Sayfa 4 / 13 İlkİlk 12345678 ... SonSon
Toplam 186 mesajın 46-60 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #46
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    Son zamanlarda hemen hemen heryerde çeşitli etkinliklere katılmak zorunda kalıyorum.İster istemez hiç bir bilgim olmadığı halde bu etkinliklerin içinde olmak durumunda olduğumdan," organizasyon" konusunda da düşünmeye başladım.

    İnsanlar neden organizasyonlar düzenler ?.......

    Bu organizasyonlara insanlar neden katılırlar?.....

    Çok aptalca ve cevabı çok kolay sorular gibi algılıyorsanız valla benim diyecek bir şeyim olmaz bu konu da, ama yinede söyleyeyim; ben cevabı bulmakta zorlanıyorum artık......

    Verilecek cevaplar çok çeşitli olmakla beraber her iki sorunun da cevabı tek bir başlıkta toplanabilir mi acaba?....

    İnsanları bir araya getirmek,tanımak ve tanıtmak.....Kuşkusuz bu başlığa ulvi değerler de katarak soylu bir iş yapıyor görüntüsüyle kendimizi ve başkalarını kandıran tüm organizasyonları red ediyorum.

    Ben bir müzik öğretmeniyim. Tek bir amacı vardır müzik dersinin, ancak ne yazık ki okullarımızda bu amaca yönelik hiç bir çalışma yapılmaz. Anlamsız zorlamalarla öğrencileri flüt çalmaya zorlamak,solfej gibi müzik için gerekli ama asla çocukların anlayamayacağı bir mantıkla mide bulandırıcı hale getirerek; sıradan, hatta müzik yaşamımızda önemli olsa dahi, müzik dersi en altta bir duruma getirilmiştir.

    Nedir pekii müzik dersinin amacı?....

    Öğrencide tek başına yada toplu olarak iş yapabilme yeteneğini geliştirmek.Onun birey olmasında katkıda bulunmak.

    Bu amaca yönelik mesleğini yapmaya çalışanlar tehlikeli maddelerdir.

    Ben de bu anlamda tehlikeli bir madde olmuş oluyorum.Klasik batı müziği eğitimi almış olmama rağmen, gençlik dönemim rock müziğin en mükemmel örneklerinin sergilendiği dönem olduğundan, beğenim arasına bu müzik türü de girdiği için, okul bahçesinde ölü bir kedi bulunduğunda, rock gurubu öğrencilerimle birlikte sorguya çekilirken bu dünyayı onlara nasıl anlatabilirim?

    Ya da katıldığımız bir yarışmada sponsor " OKEY" olduğundan ertesi gün; " Eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmeyin hocahanım!!!" sözünü algılamada zorluk çekerken Uganda malı jeton kullanmama rağmen uyanabildiğimde " Eşeğin aklında karpuz kabuğunun hep olduğunu" bu düşünce mekanizmasına nasıl açıklayabilirim?

    Yetiş imdadıma Nietzsche, sen yine haklısın;" Benim ağzım senin kulaklarına göre ağız değil"

    Toplumun hemen hemen her kesiminde açık yada gizli bir şekilde engellenmeye devam ediyoruz açıkcası. Doğru yaşam tarzı da, ne koşulda olursa olsun her şeyi göze almakla doğru orantılı....Tüm engellemeler bir şekilde insanın doğasında karşı çareyi de üretmeyi getiriyor.

    İşte bu anlamda tüm etkinlikler, ya da organizasyonlar en iyi öğrenme yeridir. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, söz konusu öğrenciler olduğu zaman kabulumdur.

    Bu sene başında 10 tane genç yanıma gelerek dans gurubu kurmak istediklerini söyledi. Hevesliydiler, ancak bu konuda ki yeteneklerini bilmiyordum.Ya da becerilerini diyeyim..... Düşlerini ise; daha önceki senelerde diğer öğrencilerin gösterdikleri başarıları ve o anda yaşanılanları kendilerinin de tatması oluşturuyordu.

    Bana göre yanlış bir başlangıç amacı ama olsun.....

    Uzun bir süre dansın onlar için gerçekte ne ifade ettiği konusunu konuştuk. Kesinlikle işin bu aşamasında benden nefret ettiler, eminim....Öyle ya bir an önce kreografiler oluşmalı, müzik belirlenmeli, ve çalışma başlamalıydı....

    Ah keşke; " Gençler düşünebilse, yaşlılar uygulayabilse....."

    Sonunda fark ettiler ki dans kendini ifade ediş biçimi. Bir dil yani. Bedenin Dili, özetle. Ergenlik denen çoğunlukla başa bela gibi algılanan, ama ergenliğin sadece sivilcelerden ibaret olmadığı, bunun insan ruhunda yaşanan gelgitlerin en yoğun olarak hissedildiği çalkantılı dönemin en üretken dönem olduğunu fark ettiler.Kendi gerçekliklerini fark ettiklerinde kendilerini sevdiler.

    Onlarca fikirler ürettiler.Güldüler, birbirlerine kızdılar,kabul ettiler, red ettiler.....Her şeyi olması gerektiği gibi yaşarken, dans edecekleri senaryo kendiliğinden ortaya çıktı, kareografileri birden bire yarattılar, tüm bunlara uygun müziği yaratmakta hiç zor olmadı....

    Kendin olabildiğin sürece, kimseye öykünmeden, kendi gerçekliğinle, kabulun, her türlü zorluğu yenme başarısı da beraberinde gelecektir. Çalıştığın yerin halı kaplı olmaması, bir salonun en ücra köşesinde sıcakta yada soğukta çalışmak artık önemli değildi.....

    Sabırla kendi çalışmalarını sergileyecekleri ve kendilerini ifade edecekleri etkinliği beklediler.

    O gün de geldi elbette... Hangi beklenen gün gelmez ki?????

    Belki adı çok büyük ama etkinliği çok kötü organize etmiş bir üniversitemizin düzenlediği dans yarışmasında sabırla sonuçları beklediler. Sondan başa doğru dereceler açıklanırken en heyecanlı an geldi.

    " Ve şimdi sıra birinci okulumuzda sayın seyirciler!" diyordu sunucu. Okulumuzun adı dökülüverdi sunucunun ağzından. Sahneye fırlayan 10 genç, sevinç çığlıkları içinde ellerine alacakları kupayı heyecanla beklerken sunucunun sesi bir kez daha yankılandı salonda;

    " Pardoooooooon!!! yanlışlık oldu. Özür dilerim birinci siz değilsiniz..."

    O sahneden inişlerindeki yüz ifadelerini anlatmak hiç işime gelmiyor. Çok acı çekiyorum onlar adına. Onlarla bu yılki dans yolculuğumuz Maltepe sahilinde adalara karşı içilen biralarla son buldu.

    Her türlü duygunun birbirine karışarak yaşandığı o gün, kahkahalarımızda martılara karıştı bir ara. Bir rekora imza atmıştık her şeyden önce;

    En kısa süreli birinciliği yaşama rekoruydu bu...

    Her şey bir yana, yaşama dair bir çok şey öğrenildi. Ama ben niye son zamanlarda beynimden ve dilimden Fikret Kızılok un Kalbim parçasını atamıyorum henüz bulamadım...

    kalbim
    neden hep olmazlarda
    neden hep çıkmaz sokaklarda
    kalbim
    dayanmak artık kolay değil
    bırakacak gibisin yarı yolda kalbim

    sevdin olmadı
    bir dünya istedin kardeşçe
    olamadı
    kalbim
    dayanmak artık kolay değil
    bırakacak gibisin yarı yolda kalbim

  2. #47
    Üye
    KanatlıTırtıl Avatarı

    Gerçek Adı
    Vefa
    Üyelik Tarihi
    04.03-2003
    Son Giriş
    07.12-2017
    Saat
    09:47
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    319
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    SENSEİ VE ÇEKİRGE : DERS NO = 500250031154

    - Hayat! Bildiğimiz her şey onun ekseninde seyretmekte. Yaşarsın veya seyredersin. Yaşarsın veya şikayet edersin. Yaşarsın veya yazarsın. Yaşarsın veya resmini, heykelini yaparsın. Sen bir şeylerle didinmekteyken, yanıbaşında, sağında, solunda, damarlarının içinde ve her yanda dansetmektedir hayat! Yaşarsın veya düşünürsün.. Seni bir çam ormanından veya bir ceylan sürüsünden ayıran kutsal bir armağan ve derin bir ağrıdır beynine mıhlanan.

