Gelincik ve Küçük Kız Asuman Akgün gelincik asuman akgun - Gelincik ve küçük kız “Günaydın!” dedi küçük kız salondaki saksının içinde boy veren gelinciğe bakarken.
Önce ne olduğunu anlayamamıştı. Yıllardır yeşil, büyük yaprakları olan, kendi halinde bir saksı çiçeğiydi. Oysa şimdi kocaman yeşil yaprakların arasından başını yukarıya uzatmış olan, kırmızı renkli bir çiçek daha vardı.
Heyecanla mutfakta iş yapmakta olan annesine doğru koştu; ”çiçek açmış, çiçek açmış! ” dedi arka arkaya. Annesi ne olduğunu anlayamadan, eteğinden tutup, salona getirmiş, saksının içinde açan kırmızı renkli çiçeği göstermişti annesine. “Bak anne, bak! Çiçek, çiçek açmış! ”
Annesi küçük kızının heyecanını, kocaman açılmış, meraklı, şaşkın ama çok güzel ışıldayan gözlerini, görünce çok hoşuna gitmişti.
“Haklı çocuk” diye düşündü. “Gelincik görmedi ki bu güne değin.”
Oturdukları sitenin bahçesi vardı, ancak bahçıvan başka çiçekler ekiyordu bahçeye, gelincik yoktu bahçedeki çiçeklerin arasında.
“Mayıs ayının başlarında, en olmadık yol kenarlarında, meyve ağaçlarının altında, tarlalarda karşımıza çıkıveren; alçak gönüllü, mahcup bir zarafetle bizleri selamlayan bu masum, kırmızı gelincikler nerelere gitti sahi” diye geçirdi içinden.
Annesi küçük kızına, o güzel çiçeğin adının “gelincik” olduğunu söyledi.
“Gelinciği kim getirip koymuş bu saksıya anne ?” diye sordu küçük kız.
Annesi o zamana değin, saksıda kendiliğinden ortaya çıkıveren gelinciği nasıl da fark etmemiş olduğuna şaşırdı. Ama daha çok küçük kızının gelinciği fark etmiş olmasına sevindi.
“Neden gelincik” demişler anne? Gelin mi olmuş? Küçük müymüş gelin olduğunda?”
Annesi, ona gelinciği ve gelinciğin hikâyesini anlatmaya karar verdi. Mutfaktaki işini bıraktı.
Gelinciklerin tıpkı diğer bitkiler ve canlılar gibi türlerini devam ettirme çabasını gösterdiklerini, bu nedenle tohumlarının rüzgâr aracılığıyla uçarak, toprak bulabildikleri yerde yeşermeye ve büyümeye devam ettiğini anlattı.
Çocukluk yıllarında, gelinciklerin tarla dolusu olduğu yerlerde, iki gelinciği bir araya getirip, nasıl gelin oluşturduklarını anlattı.
“Gelinciklerden bir tanesi gelinin duvağını, diğeri de kabarık eteğini oluşturur.
Duvak olacak olan gelinciğin yapraklarından biri ve sapı, dibinden kopartılır.
Kopartılan yaprağın oluşturduğu boşluktan gelinciğin iç ve orta kısmı görülür. Ortasında; ince, uzun, siyah saplı tohumların arasında bulunan küçük yumurta biçimindeki açık yeşil kısım gelinin yüzünü, uzun saplı tohumları da gelinin saçlarını oluşturur. Yüzünün ön kısmına gelen siyah tohumlardan bir kısmı kopartılır, böylece gelinin yüzü de ortaya çıkmış olur.
Diğer gelincik ise gelinin kabarık etekliğini oluşturur, sapı 1,5 cm kalacak şekilde kopartılır ve duvak yapılan diğer gelinciğin yüzünü oluşturan kısma, aşağıdan tutturulur. Böylece iki gelincik çiçeğinden bir tane “gelin” yapılır. Gelincikten yapılan bu gelin rahatlıkla ayakta durabilir”
Annesi küçük kızına gelincikten gelini nasıl yaptıklarını anlatırken, o günlere geri gitmiştir.
“Kıpkırmızı, ince ve zarif yapraklarıyla, alçak gönüllü, mahcup ve onurlu Anadolu gelinleri gibidir gelincikler” demişlerdi.
Bir köy düğününde de görmüştü; gelinin başına, yüzünü de kapatacak şekilde, kırmızı renkli, üzeri pullarla dolu, ince bir yemeni örtmüşlerdi duvak yerine.
Beline de kalın, kırmızı bir kurdele bağlamıştı gelinin babası.
“Hakikaten gelinciğe benziyor” demişti içinden, geline bakarken.
O günden sonra gelincikleri bir başka sevmişti, onları korumak istercesine bakardı gelinciklere. Gelinciklere kıyamaz, gelin yapmak için bile olsa koparamazdı.
Saksıdaki gelinciğe baktı yeniden.
Başının alçak gönüllü bir şekildeki eğikliğine, incecik gövdesinin dimdik ve onurlu duruşuna baktı.
Ne de güzel görünüyordu. Diğer büyük yeşil yaprakların arasında, tüm inceliğine ve mahcubiyetine karşın, dimdik ayakta durabilen, onurunu koruyabilen zarafetine baktı gelinciğin.
Sanki gülümsüyor, selam veriyordu ona. Balkon penceresinden gelen esinti, gelinciğin başını hafifçe öne arkaya doğru sallıyordu.
“Gelincikten alacağımız çok ders var” dedi annesi, gelinciğe bakıp, gülümserken.
“Hoş geldin evimize”.
“İnsan köklerine sahip çıkmalı; özü sağlam, duruşu dik ve onurlu olmalı” diye devam etti, kızına dönüp. “Özün iyiyse, köklerin sağlamsa her zaman büyüyecek, yeşerecek bir toprak bulursun”.
“Dik durmak için kalın bir gövdeye sahip olmak da gerekmiyormuş, incecik gövdeyle bile onurlu duruş sağlanabiliyormuş demek ki” dedi çocuk annesine bakarak.
Gelinciğe yaklaştı, en sevimli gülümsemesiyle fısıldadı “Seni seviyorum gelincik” .
“Anne, seni de seviyorum. Ben de her zaman dimdik ve onurlu duracağım''.