Modern örgütlülüğün çözülüşü sürecinde insanlığımıza ve geleceğimize dair tüm sorunlarımızı tartışıyor, çözüm arıyor ve konuşuyor gibi yapıyoruz. Ekolojik bunalımın ne kadar önemli olduğunu vurgulamadan geçemiyoruz. Ancak gerçek anlamda, canlılığımızın varlığını devam ettirip ettirememe tehdidiyle karşı karşıya olduğumuzun iddia edildiği kapitalizm kaynaklı iklim değişikliği problemine, nasıl bir kavramlar dizgesiyle yaklaşıldığının deşifre edilmesi gerekiyor. Küresel iklim değişikliği sorununun bilimsel olarak nasıl formüle edildiği bir yana bu sorunun nasıl politikleştirildiği daha çok önem kazanıyor. Çünkü ekolojik bunalımı aşma doğrultusundaki tutumumuz, bilimin niceliksel verilerine ya da uluslararası sözleşmelerdeki sözcük oyunlarına göre değil; nasıl bir dünyada nasıl bir gelecekte ve nasıl bir toplumsal yaşam içinde var olmak istediğimiz gibi politik bir soruya hayatın içinden verilen yanıtlara göre şekilleniyor.

Aynı veriler, ayrı dünyalar ve çelişkiler
Ekolojik bunalım tartışmaları ya da bunalıma ilişkin kavramlaştırmalardaki çözümlemeler farklı eksenler doğrultusunda yapılıyor. Bu eksenlerden birincisi, insan ile doğa arasındaki ontolojik bir karşıtlıktan referansla yapılmaktadır. İklim bilimci Murat Türkeş’e göre, iklim değişikliğini tanımlama konusunda iki farklı eğilim bulunmaktadır. Bu yaklaşımlar arasındaki fark, temelde pratik nedenlere dayanmaktadır.
“İklim değişikliğini tanımlamaya yönelik birinci yaklaşım, çeşitli insan etkinlikleri sonucunda atmosferdeki birikimleri giderek artan sera gazı salımlarını azaltmaya ve bu gazların doğal sera etkisinde oluşturduğu kuvvetlenmeyi en aza indirmeyi amaçlayan uluslararası girişimlerde yansımasını bulmaktadır. Örneğin İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde, ‘karşılaştırılabilir bir zaman periyodunda gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan ya da dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan etkinlikleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik’ biçiminde tanımlanmıştır. İkinci yaklaşıma göre, iklim değişikliği, ‘fiziksel nedeni ya da istatistiksel niteliği göz önünde bulundurulmaksızın, aynı alanda farklı periyotlar için hesaplanan uzun süreli iklim istatistikleri arasındaki farkları ve iklimdeki tüm öteki süreksizlik tiplerini kapsayan değişiklikler’ biçiminde tanımlanmaktadır.” (1)
Yukarıdaki tanımlama doğrultusunda, insan doğanın dışında bir gerçeklik olarak ifade edilirken, onun “doğaya yabancı” etkinliklerinin ekolojik bunalıma neden olduğu imlenmektedir. Bu, “insan”ı doğa dışında tanımlayan, ilişkiselliği görmezden gelen, tam da bu nedenle onu biyolojik bir varlığa indirgeyen bir yaklaşımdır. Ekolojik herhangi bir bunalım, konumuz gereği iklim değişikliği hakkındaki bilimsel bir tanımlama da bu doğrultuda yapılmaktadır. Bu tanımlama kısmen doğrular içerse de iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğu doğrultusundaki analiz, salt biyolojik bir varlık olmayan insanın toplumsal etkinliklerini, insanın tarihsel varoluş koşullarını ve insanın kendini yeniden ürettiği ve doğayla ontolojik bir ilişki kurduğu ve doğayla insanın farklılık içindeki birliğinin üretildiği emek süreçlerini ve bütün bunları kapsayacak şekilde insanın verili olduğu üretim tarzını tanımın kapsamına almadığı ve ıskaladığı için eksiklikler taşımaktadır.
“İnsan kaynaklı” iklim değişikliğine dair ikinci çözümleme ekseni de, yukarıdaki kavramsallaştırmanın ikiz kardeşi olan; insanın doğanın bir parçası olduğuna yönelik yaklaşımdır. Biyolog Ergin Duygu’nun da eleştirel yaklaştığı bu perspektife göre, “İnsanlık bu işin içinden Darwin yasasıyla çıkacaktır. Doğal seçilim olacaktır. Yedi milyar nüfus, dünyanın teknolojik ayak izine uygun şekilde azalacaktır; yani savaşsız bir şekilde. Dünya Bankası’nın öngördüğü gibi su savaşları olabilir. Nüfus azalacaktır. Fakat bence işin temelinde yatan teknolojinin çarpık gelişmesidir” (2).
Her şeyden önce şunu belirtmekte yarar var, insanın bilinçli faaliyetleriyle doğayı değiştirmesi her üretim tarzında farklı etkilere, sonuçlara neden olabileceği gibi farklı nedenlerden de kaynaklanabilir