Toplam 4 mesajın 1-4 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    SERAFİM Avatarı

    Gerçek Adı
    Murat
    Üyelik Tarihi
    04.05-2010
    Son Giriş
    06.11-2016
    Saat
    15:14
    Yaşadığı Yer
    izmir
    Mesaj
    2.444
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    Cansız ile canlı arasındaki temel fark, öğelerin yapılarında ve davranışlarında yatar. Cansız bir maddenin yapısı ve bileşimi sabit; davranışı ise pasiftir. Örneğin kuvars SiO2 formülüyle, su H2O formülüyle, sabit bileşimlidirler; davranışları ise pasiftir, çevre faktörlerindeki değişimlere otomatik olarak uyarlar. Yani doğadaki etkileyici güç ve kuvvet sistemlerine göre, kimyasal bileşimlerinde değişiklik yapmaksızın, katı-sıvı-gaz hallerine geçme, veyahut, büzüşme-genleşme gibi fiziksel değişikliklere uğrarlar.


    Canlılar ise, değişken yapılı-bileşimli
    ve aktif davranışlıdırlar! Canlılar bilinçli varlıklar olduklarından, doğadaki değişim-dönüşümlere uygun olarak, kendi yapılarında da değişim-dönüşümler yapılması gereğinin farkındadırlar ve bu nedenle de yapılarını sürekli değiştirmek zorunda kalırlar, aktif davranışlıdırlar. (Canlılar, cansızların algıladıkları 4 temel kuvvete ek olarak, çeşitli enerji türlerini birbirlerine dönüştürerek, kendileri özel kuvvet türleri oluştururlar ve bu sayede doğadaki 4 temel kuvvet türünün negatif etkilerini azaltmaya çalışırlar). Bu nedenle, canlılar, doğa ve dünyamızdaki güç sistemlerinin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğunun farkına varıp, duyu organları vs. gibi özel donanımlar oluşturup, bu değişim dönüşümleri algılamaya-ölçmeye çalışarak, kendisini bu değişikliklere uydurmaya çalışma, gerekirse yapısal bileşenlerinde değişimlere giderek, yeni şekil ve görüntülere ulaşma sistemidir. Yani cansızlar alemindeki "otomatik bilgi" depolanmasına ek olarak, canlılığa özgü "bilinç" sistemine sahiptirler. "Bilinç": Kendini ve çevresindeki her şeyi sorgulayıp, bunlara ait verileri özel bilgi depolarında kayıt edip, bu kayıtları sürekli güncelleyip, doğadaki değişim-dönüşümleri sürekli takip etme ve yapısallaşmasını buna uygun duruma getirme olgusudur.

    Yeryuvarında bakterilerle başlayan hayatta, her bir bakteri türü, değişik tür bir protein üretmeye başlar. Her bir protein ise, bir enerji türünü bir başka enerji türüne etkili ve kolay şekilde dönüştürebilen aygıtlardır. Her yeni ortaya çıkan protein türü, yeni bir hedef, yeni bir yiyecek kaynağıdır ve bu nedenle bu yeni üründen yararlanacak başka bir canlı türü daha oluşur. Dolayısıyla canlılar aleminde çeşitlilik artışı, kaçınılmaz olur. Bu şekilde, hep daha öncekileri tanıyan, onlarla bağlantı-iletişim kurabilen, haberleşebilen yeni bilgiler oluşturma süreci başlamış olur.

    Bilgi öğelerde hedef oluşturur ve her öğe, sahip olduğu bilgiye göre bir hedefe kilitlenir. Hayatı oluşturan ve yönlendiren güç, sürekli değişen ve dönüşen bir sistem içinde olduğu bilinciyle, değişim-dönüşüm içindeki bu dünyaya getireceği her yeni oluşumun, o ortama en iyi şekilde uyumunu sağlayabilmek amacıyla, içine doğduğu veya gözlerini açtığı koşullar en etkili olacak şekilde bir örgütlenme ve davranış sistemi oluşturmaya başlar ve hücreler kendi aralarında buna uygun bir ilişki sistemi geliştirirler. Bu bağlantılar hayat boyu hep çok etkili olurlar.

    Sonuçta hücreler, tipik bir “enerji-madde oluşturma ve dönüştürme ticaret ve işletim sistemi” kurmuş olurlar. Zaman geliştikçe, bu sistemle, gittikçe büyüyen, daha gelişmiş “şirketler” oluşturulur: Önce, prokaryotlarca, onlara göre çok büyük olan eukaryot şirketleri; sonra eukaryotlarca onlara göre çok büyük “bitki, hayvan şirketleri”; sonra hayvanlarca, onlara göre daha büyük “toplumlar” vs.. Ve elbette gittikçe büyüyen şirket boyutuna uygun olarak, yeni bilgi-işlem-sistemleri: Eukaryotlarda çekirdek oluşumu, hayvanlarda beyin denilen ek işletim sistemi, toplumlarda eğitimle sağlanıp oluşturulan “yazılı bilgi depoları, yasa ve yönetmelikler”

    Canlıların doğal ortamda oluşturmaya başladıkları hızlı değişim-dönüşümler, ortamdaki çeşitliliği artırınca, artan bu verileri işleyebilecek daha gelişmiş bilgi-işlem sistemleri oluşturulması gerekmiş bunun sonucu canlılar hep daha gelişmiş, daha iyi bilgi-işlem-sistemleri oluşturma arayışı içinde olmuşlardır. Bunun en güzel örneği insanın gelişiminde gözlenmektedir.

    Yukarıdaki şekilde görüldüğü üzere, dünyamızda bir çok insansı yaratık türü oluşmuş, ancak bunlar arasında, kas gücünü, veya başka bir organını geliştirmeye yönelik stratejiler benimseyenler değil, bilgi-işleyici-ve-yorumlayıcı hücre sayısını artırmaya yönelik bir strateji benimseyenler sonuçta kazançlı çıkmış ve günümüz insanlarını oluşturmuşlardır. (Einstein'ı "Einstein" yapan, yine onu oluşturan hücrelerdir: Einstein'ın ölümünden sonra onun nasıl o dahiyane buluşları yapabildiği nörologların merakını çekmiş ve beyni yıllarca araştırılarak, diğer normal insanlardan farkının ne olduğu saptanmıştır. Fark, beynin soyut kavramlar oluşturma ve yorumlama konusunu işleyen bölümünde normal insanlardakine oranla yaklaşık 1 cm daha kalınlıkta bir bölgeye sahip olmasıdır! Bu da milyarlarca ekstra nöronsal bağlantı (işletim sistemi) demektir!!!).

