Hayatınız bir film olsa sizce izlemeye değer mi?Duymuşsunuzdur belki. Yazımızın başlığında yer alan gibi meşhur bir söz var. İnsan şöyle bir düşünmeden edemiyor. Hele de Üstad’ın hayatını anlatan ‘Hür Adam’ı seyrettikten sonra… Hayatımızı bir film şeridi gibi gözden geçirdiğimizde, o hayatın yanında ne kadar sönük kaldığını görüyoruz ve cidden “Yazık ettik ömrümüze.” diyoruz. Gündelik basit işlerin peşinde hayatımızı telef edip tüketmişiz.

Hayat, yüce bir gayeye hizmet ettiği sürece hayattır. Üstad’ın yine o nefis ve hikmetli ifadesiyle:
“İşte hayat böyledir.”
Hayatı bir camın ya da bu sözün ardından gösteren tılsım, sırrını o zaman açıyor. Hayat bir güneş olup yanıyor, ışıldıyor adeta. Nice hayatlara da hayat oluyor, nur saçıyor.
“160 dakikalık film böyleyse, bu hayat saniye saniye, gün gün nasıl yaşanmış acaba?” diye meraklanıyor insan. İzlenmeye değer bulunuyor Üstad’ın koyduğu adımlar, okunmaya değer bulunuyor yazdığı eserler. Örnek alıyor insanlar, milyonlar. Örnek alınacak bir hayatın içinde buluyoruz kendimizi.
Hiçbir hayat, sadece bulunduğu yeri kapsayacak kadar küçük değildir. Hele de bu hayat, yüksek bir gayeye kendini adamış ise. Ömrü boyunca dilinden düşmeyen bir kelâm, bir kelimedir Üstadımızın: “dâvâm.”
Van’daki mağarada, iki minare boyu yükseklikten ayağı kayıp düşerken de “dâvâm”, otuz yıl boyunca sürgünlerde, hapishanelerde de “dâvâm” diyen bir adamdı hep. Yılmadan, azimle, “Dâvâm, devâmdır.” diyordu adeta. Dâvâyı devâsı bilen, dâvâyı devamda bilen bir gayret ve himmet şahikasıydı Üstad.
İyi ki tanımışız. Çok şükür ki, eserlerini tanıma bahtiyarlığına ermişiz.
Ya o gençlik saksısında çiçek açmadan solsaydı o güzelim yıllarımız? Suyu, güneşi bilmeden, mevsimlerin hikmetini, dünyaya gelişin gayesini tanımadan ölüp gitseydik, ne olurdu halimiz?
Çok üşürdük çok… Ellerimiz, kalplerimiz, hayatlarımız üşürdü hep…
Ne bulduysak, hayatta aradığımızdan daha fazlasını kitaplarında bulduk Üstad’ın. Yoksa çok feci aldanacaktık... Bu dünyadan o eserleri tanımadan göçüp gitseydik, çok üşüyecektik, çok…
Gecenin bir yarısında kalkıp inlediğimiz saatleri unutmadık. Ne dirliği, ne de birliği vardı hayatımızın. Cebbar bir el, sıkıyordu dört bir yanımızı. Yanan bir şey vardı içimizde de sanki, farkında değildik, bîhaberdik.
Oysa çok geçmeden bu duâya bir cevap gelecekmiş. Rahmet yağacakmış… Ah o rahmet, o yağacakmış, bir nur akacakmış üstümüzden gecelerin en koyusunu bile yıkayıp ağartan bir rahmet yağacakmış.
Yaralarımız yalamakla geçmedi. Hiçbir merhem deva olmadı. Geceler öldü yılgınlıktan. Saatler bitti, gitti çılgınlıktan. Koştuk. Hep koştuk su bulmak için.
Yerini beğenmeyene yeni yer yok. Hayatını beğenmeyene yeni hayat yok. Hidayet ancak bu taleplerden ve arayışlardan sonra geliyor, insanın kapısını çalıyor. Hidayet, onu arayana, ona doğru koşana gidiyor. “İşte hayat böyledir.” diyor Üstad. İnsan ancak o zaman “İşte hayat böyledir.” diyebiliyor.
Ve nihayet yanıp duran bir ışığı aldık önümüze. “Bundan sonra uçurum yok.” dedi. Ne suları, ne Nurları, ne de seni bıraktık ey rahmetin bir tanesi, bir tecellisi, kalbimizin incisi…
Uykumuzun sonundaydık. Ürkek bir yürekle yaşıyorduk. Unutulup gidecektik bir köşede. Çiçeklerle, mevsimlerin en renklisiyle uyandık bir sabah. İçinde hepimizin yaşadığı bir geceydi o gece. Sonsuz bir kaynaktan, sonsuz bir rahmetten geliyordu incece ve gizlice. Sadece arayanın kapısını çalıyordu o büyük düşünce.
