NEDEN?
SORUMLUSU KİM?
KADER Mİ?
BU ADALETSİZLİK
DEĞİŞMEZ Mİ?

Açlık ve yoksulluk... Ne cumhurbaşkanı seçimi gibi, ne de Galatasaray’ın zaferi gibi, hiç bir zaman “gündemin birinci maddesi” olmuyor. Ama o evlerimizde hep baş gündemi... Aslında açlık ve yoksulluk, ülkenin de baş gündemi... Giderek azgınlaşan bir canavar gibi... durmadan yayılan bulaşacı bir hastalık gibi.. Ahmed Arif, ‘Anadolu’ adlı şiirinde halimizi anlatıyor. “Binlerce yıl sağılmışım Ğ Korkunç atlılarıyla parçalamışlar Ğ Nazlı seher sabah uykularımı Ğ Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar Ğ Haraç salmışlar üstüme.” Hala da anlattığı gibi... Hala sağılıyoruz! Ülkemizde açık bir eşitsizlik olduğunu kabul etmeyen hemen hemen yok gibidir. Daha geçen gün Sabah’ın başyazarı Güngör Mengi şöyle yazıyordu:“Türkiye bugün Belçikalı gibi yaşayan bir azınlıkla, Bengladeş sefaletini yaşayan bir çoğunluğun vatanı.” (Sabah, 28 Mayıs)

Aç kim, yoksul kim?
Önce bir tanım üzerinde anlaşmak gerekiyor. Bir raporda aç ve yoksul şöyle tanımlanıyor:
“En temel gıda ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlara aç denir.”
Yoksulun tanımı ise şöyle:
“Temel yaşam standartları için gerekli olan temel ihtiyaçlarını karşılayamayanlara yok-sul denir.”
En temel gıda ihtiyacı ekmek, temel ihtiyaçlar ise konut, yakacak, yiyecek, giyecek, sağlık, eğitim olarak sıralanıyor raporda.
Biz bunları tartışıyoruz, kimileri ise Mercedes’in yeni çıkan modelini.
IMFBaşkanı “mucize yaratıyorsunuz” diye övüyor. Açlığımızdan, yoksulluğumuzdan başka bir mucize yok ortada.
Türkiye gibi zengin yeraltı ve yer üstü kaynaklarına, işgücüne sahip bir ülkede açlığın ve yok-sulluğun bu boyutlarda olması, gerçekten bir mucizedir.

10 milyon aç!
Çok çeşitli raporlar, istatistikler, ülkemizde 10 milyonun üstünde bir kitlenin açlık sınırında yaşadığını söylüyor.
Bunu açlık sınırında değil de, “yoksulluk sınırında” diye ele aldığımızda ise rakam 40 mil-yonlara fırlıyor. Yine raporlara göre, “30 milyon insan temel ihtiyaçlarının yarısını veya ta-mamını karşılayamıyor.”
10 milyon aç... Yani, bizim ülkemizde 10 milyon insan, temel ihtiyacı olan ekmeği bile bu-lamıyor. Durumun vehameti, neden bu sorunun ülkenin “baş gündemi” olması gerektiği yeterin-ce açıktır. İnsanların aç ve açıkta yaşadığı, çöplüklerde ekmek aradığı, ucuz ekmek satan yerler-de saatlerce uzun kuyruklar oluşturduğu, parasızlıktan hastane kapılarında öldüğü bir ülkede ya-şıyoruz.
Aslında yaşamıyoruz;evet, hiçbir şeyi doyasıya yiyemiyor, doyasıya göremiyor, doyasıya ya-şayamıyoruz. Türkiye Ekonomisinden
SATIR BAŞLARI-1

- Kayıt dışı ekonomide OECD ülkeleri arasında birinci sırada.
- Dünyanın en çok değer kaybeden parası TL.
- Enflasyonda dünya şampiyonu.
- Dış ticaret açığında dünya ikincisi.
- Dış borcu en fazla olan ikinci ülke.
- Ekonomisi, 1999 yılında yüzde -6.4 oranında küçüldü.
- 2000 yılı bütçesinin yüzde 45’i, iç borç faizine gidiyor.
- İç borca 2000 yılı içerisinde 21 katrilyon ödenecek.
- Bütçe, 14 katrilyon açık veriyor.
- Sadece geçtiğimiz ay içerisinde 3.5 katrilyon borç aldı.
- Binlerce esnaf kepenk kapattı.