  2. #2
    Üye
    SERAFİM Avatarı

    Gerçek Adı
    Murat
    Üyelik Tarihi
    04.05-2010
    Son Giriş
    06.11-2016
    Saat
    15:14
    Yaşadığı Yer
    izmir
    Mesaj
    2.444
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Çok önemli bir konuda önemli bilgiler içeren bir rapor bulunduğunu düşünelim. Birileri bu yazıyı okuyup anlayabiliyorsa, o kişi yazıda belirtilen işleri gerçekleştirip, ortaya büyük bir eser koyabilir. O yazının dilinden anlamayanlar içinse bu yazının bir anlamı ve değeri yoktur. Peki bir şey nasıl olup da hem değerli hem değersiz olur? Bu örnekte, "rapor yazı" enerjinin etkisiyle maddelerden oluşturulmuş "anlamlı = bilgi dolu" bir "kalıptır". Bu "kalıbı" yukarıda belirtilen çıt-çıtlı bağlantı sistemlerine ait bir “negatif” olarak düşünürseniz, bu kalıbı okuyabilen kişinin beyninde, bu “negatif kalıpla” çakışacak bir “pozitif kalıp” bilgisi oluşturulmuşsa, o kişi bu raporu gördüğünde, beynindeki hücrelerin “reseptörlerinde” bunlar çakışır ve kişinin beynindeki hücrelerde bir enerji aktarımı gerçekleşerek, “aha!, tamam!” gibi bir duygu oluşur. Normal olarak herkes bu kalıbın "madde" bileşenini algılar. "Bilgi" bileşenini ise, bu "bilgi" bileşenine sahip olan bireyler algılayabilir. "Bilgi veya enerji" bileşeni özel bir modülasyon sistemidir ve sadece birbirleriyle çakışan modülasyon sistemleri birbirleriyle etkileşim içine girerler! İşte enerjinin bilgiye dönüşmesi bu şekilde, değişik modülasyon sistemleri oluşturulması şeklinde olur. Her değişik madde kombinasyonu değişik türde bir modülasyon sistemi oluşumunu simgeler ve bu şekilde maddeler de birbirleriyle etkileşim içinde olurlar! İnsanın bir şey öğrenmesi, beyindeki hücrelerin öğrenilecek şeyin koku-renk-şekil-boyut-vs. tüm özelliklerine ait atalarından kalıtsal olarak aktarılmış tanımlama belirtilerini, duyu organlarından gelen verilerle çakıştırarak, o şey hakkında bir bilgi-deposu oluşturmakla başlar. Daha sonra o şeyin nelerle ilişkili olduğunun kayıtları tutulur ve birbirlerini tetikleyen kimyasal tepkimeler ve nöronal bağlantılar ve çeşitli protein türleri çıt-çıtlanmaları şeklinde bir bilgi oluşturulur.

    Çocuğunuza bir mektup yazarak, ustası olduğunuz bir şeyin nasıl yapılacağını anlattığınızı varsayalım. Çocuğunuz yazdıklarınızı okuyup, onları uygularsa, büyük işler başarır; bu bilgiler olmadan ise bir şey yapamaz. "Bilgi", sözcüklerin kurallı kombinasyonlarından oluşan anlamlı kalıplardır; uzun ve yorucu çabalar sonucu elde edilirler. İnsanların veya hücrelerin oluşturdukları her tür bilgi, o öğelerin yoğun çabaları sonucu elde edilir. Bu nedenle "bilgi", herhangi bir işi daha az enerji harcayarak, daha kısa yoldan yapabilmeyi amaçlayan, yoğunlaştırılmış, sıkıştırılmış deneyimlerdir. Bir anlamda enerji depolanmalarıdır! Genler ise, hücrelerin nesilden nesile birbirlerine bıraktıkları bu tür mektuplardır. Hücreler deneyimlerini DNA kodları olarak kayıt ederler ve kendilerinden sonrakilere aktarırlar, böylelikle bu yavru hücreler, atalarının milyarlarca yıllık deneyimlerinden yararlanarak, yapılması gereken işlemleri kolayca yapabilirler.

    Bizler hücrelerimize birer kılıfız; onlar vasıtasıyla düşünür ve davranırız. Sorunlarımızı onlarla çözeriz, çünkü beynimizde faaliyet gösteren onlardır. Hücrelerimizin, sorunlarımızı çözecek şekilde örgütlenmelerini sağlama işlemine eğitim denir ve duyu organlarımızla onlara aktarılan verilerle yapılır.
    Hücreler değişim-dönüşümlü bir sistemde yaşadıklarının bilinciyle, oluşturacakları bedenlerin çevreye uyumunu kolaylaştırmak için, dış ortam verilerini işleyecek hücrelerin örgütlenme işlemini, dışarıdan aktarılacak verilere göre, sonradan yapmaktadırlar! Bir ördek yavrusu, yumurtadan çıktığı anda yanında hareket eden ilk objeyi, anası; bir karınca, yumurtadan çıktığı anda algıladığı ilk kokuyu, ait olduğu kolonininki olarak kabul eder! Yani, dünyaya yeni gelen bir canlıya, nelerin kendisi için iyi, nelerin kötü olacağı bilgileri önceden verilmemiştir, çünkü doğa ve dünya sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir. Dolayısıyla, canlıların eğitilme tarzları, onların yaşadıkları ortama (çevreye) uyum sağlamalarında ve başarılı olmalarında son derece önem kazanmaktadır. Bu kural, insan dahil tüm canlılar için geçerlidir.

    Kalıtsal (genetik) ve Eğitsel (beyinsel) Bilinç Oluşumları Üzerine Yapılan Deney Sonuçları:
    Şekilde, bilinç oluşum sistemi konusunda yapılan deneylerin sonuçları gösterilmiştir. Bir gurup fare, çok çeşitli eşya ve aletlerin bulunduğu "zengin" bir ortamda yetiştirilirken, diğer gurup çok sade bir ortamda büyütülmüşler; sonra da bunların beyinlerindeki sinir hücresi ağı oluşumu araştırılmıştır. Sonuç çok ilginçtir: Çok çeşitli eşya ve aletlerin bulunduğu ortamda yetişen farelerin beyinlerindeki nöron (sinir hücresi) yoğunluğu (sayısı), sade ortamdakilere oranla neredeyse iki katıdır ve sinir hücreleri arası bağlantı oluşturma oranları da o oranda daha fazladır!Bellek oluşturmada ve bu belleklerdeki nesneler arası ilişkilerin kurulmasında, beyindeki sinir hücrelerinin görevli olduğu dikkate alınırsa, ilgili gurupların beyinlerinde şu şekillerde farklı devreler oluşmuş olacağı ortaya çıkar: Sol tarafta zengin ortamda eğitilmiş, sağ tarafta ise sade ortamda yetiştirilmiş farelere ait nöron-devreleri şematize edilmiştir. Şekilde gösterildiği üzere, faktörlerin çok olduğu ortamda yetişen farelerin beyinlerinde, duyu organlarıyla çevrelerinde algıladıkları "top, boru, merdiven, döner çark, vs." gibi ögeleri betimleyen sinir hücreleri gurupları ve bu öğeler arası ilişkileri tanımlayan sinir hücreleri arası bağlantılar (mavi renkle gösterilmişlerdir) oluşmuş iken, sade ortamda yetişen bir fare, bu tür nesnelerden tamamen habersiz olarak yetişmiş olduğundan, beyninde bu tür nesneleri betimleyen ve ilişkilendiren sinir hücreleri ağı noksan olmuş olacaktır! İşte bu şekilde, eğitsel nöronal devrelerle, kalıtsal nöronal devreler birbirlerinden tamamen ayrılmış olmaktadırlar: Eğitsel nöronal devre sistemi tamamen canlının duyu organlarıyla algıladıkları verilere göre, sonradan oluşturulurken, kalıtsal nöronal devreler, hücrelerin kromozomlarında kayıtlı genetik kodlamalara göre, otomatik olarak canlının tek hücre aşamasından, gelişmiş bir canlı durumuna geçene kadar olan süreçte, özellikle vücut organları arası ilişki, işleyiş ve etkileşimleri düzenleyen devrelerden oluşurlar.

