Sayfa 3 / 4 İlkİlk 1234 SonSon
Toplam 57 mesajın 31-45 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #31
    Üye
    suat06 Avatarı

    Üyelik Tarihi
    21.07-2010
    Son Giriş
    09.07-2016
    Saat
    02:53
    Yaşadığı Yer
    Ankara
    Mesaj
    176
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    yavrukopek - Hayata tutunan öyküler

    - ANLAYABİLMEK -
    “Satılık Köpek Yavruları” ilanının hemen altında
    küçük bir çocuğun başı gözüktü ve
    çocuk dükkan sahibine sordu :
    -”Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?”
    Dükkan sahibi :
    -”30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları” dedi
    -”Benim 2 dolar 37 sentim var” dedi çocuk
    -”Bir bakabilir miyim yavrulara”
    Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve
    köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı.
    Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk
    yürümekte zorluk çeken
    sakat yavruyu işaret edip sordu:
    -”Bunun nesi var?”
    Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve
    hep sakat kalacağını açıkladı.
    Küçük çocuk heyecanlanmıştı.
    -”Ben bu yavruyu satın almak istiyorum.”
    Dükkan sahibi:
    -”Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor.
    Eğer gerçekten istiyorsan o yavruyu sana bedava veririm”
    Küçük çocuk birden sinirlendi.
    Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak:
    -”Onu bana vermenizi istemiyorum.
    O da diğer yavrular kadar değerli ve
    ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim.
    Aslında şimdi size 2 dolar 37 cent vereceğim ve
    geri kalanını ayda 50 cent ödeyerek tamamlayacağım.”
    Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı:
    -”Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum.
    Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup,
    zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak.”
    Bunun üzerine küçük çocuk eğildi,
    pantolonunu sıvadı ve
    büyük bir metal parçasıyla desteklediği
    sakat bacağını dükkan sahibine gösterip,
    tatlı bir sesle:
    -“Ben de çok iyi koşamıyorum
    ve bu yavrunun
    kendisini çok iyi anlayacak
    bir sahibe gereksinimi var” dedi.

  2. #32
    Üye
    ahmedd29 Avatarı

    Gerçek Adı
    Ahmet
    Üyelik Tarihi
    22.05-2009
    Son Giriş
    09.02-2017
    Saat
    12:07
    Yaşadığı Yer
    İstanbul
    Mesaj
    1.352
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Efsane Wimbledon'un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı
    AIDS'den ölüm döşeğindeydi.
    Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı.
    Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
    - Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?
    Arthur Ashe cevap verdi:
    - Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.
    500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir,
    4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken
    Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım.
    Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'Niye ben' derim?

  3. #33
    Üye
    suat06 Avatarı

    Üyelik Tarihi
    21.07-2010
    Son Giriş
    09.07-2016
    Saat
    02:53
    Yaşadığı Yer
    Ankara
    Mesaj
    176
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    wwwyeniresimcomaskerres - Hayata tutunan öyküler

    - KARŞILIKSIZ SEVGİ -

    Bu, Vietnam’da savaşan ve sonunda evine dönecek olan John adında bir askerin hikayesidir.
    John evine gitmeden önce, San Francisco’da bulunan anne babasına telefon açtı.
    - Sevgili anne ve babacıgım, sonunda eve geliyorum ama birşey sormak istiyorum. Bir arkadaşımı da beraber eve getirebilir miyim?

    - Tabii ki
    diye cevapladılar.
    - Onunla tanışmaktan mutluluk duyarız.
    - Ama bilmeniz gereken birtey var
    diye John devam etti,
    - O savaşta ağır yaralandı. Kara mayınına bastı ve kolu ile bacağını kaybetti. Başka gidecek hiçbir yeri yok. Onun bize gelmesini ve bizimle yaşamasını istiyorum.
    - Bunu duyduğuma çok üzüldüm oğlum, belki kalacak başka bir yer bulması için ona yardımcı olabiliriz
    - O hayır , onun bizimle yaşamasını istiyorum.
    - Oğlum,
    dedi babası
    - sen ne istediğinin farkında değilsin. Böyle büyük bir sorunu olan birisi bizi çok rahatsız eder. Bizim kendi hayatımız var ve böyle farklılığa izin veremeyiz. Bence sen eve gelmeli ve bu çocuğu unutmalısın. O kendi yaşamını devam ettirmenin bir yolunu bulacaktır.
    O andan sonra, John telefonu kapattı. Anne ve babası ondan başka bir söz duymadılar…
    Birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının bir binadan düşerek öldüğünü söylediler. Polise göre intihardı. Anne ve baba telaşla uçağa binerek oğullarının teşhisini yapmak için San Francisco’daki teşhis morguna gittiler. John’u teşhisetmişlerdi. Ama gözleri faltaşı gibi açılarak…
    Bilmedikleri birşeyi farkettiler.
    John un bir bacağı ve bir kolu yoktu…!!!

  4. #34
    Üye
    deniz yildizi Avatarı

    Gerçek Adı
    bir çiçek adı
    Üyelik Tarihi
    27.01-2008
    Son Giriş
    30.05-2014
    Saat
    13:33
    Yaşadığı Yer
    balıkesir- memleket osmaniye
    Mesaj
    353
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Yazıların hepsi brbirnden güzel ya sağolun arkadaşlar paylaşım için

  5. #35
    Üye
    suat06 Avatarı

    Üyelik Tarihi
    21.07-2010
    Son Giriş
    09.07-2016
    Saat
    02:53
    Yaşadığı Yer
    Ankara
    Mesaj
    176
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    turkkahvesi1248184688 - Hayata tutunan öyküler

    - ASKIDA KAHVE -

    İtalya’da Venedik’in kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar’da, espressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri barmene, “iki kahve, biri askıda!” dedi; iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti. Barmen de duvar üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı.
    Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da “Üç kahve, biri askıda” dediler; Üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Bermen “askı”ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu.

    Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski-püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve Barmen’e “Askıdan bir kahve!” dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi, kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen’se, duvardaki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı.
    Bu günün sonunda, gözlerimizi yaşartan bir “İtalyan toplumsal terbiyesi” öğrendik: Bir Venedikli için yaşamsal olmasa da, kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır.
    Kahve içecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler, bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar; kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul edenler de daha huzurlu!
    Yardım eden ile alan arasında, bu cafe-bar’daki garson gibi köprü görevi yapan kişilerinse, güleryüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor. İçeri giren yoksul bir kişinin “Bana askıda kahve var mı?” diye sormasına gerek bırakmamak için, askıda kahve olduğunu belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görülebilen bir yere asmaksa, bu olgunun zarif bir bölümü…

    ( Bu yazıyı okurken, aklıma Osmanlılarda'ki "Sadaka Taşı" aklıma geldi hemen.
    Bizden kopya çekmişler diye düşündüm kendimce...
    Ve "Sadaka Taşı" hakkında bilgi vermeden de geçmek istemedim.
    Çoğumuz biliyoruzdur ama tekrar hatırlatmakta yarar gördüm. )


    p8190130id0 - Hayata tutunan öyküler

    - SADAKA TAŞLARI -

    Sadaka Taşları Osmanlı'da sokaklarda bulunan içi delik sütunlardı. Buraya zengin para bırakmak, fakir de ihtiyacı kadar bir para almak için elini sokardı.(Hepsini niye alsın ki yarın orda gene para var) Böylece halk arasındaki fakirler perişanlıktan kurtulmuş oluyor. Ve sadaka verenlerin ibadetleri ihlaslı olmuş oluyor. Ne veren kime verdiğini, ne alan kimden aldığını bilmiyor çünki.

    Şu anda sadaka taşlarından sadece biri duruyor. O da Üsküdar'da Gülfem Hatun Camii´nin avlusunda.

  6. #36
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    suat,denizyıldızı,ahmed29 asi93 teşekkürler..yeni hayatlarla hayat bulduk..

  7. #37
    Üye
    suat06 Avatarı

    Üyelik Tarihi
    21.07-2010
    Son Giriş
    09.07-2016
    Saat
    02:53
    Yaşadığı Yer
    Ankara
    Mesaj
    176
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Dostluklar, mutluluklar, güzellikler paylaşıldıkça çoğalır...

    Amacımız bu güzellikleri paylaşarak çoğaltmak...

    Ta ki, herkeze yetecek, mutlu edecek, ve içindeki ateşi coşturacak seviyelere gelsin...

    İnşallah.

  8. #38
    Üye
    arif35 Avatarı

    Gerçek Adı
    arif
    Üyelik Tarihi
    08.01-2011
    Son Giriş
    Saat
    Yaşadığı Yer
    istanbul
    Mesaj
    35
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    1

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Diplomasinin gücü

    Adamın biri Afrika'da safariye çikarken yanina minik
    köpegini de
    almis. Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp,
    kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu
    fark etmis.
    Ne yapacagını düsünürken bir de bakmis ki karşıdan bir
    leopar geliyor ve belli ki günlük yiyecegini
    ariyor."Simdi başım dertte" diye düsünmüs minik
    köpek.
    Etrafina bakmis yerde kemik parçalarını görmüs. Hemen
    arkasını leoparin geldigi yere dönerek kemikleri
    kemirmeye baslamış, bu arada da arkadaki
    hareketi kestirmeye çalisiyormus.
    Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine
    konusmus; Ne kadar lezzetli bir leoparmis.
    Acaba etrafta bundan bir tane daha var mi?"
    Bunu duyan leopar bir anda donmus kalmış ve en
    yakindaki agaca tırmanarak dallarin arasina saklanmis.
    "Tam zamanında kurtardim yoksa bu köpege yem
    olacaktim" diye düsünmüs leopar.
    Bütün bunlar olup biterken bir baska agacin üstündeki
    bir maymun olanlari izliyormus. Bildiklerini
    kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabilecegini
    düsünmüs. Leoparin yanina giderek neler oldugunu
    anlatmis.Leopar kopegin yaptiklarina çok sinirlenmis
    ve maymuna "Atla sirtima, gidip sunu yakalayalim"
    demis.
    Ancak minik köpek neler oldugunu ve leoparin sirtinda
    maymunla birlikte süratle kendisine yaklastigini
    fark etmis. "Simdi ne yapacagim" diye düsünürken
    kaçmaya tesebbüs etmemis. Bunun yerine arkasini
    leoparin geldigi yöne dönerek, kemikleri kemirmeye
    devam etmis.
    Tam leopar saldiracakken yine kendi kendine konusmus;
    "Bu aptal maymun da nerede kaldi? Yarim saat önce bir
    leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok!"
    Diplomasi böyle birsey iste...
    (yapabiliyorsan; hizli düsün, sakin ol, güçlü görün,
    düsmanini kendi silahı ile yen).

  9. #39
    Üye
    nergis gülü Avatarı

    Üyelik Tarihi
    11.07-2010
    Son Giriş
    05.09-2014
    Saat
    17:25
    Mesaj
    100
    Alınan Beğeniler
    0
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    teşekkürler paylaşımlar için...

  10. #40
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binişini içten gelen bi sempati ile izlediler. Basamakları geçti, boş olduğu söylenen koltuğu el yordamıyle buldu, oturdu, çantasını kucağına aldı.

    Bastonunu koltuğa yasladı. 34 yaşındaki susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke, kızgınlık kendine acıma.. Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark’tı. Mark hava kuvvetlerinde subaydı.Susan’ı bütün kalbiyle seviyordu. Susan gözlerini kaybedince Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardım etmeliydi.

    Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yaşayabilmeliydi. Sonunda Susan’ı işine dönmeye ikna etti. Peki ama evden işe nasıl gidecekti? Genelde otobüsle giderdi. Ama şimdi kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu.

    Mark her sabah onu arabası ile işe bırakayı önerdi. Kendi işi tam tam aksi yönde olduğu halde. İlk günler Susan kendini rahat hissetti Mark da ” Görmüyorum, artık hiçbir işe yaramam ” diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutludu. Aa bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan’ı mutlu etmesi mümkün değildi. İşe eskiden olduğu gibi işe kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hala o kadar hassas ,o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki Ne yapabilirdi?
    “Otobüs” lafı ağzından çıkar çıkmaz Susan öfkeyle haykırdı.. “Nasıl yaparım ? Görmüyormusun ben körüm!! Nerde olduğumu nereden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım. Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun..” Duydukları Mark’ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu.