    Yaşarsın veya saatlere bakarsın!

    - Ama, ama, ahh.. Evet Bilge Kedi, yıllar yıllar oldu koluma saat takmıyorum. Bekleyenim veya beklediğim bir şey olmaması çok acı. Ama bir yandan da hayatımı kolumdaki saatin tik taklarıyla meşgul etmemenin büyük zevkini yaşadım. Düşünsene bir kırlangıcın boynuna saat taktığını. Herhalde bu endişe kuşların uçmasını bile değiştirirdi.

    - Selam Çekirge!

    - Hoşgeldin Sensei! Çok özledim seni ben.

    - Hoşbulduk, ne yapıyordun az evvel? Sanki biriyle konuşuyordun.

    - Mavi Kedi' yle sohbet ediyordum. Sana göstereceğim fotoğrafı getirdim Sensei. İşte bak...

    yatak - [Tartışma] Red Etmek Üzerine Dünya Görüşü ve Sanat...

    - Bu ne? Neresidir, nedir?

    - Benim yatağım.

    - Hı? Çok garip. Çok garip. Ne bunlar, yorganındakiler kedi mi?

    - Evet.

    - Ne çok kedi var ve ne çok halde geziyorlar üzerinde.

    - Hhhaahaa! Evet, hani vardir ya Schrödinger'in Kedisi denen bir kuramsal deney.. Bu deneyde, bozunup bozunmadığı dışarıdan bilinemeyecek, uyarılmış bir atom ile bir kedi aynı kutuya kapatılıyor. Atom bozunacak olursa bir tetikleme mekanizması aracılığıyla bir siyanür şişesini kıracak ve kediyi öldürecektir. Kuantum mekaniğin kapsamında son derece sıradan diye nitelendirilebilecek biçimde, atom, hem bozunmuş hem de bozunmamış sayılabiliyor. Bundan yola çıkarak, kendisi de atomlardan oluşan kediyi de hem canlı, hem de ölü sayabilir miyiz? Henüz kimse bu soruya herkesi tatmin edebilecek bir yanıt bulamadı.

    schrodinger cat blackboard - [Tartışma] Red Etmek Üzerine Dünya Görüşü ve Sanat...

    - Çekirge! Dur biraz! Dur.. Hmm.. Yorgan ve türlü hallerde kedi desenleri.. Manyaksın sen yahu. Yorganı üzerine örtüp dalınca düş alemine sen, burada kalanlar için de, senin için de belli belirsiz ve aynı zamanda hoş bir alemde seyrediyor hayat. Gerçek ve düş arasında gezinebilecek en uygun canlı kedi galiba! Of harika bir şey bu. Bak bu hiç aklıma gelmemişti, kediler gerçek mi??!! Kediler bu dünyadan çekip gitse, geride ne kalır estetiğe, gizeme, cazibeye ve sevdaya dair??


    - Kedisiz olmaz sensei!

    - Ee, bakıyorum da iki yastığın var, ooh, geniş geniş iyisin vallahi.

    - İki yastık! Biri "varlık" diğeri "yokluk"! Ya başımı varlığa koyup, yokluğa sarılarak dalıyorum uykuya veya yokluğa dalıp gitmişken varlığa tutunmuş şekilde buluyorum kendimi. "Neredeyim, nerede kalmalıyım?" a dair soruları çoktan sildim aklımdan. Geceler bir ufuktan diğerine pırıl pırıl seriyor hayatı yüzüme.. Yıldızları barındıran bir mendil gibi.. Serin, nemli, pürüzsüz ve kocaman bir öpücük gibi.

    - Tamam çekirge, sormuyorum artık perdelerin neden siyah ve kalın diye.. Sormuyorum!

  3. #48
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Hiç etrafınızda başka melodiler yankılanırken sadece sizin duyduğunuz ezgileri mırıldandınız mı kimseye belli etmeden?....

    Üryan geldim gene üryan giderim
    Ölmemeğe elde fermanım mı var?
    Azrail gelmiş de can talep eder
    Benim can vermeye dermanım mı var?

    Dirilirler dirilirler gelirler
    Huzur- u mahşerde divan dururlar
    Harami var diye korku verirler
    Benim ipek yüklü kervanım mı var?

    Karacaoğlan der ki, ismim öğerler
    Zehir oldu yediğimiz şekerler
    Güzel sever diye itham ederler
    Benim Hakk tan özge sevdiğim mi var?.....


    İçimde duyduğum ve kimsenin duyamayacağı bir sesle söylediğim şarkı Cem Karaca nın bu şarkısıydı, etrafta neşeli şarkılar çalıp insanlar onlara eşlik ederken....

    Yerine getirmek zorunda olduğumuz alışkanlıklarımız var, belki de beklediğimiz alışkanlıklar bunlar....

    Devletteki hizmet süremi tamamlayarak uzun yıllar beraber olduklarıma " hoşçakal" dediğim kutlamalarda neler hissedilir neler yaşanılır?......

    Güzel sözler...... hak edilen yada edilmeyen ama niyese hep güzel sözler.....Bir bitiş yaşanılır hep bu kutlamalarda.Oysa biten bir şey yok ortada. Ne bitebilir ki zaten istemedikten sonra?....sadece başka bir başlangıca adım atıyor atmanın bitişle ne ilgisi olabilir ? Ama bizler bizden ötesi yok anlamında yaşamaya alıştığımız için, varlığımızı fiziksel olarak aynı odada bulunmakla özdeştirdiğimiz yaşama bakış açımızla nereye kadar dayanabilirz acaba?

    Seni görüyorsam, sesini duyuyorsam, sana dokunuyorsam ve aynı havayı teneffüs ediyorsam varsın....Seni görürken, sesini duyarken, ve seninle aynı havayı teneffüs ederken yaşadıklarımız harikaydı.....

    Şimdi artık sen yoksun....Çünkü seni görmeyeceğim, sana dokunamayacağım, aynı havayı teneffüs edemeyeceğim...

    Hay allah ya!!! Bu nasıl bir dünya görüşü ya da ben ne kadar salak biriyim...Düşündüm de hiç bir bitiş yok benim için, gariplik bende gerçekten dinazor gibi hissediyorum son zamanlarda kendimi, neslim tükendi de yeni farkına varıyorum.

    Daima başlangıçlar var, tüm bitişleri red ediyorum.....

    Evet müzik öğretmeni olmak başa beladır senden daima müzik isterler, pekii öyle olsun;

    Ben suyumu kazandım da içtim
    Ekmeğimi böldüm de yedim
    Alkışı duydum, ihaneti gördüm
    Sesim de oldu, sessizliğim de
    Seviştiğim de oldu benim...

    Sen de başını alıp gitme ne olur
    Ne olur tut ellerimi
    Hayatta hiç bir şeyim az olmadı senin kadar
    Hiç bir şeyi istemedim seni istediğim kadar

    Sende başını alıp gitme ne olur
    Ne olur tut ellerimi....

  4. #49
    Üye
    Sema Avatarı

    Gerçek Adı
    Sema
    Üyelik Tarihi
    28.07-2004
    Son Giriş
    Bugün
    Saat
    17:16
    Yaşadığı Yer
    A.
    Mesaj
    4.345
    Alınan Beğeniler
    33
    Verilen Beğeniler
    17
    Blog Mesajları
    28

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    "Reddeden olmak" mı , "Reddedilen olmak" mı zordur??? :roll:
    Evet... hangisi zordur arkadaşlar?

  5. #50
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Sevgili Semacığım,

    Güzel bir soruydu ancak cevap gelmedi........

    Uzunca bir süre bende ne cevap gelecek diye beklemedim değil hani....

    Açıkcası benim fikrimi de soracak olursan ikisi de kendine göre zordur diyorum ama daha zoru da var bana soracak olursan.... :P

    Dışarıdan bakıldığı zaman, kendine göre kuralları olan biz insan denilen varlıklar, bu kurallar zincirine uymayan herhangi bir an yakaladığımız anda, red etmemiz bir anda kendiliğinden oluşuyor. Kendimizi de bu kurallara alıştırdığımız için, sonrasında red edişlerimizde pek fazla sıkıntı yaşamıyoruz. Kendimizi haklı çıkartacak her koşulu yaratmadaki becerimiz sayesinde ayakta kalabiliyoruz.

