“Elif Lam Mim. Ğulibeti'r-Rûm. Fi ednel erdi ve hum min ba'di ğalebihim se yağlibûn. Fi bid'i sinin lillahil emru min kablu ve mim ba'd ve yevmeiziy yefrahul mu'minûn."

"Elif, Lam, Mim. Rum Yenildi. Yakın bir yerde. (Fakat) yenilgisinden sonra birkaç yıl içinde galip gelecek. Önce de, sonra da emir Allah'ındır. O gün Allah'ın (Rum'a) zafer vermesiyle mü'minler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir." (Rum Suresi, 1-5)
‘Elif', huruf ilminde ‘mezahir el-vücud'u temsil eder. Varlığın her türlü tezahürü… Yani bir isimde bir kelimede 'Elif' varsa, o şey, varlığın her haline mazhardır demektir. İyi kötü, başarı, yenilgi, varlık, yokluk… vs". Varlığın tüm halleri tezahür edecektir onda…
‘Lam' "İstidat, kabiliyet ve imkanlar'ı temsil eder. Elif'ten sonra 'Lam' geliyorsa bir harf sıralamasında, o şu anlama gelir, işin istidadı, o şeyin istidadı neyi gerektiriyorsa her hal onda görünecektir demektir. Bu surenin başında da Cenabı Hak bu iki harfi peş peşe kullanmış.
Ve bu ikisinin ardından ‘Risalet'i' temsil eden ‘Mim' harfinin gelmesi çok manidardır… Muhteşem bir üçleme... Harfler âleminin üç büyük ümmeti… Hal-i Alem'i, yani Rum diyarının başına gelecekleri muazzam bir şekilde ortaya koyuyor bu üç harf. Bunlar. ‘Levh'teki (evrensel hard diskteki) yazılım harfleridir. Bu âlemin tamamı, Hz. Ali'nin ifadesine bakılırsa 13 harf ile yazılmıştır. Âlemin tamamı on üç harften ibaret olduğuna göre Rum'a şu üç harfin tahsis edilmiş olması, Anadolu'nun insanlık tarihinde ne büyük rol oynayacağının da işaretidir. Bu üç harf, Anadolu'nun macerasını, seyr u sülûkünü, düşeceği derekeleri ve çıkacağı mertebeleri, insanlığa mesaj verilmesi (mim) açısından nasıl bir misyona sahip olduğunu göstermeye yeter.
Zaman zaman, "Türk milleti uyanışını tamamlayamazsa, beşer kaybedecek…" dediğimi veya "eğer beşere bir kere daha fırsat verilecekse şu Anadolu halkının eline yeniden büyük imkânlar sunulacak" cinsinden cümleler kurduğumu bilirsiniz… Evet, Anadolu insanlık tarihinde çok büyük rol oynamıştır ve anlaşılıyor ki bir kere daha oynayacaktır.
Eğer Putin ile Obama, onların her ikisinden de daha rahmani ve insanlığın geleceği ile daha yürekten ilintili Erdoğan'a şu oyunu oynamasalardı, belki de bu Rum suresi hiç aklıma gelmeyecekti…
Amerika ile Rusya'nın kimyasal silahlar konusunda anlaştıklarını ve Suriye'ye bir müdahale edilmeyeceğini duyunca hem sevinç duydum hem tedirginlik.
Sevinç duydum, elin gavuru gelip yine bizim kardeşlerimizi bombalamayacaktı… Keder duydum... Çünkü mazlum, mağdur ve çaresiz Suriye Müslümanları can vermeye devam edecekti…
Onların akan kanları, yanan canları, dökülen bedenleri ne doğunun ne batının umurundaydı. Müslüman sahipsiz bırakılmıştı bir kere daha. Ebrehe kıssasında olduğu gibi herkes kendi develerinin peşine düşmüştü. Kabe'nin namusu Allah'a bırakılmıştı…
Sonra zihnim otomatik olarak, bundan üç beş yıl önceye gitti. Bu üçlünün arasındaki muhabbete… Ne olmuştu da Erdoğan'ı harcamaya karar vermişlerdi!
Acaba harcanan Erdoğan -yani AK Parti iktidarı mıydı yaksa Sayın Erdoğan'ın kendisi miydi? Bu teşviş arasında uyumuşum….
