Sayfa 1 / 30 1234511 ... SonSon
Toplam 449 mesajın 1-15 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    Niçin Kur’âni Hayat

    Her işimizin başı, ortası ve sonu O’nun adıyla ve O’nun adınadır. Hamdimiz ve senamız Allah’adır. O Allah ki, özünde merhametli, işinde merhametlidir. Sonsuz rahmetin kaynağıdır. Vahiyle insana tenezzül buyurmuş, akleden kalplerimizi onunla doyurmuştur. Desteğimiz ve salâtımız, onun vahyini bize aldığı gibi taşıyan, o vahyi taşımakla kalmayıp model bir hayatı yaşayan, insanlık sadakası olan ve insanlığa ucunda ebedi mutluluk bulunan aydınlık bir yol bırakan, bir ömrün vahye nasıl adanacağının sembolü olan, hayatı canlı bir Kur’an olan Rasulullah’adır. Kelamın en yüksek tecellisi vahiydir. Varlık, O konuşunca var oldu. Tarih, O konuşunca başladı. Beşere ruh, O’nun dilini anlasın diye üflendi. O ruh içinde irade, akıl ve nutk O’nun kelamı muhatabını bulsun diye verildi. Ve insan, O’nu anlasın diye var oldu. Varlığı kelam ile başlatan, insanın serüvenini de kelam ile başlattı. Hak ve sorumluluk verdiği insana, hak ve sorumluluklarını nasıl kullanacağını vahiyle öğretti. Tarihin eksenine kelamı yerleştirdi. İnsana vahiyle yol gösterdi. Hayatı inşa etsin diye insanı dünyanın “kalfası” (halife) yaptı. Bu kalfa işini iyi yapsın diye, insanı vahyin eliyle inşa etti.

    İslam Allah’ın kâinatı yönettiği sistemin adı, vahiyse ilahi bir inşa projesiydi. Hayat yol, insan yolcuydu. Yolu da yolcuyu da yaratan oydu. Yol haritasını belirlemek, yolu ve yolcuyu yaratanın hakkıydı. Tüm ilahi vahiyler, kâinat ağacının bu soylu meyvesi var ediliş amacını gerçekleştirsin diye gönderilmişti. Ve insanlığın son çevriminde ebedi rehberlik Kur’an suretinde tecelli etmişti. Son Vahiy, bütün bunların hepsini dört cümlede özetledi:

    Er-Rahmân… Alleme’l-Kur’an, halaka’l-insan, ‘allemehu’l-beyân… ( O sonsuz merhametin menbaı… Kur’an’ı O öğretti. İnsan türünü O var etti, ona kendini ifade etme yeteneğini O bahşetti.)

    Kur’an vahyi, el-Hay olandan, hayatı inşa için, hayatın ta yüreğine inmiş tarifsiz bir hayattı. Amacı insanı zulümattan nura, karanlıklardan aydınlığa, bencillikten ben idrakine, içgüdülerin esaretinden ruhun özgürlüğüne, bilinçaltının gayyasından bilincin doruğuna, nefsin köleliğinden ruhun özgürlüğüne çıkarmaktı. Varlık ağacının bu soylu tohumunun kendini ve elinin değdiğini çürütmesine engel olmaktı. Dahası, kendi kendini aşılayarak saflaşmasını, tekamül etmesini, yücelmesini ve potansiyelinin ufuklarına doğru yol almasını sağlamaktı.

    Vahyin ve insanın sahibi, bu amacın gerçekleşmesini yasalara bağlamıştı. Eğer insan bu yasalara uygun olarak hareket ederse vahiy inşa amacını gerçekleştirecek, değilse insan bu inşadan mahrum kalacaktı. Bunun da ilk şartı vahye bir özne olarak yaklaşmaktı. Zira vahiy gerçekten özneydi. Vahiy inşa edicilik fonksiyonunu bihakkın icra edebilme yeteneğine sahip olduğunu muhatabı olan ilk nesil üzerinden isbat etti. İnşa ettiği neslin elleriyle hayatı ve dünyayı inşa etti. İnşa ettiği neslin eliyle insanlığın ender gördüğü bir iman hamlesine imza attı.

    Vahiy bir şeyi daha isbat etti: Eğer bir nesil kendini Kur’an’ın inşasına teslim ederse, Allah da tarihin inşasını o neslin eline teslim ederdi. Yani Kur’an’a nesne olan, tarihe özne olurdu. Vahyin çırağı olan hayatın ustası olurdu. Vahye teslim olan hayatı teslim alırdı. Hayatının yatağını vahyin belirlemesine izin veren, zamanın yatağını elleriyle belirleme liyakati kazanırdı. Bundan sonra isbat sırası vahyin kendilerine emanet edildiği mümin muhataplardaydı. Fakat mümin muhataplar vahiyle inşa olma konusunda her zaman aynı başarıyı sergileyemedi. Vahiyle inşa olacaklarına vahyi inşa etmeye kalktılar. Vahyin nesnesi olacaklarına vahyi nesneleştirmeye yeltendiler. Bunun sonucu çok vahim oldu. Kendileri de tarihin nesnesi oldular. Bu, vahyi nesneleştirmenin cezasından başka bir şey değildi.

    Vahyi nesneleştirme süreci şu aşamalardan geçerek gerçekleşti:

    Kelimelerin Rabbi kelimelerin kalbine manaları indirmişti ki akleden kalp sahipleri indirilen o manaları anlasınlar, hayatlarına koyarak üretsinler. Vahiyle inşa olanlar anlam üretmeyi sürdürdüler. Kur’an dilinin tedvini, İslami ilimlerin tedvini, rasyonel bir izahı yapılamayan muhteşem İslam fetihleri, burhan, beyan ve irfan ilim sistemlerinin inkişafı, özgün bir medeniyetin inşası, ortaya konulan devasa ilim mirası, hayatın her alanındaki diğer gelişmeler, hep üretilen bu anlamın bereketli sonuçlarıydı.

    Fakat bir gün geldi anlam üretilmez oldu. Anlam üretilmeyince tüketilirdi. Biri diğerinin doğal sonucuydu. Üretilemeyen anlamdan oluşan açığı kapatmak için bu kez form yüceltilmeye başlandı. Bu sürecin sonucunda vahyin lafzı manasının, manası maksadının üzerine kapatılmış, vahiyle ilişki “yüreğinden okumak” yerine “yüzünden okumaya” indirgenmişti. Vahyin sahibi bizden vahyi tertil ile okumamızı emretmişti. Tertil ile okuma emri önce tecvid ile okumaya, daha sonra “kaf çatlatmaya” indirgendi. Vahiy elbette tecvit ile okunmalıydı. En güzel seslerle süslenmeliydi. En güzel hatlarla yazılmalıydı. En güzel hurufatla dizilmeliydi. En güzel sayfalara basılmalıydı. En güzel ciltlerle sıvanmalıydı. Büyüt bunlar vahiy için azdı bile. Fakat vahiy bunların hiçbiri için gelmemişti. Asıl anlamak, yaşamak ve yaşatmak için gelmişti. Bu sürecin sonunda geldiğimiz nokta tam da Kur’an Şairi Mehmet Akif’in dediği noktaydı:

    Ya açar Nazm-ı Celilin bakarız yaprağına
    Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

    Bu vahim noktayı vahiy kendi ifadesiyle “mehcur bırakma” olarak adlandırmıştı. Bunun açılımı şuydu: Elde taşındığı halde bilinçte taşımama, en yüksek yerlere konulduğu halde hayata koymama, dilde olduğu halde kalbe taşımama, kendisi göz önünde olduğu halde talimatını göz ardı etme, sesi dinlendiği halde sözünü dinlememe, özetle vahye bir “ölü metin” muamelesi yapma…Vahiy anlamın kaynağı olmaktan işte bu süreçlerden geçerek çıkarıldı. Artık o anlamanın konusu değildi. Anlamanın konusu olmayan, hayatı nasıl belirlesin? Anlaşılmayan bir hakikat yaşanır mı?