    Konu birebir bir insanı red etmek üzerine kurgulandığında belki biraz daha sıkıntı yaşayabiliriz ama, durum hemen hemen aynı mantık sinsilesiyle devam ediyor aslında.

    Red edilen bir durumda kalmak ise bir anda büyük bir çöküntü yaşamamıza sebep olabiliyor. Ama yine, bu çöküntünün etkisi zaman karşısında azalmaya başladığında açılan yaralar kabuk bağlamayı da beraberinde getirebiliyor. Zaman zaman kabuk tekrar kanamaya başlayabilir ama biz insanoğlu her koşulda çıkış noktasını yaratma konusundaki becerimizle bunları da aşabiliyoruz.

    Ben, kendi adıma en büyük sancıyı, red etme anlamında, kendi kendimi red etme konusunda yaşadım. Kendi kendinizi red etme durumunda kaldınız mı hiç?.....

    Hadi anlatayım;

    Beş yıl önce çokta güzel bir şeyden birden bire kendimi kopardım. Profesyonel bir şekilde beraber olduğum müzik gurubundan ayrıldım.İyi işler yaptık. Ülkemizin müziklerini yurt dışında tanıtmaya kadar götürdük işleri. Gezmediğimiz ülke kalmadı bu anlamda.Bu işten ayrılma sebebim ise büyük depremin ardından Yunanistan da vereceğimiz bir konserin etkisi oldu mu diye kendi kendime çok sordum , sanırım yanıt evet ti.

    Hatırlarsınız, o depremin ardından yıllardır her türlü iyi niyete rağmen düşman olarak adlandırılan iki ülkenin arasında dostluk rüzgarları esmeye başlamıştı. Depremin ardından garip bir şekilde Yunanistan a gitmek bir anda moda haline gelmişti.

    Bizimki böyle bir şey değildi. Biz davet edilen her ülkeye gitmiştik, ve yine davet üzerine Yunanistan a gitmeye karar vermiştik.Yakın olduğu için otöbüsle gitmek istedik.

    Yunanistan ı gezmek için yolculuğa çıkan diğer vatandaşlarımızla aynı otöbüsteydik. Edirne den sınır a varışımız kolay oldu. Çoğunlukla uçakla yolculuk yaptığımız için kendi ülkenin topraklarından adım adım ayrılışı izleme şansımız olmamıştı. Garip bir duygu....

    Meriç nehrinin üzerinde bir köprüde yol alırken Mehmetçi ye son el sallayışımızdan bir kaç dakika sonra kendi topraklarında değilsin artık köprü de olsan bile, çünkü otöbüs duruyor, Yunan topraklarındasın ve otöbüsünüz yanlardan gelen sularla dezenfekte ediliyor.......

    Dezenfekte ediliş bittikten sonra otöbüs yola devam ediyor ve tekrar durduruluyorsun, içeriye Yunan polisleri giriyor ve pasaportlarınızı topluyor.

    Buraya kadar her şey normal... uzaktan Mehmetçiyi görebilirsin ama artık kendi topraklarında değilsin. Ne kadar sürer sizce pasaportların kontrolu?... Bir saat , iki saat.... daha uzun sürebilir miiiiiiiiiii?

    Gece saat 22.00 civarlarında alınan pasaportların gece 03. 00 olmuş halal kontrol edilmemiş ve sen hala otöbüsün içindesin....

    Kapalı yerde uzun süre kalamama hastalığım tekrar ortaya çıkıyor ve arabanın camları üzerime doğru gelmeye, nabız atışım yükselmeye ve nefes alamamaya başlıyorum... Birer ikişer her şeye rağmen aşağıya iniyoruz. Tam anlamıyla bir yasak yok, ama öyle bir gizli yasak var ki, dışarıya çıkmana çok sevimli bir gözle bakılmıyor.

    İnceldiği yerden kopsun diyorsun kendi kendine.

    Otöbüsün şöförü kan ter için de bir şeyler konuşuyor gümrüktekilerle, merak ediyorsun, nasıl bir aksilik olabilir ki?.....

    Ve şöför yanımıza gelip konuşmaya başlıyor.

    "İçinizde müzisyenler varmış"

    Sorun bu mu diye geçiriyorsun içinden, ne salakça bir durum......

    Şöför konuşmaya devam ediyor...

    " Yıllardır gidip gelirim, bazen içlerinden bir salak çıkar ve bizi hiç neden yokken burda tüm gün boyunca bekletir, konser vermenizi istiyorlar...."

    Beyninizden vurulmuşa dönüyorsunuz.

    Konser vermek miiiiiiii, nedennnnnnnnn?

    Ya böyle bir şey olabilir mi ?..... hayatta olmaz !!!!!

    Binlerce soru üretiyorsunuz orda kendiliğinden....

    Ya biz sokak çalgıcısı değiliz, kim oluyor onlar istiyor diye gecenin bu vakti tüm çalgıları bagajdan çıkarıp onlar için şarkı söyleyeceğiz,bu küfürden de kötü, ölelim daha iyi...........................

    Saatlerden beri bekleyen insanların perişan gözlerle size o bakışları yok mu?????

    Çalın bir şeyler de kurtarın bizleri bu bekleyişten, bu beladan.

    En çok bu dile yansımayan gözlerdeki sözler yaralıyor insanı. Kendini kendin yapan bir sürü değerler üretmişsin bu an a kadar ve bunlarla yaşamışsın, hiç ödün vermeden, inandıkların olmuş ve bu uğurda verdiğin bir savaş olmuş...... Hiç birinin önemi yok bir başkası için.

    Türk toprağına doğru yürümek geliyor içinden her türlü dur ihtarına karşı ve sırtından bir kurşunla orda can vermek geliyor....

    Yapabilirsin aslında, yapmaman için hiç bir neden yok. Kendini bir kenara koyup, tüm tarihin geliyor gözlerinin önünden ve Atatürk ün bir tek cümlesi yankılanıyor kulaklarında.

    " Gerçek bağımsızlık ekonomik bağımsızlıktır "

    Her zaman, yalnızlık ve tek başına olmak farklıdır der dururum. Yalnızlıktan korkar insanlar, oysa yalnızlık çoğulluktur. Yalnız değilim orda ama ne yazık ki tek başımayım.

    Tek başına olduğunda onca kalabalığın arasında bir hiç oluyorsun.

    Niyazi olmak ta değil derdin o an, eğer öleceksem ölümüm işe yaramalı diyorsun, yaramayacağını o an da hissediyorsun.

    Yaz sıcağında kışın serinliğini hissediyorsun tüm damarlarında. Ağlamak güzeldir yeri geldiğinde ama gözyaşların bile içinde hissettiğin serinlikle buz tutmuş akmıyor....

    Ölüm ne ki anne diyorsun kendi kendine....

    Bir kez duyar insan ölümün sessiz fısıldamasını

    Ama nasıl bir yerse burası

    Bir hançer sokup sokup çıkarılıyor

    Değerlerim geliyor gözlerimin önüne

    Ve her an

    Parça parça

    Adım adım ölüyorum anne diyorsun.................

    Çalgılar mevcut koşullara göre sıralanıyor, geçiyor müzisyenler çalgılarının başına ne için , kim için ne çaldıklarını bilmeden melodileri yayıyorlar gökyüzüne....

    Mehmetçik te duymuştur kesinlikle bu melodileri diyorsun gecenin karanlığında ve özür dileyerek ondan, kendinden ,ve o anda bilemediğin herşeyden, sözler dökülüyor melodilerle.....

    Kimseye etmem şikayet
    Ağlarım ben halime......

  6. #51
    Üye
    Sema Avatarı

    Gerçek Adı
    Sema
    Üyelik Tarihi
    28.07-2004
    Son Giriş
    Bugün
    Saat
    17:16
    Yaşadığı Yer
    A.
    Mesaj
    4.345
    Alınan Beğeniler
    33
    Verilen Beğeniler
    17
    Blog Mesajları
    28

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Sevgili andante ,

    Aslında o günkü ruh durumumla ilgili bir soruydu?
    Konu başlığını görünce , içimden sormak geldi...
    Şükür ki, bazen aşamadığımız , aşmaya çalıştığımız o ruh hali sizin de söylediğiniz gibi , zaman karşısında azalabiliyor...

    "Reddeden olmayı" , terazinin bir kefesindeki "vicdan" ve "Reddedilen olmayı" da diğer kefesindeki "gurur" gibi düşünüyorum.

