Sayfa 1 / 4 1234 SonSon
Toplam 57 mesajın 1-15 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    SEVGİ
    Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş.
    Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında,bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, "Babacığım,kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş:
    "Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş... Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın.
    Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler , insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

  2. #2
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının yanı sıra, çok garip bir de kamburu vardı. Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti.
    İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı. Moses, bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu.
    Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü.
    Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses i çok üzdü. Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu: "Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız?" dedi.
    "Elbette" diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu: "Peki ya siz?"dedi."Siz inanır mısınız buna?"
    Moses bir an bile duraksamadı: "Evet,ben de inanırım" dedi ve ekledi: "Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı,onun evleneceği kızı belirlermiş. Benim doğumumda da,benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana Senin karın kambur olacak demiş.O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı dan.
    Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap demişim." Moses in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatIp, Moses in elini tuttu.Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu.

    Bu anlatılanlar bir "peri masalı" değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.

  3. #3
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    NASİP
    Siva ve Sakti, Hinduizm in kutsal çifti, gökyüzündeki yüksek katlarında oturup, bir yandan yeryüzünü seyrediyorlar, bir yandan da insan yaşamını tehdit eden unsurları, insan davranışlarındaki karmaşayı, insan olmanın acılarla dolu bedeline hüzünleniyorlarmış.

    Birden Sakti, ara sokakların birinde ayakta bile zorla duran perişan yoksulu farketmiş..


    Kalbi merhametle burkulmuş. Yaşamak için verdiği savaş, dürüst ve iyi bir insan olması onu etkilemiş olmalı ki, kutsal kocasına


    "Bu zavallıya biraz altın vermesi" için yalvarmış. Siva adamı bir an gözlemiş, sonra sevgili karısına dönerek,


    "Yapamam" demiş..


    Sakti şaşırmış.


    "Ne demek?" diye isyan etmiş kocasına..


    "Sen bu evrenin sahibi, en yüce tanrısı değil misin? Bu kadar basit bir şeyi nasıl yapamazsın?"


    "Bunu ona veremem çünkü henüz almaya hazır değil" demiş, Siva..


    Sakti çıkışmış,


    "Yani, yolunun üzerine bir kese altın bırakamayacağını mı söylüyorsun?"


    "Tabii, bırakabilirim" demiş, Siva.. "Ama bu başka bir şey.."


    "Lütfen.." diye yalvarmış, Sakti.. "Lütfen.."


    Ve Siva bir kese dolusu altını yoksul adamın yolunun üzerine bırakmış..


    Zavallı yoksula gelince, o akşam iki lokma bir şey bulup yiyip yiyemeyeceğini, yoksa yine aç mı uyuyacağını düşünerek yoluna devam ediyormuş.. Köşeyi dönünce,


    "Şuna bak" demiş, "koca bir taş parçası iyi ki, gördüm.. Çarpsaydım, partalı çıkmış sandaletlerim iyice elden çıkacaktı.."


    Ve dikkatle altın dolu kesenin üzerinden atlayarak yoluna devam etmiş..


    Yaşam yolumuzun üzerine yüzlerce torba dolusu altın bırakıyor..


    Ya çok seyrek olarak bu torbalar olduğu gibi görünüyor ya da biz onların bilincine çok geç varıyoruz

  4. #4
    Üye
    öyküekin Avatarı

    Gerçek Adı
    Öyküekin
    Üyelik Tarihi
    22.08-2009
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    :)
    Mesaj
    4.994
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    güzel paylaşımlarınız için teşekkürler...

  5. #5
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    ŞİFA KİMİN ELİNDEN VERİLİR...BİLİNMEZ....
    Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır.
    İlaç alır, geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder.
    Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendinin baş ağrısı artarak sürer.Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya baslar.Başka doktorlar çağrılır... Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder.Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendiyi İstanbul'a götürmeye karar verirler.

    İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır... Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih'e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır. Sonuç: Osman Efendiye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendiye ağrı kesici iğneler verilir, ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini -evinde- geçirmesi tavsiye edilir

    . Osman Efendi bitkin, aile perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendinin eski berberi Berber Mehmet çağrılır

    . Berber yataktan kalkamayan Osman Efendiyi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür. "Beyim?" der, "Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın" Bir bakar, "Hah işte der. "Kıl dönmüş." Osman Efendinin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendinin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendinin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir
    .Osman Efendinin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Baş ağrısından ise eser kalmamıştır
    .
    Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.

    BU YAZIDAN ÇIKARTILACAK SONUÇLAR :
    1. Vergiden turizme, sosyal güvenlikten adalet reformuna kadar Berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.
    2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
    3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.

  6. #6
    Üye
    akberk Avatarı

    Üyelik Tarihi
    04.11-2009
    Son Giriş
    16.11-2010
    Saat
    14:35
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    536
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Güzel ve anlamlı paylaşımlar için teşekkür ederim.Devamını dilerim ..

  7. #7
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Cami ve Kilise


    Fatih, İstanbul u fethettikten sonra, Avrupada fütuhata devam ediyordu. Bir seferinde Sırbistan hududuna gelmiş ve Sırbistan ın fethi artık an meselesi idi.
    Sırp Kralı Brankoviç bir yanda Macaristan bir yanda da Türkler olduğu için arada zor durumda kalmıştı. Her iki büyük devletten birine sığınmak, ondan yardım istemek düşüncesiyle, her iki tarafa da elçiler gönderdi.
    "Sırbistan elinize geçer ve burayı fethederseniz nasıl muamele edeceksiniz?" diye fikirlerini öğrenmek istedi.
    Sırplılar ortodoks mezhebine mensup olduklarından, katolik Macar Kralı Hünyad tarafından şu cevabı aldı:
    -Eğer Sırbistan bizim elimize geçer ve biz oraları istilâ edersek, bütün Sırplıları katolik edinceye kadar mücadele ederiz ve bütün kiliseleri yıkar, yerlerine katolik kilisesi inşa ederiz...

    Fatih Sultan Mehmet e giden elçi şu cevapla dönmüştü:
    -Biz Sırbistan ı alırsak, İslâmiyetin Allah indinde tek din olduğunu ilân ederiz. Ve bu arada hiç kimseyi, kendi dininden dönmeye zorlamayız. İsteyen eski dininin icabı olan kiliseye gider, isteyen Allah indinde tek din olan İslâmiyeti seçer, dünya ve ahiret selâmetine kavuşur.

  8. #8
    Üye
    akberk Avatarı

    Üyelik Tarihi
    04.11-2009
    Son Giriş
    16.11-2010
    Saat
    14:35
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    536
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Güzeldi anlamlı teşekkürler..

  9. #9
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    SEVGİYE HER ZAMAN YER BULUNUR...

    Bir tapınak, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik,anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.Bir gün tapınağın kapısına - bir yabancı geldi.
    Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi.

    Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu.Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki "bilgelik arayıcısı" kapıda duran yabancıya baktı.

    Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı.Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.

    İçerdeki bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu "Yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz" demekti.

    Yabancı tapınağın bahçesine döndü,aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı.Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.

    İçerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.

    Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır.

    Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.

