Kapitalizm, uzun yıllar başıboş denetimsiz bir ekonomik sistem olarak kalmıştır. Kapitalist toplumlarda çalışma saatleri uzundu, çocuk işçiler çalıştırılıyordu, işçilerin hemen hemen hiçbir hakkı yoktu. Kapitalizmin kendisine çekidüzen vermeye başlaması büyük ölçüde Marksizm’in etkisiyle olmuştur. İşçiler sendikalaşmaya, çalışma saatleri kısıtlanmaya başlamış, grev hakkı doğmuştur. Bu gelişmeleri izleyerek tekelleşmenin önüne engeller getirilmiştir. İlerleyen yıllarda kurallarda bir miktar katılığa kaçıldığı ve sosyal devlet uğruna girişimciliğin kısıtlandığı görülünce bazı kuralların gevşetilmesine geçilmiştir. Piyasanın ve rekabetin önündeki engeller kaldırılmaya başlanmıştır. Sosyal devlet olgusu yeniden ve gelişmenin önünü açacak biçimde tanımlanmıştır. Kapitalizm geçen yüzyılın son 10 yılına deregülasyon, desantralizasyon, devlet müdahalesinin azaltılması eğilimleriyle girmiştir. Asya’da ve ardından Rusya’da yaşanan mali kriter dünyaya yayılmaya başlayınca bu kez deregülasyondan regülasyona, desantralisazyondan santralizasyona geçilirken devlet müdahalelerinin artrılması gündeme gelmiştir. Krizin temel kaynağı mali kesim ve sermaye hareketlerinin serbestliği olarak tanımlanınca mali kesimin elini kolunu bağlayacak yeni ve daha sıkı kurallar konulması kaçınılmaz olmuş ve kapitalizm bu yüzyıla böyle bir görünümle girmiştir. Yani kapitalizmin bugün geldiği nokta, esnekliğini giderek yitirdiği bir görünümdür. Kurallar, kuşkusuz gereklidir ve bir takım sapmaların yol açacağı yıkımları önleyici katkısı vardır. Kurallar kapitalizmin kabulünü daha kolaylaştırır. Ne var ki kuralları fazla sıkı uygulayınca kapitalizmin özünü oluşturan mekanizma olan piyasa, rekabet ve dolayısıyla girişimcilik ölmeye başlar.


Kapitalizmin, küreselleşirken esnekliğini yitirmesi yeni dünya finansal mimarisi kuramı çerçevesinde ABD’de geliştirilmiştir. Dünyaya yayılmasında IMF etkili olmuştur. IMF gözden geçirmelerine bakıldığında bu standartlaşma, bu tek düzelik açık ve net olarak görülebilmektedir. Oysa gelişme standardın dışına çıkılarak, tekdüzelikten biraz saparak yakalanan bir şeydir. Gelişme yolundaki ülkerin empoze edilen şey, ekonomide standartların ve tekdüzeliğin dışında yaratıcılığı desteklemektir.


Kapitalizm esnek bir sistemdir. Sosyalizme olan üstünlüğü de buradan gelmektedir. Ama son yıllarda tekdüzeleşmiş ve standartlaşmış kurallara sıkı sıkıya bağlanarak, yaratıcılığı ve girişimciliği öldürecek adımlar atılmıştır. Böyle devam ederse kapitalizmin bunalımdan çıkması zor görünmektedir.


