsettiğiniz "cifr ve ebced" said nursiden öncede yapılmaya çalışılan bir takım kur'an dışı hesaplamalardır.Allah kur'anı herkesin anlayabileceği sadelik ve açıklıkta indirmiştir.bununla birlikte kişiler yöneliş çaba ve gayretleri neticesinde hidayet bulacaklardır.Allah'ın resulüne a.s bildirdiği gayb vahy ile sabit ve sınırlıdır.kur'anda bu konuda ayetler mevcuttur.bırakalım şunca zaman sonra vahy harici kaynaklarda geçen resulün a.s söylediği rivayet edilen bilgilerdeki gaybden haber vermelerini kur'an içinde tam tersi"bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum ve eğer gaybı biseydim yaptığım hayrı arttırır ve bana kötülük dokunmaz" deki emir siygasıyla diyen bir resul ve "gaybına kimseyi ortak kılmayan" bunu bu şekilde beyan eden Allah.Allah kur'anda sn saat/kıyamet hakkında (ahzab 63,a'raf 187 ve naziat 42) resulünün bu konuda bilgisinin vahyedilen bu bilgilerle sınırlı olduğunu ortaya koymakta ike vahy harici bir takım kaynakların Allah'a öğretircesine tam tersi kıyametin zamanı ve alametleri hakkında bilgiler vermekte.halbuki Allah onun ansızın kelimenin arapça metni(بَغÙ’تَةÙââââ‚ ¬Å¡¬¹) ve kullanıldığı kök harflerinin kullanılan dilde karşılığı budur. konuyla ilgili ayetler (enam 31,44,47,araf 95,187,yusuf 107,enbiya 40,hac 55,şuara 202,ankebut 53,zümer 55,66,muhammed 18)geleceğini beyan etmektedir.bu bilgi Allah katındadır Allah'ın bildirmesiyle buna iman eder ve kifayet ederiz.kaldıki helak olan kavimler uyarıldıkları ama yalanlayıp acele istedikleri küçük kıyamet diyerek benzetme yapabileceğimiz helak olaylarıda ansızın gelmiştir.son saat öncesi bunlar olmuş olaylar olarak ibretlik mesabesinde örneklikler bizim için.bedii ismi için yazdıklarınız maalesef durumu evirip çevirmeden öteye girmeyen bir tanımlama.arap dilinde "rab" Allah'tan başka günlük kullanımda sizinde dediğiniz şekliyle kullanılmakta.dahası bu anlamlarla Allah'tan başka ana baba,kral içinde rab kullanılmakta.fakat ilah kavramı ile beraber ubudiyet ve rububiyette sadece Allah için olmalıdır aksi şirk demektir.bedii kelimesine yukarıda verile anlam laf cambazlığından öte değil çünkü(بَد۪ÙÅ*عُ) kalıbında iki kez sadece Allah için kullanılmakta(bakara 117,enam 101) bir muhammed a.s için(ahkaf 9) resullüğün kendisiyle başlamadığı,başlatan olmaması ve hristiyanların ruhbanlığı ortaya çıkarıp başlatmaları şeklinde geçmektedir(hadid 27).kur'an kullanılan harici eşsiz anlamına baktığımızda bunun bir çok bennzer ve dengi olan bir beşer için kullanımasının ne kadar sakıncalı olduğu her salim aklı olan herkesçe ortadadır.konuyu bitirirken başta söylediğim said nursinin sözleriyle bitirmek istiyorum ; "Said Nursi ve Risale-i Nur Külliyatı"
    Said Nursi Risale-i Nur’un Rabbani bir ilhamla yazıldığını bu kitabın yazılmasında kendi iradesinin söz konusu olmadığını iddia etmiştir., Risale-i Nur külliyatı adını verdiği zulmet kitaplarına yapılan itirazın Kur’ana yapılmış bir itiraz gibi olduğunu, bu risalelerin Allah tarafından yazdırıldığını, hatta Bediu’z-Zaman isminin bile kendi ihtiyarı olmadan kendisine verildiğini iddia eder.