  10. #10
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    KARDEŞLİK

    bir aile vardı bu ailenin 2 tane çocukları vardı en büyükleri kızdı ve14 yaşındaydı diğeri ise 4 yaşında ve erkekti.kız erkek kardeşini hiç sevmezdi.onu hep kıskanırdı ve onun daha çok sevildiğini düşünürdü.bir gün kardeşi gece vakti nefes alamamaya başladı ve git gidide kötüleşti.hemen ambulansa haber verdiler ve hastaneye gittiler.kardeşinin hastalığını araştırmak için doktorlar 2gün boyunca
    araştırma yaptılar.hemen çocuğun ailesine haber vermediler.önce ailenin tüm üyelerinden kan örnekleri alındı ve o gün gelmişti.o gün sonuçlar açıklanacaktı.
    doktorlar çocuğun ümitsiz bir hastalığa kapıldığını ve sadece bir tek umudun kaldığını ve bu çarenin acilen gerçekleştirmek gerektiğini söyledi.aile yıkıldı.sonra ablasının aklına bir soru takılmıştı.bu ümit neydi.hemen toparlandı ve doktora sordu:
    -bir umut olduğunu söylemiştiniz bu umut ne?
    doktor kıza doğru bir adım attı ve 'bu umut senin hayatın'dedi.
    kız ve ailesi şaşırmıştı ve sonra doktor konuşmaya başladı.
    -iki gün önce sizden kan,doku örnekleri ve bir çok test yapmıştık.bu testin sonucunda sadece kızınızın test sonucu oğlunuza uyuyor.bunusöylemek gerçekten çok zor ama bir karar vermeniz gerek.daha doğrusu bunun kızınızın karar vermesi gerek.sonra kıza döndü.
    -sen nediyorsun kızım?
    kız önce bir duraksadı.saniyeler saatler gibi geçmeye başlamştı.sonra kız elind e ıslaklık fark etti.eline baktı ve kız ağlıyordu.sonra doktora baktı:
    -peki ben kardeşim için ölmeye rağzıyım dedi.
    ailesi şaşkındı.çünkü kız kardeşini sevmezdi.anne baba ne yapacağını bilmeden öylece kızlarına baktılar.donmuşlardı.içlerinde hem sevinç hemde üzüntü vardı.oğulları yaşayacak kızları ölecekti.sonra ne yapacaklarını bilemediler.öylece kalakaldılar.kız doktora tekrar sordu:
    -ne zaman kardeşime yeniden hayat vereceğim?dedi.
    bu sözlerin üzerine doktorda gözyaşlarına boğuldu.
    cevap verdi:
    -hemen şimdi.fazla vaktimiz yok,dedi.kız sadece doktordan yarım saat istedi.doktor şaşırdı.yarım saat çok kısaydı.kız ailesine dönüp:
    -sizden sadece 3 şey istiyorum.birincisi ben öldükten sonra eve gidin ve tüm bana ait eşyaları yakın dedi.ikincisi bana telefon verin bir kaç kişiyi aramam gerek dedi.üçüncüsü sakın benden kardeşime söz etmeyin.beni zaten büyüdüğünde hatırlamaz dedi.kızın annesi bayılmanın üstüne geldi.aile büyük bir şok yaşıyordu.sonra kız devam etti:
    -lütfen bana son kez bunları yapacağınıza söz verin dedi.
    aile çok üzgün bşr lekilde söz verdi.kızlarını vaz geçirmeye çalışmadılar bile çünkü kızının yarım saati kalmış ve ne kadar inatçı olduklarını biliyorlardı.
    kızın yarım saati dolmuştu.doktor kızı hazırladı ve son kez ailesiyle konuşmak için izin verdi.kız annesiyle babasının yanına gitti ve onlara sıkıca sarıldı.sadece tek bir şey söyledi
    -kardeşim iyileşince benim için ona sarılın ve onu hergün 1000 defa öpün dedi.ailesi birşey anlamamıştı.
    kız ameliyata girdi.sonra yanındaki yatağa kardeşini getirdiler ve son kez ona bakıp elini tuttu ve şu sözleri söyledi:
    meraketme canım sen benim biricik küçük sevgilim olarak kalacaksın.seni çok ama çok seviyorum dedi.sonra ameliyat başladı ve 5-6 saat sonra ameliyat bitti.artık anne-baba ayakta ilaçlarla duruyorlardı.çok garip duygular içindeydiler.sonra oğulları odaya alındı ve oğullarının odasına gittiler.oğulları çoktan uyanmıştı.kızları ise direk morga gitmişti.çocuk annesiyle babasına bakarak şöyle dedi:
    -ben bir rüya gördüm ablam gelmiş bana biricik küçük sevgilim diyordu.biliyormusun anne ben ablamın biricik sevgilisiymişim.onunla ben yaşlandıktan sonra buluşacakmışız.bana öyle söyledi.artık onu çok seviyorum ve size söz veriyorumki onu unutmayacağım....