    “Her sabah ve her akşam otobüsü arabala takip edeceğim. Sen bu yolculuqu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu.” Tam iki hafta Mark, Susan’ın otobüsünün arkasından gitti İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözececeğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi.
    Otobüs şöförü ile ahbap olursa, herşey kolaylaşır, şöför hergün önde bir yer ayırırdı. Nihayet susan yolculuğa tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti . Pazartesi sabahı geldi Ayrılırken otobüsün geçici eskortu kocasına , hayattaki büyük dostuna sarıldı . Gözleri yaşla doluydu Susan’ın .

    Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzlık uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü.. “Allahasımarladık ” dedi kocasına ve uzun amandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar. Pazartesi ,Salı, Çarşamba.. Hergün mükemmel geçti Susan için. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti,yapıyordu, başarıyordu, tek başına başarıyordu. Kendi kendine gidip gelebiliyordu işte. Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi, ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şöföre.

    “Sizi kıskanıyorum bayan ” dedi şöför. “Neyimi kıskanıyorsunuz benim ” diye sordu şöföre. ” Sizin kadar sevilmek, bu kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan” dedi söför. ” Nasıl yani” dedi Susan . ” Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan..” Mutluluk gözyaşları Susan’ın yanaklarından akmaya başladı. Ve birden hatırladı Mark’ı hiç görmüyordu ama bir haftadır yanında olduğunu hem de öyle kuvvatli hissediyordu ki.

    Talihli gerçekten çok talihli idi. Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmeden daha değerliydi . Bu armağanın varlığına inanması için görsi gerekmiyordu.
    “SEVGİNİN AYDINLATMAYACAĞI KARANLIK YOKTU ÇÜNKÜ

  11. #41
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    images?q=tbn:ANd9GcTaz2tcKo l9sYQycrAcuBnu5ovfVCND1w0gxpHoR3E7foRkIpE - Hayata tutunan öyküler


    minik seçe

    Kar her tarafı beyaz bir keçe gibi örtmüştü. Toprak gözle görülemiyordu. Toprağı görmek için karları süpürmek gerekirdi. Oysa bu işlem yalnız sokaklarda yapılır. Sokaklarsa asfalt ya da taş döşelidir. Üzerinde hiç yenecek bir şey bulunmaz.
    Gıdasını yerden alan hayvancıkların durumunu bir düşününüz. Tüm dünyanın yüzü, şekersiz bir su dondurması kaplı... Bunu yemeye kalksalar hemen donacaklar!
    * * *
    İşte, yeryüzü böyle feci bir biçimde iken, bir bahçenin orta yerinde, mini mini serçecik titreyip duruyordu. Bir haftadır bir şey yememişti.
    Zavallı serçenin son yediği şey, bahçeden geçen bir çocuğun elinden düşürdüğü pasta parçasıydı. Artık işte ölecekti. Azrail çevresinde dolaşıyordu.
    Serçe o denli aç, o denli bilaçtı ki... Açlıktan mini mini kanatlarını dizlerine vuruyor:
    “Ölüyorum, ölüyorum!” diye ötmek istiyordu. Ama ötemedi. Çünkü sesi çıkmadı.
    Minik serçecik açlıktan ölmek, soğuktan donmak üzere idi.
    Onun bu umutsuz durumu, tüm evreni yaratan Allah’ın gözünden kaçmadı. Fırtına, tipi, bora içinde zavallı yaratığın yavaş yavaş can çekişmekte olduğunu gördü. Oraya ağır yüklü bir sürücü atı gönderdi.
    At, serçenin bir buçuk metre uzağından geçiyorken, sanki ruhani bir ilhama mazhar olmuş gibi, gayet hayırlı bir şey yaptı. Yani oraya bir kucak taze gübre bıraktı.
    “Gübre” deyip geçmeyiniz. İnsan için el, ayak, kuş için kanat, geyik için boynuz, vapur için baca, uçak için pervane ne ise “gübre” de tarım için odur.
    Gübresiz ekip-biçme olmaz. Eğer atlar, eşekler, inekler, bu değersiz gibi görünen değerli maddeyi bize bağışlamamış olsalar, buğday yetişmez, tarlalar cansız kalır. Tarlalar çöl olduktan sonra, biz de açlıktan mahvoluruz.
    * * *
    Biz konumuza gelelim...
    Serçecik, bir buçuk metre ötesinde gayet taze bir gübre yığını görünce mahmur gözlerini açtı. Tin tin sıçradı. hafif, beyaz bir duman çıkaran bu koyu sarı maddenin başına geçti. İçindeki arpaları birer birer topladı. “Topladı” deyince bir yerde biriktirdi sanmayınız. Topladıkça yuttu. Boş kursakçığı doldu, davul gibi şişti. Donan ayaklarına hareket geldi. Kanatlarını kımıldattı. “Pırr” diye uçtu. Bahçenin yanındaki dama kondu.
    Gübre yığınından yediği arpalarla iyice doyan kuş avazı çıktığı kadar ötmeye başladı:
    “Cik, cik, cik...”
    Bu sırada bahçeye bir çocuk çıktı. Elinde bir av tüfeği vardı.
    Damın üzerinde “Cik, cik, cik” diye öten serçeye baktı.
    Tüfeği kaldırdı. Cilalı, ceviz tahtasından yapılmış olan dipçiği, sağ omzunun oyluk kemiğine dayadı.
    Onun bu durumunu serçe görmüyor, ha bire “Cik, cik, cik” diye ötüyordu.
    Çocuk, güzel bir nişan aldı ve tetiği çekti:
    “Bumm...”
    Serçecik vuruldu... Ölüsü karların üzerine düştü...
    * * *
    Yukarıdaki yazının aslı İngilizce olup, birçok dilde yayınlanan bir hikâyedir. Türkçeye Ömer Seyfettin çevirmiştir.
    Bu hikâyeden alınacak ders nedir?
    Kıssadan hisse... İnsan, bir halt yediği zaman, damın üzerine çıkıp bağırmamalıdır!
    Bugün, her şeyi berbat ettikleri halde ortaya çıkıp bağıranlara ders olur mu acaba?

  12. #42
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    yaşanmış hikaye..
    zaman ayırıp okursanız güzel..

    Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allahtan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir." (el-Bakara, 153)

    Evleneli 15 yıl olmuştu. Eşi anlayışlı, çocuklarına düşkündü. Biri kız, ikisi erkek, cennet çiçeklerini andıran üç tane çocukları vardı. Mutluydular. Her ne kadar kıt kanaat geçinseler de mutlulukları her şeye katlanmasını kolaylaştırıyordu.
    Bir gün Rahime Hanım, eşine:
    "-Oğullarımızı sünnet ettirelim artık, büyüdüler." dedi.
    Eşi ise buna karşı çıktı. İstiyordu ki, sünnet merasimi, mevlitli bir düğün şeklinde olsun. Çocuklar da hevesini alsın...
    Gel gör ki, asgarî ücretle çalışıyordu ve buna imkânları yoktu. En sonunda hanımının ısrarlarına dayanamayıp, çocukları bölgedeki hayır sahiplerinin yaptığı toplu bir sünnette ücretsiz olarak sünnet ettirdiler. Büyük oğulları bir hafta içinde iyileşip, eski sağlığına kavuştu.
    Dokuz yaşındaki küçük oğlu ise bir ay aradan sonra zoraki kalkabildi. Ve birkaç gün sonra ateşlendi. Ardından eklem yerleri şişmeye başladı. Bu arada on kilo birden almıştı. Parasızlıktan doktora götüremediler. Üç ay ağrı kesicilerle durdurmaya çalıştılar, olmadı. Sonunda borç parayla doktora götürdüklerinde sanki dünyaları başlarına yıkıldı. Çünkü ciğerpâreleri kan kanseriydi. Bir senede iyileşir umuduyla tedaviye başladılar, üç yıl devam ettiler. İlaçlar ve tedavi masrafları, çok pahalı olduğu için tedaviyi durdurmak zorunda kaldılar. Bu zaman zarfında ellerindeki azıcık birikimleri de sabun köpüğü gibi eriyip gitti. Yıkılan ümitleri, âilede başlayan huzursuzluk da başlı başına yıkıma uğratmıştı hepsini...
    * * *
    Rahime hanım, bir yandan eriyen oğluyla birlikte eriyor; bir yandan da duâlarla yaptığı çeşitli otları gözyaşlarıyla oğluna içiriyor ve:
    "-Hadi yavrum iç, şifayı verecek Allâh. O diledi mi, bütün dertlere her şey ilaç oluverir diye..." telkinler veriyordu.
    Zavallı beyi de çaresizlikten bunalmış, gülen yüzü, âilesine ve hasta oğluna karşı âdeta diken olmuştu. Rahime hanım artık eşini tanıyamaz olmuştu. Oğlunun hastalığını hep Rahime hanımdan biliyordu. Rahime hanım, güleryüz ve müsâmaha gösterdikçe iyice suçlu oluyordu. Oğlunu yatakta gördükçe:
    "-Borçlardan bıktım, siz beni âleme rezil ettiniz!..Ben bunun altından nasıl kalkarım?" diye eline geçirdiği sopayla hasta oğlunu dövmeye başlıyordu.
    Ana yüreği dayanamıyor, elinden yavrucuğunu almaya çalışınca; kocası ikisini de dövüp sokağa atıyordu. Sabaha kadar ana-oğul sarmaş dolaş ağlayarak geceyi dışarıda geçiriyorlardı. Rahime hanım hep Rabbine sığınıp duâ ediyordu:
    "-Ey merhametlilerin merhametlisi Allâh'ım! Senden başka kapım yok. Bütün kapılar kapandı. Bak, senin mülkünde çaresiz, sana sığınıyorum, yavruma şifâ ver!"
    Rahime hanım, kapının önündeki sedirin altına battaniye saklamaya başladı. Bazı geceler dışarı atılınca oğlunu battaniyeye sarıyor ve birlikte kapının yanındaki sedirde geceliyorlardı.

    Sıkıntılar bitmiyordu. Rahime hanım annesine gidip yardım istedi. Annesi ise:
    "-Çocuklarını bırakıp gel, ben sana bakarım." deyince, dünyası bir kere daha yıkıldı. Yavrularını kime, nasıl bırakabilirdi?!. Buna yüreği nasıl dayanırdı. Son bir ümit, kaynanasına müracaat etti. O ise duymazdan geldi, ilgilenmedi bile...
    Bütün bu sıkıntılara daha fazla dayanamayan Rahime hanım, ümitsizlik içinde beş vakit namazını aksatmaya başladı. Artık her şeyden, herkesten nefret etmeye başlamıştı.
    * * *
    İşte bu sıralarda sâliha bir komşusu zekat ve fitre paralarını toplamış, bir kap yemekle onu ziyarete gelmişti. Zaten sâliha komşuları da olmasa aç geçecekti bütün günleri. Nasihat etmeye başladı Rahime hanıma:
    "-Bak Rahime kardeş, biz sana ne kadar yardım etsek, bizimki sınırlıdır. Ama Rabbimizin hazinesi hudutsuz... Sen O'na bağlan, O'ndan iste. Bol bol namaz kıl, duâ et. Teheccüdlerde bir ana olarak çal o kapıyı. Rabbimiz seni kesinlikle geri çevirmez. Onun merhameti, senin oğluna olan merhametinden daha fazladır." diye teselli etti.
    Rahime hanım, Allâh'tan kendisine sabır ihsan etmesini diliyordu, yavrusu için şifâ, eşi için de merhamet!..
    * * *
    Sıkıntılarla dolu bu üç sene hepsinden pek çok şey götürmüştü. Kocası daha önceleri iyi bir insan olmasına rağmen namaz kılmazdı. Şimdi ise çaresizlik, başkasına muhtaç olmak, iyileşmeyen hastalık iyice çileden çıkarmış ve Rahime hanımın yapmış olduğu ibâdetlere karşı alay etmeye kadar götürmüştü, onu... Bir gün sinirleri iyice boşalan kocası, Rahime hanım, gözü yaşlı namaz kılıp duâ ederken kendisiyle alay edip:
    "-Sen bol bol havaya konuş, ağla, sana kim yardım eder." deyip kahkaha attı.
    O ise daha bir azimle duâya sarılıyor ve şifalı bitkilerden deniyordu.
    "-Rabbim şu otları vesile kıl, şifâ ver." diye niyaz ediyordu.
    Başka bir gün beyi:
    "-Yokluktan bıktım, boşanalım." demek zorunda kaldı. Rahime hanım ise her fırsatta:
    "-Sabredelim." diyor ve bir taraftan yaptığı el işiyle evin geçimine yardımcı olmaya çalışıyordu.
    * * *
    Rahime hanım, birgün çevresinden bulduğu parayla oğlunu kontrole götürünce, doktorlar tahlil sonuçlarını mucize olarak değerlendirdiler. Allâh, Rahime hanımın duâlarını kabul etmişti. Yavrucuğunun hastalığı iyileşmişti.
    10 gün sonra Ankara'dan, hastahaneden aradılar ve hastalığının tekrarlamaması için bir ilaç geldiğini ve bu ilacı mutlaka kullanması gerektiğini söylediler. İlacın fiyatı ise o günkü fiyatlarla yediyüz otuz milyondu. Rahime hanımın, duânın gücüne inanmak istemeyen kocası ise sevinç gözyaşları içinde:
    "-Duâ et hanım, senin duâlarınla buluruz inşâallah." diye çalmadık kapı bırakmadı.

