Toplam 2 mesajın 1-2 arasındakiler
Buraya tıklayarak yazıları büyültebilirsiniz Buraya tıklayarak yazıları küçültebilirsiniz
  1. #1
    Üye
    SERAFİM Avatarı

    Gerçek Adı
    Murat
    Üyelik Tarihi
    04.05-2010
    Son Giriş
    06.11-2016
    Saat
    15:14
    Yaşadığı Yer
    izmir
    Mesaj
    2.444
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    STAR, dünyanın en güvenli, en sağlıklı, en konforlu ve en dayanıklı tekerlekli sandalye minderi.
    İnsan beyninin hızlı denilebilecek evrimi ve bunun zaman içinde görülen davranışsal yansımaları insan doğasının oluşmasını sağlamıştır. İnsan beyni, genetik olarak en yakın akrabası olan şempanzelerin beyinlerinden yaklaşık 3,5 kat daha büyüktür. İlk primat akrabalarından ise yaklaşık 8 kat daha büyük bir beyine sahiptir. Beynin hızla büyümesi, beyin bölgeleri açısından heterojen bir şekilde gerçekleşmiştir. İnsan beyninin özellikle frontal lobu hacimsel olarak diğer primatlara göre daha büyüktür. Frontal lop insanda yaratıcılığın merkezi sayılabilir ve yürütücü işlevlerden (plan yapma, karar verme, hata düzeltme vb.) sorumludur. Biliyoruz ki insan canlısı, evrimsel olarak yakın sayılabilecek akrabalarından, sergilediği üstün sanatsal yaratıcıkla (müzik, resim, heykel, seramik, gravür vb.) ayrılmaktadır. Paradoksal bir şekilde, anatomik olarak modern insan (büyük ve gelişmiş bir beyin, dik duruş, serbest ve başparmağının pozisyonunun da getirdiği avantajla her şeyi kavrayabilen ellere sahip olan) yaklaşık 200.000 yıl önce Afrika kıtasında evrimleşmiş olmasına karşın, sanatsal davranışların gelişmesi ve sergilenmesinin başlangıcı günümüzden yaklaşık olarak 50.000 yıl, tarımın gelişmesi 11.000 yıl, yazının icat edilmesi ise sadece 4500 yıl öncesine denk gelmektedir. İnsan evrimindeki antropolojik sorunsallardan biri de bu geciken ama hızla gelişen sanatsal yükselişimizin nedenidir.
    Sanatsal faaliyetlerimiz arasında bizleri en çok etkileyen türün, müzik olduğunu söyleyebiliriz. Müziği günlük yaşamımızın pek çok alanında etkin bir biçimde kullanmaktayız. Kişisel müzik çalarlarımızdan dinlediğimiz müziklere ek olarak, tüm alışveriş mekânlarında, eğlence yerlerinde, dinsel törenlerde, televizyonda, radyoda, sinemalarda ve daha birçok alanda sürekli olarak müzikle iç içe yaşamaktayız. Günümüzde müzik endüstrisi, ilaç endüstrisinden kat kat büyüktür. İnsanlar sağlıktan çok müziğe para harcamayı yeğlemektedirler. Bir diğer örnek de gıda sektöründen verilebilir. Üniversitelerimizde gıda ile ilgili bölümlerin sayısı yeni yeni artış göstermekteyken, müzik ile ilgili bölümler birçok üniversitemizde, neredeyse kuruluşlarından beri mevcuttur. Bu durum müziği ne kadar önemsediğimizi açıkça ortaya koymaktadır.
    Müzikle olan iç içeliğimiz çok eski zamanlara dayanır. Gelmiş geçmiş tüm toplumlarda müziğin izlerine rastlamaktayız. Geçmiş zamanlarda birçok kabile, müziği, hastalıkları tedavi etmek, kötü ruhları kovmak, bir şeyleri kutsamak ya da tinsel amaçlarla yoğun olarak kullanmıştır. Antropolojik kazılardan elde edilen bilgiler ışığında, bulunan ilk müzik aleti ise yaklaşık olarak 35.000 yıl öncesine aittir.
    Müzik insanlar için evrensel niteliktedir. Bu evrenselliğin biyolojik temelleri, bir bebeğin doğumundan itibaren rahatça gözlenebilir. Bebekler müziksel olarak doğarlar. Anneleriyle ilk iletişim sözel değil, müziksel bir içeriktedir. Müzik dinlemeye ve yapmaya olan yatkınlığımız çok küçük yaşlarımızdan itibaren mevcuttur. Gelişimsel süreçte, müziğe karşı olan ilgimiz ergenlik çağında doruk noktasına ulaşır. Bu dönemde insanlar müziği bir sosyal iletişim, paylaşım ve duygulanım aracı olarak yoğun bir biçimde kullanırlar. İlerleyen yaşlarda müziğe olan ilgi genel olarak azalsa bile müziksel yaşantı sürdürülmektedir.
    Müziğin yaşantımızla olan bağlantısının doğası hakkında bu zamana kadar birçok görüş ortaya atılmıştır. Bu görüşler genel olarak adaptasyoncu ve buluşçu görüş olarak iki ana gruba ayrılabilir. Adaptasyoncu görüş müziğin biyolojik bir adaptasyon olduğunu ve insanların hayatta kalabilmesi için yaşamsal bir değerinin bulunduğunu ileri sürer. Bu görüşün savunucuları müziğin kökeninin insanlar arasında gerçekleşen seksüel seçilimlere dayandığını iddia ederler. Bu açıdan baktığımızda müziğin evrimsel geçmişimizin derinliklerine dayandığı öngörülebilir. Buluşçu görüş ise, müziğin aynı yazı yazmak gibi bir insan icadı olduğunu ve insanlar açısından yaşamsal bir değerinin olmadığını savunmaktadır.

  2. #2
    Üye
    SERAFİM Avatarı

    Gerçek Adı
    Murat
    Üyelik Tarihi
    04.05-2010
    Son Giriş
    06.11-2016
    Saat
    15:14
    Yaşadığı Yer
    izmir
    Mesaj
    2.444
    Alınan Beğeniler
    6
    Verilen Beğeniler
    0

    Zaten Değerlendirdiniz! 0 Zaten Değerlendirdiniz!
    Panthera: hafif, agresif ve zarif aktif tekerlekli sandalye...
    Sanatın yükselişi hep gecikti zaten