Dünya Sağlık Örgütü’ne göre nöro-psikiyatrik bozukluklar küresel hastalık yükünün %13’üne yol açıyor. 1999 yılında yapılan bir hesaplamada ruhsal ve sinirsel rahatsızlıkların küresel hastalık yüküne karşılık gelen sağlıklı yaşam yılı kaybının %11’ini oluşturduğu hesaplandı. Ruhsal ve sinirsel hastalıkların 2020 yılında ise sağlıklı yaşam yılı kaybının %15’inden sorumlu olacağı tahmin ediliyor. Ruhsal sağlık sorunlarının görülme sıklığında 20. yüzyılda önemli oranda artış yaşandığı da bilinmekte. 1990’larda Journal of American Association dergisinde depresyonun uzun vadede, uluslararası ve kuşaklar arası incelemesini yapan bir araştırma raporu yayınlanmıştı. Raporda 1955 yılından sonra doğanların depresyona girme şansının büyükannelerin kuşağındakilere göre 3 kat fazla olduğu belirtilmekteydi. Rapora göre 1905 yılından önce doğan Amerikalıların yalnızca yüzde biri yetmiş yaşına kadar depresif devre yaşarken, 1955’ten sonra doğanların yüzde altısı daha 24 yaşına girdiklerinde depresyona yenik düşüyorlardı.

Modern kapitalist toplum yapısının bireylerin ruh sağlığını bozucu etkileri çeşitli düşünürler tarafından sosyolojik ve psikolojik yönleriyle ele alınmıştır. Emile Durkheim tarafından 19. yüzyılın sonlarında, Caren Horney ve Erich Froom tarafından 20. yüzyılın ortalarında tanımlanan çeşitli kavramlar modern kapitalist toplumun akıl sağlığı sorunları üzerine olan etkisiyle ilgili önemli açıklamalar getirmiştir. Durkheim, “normsuzluk” ya da “normların geçerliliklerini yitirmeleri” anlamındaki anomi durumunun, bireyin modern toplum yaşantısındaki ruhsal sorunların nedeni olarak ortaya çıkabildiğini belirtmekteydi. Durkheim’a göre modern sanayi toplumunda birey ve topluluk anomi durumu içinde bir başka deyişle anlamlı ve düzenli bir toplumsal yaşamdan yoksun olarak yaşamakta ve birey, gittikçe huzursuz bir devinim içinde, plansız bir öz gelişmeyle, hiçbir değer ölçütü tanımayan bir yaşama amacını gütmek durumunda kalmaktadır. (3) 1990’lı yıllarda Ulrich Beck tarafından ifade edilen risk toplumu kavramı ise toplumsal zenginliğin üretimi ve yeniden üretimi için toplumun tüm kesimlerinin tedirginlik verici, endişe yaratıcı, kaygı uyandırıcı riskleri göğüslemek zorunda kalmasına işaret etmekteydi.

Çağdaş kapitalist toplumun akıl sağlığı açısından yol açtığı riskleri açıklayan bir diğer önemli açıklama ise Erich Froom’un toplumsal kişilik kavramına dayanmakta. Froom’a göre kapitalist toplumda önceki dönemlerden farklı olarak temelde istifçi, sömürücü, yetkeci, saldırgan ve bireyci özellikte olan toplumsal kişilik yapısı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Toplumsal kişilik özellikleriyle ilgili benzeri bir açıklama Karen Horney tarafından da benimsenmişti. Horney’e göre ekonomik açıdan rekabet ilkesine dayalı olması nedeniyle çağdaş kültür, nevrotik çatışmanın merkezi durumundadır. Horney’e göre çağdaş toplumun soyutlanmış bireyi, aynı topluluğun diğer bireyleriyle çarpışmak, onları geçmek ve çoğu zaman onları bir yana itmek zorunda. Bu durumun ruhsal sonucu bireyler arasında yaygın ve düşmanca bir gerilimin olması. Çağdaş toplumda herkes, herkesin o anda ya da gelecekteki rakibi durumunda. Horney’e göre bireyler arasındaki olası düşmanca gerilim, onları etkileyen sürekli bir korkunun nedeni olarak ortaya çıkabilmekte.

Çağdaş kapitalist toplumun karakteristik bazı özellikleriyle ruh sağlığı sorunlarının koşullayıcısı olduğu görüşünü çerçeveleyen bir başka yaklaşımı da yabancılaşma kavramı oluşturmakta. Yabancılaşma kavramının, eski dönemlerde, kişinin kendi gerçekliğinden kopmasıyla karakterize olan akıl hastalığını tanımlamak için kullanıldığı biliniyor. Erich Froom’a göre çağdaş iş yaşamında herkes işin tamamını değil de yalnız bir kesimini yaptığından hiçbir şey bütünlüğü içinde kavranamamakta. Froom, modern toplumda işin giderek daha mekanik ve düşünmeden yapılan bir eylem olmasıyla birlikte çalışanların denetleme gereksinimi, yaratıcılık, merak duygusu, bağımsız düşünebilme yeteneğinin engellendiğini ve bunun da ruhsal gerilemeye neden olabildiğini belirtmekte