    Uzun süredir herkesi kuşatan ekonomik sıkıntılar sebebiyle kimseden ses çıkmadı. Birgün hastahâneden bir hemşire arayıp:
    "-Ben sizin için iki yüz milyon topladım, siz ne kadar buldunuz." dedi.
    Hiç bulamadıklarını söyleyince, onlara:
    "-Haftaya Cuma gününe kadar tamamlayın, haydi siz de biraz gayret gösterin." dedi hemşire.
    * * *
    Komşularından bir hanım, bir bilezik bağışlamaya söz vermişti. Sonra bir bahane uydurarak vaz geçti.
    Perşembe günü olmuş, hiçbir kuruş bulamamışlardı. Bilezik vermeyi vaad eden komşusu o akşam kendilerine uğradı ve yeni bir teklifte bulundu.
    "-Ben oğlumu evlendireceğim, size yardım edemem. Yalnız sizin şu hiç kullanmadığınız çamaşır makinesiyle fırını satın alarak yardım etmiş olayım." dedi.
    "-Kaç para verirsin." dediklerinde;
    "-İkisine 100 milyon veririm!.." dedi.
    Rahime hanımın deterjan parası bulup da hiç kullanamadığı bu makineyi; açgözlü komşusu böyle bir zor zamanda, yok fiyatına almak istiyordu. Çaresizlik içinde sattılar. Rahime hanım ağladı, yüreği yanmıştı. Kötü komşusunun, kendilerinin zor günlerini istismâr etmesi gücüne gitmişti.

    * * *
    Son bir ümitle, Safranbolu'da oturan bir tanıdıklarına telefon açıp onlardan yardım istediler. Onlar da:
    "-Ümit vermiş olmayalım, ama araştıracağız." dediler. Rahime hanıma, beyi:
    "-Uğraşma, kimse yardım etmez!" diyordu. Rahime hanım gözyaşları içinde duâya yöneldi.
    Gece geç saatlerde telefon çaldı. İsminin Zehra olduğunu söyleyen bir hanım, adreslerini isteyip âcil para göndermek istediğini söyledi. Ankara'ya gidecek yol paraları olup olmadığını sordu, Zehra hanım.
    Rahime hanım, utanarak:
    "-Yok!.." deyince, yol masrafı için de ayrıca para gönderdi.
    Hemen hastahaneye telefon açıp parayı bulduklarını söylediler. Gözyaşları ve şükür duâları arasındayken bir zarf geldi, içindeki para da tamdı.
    Sabahın ilk ışıklarıyla otobüse binilip hep birlikte hastahaneye gidildi. Rahime hanımın oğlu, ilk kez ağlamadan sedyeye yattı ve:
    "-Anneciğim bu son, bir daha gelmeyeceğiz değil mi? Allâh bana para gönderen teyzeden râzı olsun, onun da en zor ânında yetişsin!" dedi.
    Anne-babası da gözyaşları içinde duâya iştirak ettiler.
    * * *
    Hastahanede geçen birkaç günden sonra Rahime hanım, oğluyla eve geldiklerinde, kızı ve oğlu sevinçle karşıladı gelenleri...
    Rahime hanım, babalarının nerde olduğunu sordu. Çocuklar da iki gündür ekmek alamadıklarını, babalarının evdeki bakır tencereleri satıp ekmek getireceğini söylediler. Derken babaları geldi. Gözleri gülüyordu. 10 tane ekmek almıştı. Sevinç içinde:
    "-Yanına bir çay demleriz, bu gün doyacağız çocuklar..." dedi. "Allâh'a şükür, zor günler geride kaldı."
    * * *
    Rahime hanım, günlerce uykusuz kaldığı için kanepede uyuyup kalmıştı. Gözlerini açtığında beyi, gözyaşları içinde namaz kılıyordu. Namazdan sonra ellerini kaldırıp:
    "-Rabbim beni affet, uzun ömür ver. Çalışayım borcumu ödeyeyim, sana iyi bir kul olayım. Rabbim sâliha eşimden de râzı ol, eğer onun sabrı ve Sana olan tevekkülü olmasaydı, ne yapardım?!. Bize para gönderen tanımadığımız kuluna da daha bol mal-mülk ver, hayır ve hasenâtını da devam ettir. Âmin." dedi.


    "(Rasûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?" (el-Furkan, 22)

  13. #43
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    zamanınız varsa okuyun çok güzel bir öykü..

    Mehmet nice zorluklarla büyümüş, delikanlı olmuştu. Evlenecek çağa geldiğini düşünüyordu. Lâkin evlenmek için çaldığı kapılar, hiçbir şeyi olmadığından yüzüne kapanıyordu. Allah’tan ümit kesilmez diyerek pes etmiyor, günaha girmekten korktuğu için evlenmekten de vazgeçmiyordu. Son bir ümitle köyün zengini olarak bilinen ihtiyarın yanına gitti ve içini şöyle döktü:



    - “Benim hiçbir mal varlığım da, beni himaye edip barındıracak kimse de yok. Bu güne kadar çeşitli işler yaparak Allah’ın yardımıyla geçinmeye çalıştım. Evlenme çağına geldim. Münasip biriyle evlenmek istiyorum. Fakat yoksul ve kimsesiz olduğumu öne sürerek bana kız vermiyorlar. Bir miktar borç verseniz… Sonra ben çalışır size öderim.”



