Hasta" sözcüğü Farsça "Haste" den dilimize yerleşmiştir. Aynı kökten türeyen haste, hastegan ve hastegi sözcükleri iyi olmama halinin yanı sıra kırılgan, yaralı gibi anlamları da içlerinde barındırırlar. Hasta kavramına farklılık gerektiren durumlardan biri de, tıbbi müdahaleye maruz kaldığında hasta olan kişi için İngilizce'de , sabreden, sabırlı olan anlamında"patient" sözcüğünün kullanılmasıdır. Bu açıdan bakıldığında, kırılgan, incinmiş bir hal içinde olan kişi ile içinde bulunduğu kötü olma haline sabreden kişi arasında fenemolojik bir fark vardır. Hele hele o kişi kronik yani sürekli bir hasta olma hali içinde ise.

Hasta olmak yada hasta hissetmek rahatsız edici bir durumdur. İnsanın normal şartlar altında pek de farkına varmadan sürdürdüğü, ancak yaşamsal önemi olan tüm fizyolojik ve psikolojik süreçlerine darbe vurur. Özellikle şeker hastalığı, kalp hastalığı, MS , böbrek hastalığı veya kanser vs. gibi hastalıklar bize bu süreçlerin ne kadar da önemli olduğunu, gizliden gizliye benlik duygumuzu nasıl da ayakta tuttuğunu hatırlatır. Fizyolojik sağlığımız yerinde oldukça zihinsel faaliyetlerimize enerji aktarabilir, kişisel gelişimimize yönelik arayışlar içine girebiliriz. Zihnin bağımsızlığı, bedenin ona koyduğu sınırlardan özgürleşebildiği sürece mümkündür. Sürekli birlikte yaşamak zorunda olduğumuz bir hastalık var ise beden adeta bize sınırlarını hatırlatır.

Herşeyin uzaktan kumanda ile kontrol edilebildiği bir dünyada insanın önceden planlayamadığı ve kontrol edemediği bazı şeyler olduğunu fark ettirir birden.
Her soruna kesin, net ve çabuk çözümler üreten, bize her türlü konforu sunan bilgi ve teknoloji çağının bunun karşılığında da bireyden bir beklentisi vardır: her daim güçlü ve ayakta olmak, sürekli üretilen teknolojik konforun takipçisi ve tüketicisi olarak kalmak. Bu beklenti ile kronik bir hastalığın insanın elini ayağını bağlayan, onu karışıklığa kimi zaman da belirsizliğe sürükleyen gerçeği arasında temel bir çelişki vardır. Bu çelişki ile yaşamak zorunda kalmak da sorunun bir parçası haline gelir.

Kronik bir hastalıkla beraber yaşamak zorunda olduğunu öğrenmek, domino taşları misali birbiri ardı sıra birtakım fizyolojik ve psikolojik süreçleri de başlatıverir. İnsanın bedensel ve zihinsel tüm etkinliklerinin uyum içinde sürmesini sağlayan homeostatik dengeyi bir kez yitirdiğinizde, varoluşunuzu yasladığınız temel referansları kaybediyor duygusuna kapılabilirsiniz. O zaman hastalık varoluşun bir parçası ama en tehlikelisi de temeli haline gelebilir. Hasta kimliği içine sıkışıp kalan bir insan bunun ötesindeki tüm kişilik özelliklerini unutmak gibi bir tuzağa düşebilir, benlik duygusunun çok daha geniş ve farklı alanları kapsadığını gözden kaçırıverir.

Hayatta hiç kimse kronik bir hastalığın beraberinde getirebileceklerine önceden tam anlamı ile hazırlıklı olamaz. Genetik kodlamamız gereği başımıza birşey gelmiyecekmiş gibi yaşarız. Gelgiği zaman ise bunu hazmetmek ve başa çıkmayı becerebilmek ancak yaşayarak öğrenilen bir uyum sürecini gerektirir. Bu sürecin başında insanı en çok zorlayan, kuvvetle "normal"e yani eski haline dönme arzusudur. Eskiden nasıl olduğu şimdi hasta olan kişi için adete kendini sürekli kıyasladığı bir rakip, benzemeye çalıştığı bir ideal yada ona meydan okuyan bir düşman gibidir. Bu da çoğu kez öfke ve reddedişe sebep olur. İnsan ancak hastalığa bütünü ile teslim olmayıp, herşeye rağmen onu o yapan özünü yitirmediğini kavradığında fiziksel sağlığının koyduğu sınırları kabullenmeyi öğrenebilir.

İster şeker hastalığı gibi sebepleri belirgin ve tedaviye dikkat edildiği sürece başa çıkılabilir olsun, ister bazı kanser türleri gibi gidişatı açısından belirsizlikler taşısın, her kronik hastalığın ille de psikolojik problemlere yol açacağını söyleyemeyiz. Ancak her hastalığın fiziksel olduğu kadar sosyolojik ve psikolojik boyutları olduğu da bir gerçektir. Hatta son yıllarda yapılan araştırmalar, kişilik özellikleri, başa çıkma biçimleri, hayat kalitesi ile hastalıkların seyri arasında sürekli bir etkileşim olduğunu göstermektedir.

Hastalığa verilebilecek psikolojik tepkiler teşhise ve hastalığın seyrine bağlı olarak değiştiği gibi teşhisi alan kişinin gelişim evresine göre de farklılıklar taşır. Örneğin; çocuk yaşta başlayan bir böbrek hastalığı beraberinde " ben nasıl büyüyeceğim?" endişesini getirirken, şeker hastası olduğunu öğrenen bir ergen "ben şimdi yaşıtlarımdan farklı mıyım, onlar tarafından kabul görecek miyim?" gibi sorular ile boğuşabilir. Ya da erken yetişkinlik evresinde kanser teşhisi alan bir kişi " birini sevip, yakınlık kurabilme şansım olacak mı?", "kariyerimi devam ettirebilecek miyim?" kaygılarını taşıyabilir. Orta yaşta ciddi bir kalp hastalığı olduğunu öğrenen bir aile reisi ise "hastalığıma rağmen ailemi geçindirebilecek miyim, ben olmazsam onlar ne yaparlar?" endişesini içindeyken, yaşlılık evresinde parkinson hastası olduğunu öğrenen biri " bana kim bakacak?" "çocuklarıma yük mü olacağım?" telaşına kapılabilir.

Tüm bu evrelerde insanı yaralı ve kırılgan olma halinden güçlüklere rağmen ayakta kalabilme noktasına taşıyan süreç içerisinde yakınların verdiği desteğin anlamı büyüktür. Aslında destek alabilmek için destek istemeyi de bilmek gerekir. Bu süreç karşılıklı bir duygu alışverişinden çıkıp, edilgen bir şekilde sürekli destek bekleme halini aldığında her iki taraf için de yorucu, bunaltıcı ve yıpratıcı bir ilişki biçimine dönüşür. Her türlü olumlu yada olumsuz duygu ve düşünceyi birlikte paylaşarak, kimi zaman konuşmadan, sadece birarada olabilmeyi yaşayarak korkuları dindirebilirsiniz. Her iki tarafın da dolup taştığı zamanları çaresizlik olarak değil de ayakta kalabilme sürecinin bir parçası olarak anlamak gerekir.

Kronik hastalık acizlik olamaz olsa olsa hayatın insanın karşısına çıkarabileceği en zorlu sınavlardan biri olur.