    Bunun sonucu, bir bedeni oluşturacak hücreler, genlerinde kayıtlı bilgilere uygun olarak, parçalardan-bütünü oluşturacak şekilde, tüm bedeni ve de beyin denilen hücreler arası koordinasyon sistemini, "küçükten-büyüğe veyahut parçalardan-bütüne" çalışacak şekilde oluşturur. Sonra yavru doğar ve o andan itibaren (çocuğun kafatası ve de beyninin gittikçe büyümesine paralel), hücrelere nelerin nelerle bağlantı içinde olduğu, vs. bilgileri aktarılmaya başlanır ve hücreler bu verilere uygun bir işletim sisteminde çalışacak şekilde örgütlenirler! İşte bu noktada şimdiye kadar özetlenmeye çalışılan doğayı oluşturup-etkileyen güç sisteminin nasıl olduğunun beyindeki hücrelere aktarılıp, onların nasıl bir işleyiş sistemi oluşturacaklarının belirlenmesi can alıcı noktayı oluşturmaktadır.

    Eğitsel nöronsal devrelerle, kalıtsal nöronsal devreler birbirlerinden ayrıdırlar: Kalıtsal nöronsal devreler, hücrelerin kromozomlarında kayıtlı genetik kodlamalara göre, otomatik olarak tek hücre aşamasından, gelişmiş bir canlı durumuna geçene kadar olan süreçte, özellikle vücut organları arası ilişki, işleyiş ve etkileşimleri düzenleyen devreleri oluştururken, eğitsel nöronsal devre sistemi tamamen canlının duyu organlarıyla algıladıkları verilere göre, sonradan oluşturulmaktadır. Bedenin, değişim-dönüşümlü dış dünya koşulları ile uyumlu şekilde çalışmasında görev alacakların (sinir hücreleri) örgütlenme işlemi, kendilerine aktarılacak dış dünya verilerine göre yapılmak üzere, insanlara bırakılmıştır. Şekilde beynimizin bir kesiti verilmiştir. Kesikli-kırmızı hattın altında kalan beyin kesimi, kalıtsal nöronsal örgütlenmenin egemen olduğu bölgeyi gösterir. Genlerde kayıtlı bilgilere göre otomatik olarak oluşturulurlar. Tüm organlarımız arası genel ilişki ve etkileşimler ve bilinç- altı dediğimiz tüm hayati fonksiyonlar bu bölgedeki örgütlenmelerle koordine edilirler. Bu bölge hemen hemen tüm memeli canlılarda aynı yapılanmaya sahiptir. Kırmızı hattan dışa doğru olan bölge, duyu organlarından aktarılan verilere göre, eğitsel bilinçle oluşturulan nöronsal bağlantıların egemen olduğu bölgeyi gösterir ki, çocuğun kafatası büyüdükçe bu beyin bölgesi de orantılı olarak gelişir ve içindeki hücreler, çocuğa verilen eğitime göre, onun alışkanlık, düşünce ve davranış tarzlarını belirleyecek şekilde birbirleriyle bağlantı oluştururlar.

    Görüldüğü üzere "bilgi ve bilinç" sistemlerinin depolandığı ve işlendiği farklı farklı yerler vardır. Bir gövdeye ait, bilgiler, gövdenin bilgi-işlem merkezinde (örneğin beyinde) depolanıp-saklanırken, hücreye ait bilgiler, hücrenin çekirdeğindeki kromozom iplikçiklerinde korunmaya alınmışlardır. Toplum dediğimiz daha üst sisteme ait bilgiler içinse, "kitap" gibi ekstra bilgi-depoları oluşturulmuştur. İnsanlar yazıyı keşfetmeselerdi, insanlık asla gelişip, bu günkü toplumsal düzeye (sosyal, teknik, ekonomik, vs.) gelemezdi, çünkü hiçbir insan beyni bir uçak veya bilgisayarı yapabilmek için gerekli tüm bilgileri depolayacak ve işleyecek kapasiteye sahip değildir ve farklı insan beyinlerinde oluşturulan bilgilerin birbirlerine önemli hatalar yapmadan aktarılıp, karşılıklı iş-birliğine gidilebilmesi ise olanaksızdır.

    Günümüz fizik araştırmalarının ortaya koyduğu kadarıyla; doğa ve dünyayı oluşturup etkileyen güç, küçük öğelerden başlayarak büyük öğeleri oluşturur; küçük öğeler vasıtasıyla büyükleri etkiler; oluşturduğu hiçbir öğe ebedi ve değişmez değildir, tersine öğeler arası sürekli bir değişim-dönüşüm (evrim) vardır.

    İnsanların yaşadığı uzay deneyimleri, insan bedenlerinin, içlerindeki hücreleri tarafından denetim ve kontrol altında tutulduğunu kesin delilleriyle ortaya koymuştur. Biyoloji ve genetik bilgileri ise, tüm canlı bedenlerinin tasarım ve yapımcılarının da, yine içlerindeki hücreleri olduğunu göstermektedir.