    İhtiyar bu saf ve kalbi temiz delikanlıyı dinledikten sonra şöyle der.



    - “Keşke param olsaydı da sana karşılıksız verseydim evlâdım. Ben köy halkının bildiği kadar zengin değilim. Bir senelik gıda ihtiyacımı karşılayacak kadar tarlam ve ekin zamanı o tarlayı sürmekte kullandığım iki de öküzüm var. Başka da bir şeyim yok.”



    Genç Mehmet diretir:



    - “Öküzlerden birini bana verin, onu satıp parasıyla evleneyim. Ekin zamanına kadar çalışır öderim. Şayet ödeyemezsem öküzden boş kalan yere geçer, boynumda sabanla tarlayı ben sürerim.”



    İhtiyar sözlerinde apayrı bir tatlılık sezdiği delikanlıyı kıramaz ve peki deyip öküzün birini verir. Mehmet artık evlidir. Köyün hem ahlâk hem de güzellik timsali kızlarından biriyle evlenir. Hayatını mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürmekte, bir yandan da ihtiyara olan borcunu ödemek için var gücüyle çalışmaktadır. Ekin vakti gelmiş çatmış Mehmet bir türlü parayı denkleştirememiştir. Verdiği sözü tutmak üzere ihtiyarın yanına gider. İhtiyara:



    - “Size borcumu ödeyeceğimi aksi halde diğer öküzün yanına geçip tarlayı süreceğimi söylemiştim. Evlilik benim düşündüğüm kadar kolay değilmiş. Ekin vakti gelmesine rağmen parayı biriktiremedim. Buraya sözümü tutmak için geldim.” der. İhtiyar şaşkın bir şekilde:



    - “İyi dersin de evlâdım seni sabanda gören köylü ne der? Ben nasıl cevap veririm?” Mehmet:



    - “Siz onların söylediklerine kulak asmayın. Size çıkışan olursa siz “ona sorun” diyerek beni gösterin. Ben cevap veririm.”



    - “Peki, Sen bilirsin” der ihtiyar.



    Mehmet boynunu geçirir sabana, başlar tarlayı sürmeye. İhtiyar arkadan sabanı itmekte, öküzle beraber Mehmet de çekmekte ama yanındaki öküzle bir değildir ki Mehmet. Günler geçtikçe boynunda ve omuzlarında yaralar çıkmakta gittikçe zayıflamaktadır. O yine yaratanına devamlı şükürler etmekte: “Belâyı veren onu almaya da kadirdir bu da geçer elbet.”diye söylenmektedir.



    O sırada yoldan geçmekte olan bir atlı Mehmet’in halini görünce merakını yenemez ve ihtiyarın yanına giderek biraz da kızgın bir şekilde ona:



    - “Ayıp değil mi Bey Amca utanmıyor musun? Gencecik delikanlıya eziyet ediyorsun. Bu yaptığın insanlığa sığar mı?” diye çıkışır.



    İhtiyar sesini çıkarmaz ve “Bana bir şey söyleme” der. “Git kendisine sor.”



    Mehmet de yolcu olduğu anlaşılan bu adama günah işlemekten korktuğu için evlenmeyi düşündüğünü parası olmadığından kendisine kız verilmediğini, ihtiyardan borç olarak bir öküz alıp sattığını ve o öküz parasıyla evlendiğini, borcunu zamanında ödeyemediği için de sabana kendi isteğiyle geçtiğini anlatır. Atlı da sevmiştir Mehmet’i. Kuşağındaki keseyi çıkarıp önce ihtiyarın öküz parasını verir. Sonra ona da biraz para verip, o parayla bereketli olması hasebiyle koyun almasını tavsiye eder. O da atlının dediklerini uygular. Mehmet’in mal varlığı gittikçe artmaktadır. Ovalara sığmayan sürüleriyle, emrindeki hizmetçilerle köyün ağası oluvermiştir biranda ama o hiçbir zaman gurura kapılmıyor, nimeti vereni unutmuyordu. Zekâtını fazlasıyla dağıtıyor, köyün fakirlerini araştırıp geçim sıkıntılarını gideriyordu. Özellikle de kendi geçmişini unutmuyor, evlenecek yaşa gelip de evlenemeyenlere yardım ediyordu. İki de erkek çocuğu olmuştu. Her şey verilmişti kendisine. Servet, şöhret, sıhhat ve iki çocukla süslenen huzurlu bir aile…



    Seneler sonra yine aynı köyden geçmekte olan o atlı bu kez Mehmet’i o zenginlikle görünce kendisine:



    - “Bakıyorum da hiçbir sıkıntın kalmamış. Bundan sonra rahat bir ömür sürersin” der. Mehmet de:



    - “Şükürler olsun hiçbir sıkıntım yok ama sen yinede öyle deme. Bunları veren Allah elbette almaya da kadirdir. Buda geçer” diye cevap verir. Mehmet’in cevabı atlıyı şaşırtmıştır. Yine de sesini çıkartmadan atını dizginleyip uzaklaşır.



    Aradan fazla bir zaman geçmemişti ki büyük bir afetin ortasında kaldı. Bir yandan fırtına bir yandan fırtınayla beraber azgınlaşan seller bütün malını yutup götürmüştü. Elinde avucunda ne varsa akan sele kaptırmıştı. Geriye sadece eşeği kalmıştı. O yine devamlı dua ediyor kendi ve ailesinin canına zarar gelmediği için yaratanına şükrediyordu. Köy ağası Mehmet afetten köyün en fakiri olarak çıkmıştı. Hanımına şöyle dert yanıyordu:



    - “Hanım biz köyün en zenginiyken şimdi en fakiri olduk. Sadaka ve zekât dağıtırken muhtaç duruma düştük. Ben artık bu köyde kalamam. Uzak bir köye gidip oraya yerleşelim. Rızkımızı başka yerlerde arayalım.”



