Bir Endonezya adası olan Flores’te, Endonezyalı ve Avustralyalı araştırmacıların bilinmeyen bir hominid türünün, Homo floresiensis’in kalıntılarını bulmaları, bazı bilim insanlarınca antropolojide son 50 yılın en büyük keşfi olarak görülüyor ve Science dergisi tarafından da 2004 için “yılın çıkışı” değerlendirmesinde ikinci seçilmiş (Birincilik, Mars Exploration Rovers’ın Mars’ın bir zamanlar daha sulu bir gezegen ve yaşam barındırma potansiyeline sahip olduğuna işaret eden bulgularına verilmiş). Bu yeni türü bulanlar, boyunun özellikle küçük, yetişkin duruşuyla yaklaşık 1 m olduğunu belirtiyorlar. Homo floresiensis’in 380 cm3’lük kafatası tipik günümüz insanınkinin üçte biri ve hatta vücut büyüklüğüne görece küçük. Homo floresiensis’in büyük olasılıkla Homo erectus’tan uzun süreli bir yalıtım sonucu evrimleştiği, sonradan da endemik bir cüceleşme geçirdiği tartışılıyor. Bu bulgunun bir başka ilginç yönü de, Homo floresiensis’in en azından 18 binyıl öncesine kadar yaşamış olması ve bu nedenle de anatomik açıdan modern insanın çağdaşı sayılabilmesi. Bu yeni hominidin küçük boyu ve tarihlemesi birçok bilim insanını şaşırtmış durumda; bazıları da bu kalıntıların deforme bir insan olabileceğini öne sürüyorlar, ama buluşu yapanlar kanıtların desteklemediğini söyleyerek bu öneriyi reddediyorlar (1).
Gould’un bakış açısının önemi
Bu bulgunun olağandışı karakterine karşın, cinsimiz olan Homo’nun evrimsel tarihimizin uzun bir dönemi boyunca Homo sapiens ile aynı zamanda var olmuş bir cüce tür ortaya çıkarması bizi şaşırtmalı mı? Bir süre önce kaybettiğimiz, tanınmış diyalektik biyolog ve evrim kuramcısı Stephen Jay Gould, “Katiyen şaşırtmamalı” derdi. Bizim sürpriz olarak gördüğümüz bu bulgu, dünya hakkında çoğu kez bilmeden yaptığımız varsayımlar hakkında çok şey açığa çıkarabilir. Homo floresiensis’in keşfi, sadece, tarihin zorunlu olarak ilerlemeci bir biçimde gerçekleştiği, bizi kaçınılmaz olarak günümüz dünyasına getirdiği gibi bir çerçeve varsayımı yapan burjuvaziye özgü bakış açısından özellikle şaşırtıcıdır. Gould, bu dünya görüşünün en tanınmış eleştirmenlerindendi; kuşkusuz, Homo floresiensis’in keşfini memnunlukla karşılar ve hiç de şaşırmazdı.
Stephen Jay Gould ömrü boyunca sol düşünceden yana bir entelektüel oldu. Çalışma arkadaşları Richard Lewontin ve Richard Levins’in kaleme aldıkları ve Monthly Review dergisinin 2002 Kasım sayısında yayımlanan dokunaklı yazıda da belirtildiği gibi, 2002 yılında kansere yenik düşerek ölümü büyük bir boşluk yaratmıştır. Gould bizler için bir kayıp oldu ama dikkatle geliştirdiği dünya görüşü, ayrıntılı, hâlâ geçerli yazılı çalışmalarıyla yaşıyor. Onun entelektüel bakış açısının, doğa ve toplum anlayışı geliştirmek üzere uygulanması kalıcılığını koruyor. Gould bizimle birlikte olsaydı, Homo floresiensis hakkında mutlaka yazardı, onun öngörüleri insanın kökeninin diyalektik bir biliminin geliştirilmesi açısından eşi bulunmaz değerdeydi.
Tipik bir türün evriminin, küçük adımlarla geliştiğini öne süren Darwinci görüşü izlemek yerine, jeolojik anlamda hızlı değişiklik dönemlerini izleyen uzun durgunluk dönemleri ile karakterize olduğunu ve değişikliklerin çoğunun türleşme sırasında gerçekleştiğini savlayan kesikli denge kuramını birlikte geliştiren Gould ve yakın arkadaşı Niles Eldredge, geleneksel Darwinciliğin burjuva karakterine dikkat çekmişler ve kendi özel doğal tarih görüşleriyle Marksizm arasındaki bağlantıyı vurgulamışlardır. Bu, Gould ve Eldredge’in toplumsal görüşleri doğaya empoze ettikleri ya da empoze edilmesine göz yumdukları anlamına gelmez, bilimin sosyal gömülü yapısını görebildikleri anlamına