Eylül ayında Mısır’da bir balıkçı suya daldırdığı oltasının hareketlenmesini bekliyor. Çevreye attığı bakışlardan biri aniden bir leyleğin üzerinde yoğunlaşıyor. Leyleğin sırtında metal bir cihaz. Yoksa bir casus mu? Endişelenen balıkçı, üşenmeyip leyleği yakaladığı gibi karakola koşuyor. Polisler de metal cihaza bir anlam veremiyor, kamera olabileceğini düşünüyorlar, aynı soru onların da akıllarında: Yoksa bir casus mu? Olayın anlaşılması için gerekli araştırmalar yapılacak; ama leylek bu süre içinde gözaltına alınıp nezarethaneye konuyor. 2011’de Suudi Arabistan’da üzerinde GPS cihazı bulunan bir akbabanın, İsrail ajanlığı ile suçlanıp tutuklanması gibi...

Paranoyakça gelse de aslında bu korkunun bir temeli var: Hayvanlar antik dönemden bu yana devletler tarafından düşmanlarına karşı kullanılıyor. İstihbarat elde etmek, barış ya da soğuk savaş dönemlerinde hayvanların üstlerine bırakılan önemli bir görev; fakat politik çıkmazlar sivrilip sıcak savaşa dönüştüğünde geniş bir görev yelpazesi onları bekliyor. Seçme şansları olmadan dahil edildikleri yıkımın bedelini hem cephede hem de cephe gerisinde ödüyorlar. Sıcak ya da soğuk savaşlarda insanların yerine bedel ödeyen hayvanlar, savaş teknolojisi ile de içli dışlı mecburen.

Binlerce yıldır birer silaha dönüştürülen hayvanlara yakından bakalım ve bazen şaşırtıp bazen gülümsetse de nihayetinde her zaman öfkelendiren hikâyelere göz atalım. Belki de bu yeni bir dünya hayalinde bir parantez açmaya önayak olur…

Atlar
Hızlılar, güçlüler ve dayanıklılar… Savaşçılar dünyasında bu nitelikleri bir arada barındırabilmek bir ayrıcalık. Bu ayrıcalık onları dört bin yıldan uzun bir süredir okların, mızrakların, top ve tüfeklerin hedefinde tuttu.

Kendi ağırlıklarının iki katı yükü çekebildikleri için taşımacılıkta kullanılan atlar, bir süre sonra savaş arabalarının başına geçmek ve böylece savaşçıların hareket kabiliyetini artırmak üzere eğitilmeye başlanır. Savaş arabalarına ilişkin en eski kanıtlar zamanında bir Sümer kenti olan ve günümüzde Irak sınırları içinde kalan Uruk’tan çıkar. MÖ 3200-3100 tarihlerine ait olduğu düşünülen küçük ve basit diyagramlar hem tekerlekli hem de kızaklı arabaları betimliyor. Bu arabalar öküz ya da at için yapılmış koşum takımı bulundursalar da çizimlerde atların kullanımına ilişkin kesin bir bilgi yer almıyor. Kesin bilgiyi ise yine bir Sümer kenti olan Ur’un konumlandığı alanda bulunan ve MÖ 2600 civarına tarihlenen savaş arabaları betimlemeleri veriyor. Savaş arabalarının en eski tasvirleri olarak bilinen bu çizimlerde iki-dört at ya da eşek tarafından çekilen dört tekerlekli ahşap bir kutu görülür. Fakat antik dönemde savaş deneyimleri gösterir ki, tekerlek sayısı nedeniyle bu araçların önemli kısıtları vardır: Manevra yapmak zordur, maliyeti fazladır, dengeli değildir ve hem atların hem de sürücünün eğitilmesini gerektirir. Atları birer silah olarak savaş meydanına sürmekte öncülük eden bu arabaların geliştirilmesi gerekir. Zamanla eksiklerin aşılması yönünde yapılan müdahaleler MÖ 2000’lerdeki savaşlarda etkili olan iki tekerlekli savaş arabalarını ortaya çıkarır. Bu arabalar özellikle Hitit ve Mısırlılar tarafından zamanla geliştirilir ve savaşların ayrılmaz bir parçası olur.

Savaş atlarını arabalarından ayıran ve süvarilerin tarihte yerini almasını sağlayan ise Asurlardır. Bu değişim de yine iki önemli ihtiyaç sebebiyle yapılır: Maliyeti düşürmek ve manevra kabiliyetini artırmak. Ekonomisinin tamamı tarıma dayanan Asurlular için maliyet önemlidir; zira imparatorluk savaş arabaları için gereken demir ve ahşap gibi doğal kaynaklar bakımından yetersizdir. İthal edilen bu kaynaklara erişimin pahalı ve zor olması, savaş arabalarının üretimini güçleştirir