Dershanelerin kapatılmak istenmesiyle başlayan şu meselede, benim en korktuğum şey, işin sonunda gidip kişilerin imanlarının, maneviyatlarının tartışıldığı bir mertebeye varmasıydı. Yazık ki o da görülmeye başlandı…
Cenab-ı Hak, "Siz müşriklerin ilahlarına sövmeyin ki onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah'a sövmesinler! Böylece her ümmete (topluluğa) yaptıklarını süslü gösterdik, (yaptıklarının iyi bir şey olduğunu sanıyorlar ama). Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını (ne kadar çirkin olduğunu) kendilerine bildirecektir." diyerek inananları müşriklere karşı bile insafla haraket etmelerini tavsiye ederken, müminlerin kendi ayıplarını ortaya döküp birbirlerini karalamaları kabul edilebilir bir şey değildir!
Bir cemaatin hallerini tartışmak başkadır, ‘imamı'nın imanını ve halini tartışmak başkadır… Bir iktidarın yaptıklarını eleştirmek başkadır, o iktidarın başındaki mümin insanın, siyaset içinde meşru sayılabilecek bir halini, gayrı meşru bir zemine çekerek ondan imalar çıkartmaya çalışmak başkadır!
Bu meseleye dikkat kesilmeme sebep Ahmet Taşgetiren'in bir yazısı oldu. Ben Ahmet Taşgetiren'i, 1975'lerden beri tanırım. Altı yıl boyunca da diz dize çalıştık, Tercüman'da. Hadiseleri ölçmede o kadar hassas bir terazisi, müminlere karşı o kadar rikkatli ve müşfik bir kalbi var ki, bana "bu zamanda müstakim ve huşyar bir mümin gösterin" deseler ilk sırada aklıma gelecekler içindedir o da vardır! Onun ölçüsü ‘iman etmiş olmaktır'. O mümini sever. Her haliyle. Elbette o da insandır ve mümkündür ki hata etsin! Fakat İslam'a ve mümine ihanet asla ona yakıştırılacak bir şey değil. Benim meşrebimden değil ama duruşu, yaklaşımı ve hayatının tam bir mümin hayatı olduğuna hayatımı koyarım! Mütevazı ve yumuşaktır ama granitten bir Müslümandır!
Gel gör ki birileri, ona bile -tahmin ediyorum ki tarafları itidale çağırdığı için- "sen pirincin içindeki taşsın" diyebildi. Oysa o her zaman, cemaate yakın durdu -aynı meşrepten olmamasına rağmen-, şefkatli davrandı, onların mecralarında görünmekten sakınmadı. Hatta Zaman'ın, Hizmet Grubuna (1980'lenih sonu) geçmesinden sonra, gazetenin, yeni sahiplerinin kimliğini kazanması için fedakârlık üstlenen insanların en başında o gelir. Biz o zaman Tercüman Gazetesi'nin gece baskılarını hazırlıyorduk. Başımızda o vardı. Yedi sekiz ay kadar büyük bir meşakkati de göze alarak, gündüzleri Zaman'ı çıkarırdık. Bir mevkutenin, bir cemaatin halet-i ruhiyesine uygun hal alması, kolay bir iş mi sanıyorsunuz? İşte Ahmet Taşgetiren, Zaman'ın Hoca Efendi'nin arzu ettiği bir gazete olmasını sağlayan ekibin başında idi… Sonraki zamanların çoğunda hep onların yanında yer aldı. Ama pekâlâ kendini bilmez biri çıkıp onu "pirincin içindeki taş" diye niteleyebiliyor.

İktidar ile cemaat arasında vukuu bulacağını hissettiğim şu halin olmaması için, dört yıl çabaladım. Çoğu ikaz yazılarımı, Haber7, "fitne uyanmasın" diye yayınlamadı. Oysa onlar tam da zamanında yapılacak ikazlardı. O yazılarda hep, iktidarı sorumlu davranmaya çağırdım. "Haksız da olsalar siz cemaati tolere edin, buna mecbursunuz. Çünkü milletin istikrara, iktidarın da istikrar için oya ihtiyacı var" dedim, diyorum, diyeceğim.
Çünkü cemaatler esastır, iktidarlar geçici. Elbette siyaset sahnesine çıkanlar eleştirilir. Çünkü siyaset işi, dünya rantının paylaşılmasıdır. O yüzden de siyaseten farklı düşünmek, itikat bakımından da farklı olmak anlamına gelmez. Yıllarca Nurcular ve Süleymancılar -bu tanımlamaları bilinirlik açısından kullanıyorum- Milli Görüşçülere oy vermediler. Onların imanını mı sorguladılar? Hayır! Siyaset ediş üsluplarını beğenmediler. Çünkü onların insanları siyasete davet ediş şeklini, doğru bulmuyorlardı. Zira insanları dine çağırmak ile bir partiye oy vermeye çağırmak aynı şey değildir. Siz o ikisini karıştırırsanız, sonunda belayı başınıza çekmiş olursunuz. Size oy vermeyenlerin dinini, patates dini diye nitelerseniz, cihad ile siyasi propagandayı birbirine karıştırırsınız. Öyle de oldu zaten.