    Said Nursi yazdıklarının genelinde "hissettim, kalbime ihtar edildi, gördüm, bana denildi ki "ibareleri çoktur. Bu ifadeleriyle risalelerin müellifini kendi ihtiyarı olmadan kendisine söyleneni sadece yazan bir katip gibi tanıtır. Böylece risale-i Nur’a yapılacak bütün itiraz kapılarını –ken dince- kapatır.
    Mesela şöyle diyor:
    "Ulaike eshabun narihum fihe halidun" ayeti 1295 senesine işaret eder. Risaletû’n-Nur’un iki kere ismine, hem sureti mücahedesine, hem tahakkümüne ve telif ve tekamül zamanına, tam tamına işaret eder, Kur’anın nurundan gelen hır nur ehli, imana bir nokta-i istinat olacağını mana-i işaret ile haber veriyor diye, kalbime ihtar edildi, bende mecbur oldum yazdım. ( Asay-ı Musa s. 90)
    Yine şöyle diyor:
    'Allahu veliyüllezine amenu""ayeti hem mana hem cifr ile, Risaletû’n-Nur’a bir remz var şöyle ki........(Bu makamda perde indi ,yazmaya izin verilmedi, başka zamana tehir edildi.)( Asay-ı Musa s. 91)
    "Çok defa kalbime geliyordu; Neden İmam Ali (r.a.), "Risaletü'n-Nur'a" ve bilhassa "Âyetü'l-Kübrâ Risalesi"ne ehemmiyet vermiş, diye sırrını beklerdim. Lillahilhamd, o sır ihtar edildi... "Âyetü'l-Kübrâ Risalesi"ni İmam Ali (r.a.) keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş.( Sikke-i Tasdik-i Gaybi. s.30
    Açıkça iddia ettiği üzere ona yazdıran birisi var. Ve bazen O’nun emri ile yazıyor, bazen O izin vermediği için yazamıyor. İmam İbn Kesir'in bildirdiğine göre Cengizhan'da Yesak kitabını bu şekilde hazırlamıştır. Şeytanlar ona vahyediyordu, O'da bu sözleri kanun haline getiriyordu. Bu adamlarda aynı yolu takip ediyorlar. Yani kendi "yesak" larını yazdırıyorlar. Kimisi ismini "Fusus" koyuyor, kimisi "Mesnevi" koyuyor, kimiside "Risale-i Nur Külliyatı "olarak isimlendiriyor.
    Ey bu adamlara "evliya" sıfatını yakıştırıp bu adamların tayin ettiği yolu karış karış takip edenler. Ey Allah'ın kitabına, Resulunün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine muhalefet etmeyi göze alıp, bu adamların sünnetine muhalefet etmeyi göze alamayan kişiler! Soruyoruz sizlere, Bu adamların reddedilmeyi hak etmeleri için daha ne türlü cürümler işlemeleri gerekiyor?
    Açıkça peygamberlik iddia edip, ben Allahtan vahiy alıyorum diye ortaya çıkılamayacağını, çıkanlarında daha dünya hayatında rezil, rüsvay olduklarını bilen bu adamlar bu iftiralarını “ilhamââââââ ‚¬Å¡¬Å¡¬ perdesinin altında gizliyorlar. Ve ilham perdesi altında yazdıkları küfür dolu kitapları insanlara “itiraz edilemeyen açık hakikatler” olarak dayatıyorlar. Bu günün Nurcuları nezdinde Risale-i Nur külliyatı itiraza kapalıdır. Çünkü bu kitapları üstadlarının yazmadığına, ona yazdırıldığına onlarda inanırlar.

