Paralel devlet meselesi, cemaatin kabullenmek istemediği bir husus!
Malumunuz geçen birkaç yıl içinde bu köşede "Talut - Calut Kıssası"na ilişkin birkaç yazı kaleme aldım. Referandum öncesinde, bu Talut -Calut kıssasının[1], Tayyip Erdoğan ile rejimin mücadelesine çok benzediğini; o kıssada geçen isimlerin anlamlarından hareketle, Talut'un, (Yani uzun boylu liderin), Davud'un (duygusallığı yüksek adamın -yahut onun temsil ettiği şahsı manevinin) yardımıyla Calut'u yeneceğini, yani referandumdan başarıyla çıkacağını, ancak ondan sonra Talut ile Davud arasında kavga çıkma ihtimali bulunduğunu yazmıştım...
O zamanlar daha kimsenin aklından, böyle şeylerin yaşanacağı geçmiyordu. Ben de Kur'an-ı Azimuşşanın aktarımındaki Talut - Calut kıssasında, Talut ile Davud kavgasından söz edilmediği için, "İnşallah bizim Davud ile bizim Talut kavga etmeyecekler." diye temennide bulunarak yazımı bitirmiştim...
Temennim tutmadı, yerli ve yersiz fitneci mihrakların sinsi kışkırtmasıyla birbirine muhtaç iki unsur birbiri ile kapıştırıldı. Bu kapışmanın, her ikisi için de acılar getireceğini amma iktidarın kayıplarının daha çok olacağını da ifade etmiştim.
Fakat bu kıssanın o güne ve bugünlere bakan yüzünü izah ederken, detayları hadiseler yaşandıkça anlaşılacak bir meseleye temas etmemişim. O da Davud'un, Amelikler adına kendi halkı ile savaştığı hususu idi. Kıssanın aktarımına göre Davud, sığındığı Amelikler ülkesinde Amelik kralı Ahimelek'in (Ahimelek; iyi adam, sağduyusu yüksek insan demektir) baskısıyla kendi halkına karşı en az dört kere savaş açmıştır.
Ahimelek, Davud'un gerçekten kendilerine sığınıp sığınmadığını test etmek için onu kendi halkı üzerine bir savaş komutanı olarak gönderdi. Davud da halkıyla savaştı. Ancak, kıssa boyunca Davud'un, o savaşlarda, "Beni İsrail"in (yani Allah'ın yolunda yürüyen toplumun/kendi halkının) gerçek menfaatlerine zarar vermemek için azami gayret gösterdiği görülür.
Şimdi gelelim, Sayın Erdoğan'ın sıkça vurgu yaptığı "paralel devlet" meselesine...
Cemaat mensupları ısrarla böyle bir şey olmadığını söylüyorlar amma kıssa, var olduğunu ifade ediyor...
Bilindiği gibi, İsrailoğullar[2]ı Mısır'dan çıkıp Filistin'e gelince uzun süre başlarında bir lider olmadan hayat sürdüler. Tüm adli işlerini peygamberler ve onların varisleri olan nebi ve ulemanın hükmüyle tanzim ettiler... Bu dağınık ve dünyevi bir düzenden mahrum yapılarından dolayı kendilerine vaad edileni almayı (yani kutsal topraklara girmeyi) başaramıyorlardı. ( Türkiye özelinde değinirsek, Müslümanlar bir türlü rejimin dışlayıcı, yok sayıcı sultasını aşamıyorlardı...)
O zamanlar, o topraklarda 'Filistiler'den oluşan beş devlet vardı. Tıpkı bugünkü BM güvenlik konseyindeki veto hakkı bulunan beş devlet gibi... Bunlar her daim "beni israil"in (yani Allah yolunda yürüyen halkın) aleyhine ittifak ediyor ve onları perişan ediyorlardı.