  11. #11
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    baba cevre strabo - Hayata tutunan öyküler

    Hintli yasli bir usta, ciraginin surekli herseyden
    sikayet etmesinden bikmistir. Bir gun ciragini tuz almaya
    gonderir.

    Hayatindaki herseyden mutsuz olan cirak dondugunde,
    yasli usta ona, bir avuc tuzu,bir bardak suya atip icmesini soyler
    .
    Cirak, yasli adaminsoyledigini yapar ama icer icmez agzindakileri
    tukurmeye baslar.

    Tadi nasil? diye soran yasli adama ofkeyle:
    - aci diye
    cevap verir.
    Usta kikirdeyerek ciragini kolundan tutar ve disari
    cikarir. Sessizce az ilerdeki golun kiyisina goturur ve
    ciragina bu kez debir avuc tuzu gole atip, golden su icmesini soyler.
    Soyleneni yapan cirak, agzinin kenarlarindan akan suyu koluyla
    silerken, usta ayni soruyu sorar:Tadi nasil?

    - Ferahlatici diye cevap verir genc cirak. Tuzun tadini
    aldin mi?diye sorar yasli adam,
    Hayir diye cevaplar ciragi. Bunun uzerine yasli adam,
    suyun yanina diz cokmus olan ciraginin yanina oturur ve
    soyle der:

    Yasamdaki acilar tuz gibidir, ne azdir, ne de cok.
    Acinin miktari hep aynidir. Ancak bu acinin siddeti, neyin icine
    konulduguna baglidir.. Acin oldugunda yapman gereken tek sey aci
    veren seyle ilgili hislerini genisletmektir. Onun icin
    sen de artik bardak olmayi birak, göl olmaya calis...

  12. #12
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Eski Bir Çin Hikayesi..


    köyün birinde yaşlı bir adam yaşarmış. Çok fakirmiş ama kralın bile kıskandığı bir ata sahipmiş. Kral bu at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “ Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?” dermiş.

    Bir sabah kalkmışlar ki at yok! Köylü ihtiyarın başına toplanmış. “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne atın,” demişler.

    İhtiyar, “Karar vermek için acele etmeyin,” demiş. “Sadece ‘at kayıp’ deyin, çünkü gerçek sadece bu. Ötesi sizin yorumunuz. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa şans mı bunu henüz bilemiyoruz.”

    Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden, bir gece ansızın at dönmüş. Meğerse çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.
    “Tamam”, demişler, “sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.”
    “Karar vermek için yine acele ediyorsunuz,” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”

    Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden, “bu adam sahiden budala,” diye geçirmişler.
    Bir hafta geçmeden, ihtiyarın tek oğlu vahşi atları terbiye etmeye çalışırken attan düşmüş ve bacağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun bir süre yatakta kalacakmış.

    Köylüler gene gelmiş ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın,” demişler. “bu atlar yüzünden tek oğlun uzun süre bacağını kullanamayacak. Sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın.”
    İhtiyar, “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz,” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin yorumunuz, sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

    Birkaç hafta sonra düşmanlar kat kat büyük bir orduyla saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan herkesi askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu hariç büyün gençleri askere almışlar! Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş. Giden gençlerin öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
    Köylüler gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı,” demişler. “oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki hiç dönmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer.”
    “Siz erken karar vermeye devam edin,” demiş ihtiyar. “Oysa gelecekte ne olacağını kimse bilemez. Bilinen tek şey var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde…Bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu kim bilebilir ki?”
    Eski bir çin hikayesi olan bu anlamlı öyküden çıkarılacak dersler nelerdir?