    hemen tasavvufun tamamında benzer iddia sahiplerini görmek mümkün bununla ilgili kur'an öncülüğünde araştırma yapmanızı önerir selametle derim....
  3. mufto 27 Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    RİSALELER İLHAMLA MI YAZILDI VE İLHAM İLE VAHİY İLİŞKİSİ

    Bediüzzamanın tenkid edilen yönlerinden biri, Nur Risalelerini ilhamen yazıldığını söylemesidir. Risalelerde zaman zaman "bunlar bana yazdırıldı", "kalbime ihtar edildi" gibi ifadeler geçmektedir.

    Buna gelen itiraz, aslında vahye gelen bir itirazdır. Ümmi bir insana vahiy geliyorsa, bir başka insana ilham gelmesi reddedilmemelidir.

    Meselenin esası şudur: Allah peygamberlerine vahyettiği gibi, seçkin bazı kullarına da ilham eder. Şair gibi hassas bazı kimselerin ilhama mazhar oldukları gözler önünde iken, bütün hayatını Kur'an hizmetine adayan bir Bediüzzamanın ilhama mazhar olduğunu reddetmek, insanfla bağdaşır bir durum değildir.

    Kelime olarak ilham, bir şeyi birden yutturmak anlamında olup, ıstılah olarak kalbe bir takım mana ve fikirlerin ilkâ edilmesi anlamında kullanılır. Allahın, kulun kalbine bıraktığı şey, feyz yoluyla kalbe bırakılan şeyâ tarzında da ifade edilmiştir.

    Istılahî anlamdaki vahiy, peygamberlere has bir keyfiyet iken, ilham daha umumî bir karakter taşır. Veli kulun kalbine gelen ilham, meleklere yapılan ilham, hatta arı gibi hayvanlara yapılan ilhama kadar şümullü bir ifadedir.

    Kuraan-ı Kerimde ilham kelimesi sadece Şems suresi 8. âyette geçer. Bu surenin başında yüce Allah, güneşe ve aya, gündüz ve geceye, sema ve arza kasemden sonra, Nefse ve onu en güzel bir biçimde şekillendirip fücur ve takvasını ilham edene yemin ederim ki, nefsini arındıran muhakkak kurtulmuştur. Onu kirleten de, hüsrana uğramıştır buyurur. (Şems, 8-10)

    Bu âyetler, insan nefsinin fücur ve takvaya kabiliyetli olduğunu beyan etmektedir. İnsan, nefsini hayra da, şerre de yönlendirebilir.

    İnsanın terkîbi ulvî ve süflî âlemden gelmiştir. Bundan dolayı insan, nefsi itibarıyla süfliyata meyyal, ruhu itibarıyla ise, ulviyâta müştaktır.

    Surenin başında güneş ve aya, gündüz ve geceye, sema ve arza yemin edilmesi, insanın fücur ve takvadaki haline bir işaret gibidir. Yani, insan nefsi ya güneş gibi nuranî veya ay gibi zulmanîdir. Ya gündüz gibi aydınlık veya gece gibi karanlıktır. Ya sema gibi ulvî veya arz gibi süflîdir. İnsanı bu şekilde yükselten veya alçaltan, nuranî veya zulmanî yapan, fiillerine temel teşkil eden ilhamlardır. Çünkü insan nefsi, hem hayırlı ilhamlara, hem de şerli ilhamlara bir alıcı durumundadır. Allahın ve meleğin ilhamına muhatab olduğu gibi, şeytanî bir ilham olan vesveselere de muhatab olmaktadır. Allahın nefse fücur ve takvayı ilham etmesi ise, hayır ve şerri ona bildirmesi anlamındadır.

    İlham da vahiy gibi sübjektif bir yapı arzeder. İlhamın keyfiyeti, tatmayanlarca bilinmez. Fakat onun bu bilinmezliği, kendisi hakkında fikir yürütmemize engel değildir. Bu nedenle, ilhamın keyfiyetiyle ilgili bazı görüş ve tecrübeleri kaydetmekte fayda görüyoruz:

    İlham, vicdanda ani bir surette belirir. Nereden geldiği his ve idrâk olunmaz. Açlık, susuzluk, üzüntü ve sevinç duyguları vicdanda nasıl duyuluyorsa, ilham da aynı şekilde duyulur.

