Biz de masallar anlatan büyükannemizin kucağında büyüdük, ‘ayı yavrusunu kucağına almış’ diye başlarken masalına, heyecanla, ‘ayı yavrusuyla ne konuştu’, büyükannem sesini yalancı korkutucu kalınlaştırarak: ‘bugün kimleri yiyeceğiz?’ dedi..
Bu ‘Ramazan’ İslamcılar kimleri yiyecek?


Birkaç yıl içinde sofraları öyle zenginleşti ki.. Tuncay kızartması.. Perinçek kebabı.. Balbay dolması.. İki düzine general hindisi.. Tatlılardan Türkan Saylan.. Garnitürden Kanadoğlu..
Şu anda sen ben hepimiz ‘mutfaktayız’, dinlenmeler, iftiralar, bizleri de birazdan lime lime doğrayıp tabaklarına servis ederler, bu sofradan kurtulacağını sanan var mı içinizde?
Kimimiz şerbet kimimiz kompostu kimimiz salam sucuk kimimiz turşu kimimiz pasta kimimiz çorbası olacak Allah’a iman edip beş vakit namaz kılan İslamcılar’ın sofrasına..

Matrak geçmiyoruz, Afganistan savaşı Irak işgali kadar ve daha da derin bir ‘karmaşanın’ arifesindeyiz. Subay terfilerine iki gün kala 102 subaya tutuklama kararı çıkart, terfiler sona erince tutuklamayı kaldır, artık, düşman güçleriyle sigaya çekilme masasında ne gizli andlaşmalar, ne tavizler verildi bilmiyoruz…Bunlar hukuk oluyormuş, öyle diyorlar, en özgürlükçüsü, bunlar sivil asker çatışması oluyormuş, öyleymiş..


Cumhurbaşkanlığı sürecinde etliye sütlüye hiç karışmayan Cumhurbaşkanı Gül, sıra subay terfilerine gelince, bir trafik karmaşası, sormayın, giden gelen, toplantı üstüne toplantı, onu çağır, bu gelsin, o gitsin, ne acar bir cumhurbaşkanımız varmış, haberimiz yokmuş..
Bir tek kişicik ekranda ‘bu olanlar yobazların karşı devrimidir’ diyemiyor.. Bir dış gücün boyunduruğuna girdik bile. Genelkurmay kadrosu ekibiyle yabancı bir gücün esiri oldu oluyor.. Siyasi özgürlüğümüz artık yok. Ancak ekrana çıkarsanız böyle diyemezsiniz, şöyle buyuruyor ekranın Zerdüştleri: siviller halktan aldıkları güçle…


Amerikan güdümünde cemaat-faşist liberal işbirliğinin adı: özgürlük oluyormuş, öyleymiş..
İşte hayatımın en kısa hikayesi..

Yaptıklarından utanmıyor musun?’ dedi Tanrı..
-Çok utanıyorum, dedi adam..
Tanrı: -Utanıyorsan sorun yok, çıkabilirsin..
Adam şaşkınlıkla: - Cehennem dedikleri bu kadar mı?
Tanrı: Utanmayı biliyorsan, bu kadar..’

Artık bu Ramazan lüks otellerin sofralarına oturur oturmaz ‘menü’ kitapçıkları dağıtılacak, bir aile albümü gibi, Ergenekon ailesi, Kuddusi Okkır’ın etine çatal batar mı, ağızda kolayca erir, intihar eden albayın rektör yardımcısının sağrısından jambonluk et çıkar mı, löpür löpür yuvarlasınlar.. Kim niye utansın artık. Cehennemden memnun olanlar utanmaz. İnegöl ve Hatay’da iç savaş kıvılcımları patladığında ödümüz koptu, ama ertesi gün Taraf Gazetesi’nde Ahmet Altan, açın okuyun, ‘Türkiye en güzel günlerini yaşıyor’ yazısı yazdı.. Bernard Shaw’ın lafıdır, gerçek cehennemlikler cehennemden memnun olanlardır..
Hayatlarında bir gün cemaat ve Amerikan otoritesinin dışına çıkamamış insanlar ekranlardan halkımıza ‘evrensel hukuk incileri’ düzüyor..