    Zaten olan bitenin izahı da buydu: Vahyin hayatsız bırakılması… Bundan zarar gören vahiy değildi. Bundan asıl zararı hayat gördü. Ve kıyamet hayat vahiysiz kalınca koptu. İnsanlık içine düştüğü şu değersizleştirme ve anlamsızlaştırma girdabından nasıl kurtulacaktı? Soruların sorusu, sorunların sorunu budur. İdeolojiler birer birer ölüyor. Zira ideolojilerin insanlığın yarasına merhem olamayacağı artık ayan beyan anlaşılmış bulunuyor.

    Değerlerin yerini fiyatlar aldıkça insan biraz daha yok oluyor. İnsanın insanlığının kan kaybını ruhtan yoksun güvenlik tedbirleri ve giderek tek tipleşen eğitim politikaları durdurmaya yetmiyor. Entellektüel bir katliama dönüşmenin arefesinde olan modern eğitim sisteminin derde deva olamayacağı fena halde anlaşılmış durumda. Rahman’ın rahmetinden nasibini almayan bir eğitim ve öğretimin, diplomalı vahşiler yetiştiren bir cangıla dönüşmemesi için hiçbir sebep de yok. Küresel güç merkezlerinin gücü ve güçlüyü yücelten tavırları, ezilenlerin bile güce taptığı hastalıklı bir sonuç üretiyor. Rezzak-ı âlemle rızık arasındaki bağı görmezden gelen vahşi dünyevileşme, sebep olduğu krizler zincirine “gıda krizini” de ekleyerek tüy dikmeye hazırlanıyor.

    Allah’ın mahlukat ağacının soylu meyvesi için donayıp döşettiği şu dünya misafirhanesi, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar hor ve hovardaca kullanılmadı. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını şuh bir açgözlülükle tüketen “modern hayat”, hazırlamakta olduğu felaketin tellallığı yapmaktan başka hiçbir çözüm üretmiyor, üretecek gibi de görünmüyor. Kerameti kendinden menkul bütün gelişme ve ilerleme iddialarına rağmen insanlık bugün dünden daha mutlu değil. İnsan soyunun mutluluk ortalaması bugün dünden daha yüksek değil. Bugünkü açlık dünkünden daha az değil. İnsanlığın şefkat ve merhamet debisi, dünkünden daha fazla değil. Aksine insanlığın şefkat ve merhamet damarları günden güne kuruyor, kurutuluyor. Ve adalet açığı çığ gibi büyüyor.

    Bunlar ve daha sayamadığım unsurlarıyla kötü gidişatı durdurmanın “vahye dönüş”ten başkaca bir yolu bulunmuyor. Eğer insanlık insanlığını yeniden kazanacaksa, bu, fiyatlardan değerlere dönmeden asla gerçekleşmeyecektir. Değerlere dönmenin Allah’tan bağımsız bir yolu yok. Çünkü Allah demek anlam demektir. Allah’sız bir hayat anlamsız bir hayattır. İşte vahiy, Allah’ın hayatla olan anlam bağıdır. Ve başlıkta sorduğumuz “Neden Kur’ani hayat?” sorusunun cevabı da budur. İnsanlık akleden kalbe dönecekse tekrar Kutsal kitaplara dönmek zorundadır.

    İnsanlık kutsal kitaplara dönecekse, Kur’an’a dönmeye mecburdur. Zira bu alanda Kur’an’ın rakibi bulunmamaktadır. Kur’an’a dönüş kaçınılmazdır. Kur’an’a dönüş salt entelektüel bir faaliyete dönüş değildir. Kur’an’a dönüş hayatın kalbine dönüştür. Kur’an hayata hayat vermek için inmiştir.“Allah’ın ipi” Kur’an’dır. Kur’an’a yapışan Allah’ın ipine yapışmış olur. Ey Rabbimiz! Kitab’a karşı tavrımızdan dolayı tevbe ediyor ve vahye “yöneliyoruz”! Biliyoruz ki vahye yöneliş Sana yöneliştir! Sen bizim yönelişimizi kabul eyle ve Sen de bize rahmetinle yönelt!

    “Kur’âni Hayat” akleden kalbinize mübarek olsun!

    ( Mustafa İslamoğlu )www.mustafaislamoglu.com/yazidetay.php?Yazi_id=1841&yazar=24

  2. #2
    Üye
    ahmedd29 Avatarı

    Gerçek Adı
    Ahmet
    Üyelik Tarihi
    22.05-2009
    Son Giriş
    09.02-2017
    Saat
    12:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    1.352
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Mustafa Hoca'nın eline,yüreğine sağlık.Hoca ne kadar doğru söylüyor Kuran'ın kalbinden bihaber,sadece yüzüyle mutlu ola ola malesef bu hale geldik...Hilâl Tv'de ki programlarını herkese tavsiye ederim.
    PAYLAŞIMINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER.

  3. #3
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Mustafa Hoca nın anlatımını çok beğeniyorum, programlarını ve makalelerini elimden geldiği kadar takip etmeye çalışıyorum. Özellikle vahyin penceresi ve esmaül hüsna dersleri son derece başarılı. Hiç bilmediğim birçok şeyi Mustafa Hoca sayesinde öğrendim. Ayrıca kendi sitesinde de her tür bilgi ve dökümanı bulabilirsiniz. Yüce Rabbim İslam a hizmet eden tüm müminlerden razı olsun.
    MUSTAFA İSLAMOĞLU

  4. #4
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Geçen gün Hindistan da bir tapınak gösterdiler. İçerisi farelerle doluydu, bazıları ölmüş ama kimse dokunmuyordu. Her tarafta fare artıkları vardı. Dikkatimi çekti izlemeye devam ettim. Baktım geniş tepsilere su ve süt koyuyorlar, onlarca fare tepsiyi çevreleyip içiyor. Sonra farelerin içtiği tepsinin ortasından elleriyle su ya da sütü alıp içiyorlar. Farenin içtiği şifalıymış. Hele hele bir kadının fareye secde ettiğini görünce çok şaşırdım. Ortalıkta bir sürü fare, fare ölüsü ve farelere tapan insanlar. İşin ilginç yanı neydi biliyor musunuz? Tapınağın üstüne demir ızgara yapmışlar ki yırtıcı kuşlar fareleri avlamasın. Kendini bile koruyamayan farelerden medet uman insanların hali üzüntü vericiydi.