    Reddedilen olmayı ; -ne kadar kabullenmesi zor gelse de- , kendi iç dünyamızda bir çıkar yol bularak aşabileceğimizi düşünüyorum aynen sizin gibi.. Ve bu durumu kendi yöntemlerimle atlattığım zamanlar, yaşanmışlıklar oldu.

    Alıntı Alıntı Yapılan Kişi: andante
    Red edilen bir durumda kalmak ise bir anda büyük bir çöküntü yaşamamıza sebep olabiliyor. Ama yine, bu çöküntünün etkisi zaman karşısında azalmaya başladığında açılan yaralar kabuk bağlamayı da beraberinde getirebiliyor. Zaman zaman kabuk tekrar kanamaya başlayabilir ama biz insanoğlu her koşulda çıkış noktasını yaratma konusundaki becerimizle bunları da aşabiliyoruz.
    Fakat reddeden olmanın verdiği çöküntüyü aşabilmek diğeri kadar kolay olmadı , vicdan terazinin kefesinde ağır bastı, taşıması epeyce güç oldu.

    Kendimi reddetme konusunda :roll: bi düşüneyim... sanırım karşılaşmadım böyle bir durumla . sizin de söylediğiniz gibi hepsinden zoru bu olsa gerek... Müzik kariyerinizi bu şekilde bırakmanız gerçekten üzücü Ama aşabilecek güçtesiniz , buna eminim.

  7. #52
    Üye
    KanatlıTırtıl Avatarı

    Gerçek Adı
    Vefa
    Üyelik Tarihi
    04.03-2003
    Son Giriş
    07.12-2017
    Saat
    09:47
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    319
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    atardecer - [Tartışma] Red Etmek Üzerine Dünya Görüşü ve Sanat...

    Reddetmeye alışır insan ama reddedilmeye alışabilecek olan var mı hı?
    Mutlaka, ki mutlaka bir umut getirir o noktaya kadar seni.
    Önceki yerinden uzaklarda, çok yükseklerdesindir artık.
    Uzaklar...
    Yüksekler...

    HAYIR!
    HAYIR!

    HAYIR!
    HAYIR!

    Önce İtalyanca bir şarkı duyduğunu filan sanarsın.

    HAYIR!
    HAYIR!

    HAYIR!
    HAYIR!

    Düştüğün yerde bir başına kanarsın.
    Kanarsın.
    Kanarsın.

    Buna alışamaz ki bir insan.
    Bunlar hep Ölüme dair acemice deneylerdir.

    Sinsice yeni bir umut ekilmiştir çoktan.
    Ölmedin ki çünkü daha.
    ÖLMEDİN.

  8. #53
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Eğer sıcağı sıcağına bu yazının ardından bir şeyler yazmaya kalkışmış olsaydım, cümlelerin nasıl olacağını çok iyi bildiğimden engelledim kendimi.

    Nasıl güzel anlatmışsın yine böyle durumlarda içimizde kopan fırtınaları, red edilirken duyduğumuz haykırışlardaki kabul edememenin red edişini....

    " Kırmızı " rengin her çeşidinin bir ressam edasıyla tualde sergilenişini...

    Ama bu sefer bir değişiklik yapacağım, aynı konu da bir beyaz öykü anlatmak istiyorum sizlere;

    Kahramanımızın bir adı var ama izin verirseniz bu adı hiç kullanmayacağım. Çünkü televizyon kanallarımızdan birinde haber editörlüğü yapan bu kişiyi tanıyabilme olasılığınız var, benim çok sevdiğim bir öğrencim de, hikayesinin kullanılmasına iznim var ancak adının geçmesine yok, olmamalı da....

    İlk öğretmenliğe başladığım Van da dersine girdiğimde dikkatimi çekenlerdendi bay X. Herşeyden önce kıpır kıpır yerinde duramayan özelliğiyle, daha sonra da çenesiyle dikkatimi çekmişti. Çok güzel konuştuğu gibi son derece etkileyici bir ses tonu vardı. Zamanla bay X in bir özelliği daha çıktı ortaya. O kadar sık aşık oluyordu ki.....

    Ve aşık olduğu zaman bunu her davranışından o hiç bir şey söylemese de anlamak mümkündü.Dışarıya yansıttığı izlenim benim açımdan, hayatın güzelliğiydi, içinde zaman zaman fırtınalar kopsa da. Bir devamlılığın kanıtıydı bay X....

    Aradan tam 22 yıl geçti ve hiç bir şey değişmedi onun için. Artık öğrenci kimliğinin dışında gerçi bana hala " hocam " dese de benim çok sevdiğim dostlarımdan biri.

    Bundan bir kaç sene önce diğer arkadaşlarıyla evime geldi. " Bizim bay X yine kötü " dedi diğer öğrenci dostlarım.

    Ve anlatmaya başladı;

    Ya hocam nasıl güzel bir kız size anlatamam.Onu ilk tanıdığımda içimden bir şeyler aktı ama yine her zamanki gibi bunu ifade etmedeki eksiliğimle belli edemedim ve bir süre sonra onun sıcak kişiliğiyle dostluk kendiliğinden ortaya çıktı.

    Bundan nefret ediyorum ya hocammmmm!!!!. Dost olduğun zaman gerçek duygularını aktaramıyorsun ki bir kıza !...Hep maskelenmiş bir yüzle dolaşmak zorunda kalıyorsun yanında, ve ister istemez onunla ilgili herşey seni çok ilgilendirirken, hem yakın olmak hemde uzak olmak gibi bir şey bu.

    Sonunda dayanamadım ve kendi kendime tüm duygularımı açıklamaya karar verdim değil mi ama bu işkence benim için bitmeliydi !.


    Haklısın bay X. Sonucu ne olursa olsun katlanmayı bilmeli insan.

    Siz bizim öğretmenimizken o anda anlamadığımız ama galiba bu kadın iyi bir şey dedi diyerek yıllar sonra anladığımız bir çok sözünüz geldi aklıma. " Yaşamınızda hiç bir şeyi ertelemeyiniz " demiştiniz hatırlıyormusunuz hocam ?

    Bilmemki bay X demişimdir kuşkusuz sen devam et....

    Bu sözden aldığım gazla iş yerine gittim ve karşıma alıp kızı " bak kızım şu dostluk maskesini bir kenara bırakalım ben seni seviyorum " demeye kararlı adımlarla dolanırken karşıma çıkmaz mı....

    " bay X, bay X, sana söyleyeceğim çok önemli bir şey var " diye koşar adımlarla yanıma gelişini izlerken elim ayağım buz kesti ya hocam.

    " Ne oldu? " diye heyecanla sordum ve aldığım yanıt neydi biliyormusunuz?....


    Neydi bay X?....

    " Nişanlanıyorum!!!"

    Hadi yaaaa.....

    Ya hocam beraber dolandığı adam da fena bir adam değil biliyorum ama gel sen bunu bana anlat. Onun en mutlu günü benim en mutsuz günüm oldu. Dost maskeme bürünüp onun mutluluğuna ortak olurken neler yaşadığımı anlatamam size.

    Buna mı üzgünsün yaniiii...

    Olur mu hocam bu hikayenin başlangıcı....

    Neyse nişanına da gittim dostum yaaaaaaa, zamanla alıştım bu duruma ama onu her gördüğümde , bana her selam verdiğinde içimde kanayan bir yara olmaya devam etti.Aylar sonra tam herşeye , herşeye rağmen alışmışken beni çağırdı bay X seninle konuşmak istiyorum diye. Çok üzgündü, hemen koştum yanına tabii..

    "Nişanlımdan ayrıldım " dedi ve ağlamaya başladı.


    Burda bay X ayağa kalkıyor ve sol omzunu gösterek " işte hocam burda gözyaşları saklı" diyor...devam ediyor bay X

    Bu sefer onun en mutsuz günü benim en mutlu günüm oldu hocam, çok mu adiyim sizce?

    Tabii bu soru karşısında biz kopuyoruz gülmekten, diğer öğrencilerle kendimizi yerlerden toparladığımızda yanıt vereceğiz de toparlanamıyoruz.

    Ve asıl öykü bundan sonra başlayacak ama isterseniz bu yazının uzun olmaması için onu bir sonraki yazıda anlatayım. Bay X in aceleyle Ukrayna ya gidişi....... :wink:

  9. #54
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Kendimizi toparlayabildikten sonra bay X in beklediği cevabı nihayet verebildim;

    Sanmıyorum bay X, olsa olsa bu durum bir eşitlenme sorunudur. Çünkü onun en mutlu olduğu anda sen mutsuzdun!