Sonunda bu durum 'beni israil'in canına tak etti. Zamanının nebisi olan Samuel'e (Sam'-il) (Allah'ı dinleyen/ bizim kıssamızda Türk toplumunun şahs-ı manevisini temsil ediyor), başvurarak, "Rabbimize yalvar, bizi bu zilletten kurtaracak bir kral tayin etsin." dediler. Nebi Samuel de, Talut'u kral yapmalarını istedi. Halkın ileri gelenleri ona itiraz ettiler. "Bu kim ki bize kral olacak?" dediler, "Bir kere aşağı sınıftan biri, ikincisi; malı mülkü yok, üçüncüsü; kral olmanın hiçbir şartına sahip değil!"
Bunun üzerine Nebi Samuel onlara "Talut, Sandık ile huzurunuza çıksa da mı onu kabul etmezsiniz?" deyince halk, "Talut, sandık ile önümüze gelirse biz de onu kabul ederiz." dediler. Bunun üzerine Samuel, meleklerden, içinde iktidar ve sükûnet bulunan kayıp sandukayı (bezem durumumuzda iktidarın halkın talebiyle belirlenmesi) bulmalarını istedi. Onu bulup getirdiler ve Talut'un önüne koydular. Artık Talut için kral olmaya engel kalmamıştı. Tıpkı, bir görünmez elin Erdoğan'ın önündeki seçilme engelini kaldırdığı gibi -Kanunen muhtar bile olamazdı yoksa- !
Bunun üzerine Talut kendisine verilen askerlerle birlikte Calut'a (milli iradeyi yok sayan rejime) karşı mücadele başlattı. Cenab-ı Hak, Talut'a ekibi içinde nefsine düşkün çok asker bulunduğunu hatırlatarak onları denemesini istedi. Talut da ağır bir çölden geçip ırmağa ulaşınca (yani iktidar olunca) dedi ki "Bir avuçtan fazla içen benden değildir." Bu emre, -bir rivayete göre- 4 bin kişiden sadece 314 kişi uydu. Diğerlerinin tamamı suyu kana kana içtiler -yani iktidarın nimetlerinden sonuna kadar istifade ettiler-. (Bugün "yolsuzluk molsuzluk yok" deniyor, oysa kıssa "var" diyor. Tıpkı "yok" denilen paralel yapının da var olduğu gibi... Kıssanın ileriki safhalarında göreceğiz ki, Davud, Talut'un krallığı sürerken kral ilan edilmiştir.)
Talut, su içmeyen o 314 kişi ile savaşa girdi ve Davud'un uzaktan attığı bir sapan taşı ile Calut'u alnının ortasından vurup düşürmesiyle (Referandum) savaşı kazandı ve krallığını pekiştirdi. 'Beni israil' (Türk halkı) büyük sevinç yaşadı ve Talut'u daha bir sevdi... Bu, Talut için büyük bir başarı oldu ama sonrasında yaşananlar bjraz sıkıntılıydı. Verdiği kararlarında kimse onu eleştiremiyor, kimse ona bir şey söyleyemiyordu.
Bu durumdan dolayı nebi Samuel, birkaç kere Allah'ın emriyle onu ikaz etti; mala olan hırsını frenlemesini istedi. Başına buyruk değil, hükme uygun hareket etmesini tavsiye etti. Ama o aldırmadı. Hatta ona kızdı... (O mesele uzun bir süreç. Tüm yaşananları burada anlatmanın imkânı da gereği de yok!)
Ve Rab, Samuel'e "Ben Davud'u kral yaptım." dedi.
Tevrat'ın aktarımına göre Samuel gitti ve Davud'u da kral olarak takdis etti. Ama durumu Talut'a söylemedi. Bu sırada Talut'a bir ruhi sıkıntı arız oldu. O bu sıkıntıdan kurtulmaya çare ararken, dediler ki, "Davud diye biri var. Çok güzel lir çalar ve nefesi kuvvetlidir." Gidip onu getirdiler. Talut ne zaman bunalsa o lir çalar ve dua ederdi, Talut da rahatlardı.