    İnsanın başıboş bırakıldığında neler yapabileceği ve doğrudan ne kadar uzaklaşabileceğinin somut bir örneğiydi o insanlar. Eğer ki oradaki insanlar Kuran ın getirdiklerinden haberdar olsalardı ve doğru bir bakış açısına sahip olsalardı fareye tapmak gibi bir sapıklığın içinde olmazlardı. Onları uyaran, doğruyu gösteren bir kaynakları, yol göstericileri olsaydı doğruyu bulabilirlerdi. Kuran ın ne kadar değerli olduğunu ve insanı kainatın en şerefli varlığı haline getirdiğini anlamak için fareye tapan insanların içinde bulunduğu durumu düşünmemiz yeterli bir gösterge.

    Yüce Rabbim bizi Kuran dan ayırmasın...amin...

  5. #5
    Üye
    ahmedd29 Avatarı

    Gerçek Adı
    Ahmet
    Üyelik Tarihi
    22.05-2009
    Son Giriş
    09.02-2017
    Saat
    12:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    1.352
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Aminnnnn.Sapkınlıklarını kutsal sayıyorsan daha da kötü malesef.Allah'ım bizleri doğru yoldan ayırma.

  6. #6
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Herkes Kur'an Okuyordu Fakat Kimse Düşünmüyordu

    Ne zaman Mescid-i Haram’a varsam, birçoklarını elinde Kur’an’la görüyordum. Hele Rükn-i Yemâni’ye bakan tarafta bulunan klimalı bölümün iki katı da özellikle keyfine düşkün yerliler tarafından tıka basa dolduruluyordu. Bunların hemen hepsi orada her direğin dibinde yığılı bulunan Mushaflara hücum edip, namaza kadar okuyorlardı. Özellikle ana dili Arapça olmayan insanlar her Arab’ın Kur’an’ı şıp diye anlayacağını zanneder. Yanlış. Ana dili Arapça olmak Kur’an ile ünsiyeti sadece kolaylaştırabilir, ama asla anlama garantisi sağlamaz. Bu avantajına karşılık bir de dezavantajı vardır: Ana dili Arapça olduğu için Kur’an’a karşı laubalilik. Malum, bilmeyen ve bilmediğini bilenin bir gün öğrenme şansı vardır. Ama bilmediği halde bildiğini sanan asla öğrenemez.

    Haclarımdan birindeydi. Kur’an okuyordum. Bir âyet geldi önüme. Âyetin ruha işleyen manasından dehşete düşmüştüm. Yanımdaki Arap olduğu her halinden belli olan genci denemek geçti içimden. Ona âyeti okuyup âyetteki “ya’şu” kelimesinin anlamını sordum. Anlamını ne yapacaksın der gibi baktı yüzüme. Bilip bilmediğini çıkaramadım. Bu zaten o kadar da önemli değildi. Vahim olan, onun Kur’an’ın anlama isteğini garipsemesiydi. Anlaşılan o da milyonlarca türdeşi gibi Kur’an’ı teberruken telaffuz edilip rafa kaldırılan bir “mukaddes eşya” olarak görüyordu. Bu olaydan sonra her seferinde insanların Kur’an’la ilişkilerini özel olarak gözlemeye başladım. Özellikle Haremeyn’e her gidişimde bu işe zaman ayırdım. Sürekli gözlemledim. Sonuç gerçekten vahimdi. İnsanlar Kur’an’a “kutsal eşya” muamelesi yapıyorlardı. Sevabına okuyorlar ve rafa kaldırıyorlardı. Kalpleri yalnızca Allah bilir. Fakat okuyanların yüzlerinde herhangi bir emareye rastlamadım. Okuma akışı içinde azap âyetinde hüzünlenen, rahmet âyetinde sevinçten ışıyan bir yüz mesela... Cennetten bahseden âyet gelince sürur yayılan, cehennemden bahseden âyet gelince kederini belli eden bir yüz...

    Manevi yaralarına, bireysel ve toplumsal hastalıklarına, duygusal ve düşünsel dertlerine dermanını Kur’an eczanesinde arayan...

    Zaten halinde ve tavrında Kur’an’dan eser yok. İşte ibretlik bir örnek: Harem’de Cuma kılınacak. İğne atsan düşmeyecek kadar kalabalık. Beyimiz iki bacağını da açabildiği kadar açıp kurulmuş. Hilafsız iki kişilik yere yayılmış. Arkadan sizin geldiğinizi fark edince gelip yanına oturmasın diye daha bir yayılıyor. Cemaat namaza kalkınca kendine bir yer bulma ümidiyle, insanlar dakikalarca ayakta bekliyorlar. Namaza kalkınca ben kendi yerimi ayakta uzun süre bekleyen iki delikanlıya verip, ön safta yayılan efendiden tüm özür ve nezaket kelimelerini sıralayarak izin istedim. Çirkin, kaba ve bedevice bir tavırla reddetti. “Namaz insanı her tür ahlâksızlıktan ve çirkinlikten alıkoyar” âyetini okuyup, “Birr ve takva budur” dedim. Yaklaşık bir saate yakın uğuna uğuna önümde Kur’an okuyan işte bu efendiydi. İçimden çok diledim; biri gelse, yerimi ona verip ben Cuma yerine öğle namazıyla yetinsem, acaba bu adamın yüreğinde insani bir duygu oluşturabilir miyim, diye. Ama gelmedi.

    Namaz kılmak kolay iş. Namazın maksadını hayatımızda gerçekleştirmek zor iş.

    Kur’an kıraat etmek kolay iş. Kur’anî ahlak ile donanmak zor, ama çok zor iş.

    Hacca gitmek kolay iş. Hacı olmak, Âdem gibi adam olmak zor iş.

    Kur’an’ın tefekkür, tedebbür, taakkul, tezekkür ve tefakkûh üzerinde neden bu kadar durduğu sanırım daha iyi anlaşılıyor.

    Boşuna demiyor Kur’an, “Onlar Kur’an üzerinde derin derin düşünmüyorlar mı?” diye.

    “Kur’an tak diye emir verir, mü’min şak diye yapar” mı diyeceksiniz. Eğer iş böyleyse, Kur’an üzerinde düşünme emri de neyin nesiydi? Belli ki iş böyle değil.

    Son sözü Kur’an söylesin: “Aklını kullanmayanları Allah pisliğe mahkûm eder.”

    (Mustafa İslamoğlu)

  7. #7
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Vahyi Anlamaya Dair

    Vahiy aç ruhları doyurmak için indirilmiş bir gök sofrasıdır. Bu sofradan yemek için, insanın, ruhunun acıktığını bilmesi lazım. Midemizin açlığını beynimize haber veren enzimler vardır. Bu enzimler organizma ile beyin arasında bir “elçi” işlevi görürler. Bu elçilerin getirdiği haberle insan açlığını fark eder ve yiyecek arayışına yönelir. Hayatı idame ettirmek için karın doyurma süreci işte böyle gelişir. Ne var ki aç ruhlara açlıklarını haber veren “enzimler” yoktur, fakat Allah’ın seçtiği “elçiler” vardır. Allah o elçiler aracılığıyla yolladığı vahiyleri aç ruhların önüne bir gök sofrası gibi sermiştir.