    Sevgili bay X uzun bir süre içine gömdüğü duygularını dostluk maskesiyle sürdürürken iç dünyasında kendisiyle konuşmayı hiç ihmal etmemiş. Ve kendine göre 20 haziran gününü bir milat olarak kabul ederek karar vermiş.

    20 haziran benim için tarihi bir dönüm noktası olmalı diye düşündüm hocam

    Bu tarihin senin için bir önemi varmıydı kiiiiiiii, ya insanın aklına geliyor neden 20 haziran diye, 19 değil yada 21, illaki 20.....

    Hiç bir nedeni yok sadece 20 haziran a kadar halledilmeli diye düşündüm.

    Bu arada diğer öğrenci dostlarım araya giriyor ve sormamı istiyorlar;

    Bu kararı verdiği günün hangi tarih olduğunu sorsanıza hocam?

    Sahi ya, mart ayında falanmıydın?...

    Yok hocam karar verdiğim an 17 hazirandı.

    Şimdi düşünün uzun zamandır yapamadığı bir işi bizim bay X üç gün içinde halledecek.... Gittikçe ilgi çekici olmaya başlıyordu durum. Kararlı olmanın verdiği güvenle iş yerine giden bay X gözucuyla kızı arıyor ama görünürlerde yok. Etrafındakilere sorduğunda yerinden fırlayacakmış gibi oluyor.

    Bir çekim için Ukraynaya gitmiş esas kızımız arkadaşlarıyla.

    " Olamaz benim haberim niye yok "diye soruyor sevgili bay X. Çevresindekiler şaşkın.... İyi de sayın bay X gitme kararını siz imzalamadınız mııııııı?

    İnanabiliyormusunuz hocam, kafam nasıl meşgulsa imzaladığım bir kararı bile hatırlamakta zorlanıyorum. Kafama dank etti ki bu çekim 21 haziran a kadar sürecek ve o gün yada bir sonraki gün dönecek bizim ekip.

    Oğlum haberleri gerçekten sen mi hazırlıyorsunnnnnnnnn?

    Ve ani bir karar vererek o da Ukraynaya gitme planı yapıyor ama bu o kadar kolay değil.Herşeyden önce vize derdi var, diğer ülkelere göre kolayda belirlediği tarihte olabilmesi için 3 günü var ve bu süre vize alabilmek için yeterlimi acaba?.....

    Şimdi mantıklı kişler şöyle düşünebilir;

    Olan olmuş, bu durumu kıza geldiği zaman söylesin, bunca zahmete katlanmaya değer miiiii?

    Siz bu soruyu aklına getirdiyseniz önce şunu hatırlamalısınız;

    1) Ne demiş ona öğretmeni; "Yaşamda hiç bir şeyi ertelemeyin" Siz benim öğrencimin sözümden dışarı çıkacağını sanıyorsanız aldanıyorsunuz.

    2) Söz konusu bay X olduğu zaman hiç bir şeye şaşırmayacaksınız. Bay X lise sondayken bir gün sınıf başkanı olduğunu gördüm. Sınıf başkanı olmak gibi bir şeyle şimdiye kadar ilgilenmeyen bay X neden birden bire bir darbe yaparak kendi başkan olmuştu diye hep düşünmüşümdür. Yanıtını sonraki yıllarda alacaktım,

    Benim dersim seçmeli dersttir. Yani zorunlu değildir. O zamanlar çalıştığım okulda seçmeli ders olarak bir de resim iş dersi vardı. Öğrenciler yeteneğine göre birinden birini seçer ve liseyi bitirene kadar bunları değiştiremezdi. Ve ders esnasında sınıftakiler ikiye bölünür, müziği seçenler müzik odasına , resim iş dersini seçenler resim atölyesine giderdi.

    Bay X in o zamanlar aşık olduğu kız, ne yazık ki resim dersinde olduğundan uzun bir süre seçmeli dersini değiştirmeyi düşünmüş. Olmamış tabii. Ama biliyorsunuz, öğretmenler yaptıkları işleri sınıf defterinde göstermek ve imzalamak zorundadır. Böyle ikili durumlarda sınıf başkanı sınıf defterini diğer öğretmene imzalatır.

    Ve benim canım öğrencim haftada bir gün, 80 dakika görmemeye dayanamadığı kız için sınıf başkanı olur ki, imzalatmaya gittiğinde bir kaç dakikalığına bile olsa sevdiğini görebilsin.

    Bu sebeple böyle bir soru aklınıza gelmesin.

    Kolları sıvayan bay X hemen bir faksla vize sorununu halledebilmek için bir yazı yazar;

    Ben bay X, ekibim şu anda Ukrayna da bir çekim için bulunmaktadır. Acilen durumu denetlemek için gitmem gerektiğinden, gerekli vize işlemlerinin bir gün içinde yapılmasını arz ederim.

    Gelen cevap olumsuzdur ve bay X yıkılırr ama yılmazzzzzzzz.

    İkinci bir dilekçe yazar,

    O zaman size gerçeği söylüyorum. Sevdiğim kız falan filanca şu anda ülkenizde bir çekim için bulunmaktadır. Ona süpriz yaparak evlenme teklifinde bulunmak istiyorum. Gerekli vize işlemlerinin bir günde halledilebilmesi için bana yardımcı olmanızı istiyorum.

    Bu sefer gelen cevap olumludur ve bay X ertesi gün vizesini alır ancak uçak 19 haziran gece yarısıdır, hiç önemli değildir artık bir şey bay X için.O sadece kızın yanına gidip yıllardır içinde biriktirdiği şeyleri nasıl aktaracağının cümlelerini kurar kafasında.

    Ya yine uzun olmuş.Bay X in sevdiği kızla karşılaşması gelin onu da yarın anlatayım.

  10. #55
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Ya sevgili arkadaşlar size " yarın yazarım " diye bırakmışım ama araya o kadar çok şey giriyor ki bazen istemediğimiz halde verdiğimiz sözleri yerine getiremiyoruz. Evet hikayenin son bölümünü de yazayım da bay X in serüveni nasıl olsa hep devam edeceğinden, bu kısmı tamamlanmış olsun.

    Bay X uçağa binmeden önce Yeşilköy Hava Limanından kocaman bir buket çiçekte yaptırır. Doğrusu çok düşüncelidir, gerçekten en ufak ayrıntıları bile ihmal etmemeye kararlıdır.

    Uçak Havaalanına inip kızın kaldığı otele doğru giderken düşünebileceğiniz gibi kalbi hızla çarpmaktadır. Hani zamanın durduğu ve gerçekten hiç geçmiyormuş gibi bir izlenim yarattığı o an, bay X içinde söz konusudur. Otele gelir ve artık herşeyle yüzleşme anıdır. kaldığı odanın kapısını vurur ancak cevap veren olmaz. Telefon etmemeyi de iyice aklına koyduğundan inatla kapıyı vurmaya devam eder. Gürültüyü duyan diğer odadaki insanlar bir şeyler söyler ama bizim bay X bu dili bilmediğinden anlamaz dediklerini. Sonra resepsiyona giderek Türk ekibinin nerde olduğunu sorar. Resapsiyondaki genç, çekim ekibi için bir davet verildiğini birazdan dönebileceklerini ve beklemesini ister.

    Zaman yine ayağına tonlarca yük bağlamış gibi geçmektedir. Ama yine her zaman olduğu gibi beklenen her an mutlaka gelir. Otelden içeri girer Türk ekibi ve herkes olabidiğince sarhoştur. Bizim bay X in gözleri kızı arar ve bulur da;

    Ya hocam nasıl sarhoştu anlatamam, ayakta zor duruyordu. Kafamda yarattığım karşılaşma sahnesine hiç uygun bir şey değildi ama yinede ayaklarım beni ona doğru ilerletti.

    Çantasını yere bırakır ve elinde taşıdığı çiçekle kıza doğru ilerler. İçinden neler geçmektedir o anda anlatamadı burda . Hani insanın boğazını tukayan bir şey olmasa da yutkunmakta zorlandığı kelimelerin çıkmamak için savaş verdiği o zor anlardan birini yaşıyordu bay X anlatırken bile.

    Kız bunu görür ve başını hafifçe kaldırmaya çalışırarak sadece şunu der;

    " Neden geldin ?".................