    İki çocuğunu eşeğe bindirip kendisi de hanımıyla beraber yola koyulur. Köy köy kasaba kasaba iş aramaya başlarlar. Uğradıkları köylerden birinde çoban aradıklarını ancak köyün dışındaki kulübeden başka kalacakları yerleri olmadığını söylerler. Mehmet de kabul edip işe başlar. İlk önce kulübeyi tamir edip güzelce temizler sonra da vakit kaybetmeden işe başlar. Mehmet dürüstlüğüyle ve işine olan bağlılığıyla burada da kendini köylüye sevdirir. Köylü başı her derde girdiğinde Mehmet’e koşar canı sıkıldığında Mehmet’e koşar, emanet bırakacak biri mi lâzım akla ilk gelen Mehmet’tir. Kısacası köylü her işini Mehmet’e yaptırmaya alışmıştır. O günlerde yabancı olduğu anlaşılan bir adam köye gelir. Köylüye elbisesinin yırtıldığını diktirmek için usta bir terzi aradığını söyler. Onlar da kendilerinin pek beceremediğini ancak köyün dışındaki kulübede oturan Mehmet’in hanımının iyi terzi olduğunu söylerler. Yabancı eve geldiğinde Mehmet evde yoktur Mehmet’in hanımı yabancının elbisesini güzelce diker temizler. O da teşekkür ederek oradan ayrılır, ama yolda kalbine kötülük dolar. Şeytana uyup geri döner Mehmet’in hanımına:



    - “Yolda Mehmet’e rastladım çok zor durumda sürüsüne kurtlar musallat oldu yardıma gitmeliyiz.”der. Hanım da yabancının sözüne inanır çocuklarını evde bırakıp aceleyle kocasına yardıma koşar atının terkisine binip gözden kaybolur. Mehmet döndüğünde çocuklar babalarına:



    - “Bir adam geldi. Önce elbisesini diktirip gitti sonra tekrar gelip senin sürülerine kurtların saldırdığını aceleyle annemi çağırdığını söyledi ve annemizi alıp gitti. Mehmet’in başı ellerinin arasındadır çocuklarına: “Yavrularım adam annenizi kaçırmış. Benim başıma hiçbir belâ gelmedi. Adam yalan söylemiş annenizi kandırmış.”



    Çaresiz bir şekilde köylüye mallarını tek tek teslim eder. Hepsiyle helâlleşir ve oradan ayrılır. Bu sefer de köy köy, kasaba kasaba hanımını arar, ama o bu kadar sıkıntıya rağmen yine de Allah’a şükredip ondan yardım istemekte ve derdi veren Allah dermanını da verir elbet bu da geçer” der. Böylece dolaşırlarken bir nehrin kenarına varırlar. Karşı yakasına geçeceklerdir, ama nehir azgın bir şekilde akmakta, yol vermemektedir. Mehmet ilk önce büyük oğlunu karşıya geçirir orada bırakır ve döner küçük oğluyla eşeğini alır. Nehrin ortasına varmıştır ki gözlerine inanamaz. Bir kurt oğlunu kaçırmaktadır. Telâşla büyük oğlumu kurtarayım derken küçük oğlunu da nehrin ortasında bırakır. Nehrin azgın suları oğulcağızını alıp götürür. Mehmet öylece kalakalır bir oğlunu kurda bir oğlunu da nehrin azgın sularına kaptırmıştır. Çaresiz bir şekilde dolaşmaya başlar.



    Bir umutla karısını ve çocuklarını arar durur. Böylece seneler geçer. Mehmet yaşlanmaya başladığını hisseder. Saçına sakalına aklar düşmeye başlamıştır. O geçirdiği uzun yıllar, o gezdiği şehirler, beldeler, ülkeler kendisini bir hayli yıpratmıştır. Mehmet yine de azminden bir şey kaybetmiyor, karısını ve çocuklarını bulma ümidini yitirmiyordu. Bir gün uğradığı şehirlerden birinin girişinde büyük bir kalabalık görür. Neler olduğunu anlamak için kalabalığa yaklaşır. Bu sırada bir ak güvercin gelip Mehmet’in omzuna konar. Kalabalıktan uğultular yükselmeye başlamıştır. Kendi aralarında; “Bu da kim böyle? Saçı sakalı birbirine karışmış, elbiseleri yırtık pırtık, hali perişan. Bu olmaz bir daha deneyelim” derler. Mehmet'in omzundan kuşu alıp tekrar uçururlar. Kuş döner dolaşır yine Mehmet’in omzuna konar bir daha denerler yine Mehmet’in omzunda. Meğer o günlerde ülkenin kralı ölmüş. Halk da adet olduğu üzere beyaz bir güvercin uçurur güvercin kime konarsa kral o olurmuş. Talih kuşu bu sefer Mehmet'i bulmuş.



    Mehmet ülkeye kral olmuş. Mehmet kral oldum diye hemen yan gelip yatmaz. “Mademki halk bana bu görevi verdi en iyi şekilde yapmam lâzım” der. Her gece vezirleri ve diğer devlet erkânını çağırıp toplantılar yapar. Halkın arasına karışıp dertlerini dinler ve böylece devleti âdil bir idare ile yönetmeye başlar. Halk yeni kralını çok sevmiştir. Böyle birden bire çıkıp gelen biri nasıl olur da devleti böyle güzel yönetebilir. Onun Allah tarafından gönderilen bir melek olduğuna dahi inananlar vardır.



    Mehmet gece yaptığı toplantıların birinde baş vezirini göremez. Ertesi sabah veziri çağırıp toplantıya neden katılmadığını sorar. Vezir de “Efendim benim ev biraz şehrin dışında, eşim de yalnız olduğu için geceleri onu tek başına bırakıp gelemiyorum,. Onun için sizden gece toplantılarından affımı istiyorum.”der. Mehmet izin vermez.



    - “Toplantıların faideli geçebilmesi için senin de katılman lâzım. Ne olursa olsun bu toplantılara katılacaksın. Eğer eşinin başına bir şey gelmesinden korkuyorsan evinin kapısına iki nöbetçi bırak.” der. İşte Mehmet devleti böyle idare eder. Hiçbir gevşekliğe müsamaha göstermez. Günler böyle gelip geçerken yine o atlıyla karşılaşır. Atlı kendisine: “İstediğin her şeye kavuşmuşsun. Sıkıntın kalmamış. Köyde sefil bir hayat sürerken buraya gelip kral olmuşsun.” der. Mehmet de öyle deme der. Bana önce öküzlük sonra ağalık, daha sonra çobanlık daha sonrada krallık yaptıran Allah her şeye kadirdir. Bu da geçer”



    Mehmet’in cevabı atlıyı hem şaşırtmış hem de biraz kızdırmış.