    Böyle ani gelen bir ilham, beklenmedik ruhî, coşkun bir istila gibidir. Bundan dolayı da, kalbî hassasiyet ve aklî titizlik daima onu almaya hazır olmalıdır. Yoksa Nurlar senin üzerine gelirler ve kalbini kainat içindeki eserlerin suretleriyle dopdolu görünce geldiği gibi giderler. Kalbini ağyarın suretlerinden boşalt ki, maarif ve esrar ile doldurasın.(Ataullah İskenderanî,)

    İşârî tefsîr ekolünün mümtaz simalarından Bursevî kendi ilham tecrübelerinden bahsederken şöyle der: Nefsimizde tattık ki, ilham ve hitab bazen Arapça lafızla, bazen de Farsça veya Türkçe olarak geliyordu.(İsmail Hakkı Bursevî)

    Muhammed Abduh, Menar tefsirinde şöyle der: Kişi, firaset, ilham gibi gizli ruhî idrak vasıtalarıyla bir bilgiye ulaşabilir. Bu, çoğu kere ruha bazı levhaların açılması şeklinde olur. Bunun kesinliği, ancak vukûundan sonra anlaşılır. Böyle bir ilham, bazı keskin gözlü kimselerin başkalarının görmediği çok uzak mesafeyi görmeleri gibi bir haldir.

    Fakat gayb, derece derecedir. Gaybın en derin noktasını ne bir peygamber, ne de bir veli bilemez. Ezelî kaderin vukua çıkma, tezahür etme zamanı yakınlaştıkça, o hadise gayb hazinesinden yavaş yavaş ayrılıp, insanın kavrayış ufkuna, dünya semasına doğru gelir. Denizin ta dibindeki cisim görünmez. Ama dipten ayrılıp yüzeye doğru gelen cisim, yüzeye yaklaştıkça kuvvetli gözler tarafından görülür. İşte gaybın, derinliklerinden ayrılıp şehadet âlemine doğru yaklaşan olayları da, basiret gözü açık olan bazı keşif erbabı görebilir.

    Allahın veli kulları ilhama mazhar oldukları gibi, hassas ruhlu sanatkârlar, şairler, kendi sahasında fani olmuş ilim adamları da ilhama mazhar olmaktadırlar. Bunlar, hayatın günlük akışı içinde başkalarının göremediğini görürler, sezemediğini sezerler, hissedemediğini hissederler. Bir başka ifadeyle, bilginin bambaşka bir boyutunda yer alan kimi sezgiler ve dimağlar, bize göre verimsiz gibi gelen bir zeminden diriltici sular, ilâhî temaslar elde edebilirler.

    Hatta, belli bir meseleyi, uzun bir müddet çok uğraşmamıza rağmen çözemezken, bir gün aniden onun çözümünü içimizde buluruz. Bütün bilgi basamaklarını atlayarak bizi ani bir şekilde sonuca ulaştıran bu kabiliyetimiz hadsden (sezgiden) başka bir şey değildir.

    Her insanda bilkuvve mevcut olan böyle bir sezgi, şair ve sanatkârlarda, ilim adamlarında çok daha hassastır. Bugün beşeriyetin istifade ettiği ilim ve teknoloji ürünleri, çoğu kere böyle sezgilerin neticesidir. Bunları, sadece zekânın eseri görmek yanlış olacaktır. Dâhi insanlar, kendilerinde bulunan gözlem ve anlama gücünden başka, sezgileri ve yaratıcı muhayyileleri ile başkaları için gizli olanı sezer, görünüşte ayrı olan olaylar arasındaki ilişkileri anlar, gizli bir hazinenin varlığını tahmin ederler.

    Mülhem keşşaflar diyebileceğimiz bu kişiler, kendi sahalarında âdeta fâni olmuşlardır. Bütün dünyalarında araştırdıkları mesele vardır. Her şeye o zaviyeden bakarlar. Bir müzisyenin dünyası notalardan meydana gelmiştir. Bir ressamın dünyası, renkler ve şekiller dünyasıdır. Mesleğinde fâni olmuş bir kimyacının nazarında âlem büyük bir laboratuardır. Bir şairin dünyası, kelimelerin armonisinden örülüdür. Bunlar ve benzerleri, kendi branşlarının gemisinde, sisle örtülü sırlar okyanusunda ilerlerken, zaman zaman ilerdeki kayaları hayal meyal görür gibi olurlar. Ardından tekrar bir sis etrafı kaplar. Bazen de bir rüzgâr eser, bütün sis bulutlarını dağıtır. Önlerindeki kayaları ve ilerdeki kıyıları onlara açık ve net olarak gösterir. Böylece kayalardan aşarlar, kıyılardan geçerler. Gerçeğin yeni ufuklarına doğru kürek sallarlar.