Bir saksıda çiçek açtık; sığmadık oralara. Yayıldık bahçelere, tarlalara ve sonra ovalara, kırlara, hatta dağlara ve oradan da yıldızlara... Taç yaprakları dağılmış, bir yerinden kırılmış bir çiçek de olabilirdik o gece. Rahmet yetişiverdi imdadımıza her şey bitti zannettiğimiz o gece, gizlice.
“Dâvâm, devâm” dediği için, dâvâsı bizler olduğu için göğe, çiçeğe, insana daha da öteye bakmayı öğrettiği için, milyonlar takipçileri bulunuyor şimdi. Bundan da anlaşılıyor ve insanlar şu kanaate varıyor ki, bunlar hayatını yolda bulmamışlar; hayatını bir yüksek gayeye adamışlar. Bir saçın teliyle oyalanmaya değmez bilenler, yollarını, pusulalarını ebediyete ayarlamışlar.
O zaman işte, hayat sırrını açıyor. Toprağını bulan tohum gibi, kalpler hızla gelişiyor… O bereketli eserlerin ve derslerin içinde kalpler hızla büyüyor, boy atıyor ta güneşe kadar, güneşe dost ve kardeş olacak kadar…
Hayat, ancak dosdoğru yaşanırsa gösteriyor üzerindeki güzelliği ve tecelliyi. Hayat, kendimize bakalım diye değil, göğe bakalım, çevreye bakalım başka hayatları görelim diye verilmiş bize. Ayna parlaksa güneş, oraya en güzel vuruyor, güneş orada ne güzel görünüyor…
Ve bir gün, bir yerden diğer bir yere sürgüne gönderiliyorsunuz, sevk ediliyorsunuz adeta. Üstelik derme çatma bir kayıkla… Her şey silinip gidiyor, ama sahildeki ayak izleri silinmiyor. Kader o izlerin yüzünü, üstünü örtmüyor. Gizliyor. Kumsaldaki ayak izinize nice ayaklar basıp sizi kendine hiza alıyor. Hayatının gayesini, hayatınızın gayesi biliyorlar.
Allah insanı güzel yaratmış. Bunu dünya, âlem, her yer, her şey görmeli, duymalı.
Hayat, gayesine uygun akmalı. Hayat, ummana doğru yol bulmalı. Şurezâra, çöllere, çorak topraklara akan nehirler gibi yatağını değiştirip yan mecralara sapmamalı, kıvrılmamalı kurumamalı. Hayatımızı korumalı. Uçup buharlaşmamalı. Gayesini unutmamalı, gözden kaçırmamalı insan…
O en büyük gayeye hayatını odaklayanlar gibi hayatı yaşamaya azmetmeliyiz. İç huzuru ancak o zaman bulabiliriz. Hayat, günleri tüketmekten ibaret değildir. Yaşadığımızı ancak o zaman anlayabiliriz.
“Hayatınız bir film olsa izlenmeye değer mi?” sorusuna cevabı ancak o zaman doğru bir şekilde verebiliriz. Şimdi bir kez daha muhatap olalım. Kulaklarımıza bir daha duyuralım bu sözü. Belki bir tesiri olabilir. Bir kıpırdanma, bir kımıldanma başlayabilir. Uyanmak için bazen bir çimdik gerekir.
‘Hür Adam’ filmi, bir çimdik atıp uyandırdı içimde uyuyan birçok duyguları. Gözyaşlarım çağladı. Bir çentik attı. Hayatını uğruna feda edeceğimiz bir dâvâmızın olduğuna yeniden yeni bir ruhla baktık. Beraber ağladık. Beraber yaşadık o günleri yeniden.
Risâle satışları da rekor seviyelerdeymiş şu sıralarda.
İnşallah bunun da bir bereketi, bir yansımasıdır bunlar. Çok daha güzellerinin olacağının müjdesidir. Belki de kırk – elli bölümlük dizi filmlerin de yapılabileceğinin işaretidir İnşallah.