Evet, din siyasetin tabanına çekildiğinde, tarafların birbiri hakkında insafsızlık yapmaları nerede ise "meşru"(!) sayılıyor… Cemel ve Sıffin vakalarının o kadar kanlı geçmelerinin sebebi de budur. İktidar olma hırsını dine hizmet sandılar. Oysa zaman gösterdi ki, saltanat usulleri ile dini tebliğ usulleri birbirinden farklıdır... Dinin iktidar olma malzemesi kılınması, tarih içinde başımıza çok belalar açtı.
Evlad-ı Resulun, siyaset içinde hunharca doğranmalarının -manevi başka sebepleri yanında- asıl sebebi de bu idi. İktidar olmak hırslarını din/hakka hizmet gibi gösterdiler. Onlara muhalefet etmeyi de dine muhalefet saydılar. Rahmetli Erbakan da öyle yaptı. Bu iktidarın da -iddiası farklı da olsa- zaman zaman o üsluba meylettiğini görebiliyoruz.
Evet, zaman gösterdi ki, Cenab-ı Hak, ehli beytin, ümmetin manevi sultanları kalmasını murad etmiş. O yüzden de onları dünya siyasetinden ve rant işine dalmaktan uzak tuttu. Evlad-ı Resul, ne zaman ellerini dünya yönetimine uzatmışlarsa başlarına elim belalar geldi ve nihayet onlar dünyadan küsüp yüzlerini Allah'a ve bu dinin bekasını sağlama işine çevirdiler.
Eğer en başta o elim hadiseler yaşanmasaydı; Hz. Ali ve evlatları dünya rantına ve işlerine dalsalardı, -Allah en doğrusunu bilir- İslam en fazla 200 yıl salimen gelir, sonra dejenere olurdu. Nitekim de İslam'ın siyaseten zaafa düştüğü çok kereler, ehli beytin içinden çıkan müceddid ve müçtehidlerin imdadıyla yeniden ayağa kalkabilmiştir…
Risale-i Nur dahi, -Cemaatte ona kendini dayandırdığı için onu andım- öyle bir çıkıştır. Dinin bittiği sanıldığı bir anda ortaya çıkıp, Kuran'ın söndürülemez olduğunu isbat eden Bediuzzaman, asrın tüm deccallerine, firavunlarına ve iktidar sahiplerine karşı durdu. Tam bir müsbet hareketle, onlarla kavga de etmeden, sadece dik bir duruşla, kendi halini muhafaza ederek, insanların önünde imana ve İslam'a rehberlik eden bir kahraman oldu. Onu imha etmek isteyenler kendileri unutulacak hale geldiler ama onun davası giderek daha da parıldıyor. Dine ve imana hizmet böyle bir şeydir. Cemaat de ömrünü uzatmak istiyorsa öyle hareket etmeli. Bu benim kanaatim!
Şimdi iktidar, cemaati, siyasete karışmakla suçluyor. "Ben senin her istediğini yaptım, her istediğini verdim, e artık müsaade et bazı şeyleri de ben yapayım!" demeye getiriyor. Cemaat ise "sen beni mağdur ediyorsun, şimdi de tasfiye etmeye çalışıyorsun!" diyor. Kim haklı kim haksız onun yazısı, Rabbimin katındadır.
Ben ise bu çekişmenin inanlara ve zor da olsa var edilmiş huzur ortamına zarar verdiği inancındayım. Evet kalbim Hoca Efendi'nin yanında duruyor. Cemaat demedim özellikle! Çünkü eminim ki Hoca Efendi de cemaatin ve mensuplarının tüm faaliyet ve niyetlerinin kefili değildir. Olamaz. Onların hatalarını sineye çeker elbet. Resullulahın münafıkları deşifre etmediği gibi, o da hata yapanları ele vermez ama bu cemaatin yanlış yapmadığını da göstermez.