………
Sabah ezanla gözümü açar açmaz, dilime şu ayet düştü "Ğulibeti'r-Rum. Fî ednel -ardi"
"Fesuphanallah!" dedim. Evet, Rum, yani Türkiye yenilmişti… Kim ne derse desin, Suriye etrafında devam eden politik ve diplomatik mücadelede Türkiye kaybetmişti. Kime karşı? Tabii ki İran'a karşı…
Herkes biliyor ki orada devam eden savaş ve üç katmanlı bir kavgadır:
En üst dairede görülen kavga muhaliflerle Suriye iktidarı arasındadır. Onun altındaki kavga Rusya ile Amerika'nın kavgasıdır. Onun altındaki kavga Türkiye ile İran kavgasıdır, Onun altındaki kavga İsrail ile Ortadoğu kavgasıdır. Onun altındaki kavga Avrupa ile Asya kavgasıdır. Onun altındaki kavga, İsra Suresi'nin başında da işaret edildiği gibi Muhammedilerle Museviler kavgasıdır. En alttaki kavga ise deccaliyet ile mehdiyyet kavgasıdır, yani Hak ile Batıl mücadelesi
Türkiye, ‘bâtını', yani kalbinin özüyle hakkın yanında olmakla birlikte, saf tuttuğu yer, ‘Batı'nın yani bâtılın yanı olduğu için mağlup oldu. Batılın yanında saf tutanın mağlup olması müstahaktır. Bunlar artık siyaseten de gözümüzü açmalı ki, Türkiye'nin yanı Batı'nın yanı değildir.
Suriye sahası, -çok az müstesna dışında- Batı ile Doğu'nun karşılaştığı birçok olayda, Batı'nın mağlubiyetine neden olmuştur.([1]) En eski zamanlardan beri bu böyledir. Bu kere de Asya bloku, Batı blokunu yenmiştir.
Surede geçen Rum ifadesi esasında doğrudan Anadolu'ya bakar. Nitekim Anadolu'nun adıdır Rum. Konya'nın batısından ta İran sınırına kadarki bölgeye Rum diyarı denmiştir. Hz. Ali, Celcelutiye'de ahir zamanda küfre karşı duracak zatın ortaya çıkacağı sahayı tarif ederken çağrışımlardan da yararlanarak şöyle der: "Bi- ta'dadi (bağdat) Eb'rûm'in. Simrazi (mirza) Ebrem'in (Rum diyarının kaşı). Ve behreti tibriz (Tebriz tarafı) ve ummin teberreket (bereketli anne; Anadolu)" der… Tabii ki herkes kendisine göre bu ifadenin içini doldurabilir. Benim maksadım şu veya bu zat değil, Anadolu!
Yani insanlığın kurtuluşuna medar olacak zemin yine Anadolu'dur. Anadolu Rum'dur. Rum, bir kere daha Suriye'de yenilmiştir. Yine arka planda İran vardır. Bu şu demektir, İran'ın Suriye meselesinde takip ettiği mevcut politika, Türkiye'nin takip ettiği acil yaklaşımları mağlup etmiştir. Ama bu uzun sürmeyecektir. Rövanşı gelecektir. Ancak bunun için Rum'un, yani Türkiye'nin behemehâl safını ve duruşunu gözden geçirmesi gerekmektedir.
Esasında Türkiye'nin Asya ligi içinde yer almasının zamanı da geldi. Çünkü Osmanlı mağlmup edildiğinde, biz mazlumlar safına geçmiştik. Eğer o gün Almanlarla birlikte biz galip gelseydik, şu zalim ve insan tabiatıyla ters batı medeniyetinin Asya'daki temsilcisi biz olacaktık. O savaşta yenilerek, mazlumlar safına geçtik. Onlara müşevveş bir mazi düştü bize parlak bir gelecek. Ancak bizim o geleceğin varisi olabilmemiz için, Batı'nın kapı kethudalığından kurtulmamız lazım.
Ama yazık ki Türkiye aklını bir türlü devşiremiyor. Hadi diyelim Cumhuriyetin ilk yıllarında Batı'nın etkisinde kalmamız lazımdı. Mağlup olmuştuk ve bize bir yığın şey dayatmışlardı. Devletimizin devamı ve bağımsızlığımız karşılığında dinimizi rüşvet vermeyi kabul ettik. Peki ya şimdi? Neden hala eş başkanlıklara falan soyunalım ki. Türkiye artık safını tutmalıdır. Sayın Erdoğan'ın, Şanghay Beşlisi konusunda yaptığı çıkış fevkalade yerinde idi… Artık Türkiye kendi coğrafyasına dönmeli. Avrupa ve Batı, bize eski hasta adam gibi davranmaktan vaz geçmiyor. Bizim taleplerimizi ve taahhütlerimizi kale almıyor. Türkiye Avrupa'nın ipiyle indiği her kuyuda boğuldu. Akıllanmıyor. Veya bağımsız hareket etmesine fırsat verilmiyor.