    Bu sofradan yemenin bir şartı vardır: Ruhun, hayat gemisinin kaptanı olduğunu bilmek. Hayat gemisinin kaptan köşküne cesedini koyanların uğrayacağı limanlar şehvet ve haz limanlarıdır. Bu limanlar arasında seyredenlerin hayat gemisi “yol almaz”, sadece “dolaşır.” Sahibini sahil-i selamete çıkarmaz. Kendisini bekleyen mukadder son ya bir fırtınada batmak, ya da kayalara oturmaktır.

    Gök sofrasından yiyen aç ruhlar harekete geçerler. Vahiy böylelerinin gönlüne yürür, özüne sözüne yürür, yüzüne gözüne yürür, eline ayağına yürür, diline dudağına yürür. Ta ki o insan vahiyle konuşur, vahiyle görür, vahiyle tutar, vahiyle yürür hale gelir. Gök sofrasından aldığı derman ile kişi “pasif iyi” olma halinden “aktif iyi” olma haline geçer. Zaten vahyin maksadı da budur. Tıpkı ilk muhatabı olan Hz. Peygamber’i “Kalk ve uyar” emriyle aktif iyi yaptığı gibi, tüm muhataplarını aktif iyiler zümresine dâhil etmek ister.

    Peki, insan aktif iyi olup da ne yapacaktır?

    İyiliği çoğaltacaktır. Bunun için iyiliğin nesnesi değil öznesi olması gerekmektedir. İyiliğin öznesi olması için de düpedüz “özne” olması gerekmektedir. Her fail bilinç sahibidir, zira bir hareketi “faaliyet” kılan onun bilinçli yapılmış olmasıdır. Hareket ile fiil arasındaki fark bilinç farkıdır. Nesneler hareket ederler, fakat yalnızca özneler faaliyet yaparlar ve “fail” olurlar.

    İnsanın bilinç sahibi olma sürecinin iki yüzü vardır: Biri fıtrata bakan yüzü ki, bu alt yapıdır. Diğeri terbiyeye bakan yüzü ki, bu üst yapıdır. Bilincin fıtrata bakan yüzünde insanın “ben idrakine” sahip bir varlık oluşu yatar. İnsanın ben idraki geliştikçe sorumluluk şuuru da gelişir. Sorumluluk şuuru onun vicdanını harekete geçirir. Harekete geçen vicdan sahibine doğru davranışı telkin eder. Bilincin terbiyeye bakan yüzünde ise insanın eğitim ve öğretim süreçlerinin tümü yer alır. İşte vahiy bu sürece ilahi ve asli, sahih ve sahici bir katkıdır. Vahyin ilahi bir inşa projesi olmasının nedeni de budur.

    İlahi bir inşa projesi olan vahyin muhatabı insandır. Zira insan hayatın öznesi olsun için yaratılmıştır. Hayatı inşa edecek olan insandır. Yerler ve gökler, güneş ve ay, karalar ve denizler bu yüzden insanın emrine musahhar kılınmıştır. Bu yüzden insan Allah tarafından “yeryüzünün halifesi” olarak atanmıştır. Halifeliğini hakkıyla eda edebilmek için önce bir ustaya çırak olması lazımdır. O usta vahiydir. İnsan yeryüzünün ustası olmak istiyorsa önce vahyin çırağı olmalıdır. Vahiy tarafından eğitilmeli, vahyin terbiyesinden geçmelidir. Bunun olmazsa olmaz şartı vahyi anlamaktır.

    (Mustafa İslamoğlu)

  8. #8
    Üye
    ahmedd29 Avatarı

    Gerçek Adı
    Ahmet
    Üyelik Tarihi
    22.05-2009
    Son Giriş
    09.02-2017
    Saat
    12:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    1.352
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Pasif iyi, aktif kötünün teşvikçisidir

    Dünyanın her yanında iyiler kıt değil. Aksine iyilerin sayısı küçümsenmeyecek bir yekûn tutar. Zira insan özünde iyi bir varlık.

    Fakat asıl kıt olan “aktif iyi”ler. Çünkü iyilerin çoğu “pasif iyi”. aktif iyiler iyilerin içinde devede kulak değil. Pasif iyileri “kendine iyi” olarak da tanımlayabiliriz. Pasif oldukları için iyiliği yaymak gibi bir dertleri yok. Böyle bir dertleri olmadığı için de iyiliğin çoğalmasına katkıda bulunmuyorlar.

    Dahası, kötüler aktif iyilerden rahatsız oldukları halde pasif iyilerden rahatsız olmuyorlar. Hatta bırakın rahatsız olmayı, onlardan hoşnut ve razılar. Çünkü pasif iyiler kötülerin kötülüğüne ses çıkarmıyorlar. Onların kötülüğü yaymalarına aldırmıyorlar. Onların kötü olmasından rahatsızlık duymuyorlar.

    Pasif iyilerin göz ardı ettikleri bir gerçek var: İyiliğin pasif olduğu her yerde, kötülük kendiliğinden aktif hale geliyor. Bu kötülüğün tabiatı icabıdır. Kötülük karanlık gibidir. Bizatihi var değildir. Aydınlığın yokluğu halidir. Demek ki, iyiler sönük veya patlak lamba gibi değil, ışık veren açık bir lamba gibi olmalıdır.

    İlk inen vahiylerden olan Müddessir suresi, daha yeni risalet görevini üstlenmiş olan Hz. Peygamber'i inşa eden surelerin başında gelir. Bu surenin giriş ayeti, “bilkuvve/potansiyel” iyiliği “bilfiil/kinatize” hale getirmeyi amaçlar. Onun için de ilk muhatabına yekten seslenir:

    “Ey yatan kişi, kalk ve uyar!”

    Bunun açılımı şudur:

    “Ey yatan iyi! Yatan iyi iyi değildir! Kalk ve uyar! Yani, pasif halden aktif hale geç ve iyiliği yay!

    Bu emri alan Hz. Peygamber, emrin gereğini yapmak için kalkmış ve iyiliği de ayağa kaldırma çabasına girişmiştir. İşte ne olmuşsa ondan sonra olmuş, o güne kadar Kureyş'in en güvenilir, en akıllı, en barışçıl insanı, birden bire “yalancı”, “deli”, “bozguncu” oluvermiştir. Önceki hayatında ona ilişmeyi aklından dahi geçirmeyenler, o “aktif iyi” haline gelince varlığını ortadan kaldırmak için sıraya girmişlerdir.

    Neden?

    Nedeni açıktır. Zira vahiy, pasif iyiyi aktif hale getirmiştir. Yatan iyiyi ayağa kaldırmış, sokağa çıkarmıştır. Sönük lambaya bitimsiz bir enerji vererek, onu bütün bir cihanı aydınlatan güçlü ışık kaynağı kılmıştır.