Gelir dağılımındaki korkunç adaletsizlik
TÜSİAD, TOBB, İKV, TİSK gibi burjuva örgütlenmelerinin yayınladıkları raporlara göre;
Türkiye genelinde, yüzde 20’lik kesim gelirin yüzde 61’ini alırken, diğer yüzde 20’lik kesimi yüzde 4.3’ünü, kalan yüzde 60’lık kesim ise yüzde 34.6’sını alıyor. Elbette bu rakamlar gerçek-leri tam olarak yansıtmaktan uzaktır. Ancak yine de zengin ile fakir arasındaki uçurumun derin-liğini gözler önüne sermektedir. Zaten halk bu farkı asıl olarak yaşayarak görmektedir.
Bu farklılık her geçen gün büyüyor.
İki yıl önce yukarıdaki rakamlar şöyleydi:
Ülkemizin en zengin yüzde 20’lik kesimi ülke gelirinin yüzde 55’ini alırken, en fakir yüzde 20’lik kesim ise gelirin % 5’ini alıyordu. En zengin yüzde yirminin aldığı pay büyürken, diğeri daha da küçülüyor. Artık daha küçülemeyecek bir sınırda yaşanıyor...

Adaletsizliğin Aynası: İstanbul
Zenginliğin ve yoksulluğun, en uç noktalarda yaşandığı bir kent durumunda İstanbul.
Türkiye gelirinin yarısı 19 ilde paylaşılıyor. Gelir dağılımı adaletsizliğinde ilk sırada bulunan İstanbul’da, en zengin aile yılda 1 milyon 6 bin dolar gelir elde ederken, en fakir aile ise yılda sadece 700 dolar kazanıyor.
1 milyon 6 bin dolar nerede, 700 dolar nerede? Aradaki fark, tam 1437 kat.
İstanbul’da en tepede oturan yüzde beşlik azınlık, gelir pastasının yüzde 42’sini yiyor. Yani İstanbul’un 90 bin zengin ailesi İstanbul gelirinin yüzde 42’si olan 8.5 milyar doları elde ediyor.
10 milyonluk kentin gelirinin yarısı, 90 bin aileye. Geride kalanlara ise açlık ve yoksulluk dü-şüyor. Türkiye Ekonomisinden
SATIR BAŞLARI-2
- İthalat yüzde 7 arttı, ihracat yüzde 14 geriledi.
- Sanayi üretimi geçen yıla göre, yüzde 4 oranında düştü.
- Sanayi durma noktasına geldi, işçi çıkartmalar dolu dizgin.
- Hükümet yıl sonunda yüzde 25 enflasyon hedefledi, enflasyon ilk üç ayda yüzde 15’i buldu.
- 202 ton altın tüketimiyle dünya dördüncüsü.
- Resmi işsizlik oranı yüzde 6.
- Her yüz çalışandan 18’i çocuk.
- İşverenin ödediği 100 liradan ancak 54.5’i işçinin eline geçiyor.
- Kişi başına 142 dolar eğitim harcaması yaparak, eğitime en az para harcayan beşinci ülke.