KAPİTALİZM, PİYASA VE AHLAK


İnsan yaşamında, varoluşundan beri, ahlakın merkesi bir rolü olmuştur. Ahlak insana neyin iyi, neyin kötü olduğu konusunda yol gösterici bir işleve sahiptir ve bu ilkesel boyut insan varoluşunun gerekli bir özelliğidir. İyi veya kötü olarak kabul ettiğimiz şeyler toplumsal törelerden ve davranış biçimlerinden etkilenmiş olabilir, ancak ahlak yalnızca toplumsal bir ürün değil, aynı zamanda varoluşun bir boyutudur. Ahlak kuralları ister dışsal ister içsel bir yaptırım sonucu olsun, insana belirli bir zorlama veya kısıtlama getirir. Bu insanın önündeki alternatiflerden bir kısmını ahlaki gerekçelerle dışarıda bırakmasını gerektirir. Bu nesnel bir ahlak anlayışının sonucudur. Erken kapitalizmde nesnel bir ahlak anlayışı olup, çalışma, tasarruf, disiplin ve israftan kaçınma gibi değerler öne çıkarılmışken daha sonraları öznel bir ahlak anlayışına dayalı hazcılık öne çıkarılmıştır.


İşletmeler ekonomik yaşamı örgütleyen yasal araçlar olarak toplumda her zaman ilgi çekmişlerdir. İş eylemi veya kar ile etik arasındaki ilişki ise geçmişten günümüze kadar farklı yorumlara açık olmuştur. İş etiği, iş ile ilgili kararları ahlaki standartlara göre değerlendirme süreci olarak tanımlanabilir. İş etiği kavramı, “Protestant Work Ethic and the Spirit of Capitalism” adlı eserinde Weber tarafından detaylı olarak ele alınmıştır. Max Weber, bu eseriyle kapitalist zihniyet ile dinin ilişkisi üzerinde durmuş ve Protestanlığın kapitalizmin ilerlemesinde itici bir unsur olduğunu savunmuştur. Protestan iş ahlakı, kapitalizme meşruluk sağlarken, üretim eylemine ahlaki bir temel de getirmiştir. Protestan iş ahlakının yaygınlaşmasını toplumların ekonomik olarak gelişmesine bağlayan çalışmalarda mevcuttur.


İş ahlakı denildiğinde akıllara hemen ekonomik faaliyetler gelmektedir. Ekonomik faaliyetler de bünyesinde pek çok mesleği barındırmaktadır.

Her mesleğin ahlakından bahsetmek imkansızdır. Ortak değerler üzerinde durulabilir ve bunlar iki noktada özetlenebilir.


  1. Meslek ahlakının genel özelliği

  2. Her alanda meslek ahlakının kurulması ve işlemesi için gerekli olan şartlardır.




Kapitalizm Piyasa Ve Ahlak İlişkisi


İktisadi alan günlük hayatta insanların ahlak kurallarıyla ve ikilemleriyle en çok karşı karşıya geldikleri alanlardan biridir. En önemli iktisadi alan alarak piyasa, belli ahlak kurallarına ve davranış ilkelerine dayanmaktadır. Neredeyse tüm insan topluluklarında değişik biçimlerde görülen piyasa olgusu tarihin ilk dönemlerinden beri mevcut olmakla beraber, kapitalist anlamda piyasa tarih sahnesine nispeten yeni çıkmış bir sistemdir. Temel özellikleri fiyatları serbest piyasada belirlenmesi, kar amaçlı üretim üreticiler arasında rekabet özgür bir emek piyasa ve üretim araçlarında özel mülkiyetin olması anlamında kapitalizm kavramını yaygınlaştıran zan edildiğinin aksine Karl Marx değil, Wernel Sombart olmuştur. Marxs hiçbir zaman “ kapitalizm” kavramını kullanmamış bunun yerine “burjuva toplumu” kavramını tercih etmiştir. Marksizm geleneksel olarak ahlakı sınıf çıkarlarını yansıtan bir tür ideoloji olarak görmüştür. Marx’a göre kominist toplum ahlakı aşan toplumdur. Marksistlere göre ahlak prensipleri evrensel değildir. Tarihi metaryalizme uygun olarak ahlakı maddi iktisadi temellere dayandırmaktadırlar. “ Önce ekmek, sonra ahlak”. Marx’ın ahlak anlayışı sosyal ve tarihi bir olguya dayanmaktadır. Ancak gerek Marx’ın gerekse takipçilerinin kapitalizme yönelttikleri eleştirilerinde yabancılaşma ve sömürü gibi ahlaki kavramlar önemli bir yer tutmuştur.