    Dünyanın en munis, en sakin, en kendi halinde, en halim-selim insanını yeniden inşa etmiş, onu insanlığın en büyük iman hamlelerinden birini başlatan bir insanlık önderine dönüştürmüştür.

    Bu vahyin en büyük mucizesi, hak sözün gücüdür.

    Soruyorum kendi kendime: İyilerin tümünün pasif olduğu bir dünyada iyilik yaşar mıydı?

    Cevabım “asla” oluyor. Zira dünyanın en kötüleri bile anasından kötü doğmaz. Fıtrat iyi üzerine formatlanmıştır. Hazreti insan, en iyidir. En iyi bozulunca en kötü olur. Canavarlaşan, dünyayı çirkinleştiren, insanlığın yüz karaları da başında “iyi” idiler.

    İşte bu yüzden iyilerin tümünün pasif olduğu bir dünya kötülerin dünyası olurdu. Her çağda Allah'ın rahmet ve merhametinin bir eseri olan aktif iyiler olmasaydı, öylesi bir dünyada kötülük iyiliğe yer bırakmaz, pasif iyiler pasifliklerinin cezasını aktif kötülerin elleriyle yok edilerek çekerlerdi.

    Tüm peygamberler peygamber olmadan önce en azından pasif iyi idiler. Allah peygamberlik kurumunu, insanlığın fıtratına yerleştirdiği bilkuvve iyiliği bilfiil hale getirmek için ihdas etti. İki hal arasındaki farkı bu müessese ve insanlığın ufuk şahsiyetleri olan peygamberler eliyle gösterdi. Fetret dönemlerine de, iyilerin pasif olduğu bir dünyada insanın nasıl ıslah edici olmaktan çıkıp ifsat edici olduğunu görmemiz için izin verdi.

    Kur'an, el-Emr bi'l-ma'ruf ve'n-nehy ani'l-münker'i (iyiliği yaygınlaştırıp kötülüğü önlemeye çalışmak) işte bunun için farz kıldı.

    İşbu nedenle, aktif iyilerin olmadığı bir dünyanın geleceği korkunç noktayı hayal bile edemiyorum. Böyle bir dünya gerçekten yaşanılabilir bir dünya olmazdı. Böyle bir dünyada iyilik Zümrüdüanka olur Kaf dağına giderdi. Böyle bir dünya kendi kendini imha eden bir dünya olurdu.

    Sözün özü şu: Yatan iyi olmak yetmez. Pasif iyi iyi değildir. Zira her pasif iyi, aktif kötünün teşvikçisidir. Kötüleri kötülüğe yüreklendiren kendileri gibilerden daha çok, pasif iyilerdir. Onlar iyiliği özneleştirmeyip nesneleştirmenin cezasını, bir müddet sonra sessiz kaldıkları kötüler tarafından yok edilmekle çekerler. Bu yok edilme varlıklarını ortadan kaldırma biçiminde değil, onlardaki zaten pasif duran iyiliği de kurutma biçiminde olur.

    En yaman çelişkilerden biri de ne, biliyor musunuz: Pasif iyilerin aktif kötülerden şikayet etmeye kalkması?

    Onlara birileri “Sayenizde beyim” demeli.


    aktif iyi olmak için sorumluluk ahlâkı

    Doğrudur: Pasif iyi aktif kötünün teşvikçisidir. Bu da şu demektir: Pasif iyilerin varlığından iyilikten daha çok kötülük kazançlı çıkmaktadır. Yani pasif iyiler, istemeden de olsa, aktif kötülerin teşvik primi olmaktadırlar. Sonuçta pasif iyinin varlığı iyiliği çoğaltacağı yerde, dolaylı yoldan kötülüğü çoğaltmaktadır. Bunu önlemenin en iyi yolu pasif iyiyi aktif iyi haline getirmektir.

    Soru şu: Peki, pasif iyiyi aktif iyi haline getirmenin yolu nedir?

    Cevap kısa: Sorumluluk ahlakı.

    Buradan şu sonuç çıkmakta: İyilerin pasifliği, sorumluluk bilincinin yetersizliğinden veya yokluğundan kaynaklanmaktadır. Bu da bir tür sorumsuzluktur. Demek ki pasif iyiyi “sorumsuz iyi” olarak da niteleyebiliriz. İyi birinden bahsedildiğinde “İyi, ama iyiliği kendine” demekle, “İyi, ama sorumsuz” demek aynı kapıya çıkmaktadır.

    İnsan sorumlulukla doğar. Pavlusyen Hıristiyanlık'ta, sorumluluğun yerini “orijinal günah” almıştır. Bu da “hasbi ahlak”ın yerini “hesaplı ahlak”ın almasına neden olmuştur. Bu, sömürgecilik, soykırım, asimilasyon, ötekini şeytanlaştırma gibi kötülüklerin neden Batı'da ortaya çıktığını açıklayabilir.

    İnsanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslam, insanlığın son çevriminde Kur'an vahyinde tezahür etmiştir. Kur'an vahyinin en temel kavramlarından biri de “takva”dır.

    Takva'nın tam olarak ne demeye geldiğini anlamak için, ilahi vahyin kullandığı dilin kavramlarına ne muamele yaptığını bilmek lazım.

    Kur'an vahyi, kendini ifşa ettiği Arap dilinin kelime ve kavramları üzerinde üç tür tasarrufta bulunmuştur. Birincisi, kelimeyi mevcut anlamından tamamen soyutlayarak onun içini yeniden doldurmuştur. Bu türden tasarruf yaptığı kelimeleri genellikle kavramlaştırmıştır. İkincisi, kelimeyi mütedavel anlamından tamamen koparmadan onun anlamını daraltmış veya genişletmiştir. Üçüncüsü, kelimeyi aynen kullanmıştır. Bu üçüncü türe genellikle kavramlaşmamış olan sıradan kelimeler girmektedirler.

    Takva, vahyin birinci türden tasarrufta bulunduğu kelimeler arasına girmektedir.

    Takva, Muhammedi davet öncesinde “maddi” bir nitelik arzetmektedir. Erdemlerle alakalı bir bağlamda kullanılmamaktadır. Hatta lafzi anlamda kullanıldığı bir rivayete rastlamaktayız. Sözün sahibi sahabi, savaşlarda Rasulullah'ın ardına sığınarak korunduklarını ifade sadedinde “İttekayna bi-rasulillah” demektedir.

    Kur'an vahyinin inşa ettiği dünyada takva kavramının işgal ettiği merkezi yeri cahiliyye döneminde “muruet” (mürüvvet) kavramı işgal ediyordu. Takva'ya “kişinin korktuğundan korunması” anlamı yüklemek kavramı tam karşılamıyor. Kavramı semantik bir tahlile tabi tutan Japon alimi Toshihiko İzutsu, bu kavram için “Sorumluluk bilinci” karşılığını öneriyordu. Benzer anlamı daha sonra Fazlur Rahman da önerecekti. Ne ki bu anlam Türkiye'de merhum Muhammed Esed'le yaygınlık kazandığı için hep ona mal edildi.