    Hücrelere neyi nasıl yapacakları, hangi koşullarda nasıl davranacakları “bilgisi” ise, iç yapısallaşmalarında kayıt edilmiştir. Dolayısıyla hücrelerin bileşenleri de hücrelerin davranışlarını kontrol eden bilgileri içerirler. Örneğin hücrelerin en temel bileşenlerinden birini, proteinler oluşturur. Her bir protein türü, farklı bir elektromanyetik güç sistemini algılayıp, bu farklı enerji türlerini birbirlerine dönüştürebilecek bilgi kalıplarıdır. Şekilde görüldüğü üzere, kimi protein ısı <=> hareket güçlerini birbirlerine, kimileri ışık <=> elektrik enerjisi <=> kimyasal enerji <=> hareket enerjisi <=> basınç, vs. türlerini birbirlerine dönüştüren “bilgileri” içerirler. En sağdaki şekildeki suni polimer, yüksek ısılı ortamda (A) şeklinde bulunurken, düşük ısılı ortamda (B) şekline dönüşür! (Normalde maddeler yüksek ısılı ortamda uzar, düşük ısılı ortamda kısalır!). Yani bu bileşimli moleküller, ısı değişimlerine bağlı olarak büzüşür veya uzar; böylelikle ısı enerjisini harekete dönüştürür! Bu enerji dönüştürme işlemlerinin nasıl yapılacağı, o proteinlerin yapılarına işlenmiştir. Proteinler veya moleküller, atom denilen daha küçük boyutlu öğelerden oluşurlar; dolayısıyla moleküllerin davranışları da, içlerinde bulunan atomlarla belirlenir. Atomlar nötron-proton-elektron kombinasyonları olduklarından, onlar da doğadaki en temel ve ilk ana güç olan “strong-force=güçlü-etkileşim” enerji türü bilgisi kalıbına sahiptirler.

    Bu şekilde doğadaki öğelerde, küçükten => büyüğe, parçadan => bütüne doğru hiyerarşik bir bilgi oluşturma ve etkileme sistemi ortaya çıkar. Doğayı etkileyen ve oluşturan güç, oluşturulan öğelerin yapısına bilgi olarak yerleşip, onların davranışlarını etkileyici mekanizmayı oluşturur.

  3. #3
    Üye
    SERAFİM Avatarı

    Gerçek Adı
    Murat
    Üyelik Tarihi
    04.05-2010
    Son Giriş
    06.11-2016
    Saat
    15:14
    Yaşadığı Yer
    izmir
    Mesaj
    2.444
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Hücre bilinciyle bir canlının oluşum aşamalarını gerekli şekilleriyle birlikte görelim. Bir çocuk büyüdükçe, üreme organları faaliyete geçerler ve kalıtsal olarak kendilerine aktarılmış olan bilgi kitapçığını yeniden yazarak, kendilerinden sonrakilere aktarmaya koyulurlar. Beden içindeki her hücrede, bu kitapçığın bir kopyası vardır ve ilgili görevliler kopyalama işlemine başlarlar. İlk kopyalar, testis veya yumurtalıktaki germinal epithelium hücrelerince oluşturulurlar. Bu kopyalar gövde içinde dolaştırılarak, o anki koşulları yansıtan bilgilerin eklenmesi işlemi tamamlanır ve kitap güncellenmiş olur. Yaşam ortamının koşulları sürekli olarak değiştiklerinden, yeni oluşturulan kopyalara zorunlu olarak yansıtılırlar: yiyip- içtiklerimizle, bedenimizi delip geçen X-ışınları vs. gibi radyasyonlarla veya gravite örneğinde olduğu gibi, hücrelerimizin özel algılama yetenekleriyle topladıkları verilerle! Bu nedenle, her yeni yazılan hücre kitabı, bir öncekinden az veya çok farklı olur. Bunun içindir ki, her yeni doğan yavru, az veya çok, atalarından farklıdır. Yeryüzünde hayatın başlangıcından beri, hücreler yaşadıklarını yavrularına aktara gelmişlerdir ve onların mirasçıları da, kendilerine aktarılan bu bilgilere uygun olarak, oluşum ve gelişimlerini tamamlayıp, kendi deneyimlerini de bunlara katarak, bu bilgileri kendilerinden sonrakilere aktarmaya devam etmektedirler.

    Ana karnındaki değişim-dönüşümlerde görüleceği üzere, hücreler farklı alanlarda uzmanlaşarak, çok değişik türlerde işler yapabilmek için bir ortaklık sistemi oluşturmak üzere organlaşmaya başladıklarında, çevrelerindeki değişim-dönüşümleri algılayarak, onlara uyumlu bir yapılaşma içine girerler. Çevreden algıladıkları verileri işleyecek ve organlar arası eşgüdümü sağlayacak bir bilgi işlem ve koordinasyon merkezi (beyin) oluşturmaya başlarlar. Dolayısıyla beyin denilen organ içinde görev yapacak hücreler, çevrelerinde olup-bitenleri algılayıp-değerlendirmek için, taa ana karnındayken, bilgisayar çiplerindeki devre oluşumlarına benzeyen, birbirleriyle bağlantı oluşturma işlemine başlarlar. İnsanın uzay deneyimini bir adım ileri götürüp, uzayda sürekli olarak yaşama geçtiğini varsayalım. Dünyaya tekrar dönme olanakları ve niyetleri olmayan insan bedenindeki hücreler, (zoraki sporlara da artık son verilmiş olunacağından) mevcut koşulların süreklilik kazandığı kararına vardıklarında, eğitsel-bilinç-devresindeki (geçici) kayıtları, kalıtsal-bilinç- devresindeki (sürekli) kayıtlara aktarırlar. Bunun sonucu, sıska bir insan tipi artık otomatik olarak oluşturulmaya başlanır. Bu insanlar tekrar dünyaya geri getirilseler, genlerindeki değişikliğin belirli bir oranın üzerine çıkmış olması durumunda, artık dünyadaki insanlarla eşleşip, çoluk-çocuk yapamazlar; çünkü, kromozomlar artık karşılıklı olarak birbirleriyle eşleşemeyeceklerdir. Bu şekilde yeni bir tür oluşumu gerçekleşmiş olur.

    Hücrelerimiz iki farklı işletim sisteminin etkisi altında davranırlar: Çekirdek içinde bulunan genetik kayıtlarla hücreler şirketinin genel yapısal oluşumu ve iç-düzenlemelerine ait kurallar devreye girerler ve otomatik olarak işleme konulurlar. Bunlara kalıtsal bilgi ve bilinç diyoruz.
    Hücre-dışı-Ek-Bilgi-İşlem-Sistemi olan beyin programları ise, çevre faktörlerine göre duyu organlarından gelen verilerle oluşturulduklarından, tamamen eğitime bağlıdırlar ve eğitsel-bilgi-ve-bilinç olarak tanımlanırlar. Bunlar alışkanlıklar, düşünme ve davranma tarzlarımız gibi, insanlara insanlık özelliği veren toplumsal eğitim ürünleridir.