Köpeğe sormuşlar, yabancı dil biliyor musun, ‘miyav’ demiş..
Ey dini çok bütün İslamcılar, yoksulların bakışlarından başka hiçbir şeyi yoktur. Ve tarihin gelmiş geçmiş en büyük şiddeti, yoksulların dahi yüzünüze tenezzül edip bakmamasıdır, oralı olmayın, siz iyisi mi löpür löpür götürün canlı canlı insanları…


Acıma duygusu insanın kuvvetini azaltır, keyfinizi bozmayın, diş iplerinizi çıkartın, olmadı kürdanlarınız önünüzde, ya resulullah deyip çok şükür yarabbi deyip, topluca alkışlayın Arınçlarınızı Altanlarınızı Barlaslarınızı..

Golem, Prag’da bir Haham, çamurdan bir adam yapmış ve dilinin altına Tanrı adı yazan kağıt koyunca, çamurdan heykel canlanmış, bu insan eliyle yapılmış gelmiş geçmiş tarihlerin anlattığı Golem’dir. İnsan eliyle yapılıp dilinizin altına üç-dört cümle koyulup ekranlara salınmış Golemler, sofranız mübarek olsun.. Ramazanınız bereketli olsun..
Sizle değil derdimiz, sizleri yaratan Tanrı kimse, çok sürmez, cemaat ve liberal kör kölelerine verilmiş özgürlüğün leşlerini yakında Okyanus kıyısına, atar deniz..


Yıllar yıllar önce İstanbul Aksaray’da çok sonra İranlı ajanların gelip evinde öldürdüğü bir İranlı, ki, Sultanahmet önünde orada tanışmış dertleşiyorduk.. Mollalardan kaçmış.. Dedi ki, İtalyan bir yazar Buzzoti’nin bir hikayesini okumuştum küçükken, aynısını yaşıyorum.
‘Olmadı gider başka ülkede yaşarım demiştim işte geldim İstanbul’a, evin balkonuna çıkıp İstanbul’a bakıyorum, düşünme artık İran’ı dedim kendime. Arkadaşların ölüm hapishane haberleri gelince, cesetler sanki balkonuma doldu, tümsek tümsek.. Sonra, aileme işkence yaptılar, sanki balkona bir fil leşi gömdüler, dışarıyı dünyayı hiçbir yeri göremez oldum..’
-Şah’tan mı yanasın hangi örgüttensin yoksa Halkın Kurtuluş’undan mı?

-Ne örgütü, vatanseverliğin örgütü yoktur.. Vatanseverlik kimsenin vermediği bir görevi üstlenmektir. İnsanın en sevinilecek en güzel yükü budur.. Bu yükü İstanbul’a kadar taşıdım.. Şimdi ailemi içeri almışlar, konuşturmaya çalışıyorlar..’

O günlerde anlayamazdım ülkesini kaybetmiş bir insanın balkonunda olup bitenleri.. Şimdi, içim cız ediyor…

Geçenlerde dağ başında yürüyorum, yaşlı bir akrabamı gördüm, mısır haşlamış, ‘yemem zahmet etme dedim’, ‘dur dur’ deyip, mısırı ufaladı, bir geniş yapraktan tabak yapıp önüme getirdi.. Yemeye iştahım yoktu.. Ama tabağım bir yaprak.. Atıştırdım… Başımda dikilmiş bana bakıyor, tek bir kelime sohbet etmedik daha…

İlk ve tek sorusu: Şehirde Cumhuriyet’i yıkacak bir savaş bulmuşlar, doğru mu?
Bin sayfayı özetleyen tek cümle, acı acı güldüm, acı acı gülmekten artık hepimiz yorulduk.
Şu ünlü sinemacı Peter Ustinov yıllar önce söylemişti: Bir başbakan sahneye çıkıp soytarılık yapsa yarım dakika beceremez, foyası ortaya çıkar. Ama bir soytarı kimseye hissettirmeden yıllarca başbakan koltuğunda oturabilir..
Kontrol altına alınması imkansız bir diktatörlük yola çıkıyor..

Kokusu olmayan yazarlar, dudakları durmaksızın ballanan Anadolu’nun kızlarına vaazlar veriyor her akşam..

Oysa daha düne kadar, etle tırnak değil, bir kuşun iki kanadı gibiydik..
İfade özgürlüğü diye diye düşüncenin hangi kapısını aralasan artık iç savaşa çıkıyor..
Biliyor musunuz, şu kısa hikaye gibi yazarlık oyunları oynardım kendimle, mesela, bir ıssız adaya gitsem yanıma kimi götürürüm, diye sorardım kendime.