    Merhum İzutsu, işin hakkını vererek yaptığı semantik tahliller sonucu tam isabet kaydetmişti. Takva, gerçekten de “sorumluluk bilinci” anlamına kullanılıyordu.

    Neye karşı sorumluluk bilinci?

    Tüm varlığa. Sorumluluğun en büyüğü varlığın zirvesi Allah'a karşı duyulan sorumluluk bilinciydi. Kur'an kavramı asıl bu anlamda kullanıyordu. Zira insan sorumluluk ahlakıyla hareket edecekse, bu ahlakın aşkın bir referansı olmalıydı. Bu da Allah idi. Diğer tüm varlıklara karşı duyulan sorumluluk, temelde Allah'a karşı duyulan sorumluluğun uzantısıydı.

    İnsan, bizzat var oluşu dâhil, sahip olduğu her şeyi Allah'a borçlu olarak doğar. Zaten “borç” anlamındaki “deyn”den türetilen din ve dindarlık da borçluluk bilincinden başkası değildir. Allah'a borçlu olmanın bilincine varmanın sonucu, O'na bu borcu ödemek değildir. Zira bu mümkün değildir. Zaten O da kullarından bunu beklememektedir. Beklediği “emanete sadakat”tir. Emanete sadakat ise, sorumluluk bilinciyle hareket etmeyi gerekli kılar.

    Bakara suresinin girişindeki “Kaynağı hakkında hiçbir şüpheye mahal bulunmayan bu kitap muttakiler için bir hidayettir” ayeti, takvanın hidayetin temelinde yer aldığını gösterir. Yani, hidayet takvayı değil, takva hidayeti getirir.

    Biliyorum soracaksınız; hidayetten önceki takva da ne ola ki?

    O ahlaktır; “sorumluluk ahlakı”. Tıpkı “sen bundan önce kitap nedir iman nedir bilmezdin” denilen Hz. Peygamber'e “sen muhteşem bir ahlaka sahipsin” denilmesi gibi. İbadet, iman, teslimiyet hep hidayetten sonraki kavramlar. Ama takva hidayetten öncesini de kapsıyor. Yani sorumluluk kişiyi iman dairesine yaklaştırırken, sorumsuzluk kişiyi o daireden çıkarabiliyor.

    İşte bunun için iyi olmak yetmiyor. Eğer aktif iyi değilse, iyi olmanın sorumluluğunu kuşanmamış demektir.

    Mustafa İslamoğlu...

  9. #9
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    (Ey Muhammed!) De ki: “Ben size ancak bir tek şeyi, Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkıp düşünmenizi öğütlüyorum. Arkadaşınız Muhammed’de cinnetten eser yoktur. O, şiddetli bir azaptan önce sizin için ancak bir uyarıcıdır.” (34 sebe 46. ayet)

    Ahmet Bey paylaşım için teşekkür ederim. Yukarıdaki ayette insanların ikişer ikişer, teker teker düşünmesi isteniyor. Burada ikişer ikişer in daha önce gelmesi de çokluğun önemine vurgu yapmakta. Her insan İslam fıtratı üzerine doğar, İslam bizim dışımızda değil aslında içimizdedir. Bu gün Türkiye de birçok sahabe mezarı bulunmaktadır. Bu insanlar Mekke de, Medine de oturup ibadet edebilirlerdi. Doğruyu bulmuşlardı. Ama olduğun yerde beklersen gün gelir sahip olduğun doğruyu da elinden alırlar. Yanlış kalmayana kadar mücadele etmek gerekmektedir. Sözün inanılmaz bir gücü vardır. Hz.Muhammed sav.(salat ve selam üzerine olsun) efendimize gökten ordular indirilmedi. Kuran indirildi ve işte o Kuran milyarlarca insanı doğruya ulaştırdı. Kuran bir mucizedir ve bu mucizeyi doğru kullanırsanız tüm insanlığı tek doğruda birleştirebilirsiniz.

    Yüce Rabbim bizleri Kuran mucizesinden hakkıyla yararlanabilenlerden eylesin...amin...

  10. #10
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Vahyi Anlamaya Dair (2. bölüm)

    Vahiy Anlamı Olan Bir Hitaptır

    Ma’na kelimesi, mâ ‘anahu cümlesinden süzülmüştür. “Şuurlu bir öznenin kasdettiği anlam”a delalet eder. Esasen özne olsun nesne olsun varlık içerisinde “manasız” hiçbir şey yoktur. Zira maksatsız yaratılan hiçbir şey yoktur. Bir maksadı olanın mutlaka bir manası da olur. Allah abesle iştigal etmez. Yere göğe ibret nazarıyla bakan her selim akıl sahibi Kur’an’ın talim ettirdiği o ifadeyi söyler: “Rabbimiz! Sen bütün bunları bâtıl olarak yaratmadın!” (Âl-i İmran 3/191). Buradaki bâtıl, “anlamsızlık ve amaçsızlık” manasına gelir. Zıddı hak’tır ve bâtıl’ın zıddı olarak kullanıldığı her yerde el-hak “anlamlılık ve amaçlılık” manasına gelir. Mesela İbrahim Sûresi’nin 19. âyetinde “Görmez misin ki Allah gökleri ve yeri hak ile yarattı” buyurulur (Krş: Ankebut 29/44; Rum 30/8). Bunun açılımı şudur: “Allah gökleri ve yeri bir anlam ve amaca mebni olarak yarattı.” Hak ile bâtıl’ın bir arada kullanıldığı Enbiya Sûresi’nde (21/18) bu mana daha belirgindir: “Bilakis Biz hakkı bâtılın başına çalarız da, o berikinin belini kırar.” Bu âyette anlamlı ve amaçlı yaratılış gerçeğinin tüm nihilist anlayışların beslendiği kaynak olan anlamsızlık ve amaçsızlık iddialarını alt edeceği vurgulanmaktadır.

    Sadece gökler ve yerler “hak ile” (bi’l-hakk) yaratılmamışlardır, vahiy de “hak ile” (bi’l-hakk) indirilmiştir: “Biz onu hak ile indirdik, o da hak ile indi” (İsra 17/105. Ayrıca karşılaştırın: Zümer 39/2, 41). Zira vahiy mutlak hakikate atıf olma amacıyla anlamlı bir hitap olarak indirilmiştir. İndiriliş amacını da bunu tahakkuk ettirerek gerçekleştirmiştir. Anlamlılık ve amaçlılık ilkesi sadece Kur’an vahyinin geneli için konulmamıştır. Kur’an’daki kıssalar ve mesellerin de bu ilkeye tabi olduğu ayrıca vurgulanır. Mesela Kur’an’ın sembolik dili en yoğun sûresi olan 5 kıssa/meselli Kehf Sûresi’nin daha başında “Sana onların haberini hak ile (bi’l-hakk) anlatacağız” (18/13) buyurulur. Bunun açılımı “sahih bir anlam ve amaca uygun olarak anlatacağız” demektir. Büyük müfessir Zemahşeri de Keşşaf’ında âyetteki bi’l-hakk’ı“sahih bir amaçla” (bi’l-ğaradı’s-sahih) şeklinde tefsir etmiştir. Yine Bakara Sûresi’nde Talut ve Calut kıssası anlatıldıktan sonra bu kıssanın “hak ile”, yani “bir anlam ve amaç için” anlatıldığı vurgulanır (2/252). Yine içinde iyiler ve kötülere dair birçok kıssanın anlatıldığı Kasas Sûresi’nin başında da bu kıssaların “sahih bir anlam ve amaç için” (bi’l-hakk) anlatıldığı vurgulanır (28/3).