    1. ders: bu öykü bana dilimizdeki ‘hayırlısı olsun’ deyişinin anlamını açıklıyor.
    2. ders: elde ettiğimiz sonuçlar değil, onlara yüklediğimiz ‘iyi’ ya da ‘kötü’ gibi anlamlar ne hissedeceğimizi belirliyor.

  13. #13
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    KISA HAYATLAR..

    Bir ilkbahar sabahıydı. Güneş, pırıl pırıl altın ışıklarını yer yüzüne yolluyordu.

    Bu ışınları gören kozalardan o sabah beyaz bir kelebek çıktı. Çok büyük ve tül gibi ince bembeyaz kanatları vardı. Birden kendini bir bahçenin çiçekleri arasında buldu. Önce keşif uçuşuna çıkıp bahçeyi dolaştı. Sonra dinlenmek için kırmızı bir güle kondu.

    Dinlenirken, kanatlarını dikleştirip birleştirmişti. Etrafına baktı. Doyasıya yeşilliğe daldı saatlerce seyretti…

    Dinlenmişti. Şimdi dolaşma vaktiydi, yaşamalıydı, önünde uzun zamanı vardı. Ağaçlara uçtu. Çiçeklere kondu. Mutluydu, özgürdü. Herkes ona bakıp “ne güzel” diyordu. Akşama kadar çiçekten çiçeğe, daldan dala uçup durdu. Güneş batarken bir garip his kapladı içini, artık öğrenmişti.

    Sadece bir günlük olan ömrü bitmişti. Son bir kez etrafına baktı. Batan güneşe daldı. Ve bir daha hiç uyanmadı…


    KELEBEĞİN BİR GÜN DE OLSA ÖMRÜ VAR AMA İNSANIN BİR SAATİ BİLE GARANTİ DEĞİL..

  14. #14
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    BAKIŞ AÇISI

    Hindistan’ da yüksek bir dağın doruğuna yapılmış “BİN AYNALI TAPINAK” adlı görkemli bir tapınak vardı.

    Günlerden bir gün bir köpek dağa tırmandı,tapınağın merdivenlerinden çıkarak “BİN AYNALI TAPINAK ” a girdi.

    Tapınağın bin aynalı salonuna geçtiğinde bin tane köpek gördü.Korkarak tüylerini kabarttı,kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırdı,korkutucu hırıltılar çıkararak dişlerini gösterdi.Ve bin köpek de tüylerini diktiler,kuyruklarını bacaklarının arasına alıp korkunç sesler çıkartıp dişlerini gösterdiler,Köpek paniğe kapılarak tapınaktan kaçtı.

    Ve o andan itibaren bütün dünyanın tehlikeli,korkunç köpeklerle dolu olduğuna inandı.Bir süre sonra bir başka köpek gelip dağa tırmandı.O da tapınağın merdivenlerinden çıkıp “BİN AYNALI TAPINAK ” a girdi.Tapınağın bin aynalı salonuna geldiğinde bin tane köpekle karşılaştı ve çok sevindi. Kuyruğunu salladı, neşeyle oradan oraya zıpladı ve köpekleri oynamaya çağırdı.

    Bu köpek tapınaktan çıktığında dünyanın dost ve sevecen köpeklerle dolu olduğuna inanıyord

  15. #15
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...



    GÜZELE YORMAK



    Defnedilen bir cenazenin arkasından eshab-ı kiram konuşuyor.
    Bir kişi, “Ya Resulallah! Tabutu çok ağırdı” diyor.
    Efendimiz, “Demek ki sevabı çokmuş” diyor.


    Başka bir cenaze sonrası yine birisi “Ya Resulallah! Tabutu çok hafifti” diyor.


    Allah’ın Resulü, “Demek ki günahı çok azmış” buyuruyor




Sayfa 1 / 4 1234 SonSon