İki Türkiye, iki hayat
Artık böyle net bir ayrım oluşmuştur ülkemizde.
Birbirinden ayrı, ve giderek de daha fazla ayrılan iki kesim, iki hayat tarzı, iki hayat seviyesi vardır.
Biri asalakların lüks, zenginlik ve pislik kokan hayatı. Diğeri açlığa ve işsizliğe terkedilen milyonlarca insanın sefalet içindeki hayatı.
Birinde “bir eli yağda bir eli balda olanlar” yaşıyor; “İçkinin su gibi aktığı, gece eğlenceleri-nin doğan güneşle sonlandığı” bir yaşam...
Parası olana, herşey vardır orada... Bar, kulüp, tatil köyü, beş yıldızlı otel... kokain partileri, viski ve köpük banyoları moda eğlencelerdir.
Deniz onlar içindir, doğa onlar içindir, her şey onlar rahat etsin diye yapılmıştır. “En ileri o-lanaklarla modernize edilen yat limanında telefon ile uydu kanalından televizyon yayını, su ve elektrik bağlantıları sağlanıyor. Ayrıca sağlık ünitesi, PTT; faks, telefon, internet sistemlerinin yanı sıra, itfaiye, akü, palamar, dalgıç, yıkama servisleri hizmet veriyor.” Bodrum’u anlatıyor bu cümle..
Ama onlara bunlar da yetmez. Kendilerine özel kentler yapıyorlar artık. “Şehirlerin hemen yanıbaşında, ormanlar içinde, kendi özel güvenlik sistemine sahip, MUDO, Vakkoroma, Levis, Aprido, Polo, Grant USA gibi lüks magazaların şubelerinin olduğu... teknolojinin tüm olanak-larının kullanıldığı” siteler.
Diğerleri, Hakkari’de çöpten ekmek toplarlar, ışıksız, elektriksiz kondularda otururlar, işsiz ve açlar ordusunu oluştururlar.
Evsiz, telefonsuz, yolsuz, eğitimsiz ve yoksuldurlar. Onların kaldıkları yerlerde sürekli sıcak sular akmaz.
Onlar, yangınların, sellerin, depremlerin ilk hedefidirler.

Açlığa açılan kapı: İşsizlik
Rakamlar ortada. işçi de aç, yoksul... Ama işsizlik, daha korkunç. İşsizlik, emeğiyle yaşayan-ların boynunda bir idam ipi gibi. Tüm çalışanlar “ya işten atılırsam” korkusunu yaşıyor. İşsizler ordusu hergeçen gün büyüyor. Milyonları bulan “diplomasız işsizler”e, “diplomalı işsizler” ek-leniyor. Son bir iki ay içerisinde sadece 17 bin tekstil işçisi işten çıkartıldı. Tüm sektörlerdeki çıkarılan sendikalı işçi sayısının 85 bini aştığı açıklandı. Sendikasızlarla birlikte bu rakamın kaça ulaştığı Türkiye’deki toplam işsiz sayısının kaç olduğu konusunda ise kesin bilgi yok.
Ama toplam işsiz sayısının en az 8 milyon olduğu belirtiliyor.

Bir ayıp; Fak Fuk Fon
Ülkemizde, 1980’li yılların ikinci yarısında Fak Fuk-Fon olarak bilinen Fakir Fukara Fonu o-larak anılan, ama asıl adı Sosyal Yardımlaşmayı ve Dayanışmayı Teşvik Fonu” olan bir uygula-ma başlatıldı.
Burjuva politikacıların bir arpalığı olan bu fon, aynı zamanda ülkemizdeki açlığın, yoksullu-ğun meşrulaştırılmasıdır. Dayanışmadan önce, ülkemizin bir ayıbını ifade etmektedir.
Sosyal Yardımlaşmayı Teşvik Vakfı’nın verdiği bilgilere göre Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde 4 milyon 68 bin 811 kişi “açız” deyip bu fona başvurmuş. Vakıf yetkilileri, aç olan ancak kendi-lerine veya devletin herhangi bir kurumuna başvurmayan çok sayıda fakir insanın olduğunu da belirtiyorlar. ARTAN SUÇLAR
Fuhuş % 23.25
Kumar % 45.80
Gasp ve Soygun % 17.26
Yaralama % 13.56
Öldürme % 4.87
Darp % 7.33