Sonunda Talut, durumu öğrendi ve kendisi zaten kral iken, Davud'a da krallık verildiğini, yani devlet içinde devlet olduğunu anladı. Duruma vakıf olunca da 'Krallık içinde krallık olmaz!' diye Davud'u bulup ortadan kaldırmak istedi. Nebi Samuel'le de bu sebeple arası bozuldu.
Davud da olan biteni anladı ve kaçtı; Amelik ülkesine gitti. Gitmeden önce onu seven Talut'un oğlu Yonatan'a (iki şeyin ortası/ortada duran, iki tarafa da yakın. Haziran gibi hem bahar hem yaz. Kim olduğunu tahmin ettiniz mi?) haber verdi. Yonatan, Davud'a inanmadı, "Babam sana kıymaz..." dedi ama yine de onu denemeye karar verdi. Ve sonunda anladı ki Talut'un Davud'u yok etme niyeti ciddi... el altından Davud'a yardım etti...
Davud'u bir türlü ele geçiremeyen Talut, öfkesini din adamlarından çıkardı. Çünkü onların Davud'a yardımcı olduğunu sanıyordu...
Sonra Rab, bir kere daha Samuel'e seslendi, Talut'a bir şans daha verdi. "Filanca kenti vursun halkını kılıçtan geçirsin, maddi birikimlerini de yok etsin..." dedi. Talut şehri vurdu ama mallara ve davarlara kıyamadı.
Bunun üzerine Rab ona kızdı. Samuel de durumu Talut'a bildirdi:
"Sen emri yarım uyguladın. Sen tamah ettin, malları ve davarları bırakıp insanları öldürdün. Rab de senden desteğini aldı..." dedi.
Talut buna kızdı ve 'kuhen'ler yurdunu (dine hizmet edenlerin barındığı yeri) vurarak herkesi kılıçtan geçirdi, "Siz bana değil Davud'a hizmet ediyorsunuz!" diye...
Davud, Amelikler ülkesine gittiğinde önünde sonunda kral olacağını biliyordu... Dolayısıyla paralel yapılanma yok deseler de kıssa 'var' diyor. Nasıl ki ırmaktan kana kana su içmenin günümüze bakan yönü 'yolsuzluklar' ise...
Kıssada çok kritik; günümüze mota mot uyan başka haller de var ama bu yazının konusu değil. Ve diyorum ki bal gibi paralel yapılanma var ve bal gibi yolsuzluklar var. Asıl mesele şu tartışmada taraflardan kimin haklı olup olmadığının ispatı değil yaşanan şu çekişmenin, millete ne kadar zarar verdiğidir...
Taraflar şimdilik birbirine karşı 'haklı çıkma" derdindeler. Oysa mesele kimin haklı veya haksız olduğu değil; mukadderatın kimden yana olacağıdır.
Elbette Hz. Ali haklı idi ama o mağlup oldu, Muaviye saltanat sürdü. Cem mazlumdu ve iktidara liyakatli idi ama Bayezid padişah oldu. Abdülhamit haklı idi ama İttihat ve Terakki onu tahttan indirdi. Osmanlı haklı idi ama İngilizler onun ipini kesmeyi başardı...
Tarihi yapanlar haklılar değil, maalesef güçlü olanlardır. Güçlü iseniz, netice alıyorsunuz. Siyaseten neticeye giderken de yeterince insafsızlık yapılabiliyor. Tarihte bunun en güzel örneği Hakem olayıdır...
Ben ise bütün bunlar içinde insafı elden bırakmamak gerektiğini tavsiye ediyorum, çünkü önümüzde koca bir ahiret sınavı var!
Fakat asıl şu soruyu sormak gerekiyor: Birincisi; bir hükümetin bazı elemanları yolsuzluk yaptı diye o hükümete karşı bir cemaatin harici güçlerle işbirliği yapması meşru mudur?