    Kur’an’ın bir anlamı vardır, çünkü bir amacı vardır. Kur’an’a bir anlam taşımıyormuş muamelesi etmek, onu amacından koparmaktır. Kur’an’ın amacı muhatabının aklını karanlıklardan kurtarıp ışığın kaynağına kavuşturmak, yani doğru yola yöneltmektir (hidayet). Kur’an, indiriliş amacı olan hidayeti ancak anlamı kavrandığında gerçekleştirebilir.

    Ağzını açan anlaşılmayı ister. Anlamın kaynağı olan Allah anlaşılmasın diye konuşmaz. Bu abestir. Allah abesle iştigalden münezzehtir. Bırakınız Allah’ın kelamını, Allah’ın yarattığı nesneler bile kendi lisanlarınca konuşmaktadır. Varlık şekli ve şemaili, sertliği ve yumuşaklığı, soğukluğu ve sıcaklığı, rengi ve kokusu, moleküler dizilişi ve dokusu, yeri ve konumu, duruşu ve durumu ile kendisi hakkında bilgi vermekte, bu vasfıyla âlemde alâmet sahibi bir âlem olmaktadır. Gülün açışı, bülbülün ötüşü, şimşeğin çakışı, göğün gürleyişi hep bir anlam ve amaç taşırlar. Ya Allah’ın konuşması bir amaç taşımasın mı?

    Bir şeyi anlam ve amacından soyutlamadan o şey fetiş haline getirilemez. Kadim putperest kavimler güneşi, ayı, ırmağı, dağı, kurdu, kuşu, ineği, boğayı ve daha birçok şeyi fetiş edinmişler ve onlara tapmışlar. Bu bir sapmadır. Fakat bu sürecin başlama noktası bu varlıkları var ediliş anlam ve amacından koparmaktır. Ancak bu işlemden sonra fetiş haline getirilebilir. Kur’an anlam ve amacından soyutlanmadan fetiş haline getirilemez. Vahyi fetiş haline getirmeyi göze almış birinin yapması gereken ilk iş, onun anlamı olan bir hitap oluşunu göz ardı etmektir.

    (Mustafa İslamoğlu)

  11. #11
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Mustafa İslamoğlu nun tefsirini görüntülü olarak kendi sesinden dinleyebilirsiniz..: Tefsir Dersleri :.

  12. #12
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Vahyi Anlamaya Dair (3. bölüm)

    Kur’an’ı Anlamak Farzdır

    “Tamam, vahyin anlamı vardır, kabul; fakat onu sıradan mü’minler olarak bizler anlayamayız” yollu bir savunma da, en az vahye “anlamı olmayan bir hitab” gibi bakmak kadar abes ve dayanaktan yoksundur. Esasen bu tür bir yaklaşım, vahyi anlam ve amacından soyutlama teşebbüsünün daha sinsice yapılmış bir şeklidir. Vahiy, Âlemlerin Rabbi tarafından, âlemlere rahmet olan bir Peygamber eliyle, âlemlere (bütün bir insanlığa) gönderilmiş olan bir doğru yol rehberidir. Vahiy “insanlık için hidayet kaynağıdır” (huden li’n-nâs). Vahyin hitap şekillerinden biri de “Ey insanlar!” (yâ eyyuhe’nâs) şeklindedir. Bu hitaba muhatap olmadığını düşünen kendini insanlık ailesinin üyesi saymıyor demektir. İnişi 23 yıl süren Kur’an vahyinin ilk kelimesi aynı zamanda bir emirdi: “Oku!” Çok geniş bir anlam açılımı olan bu emir öncelikle “Anla!” manasına gelir. Zira birine “Oku!” denildiğinde ayrıca “anla” denilmez. Çünkü okumaktan murad anlamaktır. “Oku ama anlamasan da olur” deniliyorsa, orada hitap-metin bir anlam taşımıyor demektir. Bunu Kur’an için söylemek, kendine mubîn (açık ve anlaşılır) diyen Kur’an’a hakarettir.

    Vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber onu okudu, anladı, yaşadı ve anlattı. Fakat Hz. Peygamber’in Kur’an’ı anlama sorumluluğunu yerine getirmiş olmasını sahabe, “O bu sorumluluğunu yerine getirdiğine göre bizden bu sorumluluk kalkmıştır” şeklinde anlamadı. Aksine sahabe de Kur’an’ı anlama çabasını devam ettirdi. Bir sonraki nesil de, sahabenin Kur’an’ı anlama çabasını bahane ederek kendi üzerinden Kur’an’ı anlama sorumluluğunun kalktığını iddia etmedi. Aksine onlar da bu konuda cehd ü gayret gösterdiler. Bu böyle devam edip gitti. Ortaya konulan sayısız tefsir ve ulumu’l-Kur’an edebiyatı bunun delilidir.

    Aynı sorumluluk bizim için de geçerlidir. Her nesil kendi zamanının şahididir. Kendi ‘şimdi ve burada’sından yola çıkar. “Rabbimiz bizi de şahitler arasında yaz!” diye dua eder. Zira “Onlar Kur’an üzerinde tedebbür etmiyorlar mı?” (Nisa 4/82) uyarısı ve emri önceki nesillerin boynuna ne kadar sorumluluk yüklüyorsa, sonraki nesillerin boynuna da aynı sorumluluğu yüklemektedir. “Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenmez” (En’am 6/164) Kur’ani ilkesi ortadayken, Kur’an’ı anlama sorumluluğunu bazı nesillere hasredip diğer bazı nesillerin üzerinden kaldırır tarzda bir tavır takınmanın savunulabilir bir tarafı yoktur. Kur’an’ı anlamak “emirlerin emri” cinsinden bir ilahi emirdir. Zira Kur’an’ın maksadı olan hidayet ancak ilahi kelamın anlaşılmasıyla gerçekleşir. İslam fıkıh usulünün temel kurallarından biri “Bir vacibin kendisiyle gerçekleştiği şey de vaciptir” kuralıdır.

    Kur’an’a uygun bir hayatı yaşamak ve yaşatmak mü’minin imanının boynuna yüklediği bir yükümlülüktür. Bu yükümlülüğü yerine getirmenin olmazsa olmazı Kur’an’ı anlamaktır. Kişi anlamadığı bir şeyi ne yaşayabilir ne de yaşatabilir. İşte bu yüzden tüm farzların kaynağı olan Kur’an’ı anlamak sade bir “farz” değil “farzların farzı” anlamında efraz’dır.