    Şöyle veya böyle, kendisine bu tarz ilham gelen birisi şiirde yeni bir ufka açıldığı gibi, kendini sanatına adamış mülhem sanatkârlar, kendini ilmî keşiflere adamış mülhem keşşaflar da bir gün kendilerini yepyeni bir iklimde bulabilmektedirler.

    Kevnî sırlara dalmak isteyenlere kâinat sırları açıldığı gibi, ilâhî sırlara ermek isteyenlere de, marifet nurları saçılacaktır.

    İLHAM NE DERECE BAĞLAYICIDIR?

    İlhama mazhariyetle elde edilen bilgi, çoğu kere o şahsı ilgilendiren cüzî şeyler içindir. Yani, ya sıkıntılı halinde gelen bir teselli veya içinden çıkamadığı bir müşkilin halli veya kendisi ve çevresiyle ilgili geleceğe yönelik bir müjde şeklindedir.

    Bu tarz bir ilhamın değeriyle ilgili olarak ekseriyetin görüşü, ilhamın başkasını bağlayıcı bir bilgi türü olmadığıdır. Taftezanî Akaidâ metninde geçen İlham, ehl-i hak nezdinde bir şeyin sıhhatini bilme yollarından değildir cümlesini şöyle açıklar:

    Müellif bununla İlham, bütün insanların kendisiyle ilim elde ettiği ve başkasını bağlayıcı bir sebep değildi manasını murad etmiştir. Yoksa şüphesiz ilham yoluyla her hâl ü karda bir ilim elde edilmektedir.

    Diğer bir ifadeyle, kelâmcılar, ilhamın vukuunu değil, bu yolla elde edilecek bilginin, başkası için delil olacağını kabul etmezler.

    Meselâ birisi kalbime ilham edildi ki, şu tarihte şu olay olacak dese, onun bu ilhamı başkasını bağlayıcı bir hüküm taşımaz. Bu ilhamının hükmü zamana bırakılır. Zaman onu ya tasdik eder veya yanlış gördüğünü ortaya koyar.

    Kalbine ilham gelen kişi, bunun ilâhî menşeli olduğunu hissederse, kendisi onunla amel eder. Nitekim Hz. Musanın annesi kalbine gelen ilhama göre hareket etmiş, küçük Musayı sandık içinde Nilin sularına bırakmıştır.

    Bu noktada şunu da belirtmek isteriz ki: İnsanın kalbi sadece Rahmanî ilhamlara yönelik bir alıcı durumunda olmayıp, şeytandan da ilham almaya kabiliyetlidir. Bundan dolayı, ilhama mazhar olan kişi, eğer dinin hükümlerini iyi bilmiyorsa, şeytanların oyuncağı olabilir. Kalbine gelen şeytanî ilhamı, Rabbanî zannedip hem sapar, hem de saptırır.

    Anlatılır ki, Hz. Ömerin oğlu Abdullaha biri Yalancı peygamber Muhtarus- Sakafî kendisine vahiy geldiğini iddia ediyor deyince İbn-i Ömer Doğru söylemiş der ve şu âyeti okur:

    Şüphesiz şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler (Enam, 121) Yani, vesvese yoluyla ilham ederler. Ehl-i imanla mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar.

    Demek ki, bilhassa şeytan fikirli insanlar, şeytanî ilhamlara maruz kalırlar. Şeytan, ehl-i imana vesvese verip günahlara sevketmek istediği gibi, ehl-i küfre de mesajlar gönderir, ehl-i imanla uğraşmalarını sağlar.