Marx’ın kapitalizm altında yattığı yabancılaşma eleştirilerinde çelişki görülmektedir. Bu durum yabancılaşma kavramını uygulanmasıyla ilgili değildir. Marx’a göre yabancılaşma kapitalizmin ortaya çıktığı yerlerde meydana geleceğine göre, yabancılaşma konusuyla ilgili ampirik verilerin eksikliği bir şey ifade etmemektedir. Eğer yabancılaşma işçilerin subjektif deneyimleriyle ilgili değil de , kapitalizmin objektif varlığı ile tanımlanıyorsa işçilerin çalışma ortamındaki rahatlığı bundan elde ettikleri özgürlüğü değil, içinde bulundukları yabancılaşmanın derinlik seviyesini ortaya koymaktadır.


Marx, daha sonralarda “Capital” deki iddialarında, felsefi bir yaklaşımından ekonomi dalına yani yabancılaşmadan sömürgeciliğe atlamıştır. Marx’a göre; sömürgecilik, iş ve ücret arasındaki dengesizlik, iş ve işveren arasında bir ilişki, olması gerekenlerdir.


Kapitalizm döneminde insan davranışını etkileyen en önemli saiklerden biri kazanç güdüsü olmakla beraber kapitalizm öncesi dönemlerde de insanlar kazanç güdüsüyle hareket etmişlerdir. Ancak kapitalist piyasa toplumdan farklı olarak burada bu güdülerin toplumsal olarak adil kabul edilen bir çizgiyi geçmemesi gerekiyordu. Bu durumu İngiliz Sosyal Tarihçisi E.P.Thomson Ahlaki Ekonomi olarak adlandırmıştır. Ahlaki ekonomi 1750-1850 yılları arasında İngiltere’de meydana gelen ve Karl Polanyi’nin “Büyük Dönüşüm” olarak adlandırdığı İktisadi ve Sosyal değişimler neticesinde yerini piyasa toplumuna bırakmıştır. Polanyi bu toplumun temel örgütlenme esasının kendi kendine işleyen piyasanın varlığını olduğunu öne sürmüştür. Ona göre kendi kendine işleyen piyasalar kapitalizm öncesinde yoktu. Bu piyasalar gerçekte meta olmayan şeylerin meta haline dönüştürülmesine imkan sağlamaktadır. Piyasa toplumda toprak, emek ve para meta haline dönüşmüştür. Polanyi piyasa toplumunda iki tür mübadele olduğunu belirtmektedir. Bunlardan birincisi kullanım amaçlı üretim,diğeri kazanç için üretimdir. Piyasa mübadeleleri kazanç amacıyla gerçekleştirilir. Polanyi’nin piyasa toplumu kavramı piyasa mübadelesinin kazanç amaçlı olduğu toplumu ifade etmektedir. Piyasada bireysel ve çıkarcı akıl ön plandadır.

Polanyi için piyasa toplumu bireysel bir çabanın sonuncundan ziyade çerçevesini devletin çizdiği bir olgudur. Polanyi’ye göre hiçbir toplum gerçekte meta olmayan nesnelere meta gibi değerlendirmenin gayri insani sonuçlarına dayanamaz. Bu durumu Marx da metafetişizmi yani gerçekte insanlar arasında olan ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkiler biçiminde algılanması olarak görmektedir. her şeyi meta olarak değerlendirmek yani metalaştırmak insan onuru ve haysiyetiyle bağdaşmaz.


18.yüzyılda Batı Avrupa’da ortaya çıkan piyasa toplumu kendi çıkarını korumaya öncelik veren bireysel eğilimler, sosyal işbölümü, özel mülkiyet ve sözleşme haklarının güvence altına alındığı bir yapıya dayanmaktadır.