Irak'ta hezimete uğrayan Türkiye oldu. Şimdi görüyorum ki Suriye'de de kelimenin tam anlamıyla hezimete uğradık. Muhalefetin hep yaptığı gibi, bunun sebebini sadece Ak Parti'ye ve onun politikalarına yıkmak insafsızlıktır. Zira Türkiye'nin ta Lozan'a ve Birinci Dünya Şavaşı'na dayanan gizli taahhütleri vardır. Ve yazık ki, geçen 90 yıl boyunca gelen hükümetler bu gizli bağları çözmeye yetecek irade ve ekonomik varlık gösteremediler. Tayyip Bey örneğinden görülüyor ki, liderin bireysel cesareti de yetmiyor. Türkiye'nin bilim ve üretim açısından da yeterli hale gelmesi gerekiyor.
Türkiye, Batı Ligi içinde kalarak Asya'da sözünü dinletemiyor. Esasında Batı müsaade etmiyor etmeyecek. Onlar bizi kendi kapılarında uşak kalmamızı yeğlerler. Kader de bizi zorluyor ki efendi olalım. Defolarca yazdım, medeniyete sahiplik etmek bir doğuya geçmiş bir batıya. Şimdi Doğu'nun sırası geliyor. Eğer Türkiye ciddi pozisyon almaz ve vaktinde davranmazsa, Asya Medeniyetinin ana kurucuları arasında yer alamayacak. Bu, İsrail'i çok sevindirir.
İsrail'in çıkarları bizim Batı bloku içinde kalmamızı gerektiriyor. Çünkü biz onlara bağlı kaldıkça İsrail için sıkıntı yok demektir. Nitekim de öyle oluyor.
Türkiye artık Asya'lı olduğunu, Müslüman olduğunu ve Simurg'u oluşturan kuşlara katılıp bu mazlum milletleri geleceğe uçurması gerektiğini anlamalıdır. Bunu yapmak zorundadır. Çünkü Rum Suresi bir kere daha tahakkuk edecektir. Surenin inmesine sebep olan ilk hadisede, İngiliz tarihçi Gibbon'un da dediği gibi, hiç kimse Kur'an'ın bu müjdeyi vermesinden 8 yıl sonra Bizans İmparatorluğu'nun, tekrar İran'ı yenilgiye uğratacağını hayal bile edemezdi. Ama başardı. Mümkün olsaydı da o hadiseyi size uzun uzadıya anlatabilseydim. Başlı başına bir mucizedir çünkü, sarhoş ,ayyaş Bizans imparatorunun toparlanıp İran'ı mağlup etmesi ve yeniden eski hayatına dönmesi…
Evet, hiç beklemeseniz de hiç ummasanız da şu mesele sonunda Türkiye'nin dediği şekilde çözülecek. "Bidasinin', 3 ila 12 yıl arasında bir zaman dilimidir… 3 yıl içinde de olabilir, 12 yıl içinde de olabilir. Türkiye Suriye'de aldığı mağlubiyeti büyük bir muvaffakiyetle galibiyete dönüştürecek ve Asya Medeniyetini inşa etmek üzere varlığını hem bölgeye hem dünyaya kabul ettirecektir!
Ben buraya yazıyorum, siz de kaydedin…
Selam ve dua ile
M. Ali Bulut - Haber7


[1] (Rum Suresi'nin temas ettiği İran - Bizans savaşı da Suriye topraklarında gerçekleşti ve o dönem putperest olan İran, ehli kitap olan Bizans'ı yenmişti. O günün müşrikleri -bugün kimlere tekabül ediyor siz karar verin- sevinmiş -Yahudiler de onların sevincini ortak olmuştu- , ‘bizim gibi putperest olan İranlılar nasıl Allah'a iman eden Bizanslıları yendi ise, biz de putperestler olarak siz inanan Müslümanları mağlup edeceğiz' demişlerdi. Buna Müslümanlar çok üzülmüştü de bunun üzerine Rum suresi nazil olmuştu…
Surede geçen ‘edne'l-ard tabir, doğrudan Suriye'ye bakar. Müslümanların Bizans ile yaptığı Mute Muharebesi, Tebük seferi, Dathin Muharebesi, Firaz Muharebesi, Qarteen Muharebesi, Ecnadin Savaşı, Yarmuk Muharebesi hep Suriye sahanısnda gerçekleşti. Hele Mute Muharebesi 3 bin kişinin, nerede ise 100 kişilik orduyu hakladığı savaştır)