    - “Ne zaman senle karşılaşsak, ne zaman senle konuşsak mutlaka sonunda bu da geçer diyorsun. Geçmeyen bir şey var mı bana onu söyle” der. Mehmet de atlıya sorusunun cevabını 6 ay sonra vereceğini söyler. Atlı şaşkın bir şekilde söylene söylene oradan ayrılır. Vezirin kapısına bıraktığı iki nöbetçi kendi aralarında sohbete dalmışlardır. Biri diğerine başından geçenleri anlatmaya başlar.



    - “Biz iki kardeştik babam köyde çobanlık yapardı. Bir gün bir yabancı evimize gelip elbisesini diktirdikten sonra annemizi kandırarak kaçırdı. Babamla birlikte onu aramaya çıktık. Derken bir nehrin kenarında beni kurt kaptı. Tepeyi aştığımızda köylüler beni kurdun elinden kurtardı. Ondan sonra babamla kardeşime neler oldu bilmiyorum.” Bunları dinleyen diğer nöbetçi gözyaşlarına hâkim olamaz:



    - “Senin o nehir ortasında bıraktığın kardeşin benim. Babam seni kurtarmak için acele edince beni elinden kaçırdı. Nehrin sularına kapıldım. Uzun bir süre sürüklendikten sonra beni de köylüler kurtardı. Babama neler olduğunu ben de bilmiyorum. Onu bir daha görmedim.”



    İki kardeş ağlayarak birbirlerine sarılırlar. Doya doya hasret giderirler. Vezirin hanımı içerden bu nöbetçilerin konuştuklarını dinliyordu. Kendisine daha fazla tutamadı.



    - “Yavrularııııım” diyerek gözyaşlarıyla nöbetçilerin boyunlarına sarıldı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Siz benim yavrularımsınız. Beni kaçıran yabancı, tebdil-i kıyafetle köye gelen vezirmiş. Beni bu vezir kaçırdı.”diyordu. Nöbetçiler iki sevinci birden yaşıyordu. Hem kardeşlerini hem de annelerini bulmuşlardı. Anne, çocuklarını içeri aldı. Onların karınlarını bir güzel doyurdu. Sevdi okşadı. Yılların çektirdiği acılar yavaş yavaş diniyordu. Oğullarını bulmuştu bundan güzel bir şey mi vardı? Tam bu sırada vezir içeri girdi. Karısının nöbetçilerle yan yana oturduğunu görünce çok kızdı. Daha bir şey söylemelerine fırsat vermeden ağzına geleni söyledi.



    - “Ben size namusumu emanet adıyorum Siz neler yapıyorsunuz.” diyordu. Derhâl nöbetçilerin idamını emretti. Darağacı kuruldu. İkisi birden sehpaya çıkarıldılar. Cellât tekmeyi vurmadan önce adet olduğu üzere son istekleri soruldu. İki kardeşin hiç umutları kalmamıştı, ama yinede son isteklerini söylediler. “Kralla yüz yüze görüşmek.”



    Vezir idamın hemen gerçekleşmesini istiyordu. Önce izin vermek istemedi. Ancak yapacak bir şey yoktu. Bu onların son istekleriydi. Kral iki delikanlıyı dikkatlice dinledi. Tahtından yavaş yavaş indi. Yüreğinin derinliklerinden gelen hıçkırıklara hâkim olamıyordu. İki gencin yanına geldi. Ellerini omuzlarına koydu.



    - “Oğullarım benim ben, sizin babanızım” dedi. Onların babasıydı Mehmet. Yıllardır aradığı çocukları şimdi karşısındaydı. Artık her şey ortaya çıkmıştı. Mehmet’in karısını kaçıran vezir idam edildi. İşte şimdi istediği mutluluğu yakalamıştı. Karısı da çocukları da yanındaydı, ama bu mutluluk da uzun sürmedi. İki ay geçmemişti ki anîden rahatsızlandı. Yaşadığı hayat kendisini çok yıpratmıştı. Kısa bir süre sonrada öldü. Halk aylarca onun yasını tuttu.



    Mehmet’in ölümünden birkaç ay sonra atlı şehre döndü. Sorusunun cevabını alacaktı. Fakat daha şehrin girişinde Mehmet’in öldüğü anlaşıldı. Her yerde matem vardı. Sanki şehir de Mehmet'le birlikte ölmüştü. Mezarının başına vardı ve sitem dolu şu serzenişte bulundu.



    - “Ey öküzlük yapan Mehmet, Ey ağalık yapan Mehmet, Ey çobanlık yapan Mehmet, Ey krallık yapan Mehmet. Bu sefer sözünde durmadın. Bu da geçer bu da geçer dedin. Geçmeyen şey nedir? diye sordum cevabını vermeden gittin. Nerelerdesin?”



    Atlı böyle söylenip dururken bir ses duydu. Bu Mehmet’in sesiydi.

    ‘’ ölüm herkese bir defa gelir ama geçmez..’’

  14. #44
    Üye
    Islık Avatarı

    Üyelik Tarihi
    17.04-2009
    Son Giriş
    27.11-2017
    Saat
    13:41
    Mesaj
    631
    Alınan Beğeniler
    1
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Uzun bir hikaye ama oldukça güzel paylaşım için teşekürler.

  15. #45
    Üye
    hüseyin19 Avatarı

    Gerçek Adı
    HÜSEYİN
    Üyelik Tarihi
    24.03-2010
    Son Giriş
    07.02-2012
    Saat
    11:33
    Yaşadığı Yer
    ŞANLIURFA / CEYLANPINAR
    Mesaj
    1.089
    Alınan Beğeniler
    4
    Verilen Beğeniler
    0
    Blog Mesajları
    126

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    hayat paylaştıkça güzel demişler ama gerçekten güzel derler içeren bir öykü..değişemeyen tek ölüm olsun..




Sayfa 3 / 4 İlkİlk 1234 SonSon