Tarihten bir örnek vereceğim. Malum, Cemel Vakası, başını Hz. Aişe (ra) validemizin çektiği -içinde dünyada iken cennetle müjdelenmiş- Zübeyir bin Avvam -ki o orduya komutanlık etmektedir- ve Talha bin Ubeydullah gibi sahabelerine de bulunduğu bir ordu ile Hz. Ali (ra) başında bulunduğu ordunun arasında çıkmış bir savaştır. Evet, o ordu güya Hz. Ali'yi barış yapmaya zorlamak istemişti. Fakat Hz. Ali onları ‘yanlış tarafta' olduklarına ikna etti. Hatta Zübeyir bin Avvam, elindeki kılıcı da atarak, ben buradan gidiyorum dedi ve hakikaten de atına atlayıp gitti. Hz. Aişe de anlamıştı yanlış tarafta olduklarını. Sulha varılmak için çare aranıyordu ki, birileri -kim oldukları hala bilinmez- Hz. Ali'nin ordusuna oklar yağdırmaya başladı. 30 kırk bin sahabi şehid oldu. Daha da elimi, bir ahmak, Hz. Ali'nin gözüne girmek için, gizlice peşine düştüğü Zübeyir bin Avvam'ı yakalayıp başını keserek şehit etmişti. Mübarek başını da getirip Hz. Ali'nin önüne atmıştı! Hz. Ali onu bir kılıç darbesiyle indirebilirdi. Ama yapmadı. Ona "Sen duymadın mı Resullah, ‘Safiye'nin oğlunu öldüren cehennemliktir' dediğini" deyip onu yanından kovdu.
İşte size iki örnek! Hz. Ali'nin yanında Zübeyir bin Avvam gibi cennetle müjdelenmiş bir insanı hunharca öldürecek kadar gözü dönmüş ahmaklar olduğu gibi, Hz. Aişe validemizin yanında da içindeki fitne arzusundan dolayı "Barışı Baltalayan", taraflar bir an önce savaşa tutuşsun diye karşı tarafa ok atmaya teşne münafıklar ve ahmaklar vardı.
Böyle geniş çaplı meselelerde, bir fitneci bir kıyamete sebebiyet verebilir ve hem de vermiştir. Ahmet Taşgetiren'e o ithamı yapanlar ile Bugün Gazetesi'nin, bir kadıncağızın, bir şehre belediye başkan adayı gösterilmesi seremonisinde, toplu çekilen bir fotoğrafın içinden, Başbakan ile aday olan hanımı arasında farklı bir ilişki varmış gibi imalara sebep olacak bir resmi alıp kullananlar aynıdır! Hz. Ali'nin gözüne girmek için Zübeyir Bin Avvam'ı öldürmek veya güya Hz. Aişe'den yana samimiyetini göstermek için, karşı tarafa ok atmak aynı ahmaklık ahmaklık olduğu gibi… Zaten korktuklarımız bu tür davranışlar değil mi?
Yoksa ne Hoca Efendinin izanı ve imanı fitneye müsaade eder, ne de Başbakan'ın!.
Birbirinin mütemmim cüzü olduklarını her ikisi de müdriktir. Benim gibi bir ahmak biliyor da her biri büyük bir hizmetin altına girmeye ehil şu iki insan mı bilmeyecek yapılanların yanlış olduğunu!
Ama işte öyle bir hal zuhur eder ki, ne o dönebilir ne bu. Ne berideki geri adım atabilir ne ötedeki!
Bizi sahili selamete ulaştıracaklar diye üzerlerine titrediğimiz şu birlikteliklerin, ayrışmaya ve fitneye sebep olması, inanın Gadab-ı ilahiyi üzerimize çeker. Öyleyse Her iki tarafın da, ortada boydak dolaşan ve kraldan ziyade kralcılık yapan haytaları ortadan çekmeleri gerekiyor.
……
Bu arada diğer İslami cemaatlere de Kur'an bir görev yüklüyor:
"Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah'ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever" (Hucurat, 9)
Artık bu mesele uyutulmalı.
Elbette kalplerin içindeki izler hemen tedavi olmaz, ama nefsin gayzını yatıştırabiliriz. Müminin temel vasfı, "affetmek ve öfkesini yutmak!" (Âl-i İmran, 134) olduğuna göre bu işin çözümü kalptedir. Kalp de Allah'ın tasarrufu altındadır.
Demek ki bizim öncelikle fiillerimizi acilen rıza-yi ilahi çizgisine çekmemiz gerekiyor. Böyle zamanlarda ‘niyetin iyi olması' yetmez, fiillerin de Allahın rızasına uygun olması gerekiyor. Herkesin kendi hareketlerini artık düzeltmesi gerekiyor. Yoksa size haber vereyim… Nasıl ki Cemal Vakası, arkasından yetmiş veya yüz bin müminin şehit oluğu Sıffin Savaşı'nı sürükleyip getirdi ve o dahi İslam'ın belini kırdı. Siz de artık bir yerde durun da yeni Sıffinlere kapı aralamayın!
Mehmet Ali Bulut - Haber 7