    Şimdi hücre-ortaklıklarında bu eğitsel bağlantı oluşturma sisteminin ana hatlarını görelim. Bilgi ve bilinç oluşumunda görev alan hücreler beyin hücreleridir. Son 25-30 yıl içinde yapılan nörofizyolojik araştırmalar bu bilgi ve bilinç oluşumunun ana hatlarını ortaya çıkarmışlardır. Gebelikle başlanarak, beyindeki hücreler, yaşadıkları deneyimlere ve duyu organlarından kendilerine aktarılan bilgilere uygun olarak birbirleriyle aksonal ve dendritik türlerde iletişim-etkileşim bağları oluşturarak, canlı bilincinin genel çatısını oluşturmaktadırlar. Bu oluşumların ana hatları şöyle özetlenebilir:

    1) Gebelikten itibaren yavru ile ne kadar çok ilgilenilip, ne kadar farklı konuda çevresiyle etkileşim içine sokuluyorsa, yavrunun beynindeki sinir hücreleri o oranda birbirleriyle bağlantı oluşturuyorlar ve o oranda yetenekli oluyorlar. Sinir hücreleri arasındaki bu bağ oluşturması oranına kısaca bağlantı oranı diyelim.
    2) Bir insan beyninde bağlantı oranı ne kadar az ise, insan o oranda daha duygusal; bağlantı oranı ne kadar çok ise, o oranda daha mantıklı davranmaktadır!
    3) Bebekler 2-3 aylık olana kadar derinlik kavramından yoksundurlar; bu nedenle kendilerine uzatılan bir nesneyi elleriyle yakalamakta zorluk çekerler. 3-5 ayları arasında çocukla oynanırken, çocuğun beyninde bu konuda görev alacak hücreler birbirleriyle bağlantı içine sokularak, hücrelerin örgütlenmesi gerçekleştirilir ve çocukta derinlik kavramı oluşur. (Bu 3-5 ay arası dönemde çocuğun gözleri ve elleri bağlanacak olursa ve onunla ilgilenilmezse, çocukta derinlik kavramı pek oluşmaz! Bundan çıkarılacak sonuç çok çok önemlidir: İnsan bilinci oluşturulmasına yönelik sinir hücreleri arası bağlantı oluşumları ‘zamana’ endekslidirler, yani her bağlantı sistemi ana hatlarıyla belirli bir dönem içinde gerçekleşmektedir. Bu dönem atlanırsa, daha sonraları, sadece çok yarım-yamalak bir örgütlenme ancak sağlanabilmektedir. Buna ait bir örnek bir sonraki paragrafta verilecektir.)
    4) Yaklaşık 0-3 yaşları arasında bebeklerin beyinlerinde konuşma sistemi oluşturulması ile ilgili örgütlenme gerçekleşir. Bu dönemde çocukla ne kadar ilgilenilip, kendisiyle ne kadar düzgün bir şekilde konuşulursa, çocuğun beyninde lisan ile ilgili hücrelerin örgütlenmesi o oranda iyi gelişir ve çocuk büyüdüğünde hem kendisini çok iyi ifade eder, hem konuşulanları çok iyi anlar, hem de yabancı lisan öğrenmede daha başarılı olur. Bu dönemde çocukla gereği kadar ilgilenilmezse, çocuğun beynindeki lisan ile ilgili hücreler arası örgütlenme gerçekleşmez ve çocuk bu konuda çok yeteneksiz olur. (Bu konuda maalesef çok üzücü bir olay bile yaşanmıştır. 1970 yılında Amerika’nın California eyaletinde bir evde 13 yaşında bir kız çocuğu ‘Genie’, komşuların ihbarı üzerine, bir koltuğa çırıl-çıplak bağlı olarak bulunmuştur. Çocuğun annesi sağır-dilsiz bir kadındır ve babası ruh hastası ve çocuk düşmanı bir kişidir. Çocuğun ağlamaları vs.den rahatsız olan baba, çocuk yaklaşık 1,5 yaşlarındayken onu kemerlerle bir oturağa bağlar ve bir odaya hapseder. Annesine de, çocuğa mama verme haricinde her şeyi yasaklar. Çocuk bu koltuğa bağlı olarak 13 yaşına kadar başkalarınca fark edilmeden yaşar ve bulunduğunda tam bir yaban çocuğudur ve hiçbir insansı davranışı yoktur. Hemen bir uzman eğitimcinin bakımına verilir ve eğitilmesine başlanır. Yaklaşık 7 yıllık yoğun bir eğitimden sonra Genie ancak yaklaşık 2 yaşlarında bir çocuğun konuşabileceği kadar bir dil öğrenebilmiştir ve artık daha fazla öğrenebilmesi mümkün olmamaktadır. (“Süt istemek”, “kalem almak” gibi ancak 2 sözcüklü ifadeler kullanabilmenin ötesine ulaşamamıştır.) Bu olay açık bir şekilde, bilinç dediğimiz insanlık vasıflarının beyinlerdeki ilgili hücrelerin, belirli dönemlerde, eğitim ve öğrenim sayesinde birbirleriyle bağlantı sistemi içine sokulması olayı olduğunu göstermektedir. Her insansı davranış şeklinin belirli bir oluşum safhası vardır; bu safhalarda gerekli eğitim ve öğretim verilmezse, bu özelliğin daha sonraları tam olarak oluşturulması artık mümkün olmamaktadır.)
    5) Çocuklar yaklaşık 4 yaşlarına vardıklarında, hayat hakkında bir sürü soru sormaya başlarlar: ‘Nasıl doğdum? Ölüm nedir? Hayat nedir? Niçin yaşıyoruz? Saat ne, zaman ne? Aile ne? Toplum ne? Devlet ne?,vs.’ gibi doğa ve dünya sistemi hakkında daha bir sürü soru. Yaklaşık 4-10 yaşları arasını kapsayan bu evre, çocukların beyinlerinde bu konularda görev alacak hücrelerin birbirleri arasında uygun bağlantı sistemleri oluşturacakları dönemdir. Bu dönemde üzerinde yaşadığımız doğa ve dünya nasıl ise, tüm gerçekliği ve çıplaklığı ile onlara anlatılmalıdır. Ve üzerinde yaşadığımız bu doğa ve dünya sürekli bir değişim ve dönüşüm içindeki bir sitemdir. Ama gelenek ve göreneklerimiz maalesef değişim ve dönüşümlü bir sisteme uygun değildir ve her toplum kendisine has bir doğa ve dünya görüşünü çocuklarına aktarmakta ve farkında olmadan onların beyinlerindeki hücrelerin hatalı bir şekilde birbirleriyle bağlantı içine sokulmasına (mantık çarpıklığı oluşumuna) yol açmaktadırlar. Ve bu oluşturulan bağlantıların daha sonraları (15-20’den sonra) artık değiştirilmeleri mümkün olamamaktadır. (Atalarımızın da pek güzel bir benzetmeyle belirttikleri gibi, “ağaçlar yaşken (gençken) eğilirler” ‘ve büyüdüklerinde artık doğrultulamazlar.’ Yani insanların davranışlarını belirleyen beyin hücreleri örgütlenmesi çocukluk çağındaki eğitimle belirlenir; lise veya üniversite eğitimine gelindiğinde artık geç kalınmış olunur.