    Hamdi Yazır şöyle der:

    İmansızlıkla şeytanet arasında bir cazibe vardır. Korusuz bahçeye haşerat musallat olduğu gibi,

    Görmedin mi biz, kâfirlerin üzerine kendilerini iyice (azgınlığa) sevkeden şeytanları gönderdik (Meryem, 83) medlulünce, imansız kalplere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytaneti sever. Şeytanî hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar. Eşkiyanın reisi, en büyük şaki olur. Bunun gibi, imansızların bütün temayülleri şeytanette olduğundan, önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer.

    Günümüzde, memleket çapında ve dünya çapında ehl-i imanla uğraşanları gördükçe, üstteki âyetin manasını daha iyi anlayabiliyoruz.
  4. mufto 27 Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)

    VAHİY ile İLHAM FARKI

    Vahiyle ilham arasındaki farkları bilmek, ilhamın değerini ve keyfiyetini anlamamıza yardım edecektir. Şöyle ki:

    1- İlham, mutasavvıflarca ve bazı kişilerce bir delil sayılabilir. Ancak o, çoğunluğu bağlayan bir hüccet değildir.

    2- Vahyin kaynağı kesin olarak ilâhî olmakla birlikte, ilhamın kaynağı her zaman ilâhî olmayabilir. Onun için, vahiy katî olup, ilham zannîdir. Çünkü, vahiy melek vasıtasıyla gelir. Melekte hata ihtimali yoktur. Fakat kalbin akıl ve nefisle alakası olduğundan, bunlardan etkilenir. Bundan dolayı, o meyanda yanılmalar olabilir.

    3- Vahiyde mündemic olan risalet, bütün beşeriyete aittir. Halbuki ilham, yalnızca buna mazhar olan şahsa mahsustur. Vahiy, bütün âlemi aydınlatan güneş gibidir. İlham ise, sadece ilhama mazhar kişiyi aydınlatan bir lamba gibidir.

    4- Vahye mazhar olan peygamber, aldığı vahyi insanlara tebliğle mükellefdir. Hâlbuki bir veli, kalbine gelen ilhamı tebliğe memur değildir. Hatta çoğu kere gizlemesi daha efdal olmaktadır.

    5- Vahiy gölgesizdir, safidir, peygamberlere hasdır. İlham ise, gölgelidir.

    Renkler karışır. İnsandan başka, melekler ve hayvanların da mazhar olduğu bir keyfiyettir.

    HZ. MUSA'NIN ANNESİ

    Kuran-ı Kerim, Hz. Musanın annesine gelen ilâhî ilhamdan bahseder. Şöyle ki:

    Hz. Musa dünyaya geldiği sıralarda Mısıra hükmeden Firavun, Benî İsrailin erkek çocuklarını öldürtmektedir. Oğlunun da öldürülmesinden endişe eden Hz. Musanın annesine şu ilâhî teselli gelir:

    Çocuğunu emzir, Onun başına bir şey gelmesinden korktuğunda onu (sandık içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu tekrar sana kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız. (Kasas, 7)

    Hz. Musanın annesine gelen bu ilham, onu teselli edici ve yönlendirici bir keyfiyet arzetmektedir. Aynı zamanda ileriye yönelik iki müjdeyi taşımaktadır. Bu iki müjde, Musanın annesine geri döndürülmesi ve küçük Musanın, ilerde bir peygamber olacağıdır. Musanın annesine ilhamın nasıl ve ne şekilde geldiği meçhulümüz olmakla beraber, bunun rüyada bildirilmesi, ya da Hz. Meryemde olduğu gibi, melek gönderilmesi şeklinde olabilir.

