“Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır” demişti Kierkegaard. Kafka bu özgünlükten fazlasıyla nasibini almış bir yazardı. Lucas’ın ifadesiyle “gözü dönmüş ve ürkütücü bir boğuntu karşısında ne yapacağını bilemeyen modern bireyin klasik örneğiydi” o. Kafka benzersizliğini, bu temel yaşantıyı iletecek dolaysız ve yalın bir anlatım yolu bulmuş olmasına borçludur.

Franz Kafka Avrupası utancın coğrafyasıydı onun döneminde. Kafka’nın ilk akıl karışıklığı, ilk boğuntusu da bundandı. Praglı bir yahudiydi ve Yahudi olduğu için Almanlar, Almanca konuştuğu içinse Çek’ler tarafından hor görülüyordu. Bunlarla başladığı bir hayatta kendisi için hissettiği öncelikli duygusu “hiçbirşey” olduğuydu.

Kendi aşağılık kompleksleriyle yoğurduğu bir iç dünyası vardı Kafka’nın. Onun kalemine paralel bir edebi seyir için buradan başlamalı Kafka’nın hikayesine. Kendi bedeninden değil hoşnut olmak, tiksinmekteydi nerdeyse. Bir başyapıt sayılan Değişim’in efsanevi ilk cümlesi şöyledir: “Gregor Samsa bir sabah korkulu bir düşten uyanınca, yatağının içinde kendini korkunç bir hamamböceği olarak buldu...”'

Böcek Samsa bir süre utanç dolu ve anlamsız bir yaşam sürdükten sonra pis ve yalnız bir şekilde ölür. Kafka bu tür bir ölümün kendisi için de olası bir son olduğuna inanır. Hayvanların ağzından anlattığı birçok öyküde kendi komplekslerini ve korkularını yansıtır. İnsan olmanın korkutucu yönlerini anlatır.

Üstünde katlanılmaz bir ağırlığı olan babasından uzaklaşmak ve kendi başına varolabilmek adına evlenmek ve bir aile sahibi olmak ister bir süre sonra. Fakat onun gibi kompleksler içinde yüzen bir adamın altından kalkabileceği bir iş değildir bu. Kadınlarla mektuplaşmaktan başka birşey yapamaz.

İlk büyük aşkı Felice Bauer’di ve sadece ilk aşkı denecek noktada kaldı çünkü Bauer tıpkı mektuplaştığı diğer iki kadın gibi Milena Jesenska’nın gölgesinde kalacaktı tarih önünde. Öyle de oldu. Milena’yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka’yı derin acılara sürükledi. İşte Milena’nın evlilik üzerine yazdığı ünlü makalesi bu dönemdendir.

Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sürereken sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka’yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin değerli eserlerinden biri sayılacak olan “Milena'ya Mektupları”da Kafka şöyle dile getirir durumunu; “En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki...”

Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas’a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944’te Almanya’da toplama kampında öldü.

Tüm karamsarlığına rağmen Kafka'nın romanlarında her zaman bir ümit ışığı görmek mümkündür. Örneğin “Dava”nın yüzlerce sayfa boyunca suçunu öğrenmek için çırpınıp duran zavallı kahramanı K., sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında karşı binanın penceresinden ışıklar içerisinden bir adam çıkar ve K.’ya doğru kollarını uzatır. Elle tutulur bir yararı olmayan, zayıf bir umuttur ama, bir umuttur işte ve insanın sahip olduğu biricik şeyde budur aslında...

Umut zaten böyle birşey. Güçlülüğü ya da büyüklüğü değil, varlığı anlam getirir.

Edebiyat tarihine geçen az sayıda diyalogtan birine de sahip oldu Kafka. Arkadaşı yazar Gustav Jarmouch yanına gelip “'Bugün ışıl ışılsınız Herr Kafka” dediğinde verdiği cevap şöyle oldu; “Dün Max ve karısıyla yemekteydim. Dostlarının gözlerindeki ışık üstüme sinmiş olmalı...”

Kafka’yı anlamak, en derin karanlıklarda umut aramak, umudu büyüklüğüne bakmaksızın karşılamaktır aslında.