Kapitalist piyasa toplumun doğmasında bireylerin doğal davranışlarının ve devletin biçimlendirici rolünün yanı sıra Weber dini değerlerin de etkisi olduğunu ünlü “Protestan Ahlak..” teziyle savunmuştur. Bilindiği üzere Weber, Batı Avrupa’da kapitalizmi ortaya çıkaran en önemli nedenlerden biri olarak Protestan inancının zenginliği, çalışmayı ve tasarrufu teşvik eden değerlerini görmektedir. Weber’e göre kapitalist toplumlarda ticarete yeni bir anlam yüklenmiştir. Geçmiş dönemlerde zenginlik ve dünya tamahına yönelmek kötü şeylerken, şimdi bunlar erdem halini almıştır. Benzer düşünceyi Smith ve Rcardo gibi Klasik iktisatçılar da ileri sürmekle beraber bunda dinin etkisini ihmal etmektedirler. Weber, genel kanının aksine, kapitalizmin geleceğinin onun doğmasına neden olan dini inanıştaki gerilmeye bağlı olmadığını belirtmiştir.

Kapitalizmin gerek doğuşu itibarıyla gerekse de işleyişi olarak amaçlayan sonuçlar sistemidir. Braudel’in belirttiği gibi “kapitalizmin en iyi niteliği, kimsenin keşfetmemiş olmasıdır” kapitalizmi ahlahi bakımdan haklı kılan, onun insanın rasyonel yapısıyla ahenkli tek sistem olmasıdır. Bu düşüncelerin kaynağını Smith’de bulmak mümkündür. Simit’e göre insan karakterine en uygun olan sistem, insan yaratıcılığını ortaya çıkarmada en başarılı olan piyasa sistemidir. Adam Smith için açlığın ve sefaletin önlenmesi ve insanlığın maddi sıkıntalarının azaltılması ahlaki olarak kabul edilebilecek sonuçlardır. Burada önemli olan sonuçlar olduğuna göre, hangi sistem bunları en iyi sağlayabiliyorsa o sistem ahlakidir.


Piyasalarda elin dengeyi sağladığına inanan Adam Smith ve o dönemdeki liberaller uzun dönemde iş hayatında bireylerin belli ölçüde de olsa birbirlerine karşı gayri şahsi davranışlarda bulunmasının olağan olduğunu vurguladıkları görülmektedir.


Kapitalizme göre en önemli değer bireysel özgürlüktür. Bunu sağlayan iktisadi sistem de serbest piyasadır. Piyasayı meşrulaştıran üç temel neden vardır. Özgürlük. Zorlamadan kaçınma ve bireyin kendi kendine geliştirme arzusu. Piyasa bireysel özgürlüğün uygulayabileceği bir ortam hazırlar. Çünkü piyasadaki bütün mübadeleler gönüllülük esasına dayanır.


Günümüzde rekabeti uygulayıp işbirliğini ihmal eden bir piyasa anlayışı vardır. Klasiklerin vurguladığı piyasanın ahlaki boyutuna neo- klasikler önem vermemekte ve piyasayı sadece aktörlerin rasyonalitelerinin karşı karşıya geldiği bir kurum olarak düşünmektedirler. Amaç ne olursa olsun, eğer akılcı, etkin ve sistematik bir şekilde kazanç (fayda) için uğraşılıyorsa bunun doğru olduğu anlayışı hakimdir.


Avrupa İktisat Okulu’nda Piyasa ve Ahlak


Avusturya İktisat Okulu’nun önemli isimlerinden Von Misses piyasayı “Üretim araçlarının özel mülkiyeti altındaki iş bölümünün sosyal sistemi” olarak tanımlamaktadır. Piyasa bir yer, bir şey ve bir kolektif varlık değildir. Piyasa işbölümü altında bir birleriyle işbirliği yapan çeşitli bireylerin eylemlerinin yer aldığı bir süreçtir. Buradaki tanımda mübadele kavramı devre dışı bırakılmıştır.