    Bu şekilde bir ilhama mazhariyeti, sadece Musanın annesine has bir olay olarak görmek hatadır. Benzeri durumlarda böylesi ilhama mazhar pek çok kişi vardır. Bu ilhamlar, Musanın annesi örneğinde olduğu gibi, teselli edici, yönlendirici ve gelecekten haber verici özellikler taşımaktadır.
  5. mufto 27 Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    Bediüzzaman ile ilgili tenkitler, hep iftira ve çarpıtmaya dayanmaktadır. Mesela, O'nu karalamak isteyenlerin bir kısmı şu cümleyi kullanarak, "Said Nursi, Peygamber olduğunu söylüyor." demişlerdir:
    "Ben ve benden evvel gelen Peygamberlerin en ziyâde faziletli ve kıymetli sözleri, 'Lâ ilahe illallah' kelâmıdır."

    Hâlbuki İkinci Şua'da geçen bu ifâde, Peygamberimiz (asv)'in hâdisidir ve bu cümlenin evvelinde, "Ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:.." ifâdesi vardır.(1)

    Said Nursi bir İslam âlimidir ve eserleri de Kur'ân'ın bir tefsiridir. Kendisinin ilhâma da mazhar olması eserlerine ayrı bir güzellik ve anlam katmış, umumi bir rağbete mazhar olmuştur. Ancak Peygamber'e gelen vahiyle, âlim bir Zât'a gelen ilhâmı ayıramayan ve aradaki ince farkı ve mânayı idrâk edemeyen bazı kişiler, zaman zaman ileri geri konuşmuşlardır mâaalesef
  6. erkan1983 Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    diyecek bişey bulamıyorum çünkü kur'andan ne kadar habersiz olduğumuzun veciz bir örneği daha.yazının muhtemelen hemen tamamı said nursiyi sevenlerce eğip büker tarzda yazılmıştır.bazı kavramları vahy ve ilham gibi"musa a.s'ın annesi ile geçen kelime ilham değil vahydir" birilerinin kendilerince teviline değil kur'anda hangi anlamda kullanılmış ona bakılmalı. şems s. 8.a. ilham kavramının kur'anda geçtiği tek yer.alın bu ayeti geçtiği yerin öncesi ve sonrası ile düşünüp tartarak okuyun başka şekli nasıl oluyor konuyu yamultanlarca!.veli kavramıda keza bu ve benzer fırkalarca suistimal edilen kavramlardan biri Allah iman eden tüm kullarının velisidir bu konuyla ilgili hayli ayet vardır.ben bu yönde belki sorgulama oluşturur diye cevap attım yani ortaya atılan iddialara kur'an ne diyor siz konuyu birilerinin zanni yorumlarıyla desteklemişsiniz.said nursinin kitapları nurcu diye bilinen tayfaca adeta kur'anın önüne geçirilmiştir.ben bunun canlı şahidiyim.konuyu kapatırken şunu eklemeliyim eğer vahy ekseninde konuşabilecek isek her türlü rabbimin konuyla ilgili delili ile konuşurum ama diğer türlü konu kendi tarafından olduğu için havanda su döğme misali şekilde döner durur.
  7. Yusuf islam Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    Erkan kardeş ne yaparsan yap onlar, ALLAH istemedikçe yanlışlarından dönmeyecekler. Hep bi evliyaları hep extra bi kitapları olacak, hacıları, hocaları, şefaatçileri hiçbitmeyecek vs. vs.
  8. Love Master Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    Yusuf um aslanım benim. uğraşma daha bırak. sözün özünü gene dedin. Bize Allah CC,Resulullah SAV, Kuran ı azimüşşan yeter :)
  9. Yusuf islam Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    herkese yetmeli ama işte ilham geliyormuş hocalara demek ki eksik var dinde kitapta (haşa!) ilhamlarla gideriliyor...
  10. erkan1983 Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    Dileyen görür hisse alır dileyen görmezden gelen kör.ben delili ile ortaya koyarım karar alıp almak istemeyenlerindir.ilk kez karşılaştığım durum değil defalarca farklı tür ve konularda itirazlar gördüm.
  11. erkan1983 Avatarı
    • |
    • (Bu Mesajın Linki)
    kur'an yetmez,onun bunun kitap ve görüşleri olmadan olmaz diyenler bilmiyorlar Allah'ın kitabına muhalif sözler sarf ettiklerini.hesap Allah'a dır.