İkincisi: Cemaatle iktidarın 'temizlik-kirlilik' bakımından kıyaslanması doğru mudur? Çünkü biri siyasi partidir ve amacı iktidar olmaktır; ötekisi cemaattir ve Hakka hizmet esas işidir. Dolayısıyla cemaat partiden daha temizdir diyerek onların arzusu üzerinden siyasete şekil vermek icap eder mi?
Bu işin sonu nereye varır?
Tabi ki kıssa onu da söylüyor üç aşağı beş yukarı. Ben geçmiş birçok yazımda buna işaret ettim üstü örtülü olarak. Dedim ki, AK Parti'nin en büyük başarısı nur cemaatlerini kendisine oy vermeye razı etmesidir. Aman buna zarar vermesin. Çünkü bundan iktidar zarar görecek. Şimdi de aynı şeyi söylüyorum ve diyorum ki, paralel yapı elemanlarını ayıklarken, fıtri olarak aynı zamanda AK Parti seçmeni olan halktan cemaat mensuplarına da zarar verilmesin.
Cemaat -benim gözlemlediğim kadarıyla- beş daireden oluşuyor... Merkezdeki daire, hasbî insanların dairesi. Onların etrafındaki daire, onların çocukları ve sonradan cemaate dâhil olmuş inananlar dairesi. Üçüncü daire, bu ikinci daireden olup da dünya görmüş ve iyi lisan bilen ama memleket ile bağları oldukça gevşemiş yeni bir jenerasyon... Dördüncü daire, bu sosyal birikimden ve ekonomik güçten yararlanmak isteyen ama samimi bir çevre (Esnaf). Beşinci daire, esasında din diyanetle pek bir bağı olmayan ama cemaate karşı sadakat göstermeye çalışan monte/kripto insanlar. Bu son daireye "Topsakallar grubu" da deniyor... Asıl işler onların üzerinden çevriliyor. Bu daireler birbirinden bağımsız sayılır. Ama aynı demir çubuk ile birbirine lehimlemişler. İktidarın bunu iyi fark etmesi gerekiyor...
İktidar bürokraside cemaatçi avına çıkarsa, sıradan insanları da cemaatçidir diye devlet kurumlarından ayıklarsa bu, zındıka güçlerinin işlerine yarar. Çünkü bürokraside yetişmiş nitelikli eleman az... Hoşunuza gitmese de böyle bir akıbet önünüzde duruyor. Seksen, doksan yıllık bir çabayı heba edecek bir akıbet...
Buna karşılık çok daha ciddi bir tehlike var. O da cemaatin CHP'ye destek vermesi. İşte o zaman bu ülkede her şey sil-baştan olur.
Umalım ki takdir, bu milletin istikbalinden yana olsun!
[1] Talut- Calut kıssası Kuran-ı Kerim'de geçer. Tevratta ise Samuel I ve Samuel II kitaplarında anlatılır. Bizim Tevrat dediğimize Yahudiler, Tanah diyor. Tanah 39 kitaptan müteşekkildir. İlk Beş bölüm,(penta) Hz. Musa (as)'ya vahiy ile indirilmiş asıl Tevrat'tır ve Tora diye anılır. S Topaloğlu kardeşimin ikazıyla bu bilgiyi vermem gerekti...
[2] ) Bendeniz, "Beni İsrail, ile 'İsrailoğulları' ifadelerini farklı amaçlarla kullanıyorum. Kur'an'da geçen 'Beni İsrail' ifadesi, ekseriyetle 'inanan topluluğu' ifade ediyor. Yani o açıdan bakıldığında bugün 'Beni İsrail', Allah yolunda yürüyen şu Anadolu halkıdır. Çünkü hak-batıl kavgası geçmişte olduğu gibi bugün de bu halk üzerinden yürütülüyor ... Belki 1100'lerdeki Haçlı orduları mabedimizi basmıyor ama kuşatılmışlık her alanda bütün yakıcılığıyla devam ediyor. Ama İsrailoğuları demişsem, Hz. Yakup'un oğullarından çoğalmış halkı kast ediyorum (MAB)
Mehmet Ali Bulut