Yoksulluğun dolaysız sonuçları; fuhuş, intihar...
Gazetelerde sık sık şöyle bir başlık tekrarlanıyor: “Fuhuş Patladı”.
Ekonomik raporlar “Geçim sıkıntısı aileleri dağıtıyor, kadınları kötü yola düşürüyor.”diye yazıyor. Yine günlük gazetelerde hemen hemen her gün bir kaç cinnet haberi ile karşı karşıya geliyoruz.
İntiharlarda 1980’li yılların ortalarından bu yana büyük bir artış var. Ve ne acıdır ki, İntihar edenlerin büyük bir bölümünü 15-24 yaşları arasındaki gençler oluşturmakta. İkinci sırada ise 25-34 yaş grubu geliyor. 1990’lı yıllarda gerçek rakamın ancak dörtte birini dile getiren DİEintihar istatistikleri, 2000’li rakamlardan aşağı düşmüyor.
İnsanlarımız içinde bulundukları yaşam şartlarının sonucu bunalıma girerek ya kendilerinin ya da başkalarının hayatlarına kıyıyorlar. Cinnet geçiriyorlar.
Ülkemizde açlık, yoksulluk yok diyenler bu tabloya dönüp bakmalıdır. Bu tür olayların ço-ğaldığı her toplumda, açlık, yoksulluk sorunu had safhadadır. İnsanlar durduk yerde canlarına kıymazlar, cinnet geçirmezler, bedenlerini satmazlar, hırsızlık yapmazlar.

Yoksulluğun sorumlusu kimdir, nedir?
TBMM’deki milletvekilleri, burjuva basın ve televizyonlardaki yorumcular, halkın açlığını ve yoksulluğunu “baş gündem” olarak görmedikleri için, bu tartışmayı da yapmazlar.
Mesela Fenerbahçe’nin başarısızlığı üzerine televizyonlarda onlarca program izleyebilir, gaze-telerde yüzlerce makale okuyabilirsiniz. Ama bu sorun tartışılmaz.
Gazetelerin ekonomi sayfaları vardır. Arada bir kısa haberler görseniz de, onların da günde-minde açlık ve yoksulluk yoktur.
Düzenin kısaca söylediği şudur; “çalışan kazanır!” “Kafasını çalıştıran aç kalmaz.” Yani yoksulların, yoksul kalmasının suçu kendilerindedir.

Yoksulluğun Nedeni Nüfus Artışı mı? Bundan yaklaşık 200 yıl önce, İngiltere’de Malthus adında bir papaz, yoksulluğun nedeninin “aşırı nüfus artışı” olduğunu ileri sürmüştü. Burjuva kesimlerde oldukça taraftar toplayan bu görüşe göre, aşırı nüfus artışı ise, en çok yoksul kesim-deydi. Yani yoksulluğun sorumlusu yine yoksullardı. Yoksullar az çocuk yaparsa bu sorun da çözülmüş olurdu. Bugün, dünyanın her yerinde Malthus’un çömezleri var. Bunlardan biri de bİzim ülkemizde. Demirel, Dünya Gıda Günü dolayısıyla yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Nüfus bu kadar çoğaldığı sürece, dünyanın bu nüfusu beslemeye gücü yetmeyecektir.” (17 E-kim 1999, Zaman)
Oysa bu görüşün, ne bilimsel, ne pratik hiç bir geçerliliği yoktur. Dünya, gerek toprak ve ye-raltı zenginlikleri bakımından, gerekse de bugünkü teknolojik imkanlar bakımından, üzerinde yaşayan milyarlarca nüfusu besleyebilecek kapasitededir.

Neden, tembelliğimiz mi? Çok mu tembeliz? Kafamız mı çalışmıyor? Eğer yoksulluğun nedenini böyle tarif edersek, bu tarife bu ülkede 40 küsur milyon insan giriyor.
Ve hepimiz biliyoruz ki, bu 40 küsur milyonun ezici bir çoğunluğu, yıllardır çalışır, didinir... Hatta bugün artık pek çok evde, iki-üç kişi çalışmakta. Ama o ev yine istatistiklerde, yoksulluk sınırında gösterilmekten çıkamıyor. Çünkü çalışan emeğinin karşılığını alamıyor.

2000 de yüzde 6 olan işsizlik şu an yüzde 14 lere tırmanmış durumda