    Ya hocam hani insanı öldürmek için taşa sopaya silaha gerek yok derler ya , vallahi öyle !! Bir tek kelime bile öldürmeye yetebiliyor. " Neden geldin !!, neden geldin !!!! " bu soru cümlesi hala kulaklarımda çınlıyor. Sanki bir böcek gibi hissettim o anda kendimi. Gereksiz, ortada olmaması gereken, hatta belki de yok olması gereken. Ama öylesine sarhoştu ki odasına kadar götürmek zorunda kaldım. Anahtarıyla açtım kapısını ve yatırdım yatağa.

    Diğer ekip arkadaşları yarın döneceklerini ve bay X inde onlarla dönüp dönmeyeceğini bu durumda bilet işini halledebileceklerini söyler. Yapılması gerekeni ister bizim bay X te.

    Bu arada kendinden geçmiş te olsa kız ha bire " neden geldin " cümlesine eklemeler yapmaktadır. Bir kere öldürmek yetmez bizlere,devamını getirmek isteriz, en kendimizde olmadığımız anlarımızda dahi..

    " Ne işin var ya burda !!!!, sana kim gel dedi yaaaaa !"

    Asıl can alıcı soru hangisi oldu biliyormusunuz hocam?

    Hayır bilmiyorum!...

    O elindeki çiçeklerde ne, kime, niye getirdin onları?

    Bizimkiler ertesi gün öğleden sonra yurda dönüş için uçaktadırlar ve bay X in elinde hala getirdiği çiçekler vardır. Hostes bir ara yanına yaklaşır bay X in.

    "Çiçekler solmak üzere bayım isterseniz onu bir suyun içine koyayım?"

    Tüm öfkesini yada tüm yıkılmışlığını bir tek cümleyle özetler bay x hostese;

    Hayırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr

    Sizlere bu satırları yazarken bilgisayarımdan müzikte dinliyorum. Bulabilirseniz dinleyin derim sizlere ne güzel denk geldi aman Tanrım!!!
    Recuardos de la Alhambra

  11. #56
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Ah benim sevgili menekşem !!!..........

    Kim mutlu sonları istemez ki ?.....Keşke son bizim istediğimiz gibi olabilseydi, ama olmadı. Biliyormusun belki son değişmez ama kullanacağımız yöntemle acıların derecesini azaltabiliriz.

    Hepimizin yaşantısında " hayır " demek zorunda kaldığı dönemler olmuştur. Söz konusu bir insana hayır demekse durum gerçekten daha da zorlaşabiliyor. Ne kadar insan sevgisiyle dolu olsan da, bazen birilerine hayır denilebiliyor. En sevdiklerimize bile zaman zaman hayır diyebiliyoruz. Bence sevmek; bazen ona hayır da diyebilmektir zaten.

    Nasıl olmalıydı bence bu son biliyormusun, eylemin kendisini hiç bozmadan üstelik.....

    Kızın bay X i gördüğü anda kullandığı cümleler değişebilir. Onu gördüğüne sevinebilir. Çünkü bir insan ta İstanbul dan kendisi için Ukrayna ya kadar gidebiliyor, bunu görmeli bence. Ve bundan mutluluk duyabilmeli. Bir insanın bir insan için harcadığı emek var çünkü.

    Ona istediği karşılığı veremeyecek olmaktan da üzüntü duyabilmeli aynı zamanda, ama hayat böylesine zıtların birliğiyle iç içedir değil mi?

    Beyazın olduğu yerde mutlaka bir siyahlıkta vardır, ya da tam tersi. Hiç bir şey dümdüz bir çizgi şeklinde değildir.

    Diyebilmeliydi ki;

    Bay X seni gördüğüme sevindim. Benim için bunca zorluğa katlanmışsın. Bundan gurur duydum. Beni gerçekten onurlandırdın. Seni sevdiğimi biliyorsun ama keşke bende seni istediğin şekilde sevebilseydim.Bunu yapamam, yapamıyorum da zaten. Senin istediğin sevgiyi sana verememekten üzüntü duyuyorum ama bu anlamda yapabileceğim bir şey yok.Varlığınla daima mutluluk duyacağımı bil...

    Daha sancısız bir acı olacağından hiç kuşkum yok, ne dersin?......

  12. #57
    Üye
    kardelen39 Avatarı

    Üyelik Tarihi
    08.02-2005
    Son Giriş
    02.12-2008
    Saat
    14:03
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    114
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Sanat, toplum, yaşam ve ben. Eskiden beri severim şiiri, edebiyatı, resmi, sinemayı, tiyatroyu. Peki neden diye bir soru soruyorum kendime.

    Eskiden kitap okumayı, müzik dinlemeyi, sinemaya gitmeyi bir eğlence olarak görürdüm. Ya da reddedilmenin verdiği bir iç kırgınlığı ile kendi dünyama çekilmek… Onun için mi severdim bilmem Kafka’yı. Ne zaman onun kitaplarını okusam kendi iç dünyamda da bir yolculuğa çıkardım. Evet, Kafka. Aşağılanan, ezilenden yana olan Kafka. Zorbalara karşı olan Kafka. Bütün kitaplarında belirsiz bir tutum izleyen Kafka.

    Gertrude Stein “ Bir gül bir güldür bir gül bir güldür “ derken toplumsal gerçekliği bir yana bırakmamızı, toplumla tüm bağlarımızı koparmamız gerektiğini söylüyordu.

    Öykülerinin birinde şöyle der:”

    Çadırını kurmuştu. Yerleşmişti. Hiçbir şey dokunmazdı ona. Çadır kurmak için iyi bir yerdi. O da işte bu iyi bir yerdeydi. Kendi yapmış olduğu evindeydi… Dışarısı oldukça karanlıktı. Çadırın içi daha aydınlıktı. “

    Toplumdan kaçan insanın düşüşü… Red edilmek kimi kez öyle derin yaralar açmıştı ki içimde… O yaraları kitaplarla sarıyordum. Çünkü içimde öyle büyük bir öfke vardı ki, bir şarkıda dediği gibi “ Yıldızları Yakmak” istiyordum. Halen o öfkenin esiriyim galiba. Kimi zaman nerede durmam gerektiğini öğrenemiyorum.

    İçim bir mezarlık gibi… Susmanın, kendi olamamanın kırılmaz zırhı… Öyle saçma sapan şeylerle mücadele etmek zorunda kalıyorum ki, o öfke kimi kez birden alevleniyor. Yeri, göğü, kendimi talan ediyor. Ve… Ben Tutunamayanlar’ın “ Selim’i “ gibi yaşamdan kopuyorum. Hiçliğin içinde bir boşluğa düşüyorum.

    Bir gün, bir derginin kapısını çaldığımda bir yazara elim titreyerek öykülerimi verdim. “ Ben yazar olmak istiyorum “ dedim. İki ay sonra o yazar beni yazarlık seminerine katıldığım bir derste “ Sen yazar olamazsın. Çünkü insanları sevmiyorsun “ dedi.

    Evet, haklıydı. İnsanları sevmeyen bir yazar insanı nasıl anlatabilirdi ki… Belki ben kendimi sevmiyordum. Kendi dünyama çekilerek kimi, nasıl anlatabilirdim ki…

    Fichher, Kafka’nın mesellerinde toplumsal gerçekleri ele alırken bu gerçekleri bir sis perdesi içinde okura sunduğunu ve bir yabancılaşma yaratarak insanı gerçekliklerden uzaklaştırdığını söyler. Çünkü yaşam, esnek ve belirsiz değildir. Gerçekliğin bir bütün olduğunu, özne ile nesne arasındaki tüm ilişkileri kapsadığını söyler.

    Sanatı sevmemin bir nedeni kendimi aşmak istememdi. Bireyselliğimden kopmak istiyordum. Üretmek… Üreterek içime akıttığım öfkemi yazarak dışsallaştırmak… Çünkü yaşam ağır geliyordu. Oysa yazarak hafifliyordum.

    Red etmek… Sanatın var olmamı sebebi demiş Andante. Evet, Haklısın. Çünkü bir sanat eseri hiçbir zaman düz bir çizgi gibi uzayıp gitmez. Sanatta gerilim vardır. Karşılıklı çatışma vardır. Müzikte de öyle değil mi?

    Aristotoles’e göre sanat, duyguları arıtandır. İşte içimdeki siyahları beyaza çevirdiği için seviyorum sanatı… O zaman içimdeki nefretler, öfkeler, korkular kör bir kuyuda can çekişirken ben var olmanın verdiği güçle yeniden… yeniden… yaşama bir halat atıyorum.