    HÜCRE ŞİRKETLERİNDE YASA VE YÖNETMELİKLER

    Omurgalı canlılarda, gerek hücreler arası eşgüdüm, gerekse bedenle dış dünya arası ilişkiler beyin denilen ek-bilgi-işlem sistemi sayesinde sağlanır. Ortak yaşam sisteminin sağladığı avantajları fark edip, çok hücreli hayata geçen hücrelerin, ortaklık kurallarından deşifre edilebilenler şunlardır:
    1) Hizmetine gerek duyulanlar yaşamlarını sürdüreceklerdir. ((a) durumunda, A, B ve C hücreden hizmet talebinde bulunmaktadırlar; hücre yaşamasına devam edecektir.)
    2) Kendilerinden normalin üzerinde hizmet talep edilenler çoğalacaklardır. ((b) durumunda, normal talepler dışında F ve G'den de talep gelmektedir, hücre çoğalacaktır.)
    3) Kendisinden yeni bir hizmet istenilen hücreler, o hizmete soyunacaklardır (c).
    4) Kendisine hiçbir hizmet talebi gelmeyenler, yok-olacaklardır. (d) durumunda hücreye hiçbir hizmet talebi gelmediğinden, hücre intihar eder (apoptoz).
    5) Beden dışı ortamda sık rastlanılıp, vücutla ilişki içinde olan olaylar "ödüllendirilme" listesine konulup, hücrelerin bu olayları sık sık tekrarlamaları sağlanacaktır. (İşte bu ödüllendirme sistemi nedeniyle, sık yapılmaya başlanılan olaylar "alışkanlık" dediğimiz insan davranışlarına dönüşürler ve bunlardan kurtulmak zorlaşır!)
    6) Duyu organlarından gelen verileri kullanarak, nelerin nelerle ilişki içinde olabileceğini belirle; nelerden yararlanarak nasıl daha etkili bir değişim-dönüşüm sistemi oluşturulup, enerjiden nasıl daha iyi yararlanabileceğini araştır.

    Alışkanlık oluşumu hakkında bilmemiz gerekenler
    Hücreler sürekli değişim ve dönüşüm içindeki bir doğada yaşadıklarının bilincindedirler. Hayvan veya bitki gibi büyük gövdeler oluşturarak hücre kolonileri veya ortaklıkları şeklinde yaşayan sistemlerde, bu ortaklığın başarılı olması için, bir çok ortaklık ilkesi oluşturulmuştur. Bu ilkeler, bazen katı ve acımasız (apoptoz kuralı) olabildiği gibi, alışkanlık adını taktığımız olaylarda olduğu üzere, çok hoş ve vazgeçilmesi zor davranışlar da olabilirler. Peki bu alışkanlıklar nasıl ve neden oluşturulurlar? Nedeni gayet açık ve anlamlıdır: Beden içindeki hücreler şu prensipten hareket etmişlerdir: Dış dünyada bir şey (bir nesne veya eylem) sık sık oluyorsa, ‘doğa koşulları bu yönde değişmiş ve buna uyum sağlanması, bedenin (koloninin) bu yaşam ortamına uyumu için gereklidir’ demektir. Bu uyumun sağlanmasını kolaylaştırmak için hücre kolonilerinde bulunan çözüm yolu ise, sık sık rastlanılan (yapılması gereken) şeylerin “ödül listesine” konulmasıdır! Örneğin bir kişi sık sık kahvehaneye gidiyorsa, sık sık bir oyunu oynuyorsa, sık sık yemek yiyorsa veya sigara içiyorsa, vs., bu eylemler “ödül listelerine” alınırlar. (Hücreler basit mantıklı canlılar ve şöyle davranıyorlar: "Mademki bu olayın bu kadar sık yapılması gerekiyor, öyleyse bunları yapmaya alışmalıyız." Düşünce davranışlarımızın iplerinin onların elinde olduğu bilincine ulaştığımız an, her attığımız adımı, her yaptığımız şeyi düşünerek yapmak zorunda kalacağız!) İşte bu şekilde söz konusu eylemlerin gerçekleştirilmesinde kendilerine görev düşen hücreler sık sık uyarılarak bu görevi yapmaları için teşvik edilirler. Bu nedenle, hangi eylemleri ne kadar sık yapıp yapmayacağımız, nelerin alışkanlığa dönüşmesi, nelerin dönüşmemesi, bizlerin davranışına ve bilincine bağlıdır. Bedenimiz içinde özel ve kendilerine has özel bir bilinç sistemi olan yaratıklar olduğunun farkında olduğumuzda, artık kötü bir alışkanlığa yönelmemiz pek mümkün olmayacaktır.
    Bir örnekle önemli bir toplumsal sorunumuzu nedenini ve çözüm yolunu görelim: Uyuşturucu bağımlılığı, hücreler arası iletişimde kullanılan bir maddenin bilinçsizce kullanılarak hücrelerin yanıltılmasıdır.

  4. #4
    Üye
    SERAFİM Avatarı

    Gerçek Adı
    Murat
    Üyelik Tarihi
    04.05-2010
    Son Giriş
    06.11-2016
    Saat
    15:14
    Yaşadığı Yer
    izmir
    Mesaj
    2.444
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    Hücreler beden içindeki yaşamlarında kendi aralarında anlaşmak için çok çeşitli türlerde kimyasal maddeler kullanırlar. Bu moleküller, hücrelerin “alış-veriş” veya “iletişim” kapıları olan reseptörler vasıtasıyla hücrelere etki ederler ve onlarda gerekli etki ve tepkilerin oluşturulmasına yol açarlar.
    Endorfin dediğimiz bileşik de hücreler arası haberleşmede kullanılan moleküllerden biridir ve ağrı-kesici bir görevi vardır. Bedenin bir yerinde bir yaralanma olduğunda, ‘sorununuz anlaşılmıştır, şikayete son verin’ anlamında oradaki hücrelere bu molekülden gönderilir. (Bedende bir yaralanma olduğunda, oradakiler bu olayı haber vermezlerse, yaralı dokunun tamiri için görevli hücrelerin bundan haberleri olmaz, ve bedenin yaşamı tehlikeye girer. Hiç ‘acı duygusu’ olmayan bu türde insanlar da vardır ve fark etmedikleri bir yaralanma –iç kanama, vs.- yüzünden kolayca ölebiliyorlar.) Morfin denilen maddenin kimyasal yapısı endorfin denilen moleküle çok benzer ve bu nedenle de suni ağrı-kesici olarak hekimlikte kullanılır. Bir insan, eroin, esrar, vs. gibi morfin molekülü içeren maddeler kullandığında, bu ağrı kesici moleküller tüm bedende yayılırlar ve bir süre için tüm bedende bir gevşeme-rahatlamaya yol açarlar. Bu olay sık sık tekrarlanmaya başlandığında ise, bedendeki hücreler hiç ağrıları-dertleri olmadığı halde kendilerine sürekli ‘ağrı-kesici’ verildiğinden, dış dünyada koşulların değişmiş olduğu sonucuna vararak, endorfin maddesine karşı ‘duyarlılık’ derecelerini (veya endorfin eşik değerini) yükseltirler ve bedende sürekli olarak belirli bir oranda endorfin bulunmasını normal koşul olarak kabul ederler. İşte artık olan olmuştur! Doğa ve dünyada sürekli değişimler olduğu bilinciyle yaşayan hücreler sık sık tekrarlanan bir eylem karşısında gerekeni yapmışlar ve bu değişimlere kendilerini uydurmuşlardır. Artık onlara sürekli olarak, ve de artan dozlarda, bu ‘uyuşturuculardan’ vermek zorundasınızdır; vermezseniz, onlar sürekli olarak ‘ağrı-sancı’ duydukları mesajını verecek ve sizi çıldırtacaklardır! İşte hücreselliğimizi bilip, ona göre davranmak bunun için çok önemlidir ve tüm sorunlarımızın çözümü ancak bu durumda mümkün olacaktır.