    (Mustafa İslamoğlu)

  13. #13
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    KUR'AN-I KERİM ve TÜRKÇE MEALİ

    Yukarıdaki linkte Diyanet in Kur an meali var. Word olarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz. Her gün kendi durumunuza göre belli bir miktar ayet okuyabilirsiniz. Önemli olan az da olsa devamlı okunması. Arapçası da var.

  14. #14
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    77 - Hz. Aişe (radiyallahu anha) diyor ki: "Yanımda Beni Esed kabilesinden bir kadın vardı. Bu sırada Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) içeri girdi ve: "Bu kimdir?" buyurdu. "Falancadır, geceleri hiç uyumaz, (ibadet yapar)" dedim. Resulullah (aleyhissalatu vesselam): "Sus, yeter! Size, takat getirebileceginiz amel yaraşır. Siz (ibadet yapmaktan) usanmadıkça, Allah da (sevab vermekten) usanmaz. Allah'a en hoş gelen dini amel, kişinin devamlı olarak yaptığı ameldir" buyurdu.

    (Buhari, Iman 32, Teheccud 18; Muslim, Salatu'l-Musafirin 2220-221 (785); Muvatta, Salatu'l-Leyl 4, (1, 118); Nesai, Salatu'l-Leyl 17 (3, 218).


    Kur'an okurken her gün düzenli olarak okunması önemlidir. Bir şeyi az da olsa devamlı olarak yaparsanız çok ve düzensiz yaptığınız çalışmadan daha çok fayda sağlar. Her gün 10 ayet, 20 ayet veya 50, 100 ayetlik bölümler halinde okuyabilirsiniz. Okurken anlamakta zorlandığınız kısımları değişik tefsirlerden öğrenebilirsiniz. Aşağıdaki linklerde Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ve Mevdudi nin Tefhim ul Kur'an tefsirleri bulunmaktadır.

    KUR'AN-I KERİM, ELMALILI TEFSİR
    Tefhim'ul Kur'an - İndir - DarulKitap.com

  15. #15
    Üye
    dostempati Avatarı

    Gerçek Adı
    Kalperen C* Türkoğlu
    Üyelik Tarihi
    16.02-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    kalpOder Turan * Krt
    Mesaj
    1.546
    Alınan Beğeniler
    34
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    Vahyi Anlamaya Dair (4. Bölüm)

    Kur’an’ı Anlamak Murad-ı İlahiyi Anlamaktır

    Burada şöyle bir mesele öne sürülebilir: Tamam, Kur’an’ı yaşamak için anlamak lazım da… Fakat akıllar farklı, idrakler farklı, anlayışlar farklı, birikimler farklı, bilgiler farklı, ilgiler farklı… Bu kadar farklılığın olduğu yerde Kur’an’dan anlaşılan şeyler de farklı olmaz mı? Eğer böyle olursa bir tek kaynaktan birçok farklı yorum çıkmaz mı? Bu da Kur’an’ın ve dinin birlik amacına aykırı olmaz mı? Bir kere Kur’an’ı anlamaktan murad murad-ı ilahiyi anlamak olmalıdır. Eğer maksat bu değilse, bunun adı “kitaba uymak” değil “kitabına uydurmak”tır. Kitaba uyanlar tedebbür, tezekkür, taakkul, tefakkuh ve tefekkür yoluyla lafız-mana-maksat üçlüsünü birbirinden ayırıp koparmadan murad-ı ilahiyi anlamaya çaba gösterirler.

    Sözün burasında Hayat Kitabı Kur’an’dan şu alıntıyı yapmak şart oldu: “Mana lafza, maksat manaya aykırı olmamalıdır. Elbette lafız manaya, mana da maksada perde olmamalıdır. Daha da açarsak; lafız meale, meal manaya, mana mefhuma, mefhum maksada, maksat hakikate perde olmamalıdır. Dili göz ardı ederek manaya ulaşılamaz. Mananın hangi kap içinde geldiği asla göz ardı edilemez.” (Giriş, XX).

    Murad-ı ilahiyi anlamak kimsenin tekelinde değildir. Başta Kur’an, bu tür muhtemel “anlama tekellerini” daha baştan kırmak için kendi kendisini “kitabın anası” ve “müteşabihat” diye ikiye ayırmıştır. Bu tasnifin yapıldığı Âl-i İmran Sûresi’nin 7. âyeti “anlam garantisi”ni hiçbir kişi ve zümreye vermemekte, “onun gerçek te’vilini kimse bilmez, sadece Allah bilir” diyerek sadece Allah’a hasretmektedir. Devamında ise ilimde derinleşenlerin birden fazla anlama açık olan âyetler hakkında kendi vardıkları sonucu mutlaklaştırma yerine şöyle diyecekleri vurgulanmaktadır: “Biz ona inanırız, tümü Rabb’imizin katındandır.” (Âl-i İmran 3/7).

    Maksat açısından bu âyet, sadece seçkin bir zümreyi değil, herkesi okuma ve anlamaya çağırır. Âyet zımnen Kur’an üzerinde “anlama tekeli” oluşturmaya daha baştan set çekmektedir. Bu demek değildir ki Kur’an’ı herkes işine geldiği gibi yorumlasın, aklına eseni Kur’an’a söyletsin, kendi heva ve hevesini Allah’ın kelamı üzerinden tatmin etsin. Bunu böyle yapan Kur’an’a inşa edici bir özne olarak bakmıyor, Kur’an’ı nesneleştiriyor demektir. Zira Kur’an’a inşa edici bir özne olarak iman eden kimse, Kur’an’ı inşa etmek için değil Kur’an’la inşa olmak için Kur’an okur. Evet, Kur’an öznedir. Bunu kendisi için Mecîd, Kerîm ve ‘Azîz gibi sıfatlar kullanmasından kolayca anlayabiliriz. Bu sıfatların hepsi de özne, hem de mübalağalı özne kipidir ve bu Kur’an’ın en üst derecede inşa edici bir özne oluşuna delalet eder. Kur’an’ı anlaması gereken insan da öznedir. Bu yüzden Kur’an okumak iki özne arasında kurulan bir diyalogdan ibarettir. Kur’an kendisini yüreğinden okuyanın yüreğini okur, yüreğini okuduğunun sorduğu suallere cevap verir.

    Kur’an’a karakola çekilmiş zanlı muamelesi yapıp ona zorla söyletmek isteyenlere engel olmanın yolu, Kur’an’ı anlamayı yaygınlaştırma çabalarının önüne gerilmek değildir. Zaten bu mümkün de değildir. Dünyada istismar edilmemiş bir değer bulunmamaktadır. Eğer istismarı imkânsız bir değer olsaydı, bu Allah olurdu. Allah’ı bile istismar edenlerin varlığından Kur’an haber verdiğine göre, bunu Allah engellememiş demektir. Allah’ın engellemediğini engellemek kul için muhaldir. Şu halde istismarcı var diye Kur’an’ı anlamanın önüne keyfi setler çekmek, “istismarın istismarı” anlamına gelir.




Sayfa 1 / 30 1234511 ... SonSon