  13. #58
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Yine pek çok şey söyleyebileceğim bir konuya tam damardan girmişsiniz kardelen39......

    Daha geçen günlerde bana nasıl olduğumu soranlara " Kafkanın roman kahramanları gibi" diye yanıt veriyordum.

    Ve düşünüyorum da hemen hemen hepimiz, bu roman kahramanlarına benzer davranışları ve tutumları sergilemek için yarışmasak bile, hayatın düz gitmeyen çizgisi bizleri bu hale getirebiliyor.

    Öfke duymak, kendini bir yere , daha doğrusu ortadaki duruma ait hissetmemek, içimizde biriken bir çok duygunun istediğimiz gibi yaşanılmasına izin verilmemek, önce kendi kendimize yabancılaşmayı, daha sonra çevremize ve doğal olarak toplumdan uzaklaşmamıza ve yabancılaşmamıza neden olduğundan kocaman bir yalnızlığın içinde hissedebiliyoruz kendimizi.İçimiz üşüyor, kendimizi düşüyor gibi görüyor ve tam anlamıyla bir boşluğun içinde görebiliyoruz.

    Ben bunları yaşamadım diyen insanların çoğalması kuşkusuz benim en büyük dualarımdır.

    Bu yazının ta ilk başında sanatın var olma sebebi olarak gördüğüm red etme duygusu, sanatın dışında da söz konusu olduğunda yıkıcı olabiliyor demek istiyorum. Farklı şekillerde, farklı gerçek öykülerle hep bunu anlatmaya çalışıyorum aslına bakarsanız. Kimseye bir şey öğretmek gibi bir amaçla da bunları yazmadığımı hemen söyleyebilirim. Burada her zaman bir paylaşımı kendime rehber seçtiğim için yazıyorum, yazmaya da devam edeceğim.

    Bunun yıkıcılığını hepimiz biliyoruz da ne yapmamız gerektiği konusunda düşüncelerimiz var mı acaba?...Bence asıl cevap vermemiz gereken soru bu. Bütün bu gerçeklerin gerçekliğinde hiç mi çıkış noktamız yok?

    Varoluşçulara göre pek yok çok iyi bildiğiniz gibi. Kafka benim de en çok sevdiğim yazarlardan biridir, onun siyaha yakın gri tonlamasını romanlarda çok ama pek çok severim. Hepimizden bir parça vardır romanlarında, gerçekten haklısınız. Ama kabul de vardır, sakın böyle bir şey yok demeyin bana. Kaderci bir mantıkla oluşan bir kabul değildir bu bildiğiniz gibi ama ister istemez sizi çepeçevre sarar; yapılacak bir şeyin olmadığı düşüncesi.

    Oğuz Atay ın adı geçmese de burda roman kahramanının adının geçmiş olması beni bir kez daha mutlu etti bir anlamda.Türk edebiyatının en büyük yazarlarındandır kuşkusuz. Bir yönüyle Kafka ya benzerse bile roman kahramanlarıyla, Oğuz Atay daki bir şeyler yapmalısın, beklemekle ,kabulle olmaz ! feryadı öylesine açıktır ki..... Ve benim idollerimdendir bu yüzden.

    Bir öyküsünü hemen özetleyeyim ;

    Adam demiryollarında gelip giden yolcular için hikayeler yazmaktadır. Çok sıradan ve hiç bir özelliği olmayan yazılardır bunlar.Ama yolcular bu hikayeleri satın alır, ve kahramanımız da hayatını bu şekilde sürdürür zaten.Çok fazla mutlu değildir kendini sorgulama süreci başladığında yaşadıklarının ötesinde yapacakları olduğuna karar verir.

    Daha kapsamlı, daha içerikli, daha derinlikli yazılar yazar. Bunu gördükçe sevinci artar.Anlık mutluluklarını yaşıyordur adam . Ve onları tekrar demiryollarındaki yolcular için satmaya başladığında satılmadığını görür. Oysa yazdıkları eskisinden çok daha güzeldir, nasıl olur da o eski salakça yazdıkları satılırken böylesine emek vererek yazdığı güzel eserleri satılmaz?.......

    O çok meşhur belki de yaşamın her anında kullanabileceğimiz son cümlesini yazdırır kahramanına;

    Ben burdayım sevgili okuyucu, siz nerdesiniz?

    Merak edenler Oğuz Atay ın Korkuyu Beklerken adlı hikaye kitabından aslını okuyabilir.

    Şimdi biz yine gerçek öykülere dönelim.

    Aynen sizin de yazdığınız gibi herşeye öfke, kırgınlık duyduğum ve red etmek düşüncesiyle herşeye yabancılaştığım bir zaman diliminde dışarı çıkmam gerekti.

    Bir an kafamı kaldırdım ve etrafıma baktım. Aman tanrım! öylesine güzel bir tabloydu ki. Zaman olarak kış ayındaydık ve her taraf bembeyaz rengine bürünmüştü. Ağaç dallarının üzerindeki karlar bembeyaz bir çiçek gibi parıldıyordu. Kafamı kaldırdım ve gökyüzüne baktım, o güne kadar görmediğim bir mavilikteydi. İster istemez dudaklarımdan " Ne kadar güzel " cümlesi dökülüverdi.

    Bir an duraksadım, ve düşündüm.... Gökyüzü dün de bu mavilikteydi, bir önceki günde, hatta yarın da böyle olabilirdi. O maviliği göremeyen bendim.Karlar aynı yerindeydi, o parıltıyı hissedemeyen bendim. Bir an kendi kendime dedim ki;

    Ben olmazsam hiç bir şeyin anlamı yok.Gökyüzüne mavi rengi şu anda ben veriyorum. Bu anlamda ben bir yaratadım. Kul gibi yaşamaya paydossssss. Ya tanrı gibi yaşayacaksın bu evrende yada bir kul gibi. Kul gibi yaşamamın bana bir faydası yok. Acı hep olacak, asla seni yok etmesine izin verme, kendini sevmekle başlıyor demek herşey, bizlere bunun bencillik olduğunu söylemişlerdi. Kavramları birbirlerine karıştırmışlar. Kendimi sevebildiğim ölçü de başkalarını sevebilirim, sevgi üretebilirim....Ah Oğuz ! seni yanlış yorumlamışım bir süre; bende burdayım sevgili insanlar sizler istediğiniz yerde olun, önemi yok. Görmek isteyen göz mutlaka görecektir, duymak isteyen kulak mutlaka duyacaktır !""

    21 yaşındaki Sanem in düşüncelerinden çıkan cümlelerdi bunlar. Doğru yada yanlış valla pek önemi yok, ama bildiğim; bugün, gerçeklerle olan mutluluğumdur.

  14. #59
    Üye
    kardelen39 Avatarı

    Üyelik Tarihi
    08.02-2005
    Son Giriş
    02.12-2008
    Saat
    14:03
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    114
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Yola çıkınca her sabah,
    Bulutlara selam ver
    Taşlara, kuşlara,
    Atlara, otlara,
    İnsanlara selam ver.
    Ne görürsen selam ver.
    Sonra çıkarıp cebinden aynanı
    Bir selam da kendine ver
    Hatırın kalmasın el gün yanında
    Bu dünyada sen de varsın!
    Üleştir dostluğunu varlığa,
    Bir kısmı seni de sarsın

    ÜSTÜN DÖKMEN


    Benim bu şiir çok hoşuma gider. Canım sıkıldığında yüreğim bu şiiri fısıldar kulaklarıma. İşte o vakit ayağa kalkma zamanıdır. Doğayla bütünleşme zamanıdır. Yaz günlerinde nasıl toprak sıcaktan kavrulurken yağmuru beklerse yüreğimde hasat verme zamanını bekler. Beklentilerimiz özlemlerimizdir. Özlemlerin sıcak teni yüreğime dokunur. Dokunmak var olmanın yoludur. Var olmak algılamaksa eğer insan durmamalı yerinde. Yola çıkmalı… Beklemek bir şey yapmamaktır derim kendi kendime… Ve… Sanatın kollarına bırakırım ruhumu…

    Yazarlar tipik olanı anlattıklarında hangi zaman olursa olsun okunmaktan vazgeçilmez. Bundandır Shakespeare’in ölümsüzlüğü… Bundandır Dostoyevski’nin doyumsuz tadı… Tolstoy, Çehov, Gogol, Gorki, Puşkin, Kafka… Adını sayamadığım bir sürü isim.

