Sanırım üç yıl kadar önceydi. Bir Pazar sabahı televizyon kanalları arasında gezinirken, gözüme TRT 2 de annesiyle bir programa konuk olan birisi takıldı.

Yazmış olduğu, yeni çıkmış bir kitabından bahsediyordu. Eee ne var bunda, binlerce yazar var ülkemizde, niye çıkardılar bu kişiyi, diğerlerinden ayıran bir özelliği mi var diyecektim ki…

Sonra yaşam hikâyesini anlatmaya başladı M. Oğuz Mucurluoğlu. 1972 doğumlu olduğunu ve henüz kırk günlük bir bebekken geçirmiş olduğu sarılık hastalığı nedeniyle ellerini ve ayaklarını kullanamayan, spastik özürlü birisi olduğunu söyledi.

Fakat daha hiçbir şeyden haberi yokken, elleriyle bir bardağı tutup su içemeden veya arkadaşlarıyla mahalle arasında taştan kaleler kurup top oynamanın tadına varamamışken karşısına çıkan bu olumsuzlukları, engelleri bir sıçrama tahtası olarak gördüğünü vurguladı Mucurluoğlu.

İlk, orta ve lise öğrenimini başarılarla bitirdikten sonra “ bir dil, bir insan “ anlayışıyla yola çıkan Mucurluoğlu İngilizceyi öğrenmiş ve bilgisayar kullanımında da üst noktalara çıkmayı başarmıştır.

Şu anda ikinci üniversitesini bitirmeye çalışan Mucurluoğlu aynı zamanda da on beş yıldan beri kamuda çalışmakta ve ekmeğini kazanmaktadır.

Daha bunlar gibi nice başarılar, zaferler ve aldığı birçok ödüller var hayatında Sn. Oğuz’un.

Dört yıl önce de “ Dinle Kardeşim “ ismini taşıyan ilk kitabını çıkardı.

Peki, ellerini ve ayaklarını kullanamayan biri olarak tüm bunları ne ile ve nasıl yaptı dersiniz?

Çoğumuzun eline kalemi alıp iki satır bir şeyler yazmaya üşendiğimiz bir zamanda ellerini kullanamayan, kendisine gelen telefonla dahi “ telefonu başına götürerek değil de başını telefona yaklaştırarak “ konuşabilen bir kişi nasıl kitap yazabilir?

Anlatayım nasıl yazdığını… İlk önce birisinin kucağında taşınarak tekerlekli sandalyeye oturtuluyor ve masasının yanına kadar getiriliyorsunuz. Sonra masanın üzerindeki kalemliğe başınızı yaklaştırıyorsunuz, dudaklarınızla orada bulunan kalemlerden birisini alıyorsunuz, kalemi iyice dişlerinizin arasına yerleştiriyorsunuz, çenenizle kâğıdı kendinize göre ayarlıyorsunuz ve kâğıdı tükürüğünüzle ıslatmadan yazmaya başlıyorsunuz… Tabi yazarken de kurşun kalemin içindeki kömürün “ enfes (!) “ tadını alarak…

Sonra bilgisayardan araştırmak yapmak istiyorsunuz. Bu seferde dişlerinizin arasındaki kalemle klavyeyi kullanmaya çalışıyorsunuz.

O da ne telefonunuz çalıyor. Bu seferde kalemle telefonunuzun “ yes “ tuşuna basmaya çalışıyorsunuz. Ve başınızı telefona yaklaştırarak konuşmaya başlıyorsunuz…

Bunlar sadece yazma ile ilgili olan, benim tahmin edebildiğim zorluklar. Öbür sıkıntıları, engelleri hiç yazmadım bile dikkat ederseniz. Yemek yeme, su içme, tuvalet, banyo, yüzündeki sineği elinle kaçırma, kumanda ile kanalları gezememe vb. gibi.

İnsanın hayal etmesi bile zor bir olay… Otuz yedi yıl boyunca “ hayatını ve ekmeğini dişlerinden kazanmak “.

İşte, hepimizin ve özellikle vücutları sapasağlam, “ turp “ gibi olduğu halde, kahve köşelerinde ömürlerini tüketen, “ ne yapalım iş mi var da biz çalışmıyoruz “ diyen sözüm ona “ işsizler “ diye geçinen insanlara sesleniyorum:

Daha maç başlamadan yenik duruma düştüğü bu hayatta, üst üste goller atarak galip gelmeyi bilen, yaşamını ve kaderini “ dişleriyle “ değiştirmeyi başaran, avuçlarımız patlayana kadar alkışlanmayı ve takdir edilmeyi hak eden M, Oğuz Mucurluoğlu’nun durumundan daha kötü bir durumda mısınız?

NOT ETTİKLERİM: “ Günlerdir uğraşıyorum... Ancak olmuyor... Yapamıyorum... Tükenmez kalemi dişlerimin arasına alıp önümdeki kâğıda bir şeyler yazmaya çalışıyorum... Kalem kâğıttan kayıyor... Harfler bir türlü oluşmuyor... Dişlerim acıyor... Kâğıt yırtılıyor... Kalem dişlerimin arasından düşüyor... Yeniden kalemi dişlerimin arasına sıkıştırıyorum... Yeniden yazmaya başlıyorum... Bu kez birkaç sözcük yazmayı başarıyorum... Zorluyorum kendimi, ama en fazla bir cümle yazabiliyorum... Yoruluyorum... Ağzımdan akan sular kâğıdı ıslatıyor... Kötü oluyorum... Kâğıdı gömleğimin ucuyla siliyorum, yeniden yazmaya devam ediyorum... Ama yine olmuyor, başaramıyorum... Sonra bir yerde küçük bir kurşun kalem buluyorum, tam dişlerime uygun, onunla yazmaya koyuluyorum, ama kurşun kalem ağzımda ıslanıyor... Islandıkça üzerinde boyası soyuluyor... Küçük parçalar boğazıma kaçıyor... Yazmaya ara verip bu parçaları tükürmek zorunda kalıyorum... Kurşun kalemle de olmuyor... Olmuyor: Ben dişlerime sıkıştırdığım bir kalemle yazamıyorum, bunu anlıyorum... Ve bunu anlar anlamaz, okumayı yazmayı öğrendikten bu yana, neredeyse yirmi yıldan fazla bir zamandır nereye ne yazdıysa hep dişlerinin arasına aldığı kalemlerle yazan Oğuz kardeşimi düşünüyorum...”

Cezmi Ersöz