Trabzon Güğümünü bilir misiniz, yanımda ıssız adaya Trabzon Güğümü götürürüm. Öyle muhkem duruşu vardı, dedemin dedesi dedem babam, hepimizin yanında bozulmadan kırılmadan incinmeden ve gürül gürül bir neşeyle durdu..

Daha 20 yaşlarında karar vermiştim yazarlığa, beni cezbeden sarhoş eden yanı yazarlığın: Sevmediğin insanları takdir etme duygusunu öğreterek soylulaştırır bir insanı..

Bu yüzden okuduğum öğrendiğim elime aldığım her kitabı ruhumun ucuna usul usul basar gibi okudum, olmadı, bol keseden dekolte kızlarla şakalaşır gibi yazdım, olmadı..
Güzel bir hikaye okudum geçenlerde, adamın biri devesini kaybetmiş.. Çok akıllı çok zeki insanlarla karşılaşıp sormuş.. Deve mi gördünüz mü?

Çok çok zeki adamlardan biri burada çok sinek var, sizin deve bal yüklü olmalı dedi..
İkinci çok çok zeki adam, burada otlar sağdan sağdan yolunmuş, sizin devenin bir gözü kör olmalı demiş..

Üçüncü çok çok zeki adam, burayı otlarken hızla karşı tepeye koşmuş ayak izlerinden hırsla koştuğu belli, sizin deve çok sinirli hayvan olmalı.. demiş..

Adam, ‘yahu bu adamların anlattığı deve benim deveye benziyor’ deyip devesini adamlardan istemiş.. Adamlar deveyi tarif etmeye devam etmişler ama ortalıkta deve yok..

Adam kadıya gitmiş, çok çok zeki adamları şikayet etmiş. Kadı, tarafları dinlemiş.. Çok çok akıllı adamlar kadıya deveyi zekice anlatmaya devam etmişler ama ortada deve yok..
Kadı, dönmüş adama..

-Evladım, sen git kendi deveni kendin ara…
Yazarlığa başladığım günden beri kendi devemi kendim aradım, ama tek başına da olmadı..
Soylu yazarlık gereği kendi devemizi kendimiz arayalım, ama nasıl.

Etnik din tartışmaları öyle hale geldi ki, insanoğlunun bulduğu en ileri siyasi kimlik ‘yurttaşlık’, gericilik, faşistlik haline geldi.. Son yıllarda ekranlarda ‘yurttaş’ kelimesini geçiren tek bir yazar görmedim..

Onlar konuşuyor her gün cinayet, onlar konuşuyor katiller işbaşında, onlar konuşuyor ama ölenlerin yükü ruhu ömür boyu bizim sırtımızda..

Üstelik sırf bir ülkemiz var diye bizi suçlu cani ilan ediyorlar. Bizim yaralarımıza başkaları dokunuyor.. Travma geçiren halkımız değil, aydınlar.. Gelmiş geçmiş zalimlerden daha gaddar bu Zeka’yı birileri nasıl kullanıyor sanıyorsunuz?

Dünya hiç değişmedi, asırlardır bütün batı dışı toprakların anladığı ortak bir ‘esperanto’ dili var, bu dil batının küstah kibri’dir, Haçlılar’dan beri tanırız..

Nasıl bitirelim sözü, Tayyip Erdoğan’ın biçimsiz çarpıtılmış siyasetiyle Picasso’nun resimleri aynı şey sanki, Picasso’nun ünlü lafıdır: Halk ne kadar az anladıysa o kadar çok takdir etti beni..’

Sessiz bir odası olmamış insanlar vicdan sahibi olamaz..

Bu kadar ‘suç ortağı’ olursanız artık bir tek gün ‘iyi bir şey’ gelmeyecek başınıza..
Yoksa hepimizin mutluluğu, kuru kaysı yüzlü büyükannemizin kucağında mı kaldı..

Şansına, totodan, hiç beklemediğimiz bir gün karşımıza bir küçük ‘iyilik’ çıkmayacak mı?
Sırtımızda o kadar hançer yarası var ki, düzmek isteyenler, isteseler de artık sırt üstü yatıramıyorlar bizi, bu yüzden din İslam demeden her türlü ahlaksızlık kol geziyor bu siyasi yatakta..

Cellatların bile bir geleneği vardı, bir töresi, tarihin hiçbir yerinde cellatlar konuşmadı, işte ilk defa ‘konuşan cellatlar ekranlarınızda her akşam..

Nihat Genç