    Kafka insanın karanlık yönlerini gösterir insana. Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı." diyerek insanoğlunun içine doğduğu toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl esirleştirdiğini vurgular.

    Bu özdeyişini severim. Neden diye sorarım sonra. Evet, bu toplum bana anlamlar yükledi. Beni yalıttı. Sen sakatsın dedi. Senin yüreğin birisi için çarpamaz. Sen aşık olamazsın dedi. Başka ne dedi? Sen evlenemez, yuva kuramaz, anne olamazsın dedi. Kuşkusuz bunlar çoğaltılabilir. Hepimiz sakat olmakla ilgili dağ gibi sorunlar yaşıyoruz. Şimdi bu konulara girmek istemiyorum.

    Ve… Fiziki dışlama… Siyasal dışlama… Kültürel dışlama.. Bilimsel dışlama… Teknolojik dışlama… Genetik dışlama… Psikolojik dışlama… Kısacası yalıtma. Ya da red etmek… Neden? Niçin? İnsanoğlu toplumsallaşırken birtakım kurallar koydu. Sonra da o kurallara uymamız istendi. Sonuç… Kafka’nın romanlarında senin de bahsettiğin gibi insan önce kendine yabancılaştı.

    Fakat Kafka “Yaşam, daha başında kaybedilmiş bir savaştır." demekle insanın önünü kapattı. Hayır, yaşam başında kaybedilmiş savaş değildir. Eğer öyle olsaydı, insanlık bugün bu seviyelere gelmezdi. Daha gidecek çok yolumuz var.

    Oğuz Atay… Bilinç akımı yöntemini en iyi kurgulayan yazar… Benim de sevdiğim bir yazardır. Bu konuda da seninle hemfikirim.

    İnsan sorguladığı zaman düşünüyor. Düşündüğü zaman ise, olumsuzluklara öfke duyuyor. Öfkelenmek bir red ediş… Öfkemi üreterek yüreğimden fırlatıp atıyorum. O zaman yüreğim ağlamıyor. İşte o an renklerin dünyasında düşlerimde yolculuğa çıkıyorum. Kimi kez, bir agaçtan dökülen yaprakların yerine yeşeren yeni yaprakları seyrederek,
    ya da annesinin elinden tutmuş küçük bir çocuğun dondurma yemesini gözlemleyerek, vehayut yıldızları göz kırpıp, bulutlara şekil vererek mutluluğu kendi içimde yaratıyorum.

    Çünkü mutluluk, yaşadığını duyumsamaktır.

  15. #60
    Üye
    andante Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.01-2005
    Son Giriş
    15.12-2009
    Saat
    18:11
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    811
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    Tarihin derinliklerinde kaybolmuş ismi pek bilinmeyen bir müzisyendir Saliari. Doğal olarak ta eserlerini diğer müzisyenlerin eserlerini her an bulabildiğimiz gibi dinleyebilme şansına da sahip olamıyoruz. Böyle binlercesi vardır belki de milyonlarcası.... sadece müzikte mi? Hayır sanatın tüm kollarında, yada sanatı bırakın yaşamın ta içinde görünmeyen, bilinmeyen, tanınmayan birileri hep vardır.

    Neden mi aklıma Saliari geldi. Açıkcası müzisyen kimliğiyle değil, kullandığı bir cümleyle hep aklımdadır zaten.

    Viyanaya geldiğinde baş müzisyenliğe getirilir. Gerçekten tüm dünyası müziktir, ve müzikle nefes alır, müzikle var olur. Günün birinde zıpır bir genç adamın ismi duyulur , ve hatta artık onunla beraber çalışması iletilir kendisine. Önemsemez önceleri, ama için içinde merak etmektedir bu yeni müzisyeni.

    Mozart tır bu.Gerçekten herşeyiyle farklı bir genç adamdır. Yaşayışı farklıdır, konuşması farklıdır, ve hatta müziğe bakışı bile farklıdır. Hele eserleri.... İlk dinlediğinde kulağa öylesine basit ve kolay gelir ki, her an herkesin çok kolaylıkla çalabileceği bir ses örgüsüne sahiptir. Çalmaya başladığında farklılığı görür ve basitliğin nedenli önemli bir şey olduğunu ve hatta bu basitliğin içindeki detaylarla binlerce basitliği içinde barındırdığını görürsün.

    Şaşırır Saliari, herşey alt üst olmuştur Mozart ın gelişiyle. Tüm yaşamı ölümüne kadar Mozart ı takip etmek ve onun müziğindeki sırrı çözebilmek, ve ona gizliden hayran olmakla geçer. Gerçi tarihi komik hale getirmek isteyenler, Mozart ı Saliarinin öldürdüğünü bile söylerler se de inanmayın. Ona hayrandır ancak asla dile getiremez.

    Saliarinin son günleri bir tımarhanede geçer ve orada da hayata gözlerini yumar. İşte benim için en önemli sözlerini orada söylemiştir. Artık bir isyan halindedir. Kendisi yıllarca büyük bir tutkuyla müzik için yaşamış ama asla Mozart ın eserleri gibi eserler ortaya koyamamıştır. Mozart ise tam tersi, büyük bir müzik tutkusu içinde hiç olmamıştır, zorunluluklar onu müzisyen yapmıştır. Nefret eder zaman zaman müzikten, alay etmek için piyanonun tuşlarına dokunur ama o dokunuşlarında bile dünya var olduğu sürece önemini koruyacak eserler dökülüverir parmaklarının ucundan.

    Ve isyan eder Saliari;

    Tanrım, tanrım!!!! neden bana bu büyük müzik tutkusunu verdin de Mozart gibi bir yetenek vermedin!!!!


    Ve ben bu Saliarinin cümlesini, müzisyen olmama ve Mozart ı çok sevmeme rağmen,yaşadığım her an heryerde mantığına bağlı kalarak , zaman zaman değişirerek kulanmaya devam ediyorum. Mozart tan daha fazla Saliarinin adını kullandığımı söyleyebilirim. Saliari yi hiç tanımayan , bu cümlesini hiç bilmeyenler çoğunluktadır doğal olarak, ama inanıyorum ki hemen hemen hepimiz bir şekilde Saliarinin bu isyanına benzer isyanlarla Saliari ye o kadar yakınız ki farkında bile değiliz...

    Bizleri biz yapan nedir diye sormak gerekiyor işte o zaman. Sahip olduklarımız mı, olamadıklarımız mı? Belki de hepsi.

    İsyanlarımı seviyorum. İsyanlarımda yaşadığımı çok daha iyi anlıyorum.Yaşarken nefes alıp vermenin dışında yaşamın ta içine girebiliyorum isyanlarımda.İsyanlarım bana zaman zaman yanlışlıkları da yaşamamı gerekli kılıyor. İşte o zaman yanlışlarımı da seviyorum. Yanlışlarım yapılacak işlerin henüz bitmediğinin en büyük göstergesi oluyor benim için. Yani bir devamlılık....

    Gözyaşlarımı acayip seviyorum. Bir tebessümü bile benim için daha anlamlı kılıyor çünkü.Ve kahkalarım bu sebeple bazı dostlarımın dediği gibi, kimsenin kahkahasına benzemiyor.

    Yazdığın Üstün Dökmenin şiiri, bir çok anlamda cevabı içinde barındırıyor yaşamaya dair her ne varsa. Evet haklısın toplum bir çok anlamda hepimize dair bir çok anlamlar kattı. Hemde öylesine katı ve salakça kurallarla bunu ortaya koydu ki sorma gitsin!!!!.

    İşin en acı tarafı, büyük bir çoğunluk tarafından bu salaklıkların kabul görmesi. Hatta zaman zaman kendimiz bile bu kuralların içinde görmüyormuyuz kendimizi ? Farkında olmadan kendimize en büyük acıları tattırmaya devam ediyoruz bu yüzden.

    Ben de varım demenin bir çok yönü ve yolu var.Bunları işte konuşmanın yeri ve zamanıdır.Ancak çok iyi bilinmelidir ki, bende varım demek dünyadaki insan sayısıyla doğru orantılı bir gerçeği içinde barındırır. En büyük hatamız genele uymak, genelin kurallarıyla davranmaya çalışmak, ve bir tek insan tipi varmış gibi genele benzemek....




Sayfa 4 / 13 İlkİlk 12345678 ... SonSon