Bu okula göre toplumsal bir kurum olan piyasa bireylerin gelirlerini neler harcamayı tercih ettiklerini bulmanın bir yolu olup, bu tercihlerin mal ve hizmetlerin üreticilerine ileterek kaynakların birbiri ile rekabet eden farklı kullanım alanlarından hangilerini yöneleceğini belirler. Kar ve ücret “ödülleri” ile bireyleri teşvik eden piyasa sistemi evrim sürecinin doğal ayıklanmasından geçerek ayakta kalabilmiştir. Hayek piyasanın temel işlevinin denge sağlamaktan ziyade insanların davranış ve tercihleri hakkında bilgi aktarmak olduğunu ileri sürmüştür. Piyasa bir yer, bir şey veya kolektif bir varlık değildir. Piyasa birbirleriyle işbirliği yapan farklı bireylerin davranışlarının karşılıklı iletişi sonucunda ortaya çıkan bir süreçtir.


Piyasaya yönelik eleştirileri iktisadi etkenlik ve toplumsan eşitsizlik konularında toplamak mümkündür.


Hayek serbest piyasanın haksızlık ve eşitsizliklere yol açtığını kabul etmektedir.

Hayek kişisel olarak zengin olmanın daha az övüldüğü bir toplumu tercih eder. Ona göre piyasa ekonomisinde zenginlik elde etmeye verilen önem piyasanın bir suçu değildir. Serbest piyasa ekonomisi olduğundan daha az meteryalist olabilir. Çünkü maddi zenginliğin sağlanması bireylere diyergom olma ve zenginliklerini maddi olmayan amaçlar için kullanma imkanı tanır.


Hayek’e göre, mülkiyet hakkının kötüye kullanılmasının insanın farkında olmadan yeni durumlara etkili bir biçimde adapte olmasını sağlayan bir keşif süreci olan rekabet önler. Özel mülkiyet özgürlüğün temelidir. Modern toplumlarda bireyi zorlamaya karşı koruyan temel şart mülk sahibi olmaktan ziyade onun amaçlarını gerçekleştirmesine olanak tanıyacak maddi araçların denetiminin tek bir kişi, grup veya örgütün elinde olmamasıdır. modern toplumun başarılarından biri hiç mülkiyeti olmayan bir bireyinde özgürlükten faydalanmasını sağlamasıdır. Mülkiyetin yeter derecede yaygın olması bireyi belli şahıslara bağımlı olmaktan kurtarır. Piyasa kötü insanların en az zarar verebileceği bir sistemdir.

Hayek yalnızca devletin piyasa müdahelesine değil, ahlak kurallarına da müdahalesine karşıdır. Gelenek ve ahlak piyasa için erdemdir. Çünkü gelenekler ve ahlak kuralları belirsizliği ortadan kaldırmakta ve bilginin genişliği karşısında bize faydalı olacak bilgilerin geçmişten aktarılmasına katkıda bulunurlar. Özgürlük zannedildiği gibi geleneklerden ve ahlak kurallarından kurtulmak değildir, aksine gelenekler ve ahlak kuralları özgürlüğün teminatıdır. Ancak Hayek özgür ama ahlaksız bir toplumun, ahlaklı ama özgür olmayan bir topluma tercih etmektedir. Hayek özgürlük ve zorlamayı birey – devlet ilişkileri çerçevesinde ele almaktadır.

Piyasanın kendiliğinden düzene özgürlüğü sağlamak ve herkes için faydalı sonuçlar doğurmakla birlikte, kendiliğinden düzen anlayışı insan eyleminin amaçlanmamış olsa bile kötü sonuçlar doğurabileceğinin ihmal etmektedir. Bireysel olarak son derece rasyonel olan kararlar ve davranışlar bazen toplumsal olarak ekonomideki bütün aktörler için kötü sonuçlar doğurabilmektedir.