Hayatı güzel okuyan, güzel yaşayan, güzel gören, sonunda hep kazanıyor. Biz kazanıyoruz. Gerçi kazanmak da dünyevî mânâda bir kazanmayı hatıra getirsin istemedim, onu kastetmedim. Arif olan anlar; sizler anlarsınız İnşallah bununla neyi kastettiğimizi. Kalemimiz, dilimize her zaman tercüman olamıyor ne yazık ki…
Önemli bir miktar servete sahip olan, nasıl onu korumak için hırsızlardan saklar, çaldırmamak için çabalar; aynen öyle de, yıldızlardan hücrelere kadar her şey, hayatımıza dâhil; güneş, ay, mevsimler de dâhil; hava, su, hepsi öyle…
Bu muhteşem hayat, kazanabileceğimiz her servetten, sahip olduğumuz her zenginlikten çok daha değerlidir. Çok daha fazla korunmayı ve saklanmayı, yabanî ellerden muhafaza edilmeyi, gayesine uygun yaşanmayı bir değil, milyon defa hak ediyor.
“Meziyetin varsa hafa türabında kalsın; ta neşv ü nema bulsun.” diyor Üstad. (Sözler, 661)
Evet, evet, meziyetin varsa, tohum isen, gir toprağa, gömül, kaybol o karanlığın içinde ve emir geldiğinde, Fettah olan Allah “Açıl, uyan, genişlen, sümbüllen, haydi başını çıkar, uzat.” dediğinde, aydınlığı kucakla. Tohum, toprağın içine girmeden, toprağın gecesine gömülmeden dışarıya boy atmıyor, dünyaya sürgün veremiyor, güneşe merhaba diyemiyor. Her şeyin bir vakti var, yolu var.
“Güller, güneşin gecesine yaslanıp oradan güler güneşe.”
Gözü görürüz, ama görmeyi görmeyiz, bilmeyiz. Kulağı görürüz, ama işitme nasıl bir şeydir, bilmeyiz. Bedeni görürüz, ama bedenin gerisindeki ruh nasıl bir şeydir, hiç kimse bilememiş bunu. ‘Ruhumuz’ deriz geçeriz, ama mahiyetini bilemeyiz. Biz ancak maddeyi görürüz; maddenin gerisindeki mânâyı bilemeyiz. Mânâyı bize mânâ erleri ders verir, Üstadımız ders verir. Hem de mânânın maddesini de ihmal etmeden, onu da göz ardı etmeden.
Geçmiş, geçmiştir. İple değil, halatla da çeksek, geri getiremeyiz. Yapacak tek iş kalıyor: Bundan sonrası için temiz bir sayfa açmaktır.
Niye her gün tövbe gerektir, niye her gün? Çünkü kirli yerler daha çabuk kirlenir de onun için. Her gün ömür defterini temizleyen, kirletmemeye özen gösterir, önem verir de onun için. Her gün temizlenen yerler, kirletilmeye kıyılmaz. Temizi kirletmek zordur. Güzeli çirkinleştirmek zordur.
Hayatımızı tövbeyle yıkamalı, tövbenin gereği olan geçmişi temizlemek adına ve çirkinlikleri yeni bir hamle ile güzelleştirmek adına ne yapılması gerekiyorsa tez elden yapmalıyız.
Bediüzzaman bu film ile bir ayna tuttu yüzümüze. Baktık…
Herkes aynaya bakıp kendini görüyordu, kendini seviyordu. Biz de aynaya baktık. Kendimizi değil, Senin isimlerinin tecellilerini gördük. Bu aynada hayran hayran kendimizi değil, Senin isimlerinin tecellilerini seyrettik Allah’ım... Seni, sadece Seni sevelim dedik. Hayat aynasına bakınca gördüğümüz bu güzelliği Senden bilelim istedik. Senden bildik Rabbim…
Haydi, hayatın taze baharına doğru kırlara yol almaya, açılmaya. Kitapların arasında dolaşıp okumaya… Bu güzel ruhlar, eminim, çok renkli çiçekler derip derleyecek o bahçelerden, o eserlerden.
Ne dersiniz, hayatınız bir film olsa, izlenmeye değer miydi sizce?
Hayat böyleyse ve böyle yaşanıyorsa, niye evet demeyelim ki?
Çürüyen bir sonbahara karşılık yepyeni bir bahar karşımızda bekliyor. Tam da bu asrın insanlarına göre bir bahar…
“Acele ettik, kışta geldik. Sizler baharda geleceksiniz.” diyen Üstad’ın müjdesine uygun bir bahar var önümüzde.
Kalbimiz hızla atıyor ve hızla büyüyüp gelişecek.
Çoğalalım, duâlaşalım, birbirimizle kucaklaşalım, kanayan yaralarımızı unutalım. Herkesten, her şeyden fazla servetimiz var bizim. Zenginliğimiz var bizim. İmanımız var bizim. Çünkü, ümidimiz var bizim.