    "DUYGU" Nedir ve Nasıl Oluşurlar?
    Maranon'un (1924) gözlemlediği, Schachter & Singer'in (1962) ıspatladığı üzere, vücut dışı ortamda bir şeyler olduğunda, hücreler bunu algılayıp, vücutta epinefrin gibi hormonlar yayarlar ve duyu organlarından bu olayla ilgili yorum isterler. İşte her şey duyu organlarından gelecek bu yorumlara bağlıdır: bir olay, örneğin "ölüm" üzülecek bir durum olarak da beyindeki hücrelere aktarılıp, onların bundan sonra bu tür olayları "üzüntü" nedeni olarak algılamaları sağlanır; veyahut sevinilecek bir durum olarak da aktarılabilir ve ondan sonra o beyin bu tür olayları sevinç kaynağı sayar! Her iki durumun da dünyamızda örnekleri mevcuttur.

    Duygular, hücrelerimizin algıladıkları bir olay karşısında oluşturdukları metabolik bir reaksiyon sistemine, insanların yüklediği anlamdır. Şöyle ki: Hücrelerimiz graviteden tutun, elektromanyetik güçlere kadar tüm enerji değişim-dönüşümü etkilerini algılarlar ve bunun sonucu bir reaksiyon gösterirler. Bunun üzerine beyin dediğimiz hücreler-şirketi-merkezinden gelecek “rapor” beklenir. Bu rapor, duyu organlarından aktarılan verilere göre oluşturulur. Söz konusu olay, örneğin bir ölüm, bir kavga, vs., “üzülecek” bir olay olarak yansıtılıyorsa, bedendeki reaksiyon “üzüntü” duygusu olarak yorumlanıp- kayıt edilir; “sevinilecek” bir olay olarak yansıtılıyorsa, “sevinç” olarak kaydedilir. Dolayısıyla, her şey hücrelerin eğitimine bağlı olarak gelişir! Bu nedenle aynı bir olay bir toplumda “sevinç” olarak yorumlanabilirken, bir başkasında “üzüntü” olarak yorumlanıyor olabilir!!!
    Beden dediğimiz hücre-şirketlerinde, binlerce türde farklı hormon veya enzim bulunmakta ve bunların her birine, duyu organlarından gelen bilgilere göre, farklı anlamlar atfedilmekte, bu şekilde de bizlerin sübjektif duyu sistemleri oluşmaktadır. Bu nedenledir ki, farklı toplumlarda yetişen insanlarda farklı duygu-sistemleri oluşmaktadır!!! Ama hayatın doğa ve dünyadaki anlamı ve amacı tektir, ve bedenlerde oluşturulacak duygu-sistemlerinin de hayatın bu doğal amacına uygun olmaları gerekmektedir.

    Beden ve Hücreleri arası ilişki sistemi
    Tüm işleri yapan, hücrelerdir; beden (göz- kulak vs. ile) sadece veri toplayıcılığı görevi yapmaktadır. Değişim ve dönüşümlü bir dünyada yaşadıklarının bilincinde olan hücreler, gövde dışında olup bitenleri algılamak, onlara göre davranmak için GÖZ, KULAK gibi duyu organları oluşturmuşlardır. Biz insanlar, bedenimiz içindeki KÖR ve SAĞIR konumlu hücrelerimiz için sadece VERİ toplayıcılarıyız. Yaşadığımız doğa ve dünyaya uyum sağlayacak diğer tüm işlemleri, yine bedenimiz içindeki, bu amaç için oluşturulmuş sinir hücreleri, kendilerine gelen bilgilere uygun şekilde örgütlenerek yapmaya çalışırlar. Bunun için geceleri rüyalar şeklinde senaryolar üretirler, gündüzleri doğanın gerçekleri karşısında deneme yanılma sistemiyle, sürekli bilgi oluştururlar. Bizlerin onlara aktaracağı veriler, yaşanılan ortamı ne kadar iyi yansıtıyorlarsa, sinir hücrelerinin oluşturacakları işletim sistemi o kadar başarılı; ne kadar gerçek dışı (hayali) ise, o kadar kötü olacaktır. Mantık Çarpıklığı denilen olay budur!

    İnsanlarda Bilgi Düzeyi Gelişimi Yine Bu Sistem çerçevesinde gelişmiş ve BİLGİ Hayat Standardını Yükseltici Tek Faktör Olmuştur:
    i) Günümüzde dünya ve gezegenler arası ölçekte haberleşme ve ulaşım teknolojisi bilgisine sahibiz. Bu bilgi sayesinde insanlık hem eskiden bir ay veya yılda yapabileceği bazı işleri bir-kaç saniyede yapabilir duruma gelmiş; hem de, yüzlerce yeni iş ve meslek dalı oluşturabilmiş ve ona uygun sayıda insan bu mesleklerde hizmet üreterek yaşama olanağına kavuşmuştur.

    ii) 500 yıl geriye gittiğimizde insanlık elektrik bilgisi ve buna dayalı teknolojiden, dolayısıyla radyo, televizyon, telefon, otomobil, uçak gibi hayatı renklendiren ve rahatlatan bir çok nesneden yoksundu. İnsanlığın refah düzeyi daha düşük ve dünyadaki insan sayısı da, motorlu aletlerle ilişkili tüm meslekler de dahil olmak üzere, bir sürü iş kolunun yok olması nedeniyle, bir milyarı bile bulmuyordu.

    iii) 8-9 bin yıl öncelerine gittiğimizde, “belge oluşturma ve yazılı bilgi aktarma” (okul sistemi) bilgisinin olmadığı bir zaman dilimine giriyoruz. İnsanlığın bilgi düzeyi öylesine kısırlaşıyor ki, çanak- çömlek yapma gibi en temel ihtiyaç maddelerini üretmekten bile acizler. Bu nedenle de su kaynaklarından uzak bölgelerde yaşamaları olanaksız.

    iv) 12-13 bin yıl öncelerine gittiğimizde, insanların tarım ve hayvancılık konusundaki bilgileri de sıfırlanıyor ve bu nedenle, yabani bitki ve meyvelerle, ve de vahşi hayvan avcılığı ile geçinmek zorundalar. Böyle bir yaşam tarzında, nüfus yoğunluğu gittikçe azalmak zorunda, çünkü doğada ancak 100 kilometrekarelik bir alanda yetişen yabani bitki, meyve ve hayvan bir ailenin ihtiyacını karşılayabiliyor. Günümüzde bilinen mesleklerden hiç biri yok, dolayısıyla toplumsal hayat sisteminin temel öğesi olan "karşılıklı bağımlılık ve hizmet alış veriş sistemi" de oluşturulmamış. Durum böyle olunca da, yani hem toplumsal mesleklerin olmaması, hem de dere veya diğer su kaynaklarına bağımlı yaşamaya zorunluluk nedeniyle, tüm dünyadaki insan sayısı ancak yaklaşık 10 milyon civarında.

