Hutbe-i Şamiyye, Bediuzamanın 35 yaşında iken (1912-13) hacca gitmek niyetiyle uğradığı Şam'da, Emeviyye camiinde irade ettiği bir hutbedir.

O hutbede, Bediuzzaman muhteşem bir istikbal çizer İslam dünyası için. Fakat o istikbale varmak için İslam ümmetinin önünde altı yedi mani vardır… Bu maniler, Avrupa ileri giderken, İslam dünyasını Ortaçağ ‘yaşamı'nda tutan toplumsal problemler, sosyal hastalıklardır.
Bediuzzaman onları tek tek sayar ve sonra da onlardan kurtulmanın çarelerini bir reçete titizliğiyle izah eder.
O hastalıkların ilki, Yeistir. Yani ümitsizlik! Çünkü zaman içinde imanın insana bahşettiği yaşama sevincine rağmen tüm İslam yurtlarında ‘ümitsizlik' hayat bulup dirilmiştir. Geleceğe umutla bakmak yok olup gitmiştir. Müslümanlar, içine düştükleri meskenetten kurtulmak için adım atma gereği duymamışlar asırlar boyunca. Her an değişip tazelenen bir dünya içinde, öylece kalmak, zaten tek başına bir toplumu bitirebilecek bir beladır…
İkincisi, toplum hayatında sıdk ve sadakatin değer yitirmiş olmasıdır. Hâlbuki İslam'ın özü Sıdk ve doğruluktur. O olmadan İslam olmaz. Bir yerde yalan ve yalancılık hayat bulmuşsa orada İslam barınamaz.
Bediuzzaman onun da çaresini kendince aktarır. İslam dünyasının bu beladan da kurutulacağına inancı tamdır…
Üçüncüsü ‘Adavete Muhabbet' dediği, sevgisizliğin yürekleri kuşatmasıdır. Müslümanlar birbirini sevmeyi unutmuştur. Bir arada sevgiyle yaşamak varken, düşmanlığın yolunu açan, düşmanlıkları sevdiren, insanları yalnızlığa iten hased ve kıskançlığın yaygınlık kazanmış olmasıdır.
Bediuzzaman bu düşmanlığa sevginin ne bela bir musibat olduğunu izah ettiktan sonra ondan da kurtulmanın yollarını izah eder.
Dördüncüsü, islim toplumunda bireyleri birbirine bağlayan nuranî bağların bilinmemesi veya unutulması,
Beşinci musibet istibdattır. İstibdat, yani ‘zorbalık', diktatörlük! Kendi fikrinden başkasına itimat etmemek! Hemen hemen her alanda, idare etme noktasına geçenlerin hemen dayatmacı bir usul edinmesidir. Bir tür ağalık!
Herhangi bir şekilde eline bir üstünlük geçiren bir insanın, emrinin altında bulunan veya gücünün yettiği insanlara kendi görüşünü zorla empoze etmesi… onların da bir görüşünün olabileceğini kale almaması hali…
Esasında bugün de bu hal -hem de daha da şiddetlenmiş olarak- devam etmektedir. Şeyhlerimiz sultan; sultanlarımız, despot; despotlarımız gaddar; gaddarlarımız insafsız ve hadsiz… Elinin altındakileri birer malzeme gibi görüyorlar... Yoksa hangi vicdana, meydanda oturan masumları mitralyözlerle taratabilirsin? Adamın aklına gelmiyor ki onlar da candır ve o canlara kıymak haramdır…
Bediuzzaman'a göre, Müslümanları bu hale düşüren, onlardaki istibdat-severliktir. Bu istibdat ve istibdat severlik İslam'ın da Müslümanın da belini kırmıştır.İslam toplumlarını bundan kurtarmak ve yerine Kur'anî hürriyeti yerleştirmek uğruna nüfusun yarısı telef olsa değer, demeye getirir.
Çünkü ona göre Müslümanları mahveden en birinci hastalık istibdattır. O, her ahlaksızlığa, her cinayete ve zulme kapı aralayan bir musibettir. Kuran ile asla uzlaşmayacak bir haldir. Ama istibdat arzusu İslam dünyasının en temel özelliği olmuştur. Ona göre Mutezile ve Cebriye gibi sapkın mezheplerin ortaya çıkması bile bu istibdat fikrindendir… ‘hocanın vurduğu yerden gül biter' sözü o istibdadın, ne kadar masum kisvelere bürünmüş olduğunu da göstermektedir…
O hutbeyi o gün orada okuyan Bediuzzamana göre İslam toplumu bu beladan da kurtulacaktır. Çünkü insanlığın gidişatı o yündedir. Herkesin ilerlediği, terakki ettiği bir zamanda Müslümanlar o eski hale razı kalamayacak ve ilerlemesine engel olan halleri ortadan kaldıracaktır. Müslümanlar da nihayet istibdadın her kötülüğün anası olduğunun farkına varacaklar ve onu yurtlarından kovacaklardır...