Hayek‘e göre adalet insan davranışlarından yaralı bir düzenin oluşmasını sağlayan ve bunun sürekli olmasını sağlamak için belirli bir davranış biçimini gerekli kılan bir kavramdır. Adalet, insanlar tarafından bilinçli olarak gerçekleştirilmemiş olan durumlara değil, fakat insan eyleminin amaçlanmış sonuçlarını atfedilebilir.kendiliğinden bir düzen olan piyasada insan eyleminin neden olduğu sonuçlar ne adil ne de adaletsiz olabilir. Çünkü bu sonuçlar amaçlanmış veya öngörülmüş olmayıp, hiç kimsenin bilgisi dahilinde bulunmayan çok sayıda faktöre bağlıdırlar.

Hayek’in analizinde eksik olan, bir toplumda egemen çıkarların olduğu ve piyasada eşit olmayan gücün eşit olmayan sonuçlara yol açtığı gerçeğidir. Hayek piyasa düzeni toplumdaki gücü büyük ölçüde azalttığına değinerek, hiçbir çıkar grubunun kendi çıkarı için piyasayı kullanamayacağını savunur. Dolayısıyla zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olması bu mantıkla zenginlerin piyasada daha fazla güce sahip olup bunu kendi yaralarına kullanmalarının bir sonucu olarak görülmemektedir. Sonucu belirleyen kısmen beceri, kısmen de şanstır ve bu husus hiçbir ahlaki sorun doğurmamaktadır.


Sonuç olarak; kapitalist piyasa sistemi kusursuz değildir, ancak iktisadi olarak en verimli, entellektüel olarak en dinamik ve yaratıcı ve siyasi olarak da özgürlükle en çok bağdaşan sistem olduğunu belirtmek mümkündür. Kapiatizmin zenginliğe neden olması geleceği açısından karşılaştığı en büyük tehlikedir. Kapitalizm aslında toplulukçudur. Ancak burada kastedilen geleneksel anlamda toplulukçuluk değildir. Kapitalizmin topluluğu, birbirleriyle gönüllü olarak bir araya gelmiş özgür bireylerden oluşur. Her insanın bencil ve diğergam yönleri olduğunu belirten Smith, bunlardan ikincisinin üstün olduğunu belirtmektedir. Kapitalizm iktisadi olarak etkin sosyal açıdan da faydalı olabilmek için disipline ihtiyaç duymaktadır. Bencillik gibi değerler ancak dünyevi olmayan bir otoritenin koyduğu kurallarla dizginlenebilecek kurallardır.


Hayek’in sosyal adalet hakkındaki eleştirilerini sosyal adalet amacının çıkar gruplarının elinde basit araca dönüşmesi tehlikesine dikkat çekmesi bakımından önemlidir. Ancak bu sosyal adaletin hiçbir yararı olmadığı anlamına gelmemelidir. Piyasa düzeni ve sosyal adalet birbirleriyle uyuşmayan prensipler değildir ve Batı ülkelerinde uzun yıllardan beri birlikte uygulanmaktadır. Bireysel sorumluluğu ve ahlaki değerleri tahrip etmeyen, çalışmayı cezalandırmayan bir sosyal adalet anlayışı günümüz toplumlarında insanca yaşamak için gereklidir.


YARARLANILAN KAYNAKLAR



  • Cahit Talas, “ Türkiye’nin Açıklamalı Sosyal Politika Tarih i


Bilgi Yayınevi



  • Prof. Dr. Kuvvey Lordoğlu, Doç. Dr. Nurcan Özkaplan, Doç Dr. Mete Törüner “Çalışma İktisadı ” Beta Yayınevi






  • Doç. Dr. Engin Yıldırım, Prof. Dr. Mehmet Duman “ Siyasette ve Yönetimde Etik Sempozyumu” Adapazarı, 1998






  • Keith Grint , “Çalışma Sosyolojisi” Alfa Yayıncılık, Çeviri Editörü: Vaysel Bozkurt






  • Mahfi Eğilmez, “ Kapitalizm Esnekliğinin Yitirirken” Makale, 23.10.2003






  • Cahit Talas, “ Toplumsal Politika” İmge Kitabevi