    Her şey bir ihtiyaçtan doğar ve ihtiyaçlar bilgi oluşturularak giderilirler. Bilgi oluşturma, ihtiyacın karşılanmasına yönelik bir eylemdir, yani ihtiyaç bir “hedef” olarak karşımıza çıkar ve insanlar bu hedefe ulaşacak “çözüm” arayışına girerler. Bilgi oluşumu, öğelerin karşılıklı etkileşimleri sonucu ve bir-birlerini takip eden aşamalar sayesinde oluşmaktadır. Ateşin nasıl yakılıp-kontrol edileceği bilgisi olmadan, taşların ergitilmesiyle madenler elde edilmesi bilgisine ulaşılamayacaktı; maden elde edilmesi ve özellikleri hakkındaki bilgiler olmadan, bakırdan teller yapılamayacaktı; bakır telleri yapma bilgisi olmadan, elektrik akımları oluşturulamayacaktı; elektrik bilgisi olmadan, elektrik donanımlı aletler yapılamayacaktı; elektrikle çalışan radyo, televizyon gibi alet bilgileri olmadan, transistör gibi yarı-iletken teknolojisi oluşturulamayacaktı; yarı-iletken teknolojisi bilgileri olmadan, çağımız bilgisayarları ve uzay teknolojisi oluşturulamayacaktı; vs..

    Hücreler, değişim dönüşüm içindeki bir dünyada yaşamanın bilinciyle, yeni ortaya çıkacak yavruya nasıl bir doğa ve dünya koşulu içinde ortaya çıktıklarını bizzat kendilerinin duyu organlarıyla belirleyip, bu değişim dönüşümlere kolayca uyum sağlamalarını garanti edebilmek için, onları oldukça serbest bırakmışlar ve kendi bilgi ve deneyimlerinin aynısını onlara aktararak, sabit bir bilgi bankasıyla dünyaya gelmelerine engel olmuşlardır. Bu durum, genelde iyi sonuçlar vermiş ve dünya koşulları değiştikçe, yeni doğan yavrular da bu değişimlere kolayca uyum sağlayarak, yeryüzünde bu gün mevcut olan ve de jeolojik geçmişte ortaya çıkıp günümüze kadar gelemeyen milyonlarca farklı canlı türünün ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Ancak, bu yöntem bazen bazı "uyanık" bireylerce kötüye kullanılmaya başlanmış ve bunun sonucu "kölelik, kulluk" gibi durumlar da ortaya çıkabilmiştir. Ancak, çok genel olarak bakıldığında, bu tür asalaklar (parazitler) azınlıktan ileri gidememişlerdir ve doğadaki Gauss dağılım kuralı geçerliliğini burada da göstermiştir. Her iki durumda da, bir olayın, bir davranışın oluşması ve yapılması için, belirli bir bilgi deposunun bulunması şart ve gereklidir. "Hem doğa ve dünyanın değişken olduğu, dolayısıyla, yeni doğacak yavruların serbest bırakılarak, değişken doğa koşullarına uyumlarının kolaylaştırılması gerekliliği" bir bilgidir ve hücrelerin genlerinde kayıtlıdır; hem de, bu tür bir bilgiyi kullanarak, yavrular dünyayı tanımaya başladıklarında, "onlara 'sizin yaşayacağınız ortam böyle bir ortam' mesajını verip, onların bilgi işlem sistemlerini, kasıtlı veya bilinçli olarak istenilen verilerle yüklemek" bir bilgidir ve hücrelerin genlerinde kayıtlıdır! Tabii farklı bakış ve yaşam türlerinde olacak şekilde.

    Topoff (1999) ve ekibinin yaptığı araştırmalarda şu bulgu saptanmıştır: Polyergus isimli sarı karınca cinsinin parazitik bir yaşamı vardır ve hayatını sürdürebilmek için, Formica isimli siyah karıncaları kullanmaktadır. Bu kullanma veya parazitlik genellikle şu yöntemle yapılır: Polyergus işçileri, çevredeki Formica yuvalarına sızarak, onların yuvalarından henüz pupa durumundaki larvaları aşırıp, kendi yuvalarına taşırlar. Polyergus yuvalarında dünyaya gelen Formica işçileri kendilerini o yuvaya ait olarak görmeye başlarlar ve doğdukları bu Polyergus yuvasının tüm işlerini yaparlar: besin toplamaya onlar çıkarlar, yuvadaki temizlik işlerini onlar yaparlar, vs.. Bu yuvalarda Polyergus kraliçesi ve işçileri, "efendi" pozisyonundadırlar; Formica işçileri ise, "köle işçi" konumundadırlar. Bu "köle işçiler" öylesine "köleliği" benimsemişlerdir ki, besin toplamaları sırasında dışarıda karşılaştıkları kendi soydaşlarını yabancı görüp, onlarla kavga ederler!

    Bilgi öğelerde hedef oluşturur ve her öğe, sahip olduğu bilgiye göre bir hedefe kilitlenir.

    Görüldüğü üzere, toplumsal hayatın oluşturulup, geliştirilmesi de bilgi sayesinde olmuş, insanlar bilgi düzeyleri arttıkça, aile düzeyinden köy düzeyine, köyden kasaba ve kasabalardan kentsel ve bölgesel devletler düzeyinde toplumsallaşmaya ulaşmıştır. Doğal sistemdeki bilgi oluşum ve akış sisteminin küçükten büyüğe doğru olması, insan dahil tüm varlıkları, gittikçe büyüyen boyutta sistemler oluşturmaya zorlamıştır ve bu kaçınılmazdır. Ancak insanlar bu büyüyen toplumsal sistemlerin kurallarının oluşturulmasında pek başarılı olamamışlarıdır; devlet içi ve devletler arası savaşlar ve kavgalar hiç eksik olmamıştır. Peki neden insanlık toplumsallaşmada sürekli tökezlemektedir?

    Kaynak:
    Prof. Dr. İsmet Gedik
    Karadeniz Teknik Üniversitesi