Altıncı hastalık, “Kişisel Çıkarı öncelemek”.
Fedakârlık ve îsâr medeniyeti olan İslam'ın, ‘ben rahat yaşayayım da gerisi tufan' anlayışının en rezil mertebesi olan ‘kendi çıkarını esas bilme' hastalığı yüzünden acı çektiğini söyleyen Bediuzzamana göre Müslümanlar sonunda bu rezil ve hasis huylarını da bırakacaklar. Tıpkı sahabede olduğu gibi İslam'ın ve Müslümanların rahatı için kendi menfaatinden vaz geçecek olgunluğa ulaşacaklar.
O hutbesinde Bediuzzaman o hastalıklardan kurtulma çareleri de önerir… Müslümanlar o hastalıklardan kurtulduklarında kimse onları tutamayacak ve İslam medeniyeti yeniden ayağa kalkacaktır… Çok ümitvardır bu konuda…
O hutbe o zamanlar, bir hafta içinde iki baskı yapar ve dağıtılır. Çok büyük ilgi görür. Ama orada kalır iş…
……
Sonra İslam dünyası için acılı zamanlar başlar. Tıpkı bugün -yeniden- olduğu gibi...
1914'te Birinci Dünya Harbi'ni patlatırlar, Osmanlı yurtlarını paylaşmak için. O gün de güya Alman bir tafta İngiliz bir taraftadır. Hâlbuki danışıklıdırlar… Bugün Rusya ile Amerika'nın yaptığı gibi…Osmanlı yıkılır, Şam da dâhil birçok vilayetimiz elimizden çıkar -şimdi yeniden çıkmak üzere olduğu gibi- ve farklı farklı devletçiklerin başkentleri haline gelirler. Aramıza uzun ayrılıklar ve düşmanlıklar girer -şimdi yeniden sokulduğu gibi-. Birbirimizi anlamaz oluruz. Arap bir tarafa göçüp gider, Türk, başka vadilere yelken açar, Farsa ve Hint farklı rüzgârlara kapılıp her biri bir mezellete, bir utançlı hale duçar olurlar… ve yazık ki içine düştükleri halin utancını bile duymadan…
Bediuzzaman bir yükseliş beklerken, İslam yurtları bütün bütün çaresizliğe ve karanlığa gömülürler.
İslam artık sahipsizdir -tıpkı bugün olduğu gibi-. İslam, Kuran, din ve dine ait her şey gözden düşürülmüştür. Artık değil İslam'ı yaşamak -Özellikle Türkiye'de- imanı muhafaza etmek bile imkânsız hale gelmiştir. Eski hayallerin, umutların, geleceğe dair beklentilerin büyük bir kısmı ya sönmüş veya ertelenmiştir…
Nitekim Bediuzzaman da kırk yıl sonra, o dönemde okuduğu ve içinde umut ve parlak bir istikbal vaad ettiği hutbesinin büyük bir hayal kırıklığı ile neticelendiğini görmüş, hutbenin başına o beklentilerini tadil ve tashih eden, beklenenlerin niçin gerçekleşmediğini izah eden bir önsöz koymak ihtiyacı duymuştur. Şöyle der 1953 yılında yapılan baskının ön sözünde:
“Aziz Sıddık Kardeşlerim! Kırk sene evvel Şam'daki Câmi-i Emevî'de Şam ulemasının ısrariyla içinde yüz ehl-i ilim bulunan onbin adama yakın bir azîm cemaate verilen bu Arabî ders risalesindeki hakikatları, bir hiss-i kablelvuku ile Eski Said hissetmiş, kemal-i kat'iyetle müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o hakikatlar görünecek zannetmiş. Halbuki iki harb-i umumî (Birinci ve İkinci Dünya savaşları) ve yirmibeş sene bir istibdad-ı mutlak (dini faaliyetlerin yasaklandığı Tek parti dönemi), o hiss-i kablelvukuun kırkelli sene te'hirine sebeb olmuş; ve şimdi o zamandaki verdiği haberlerin aynen tezahürleri Âlem-i İslamiyet'te başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327'ye bedel, 1371'de ve Câmi-i Emevî yerine âlem-i İslâm câmiinde üçüyüz yetmiş milyon bir cemaate hakikatlı ve taze bir ders-i içtimaî ve İslâmîdir, diye tercümesini neşretmek zamanıdır tahmin ederim.”
Bediuzzaman yeniden yayınlamak istediği o hutbenin başına tabii ki sadece ön söz koymaz. Uzun bir mukaddime de yerleştirir.
Çünkü anlamıştır ki sadece bu hastalıkların tedavisiyle o istikbal gelmeyecektir. Çünkü araya giren o 40 yıl Müslümanlardan çok şeyi alıp götürmüştür. Çoğu mümin imanını ve İslamlığını kaybetmiştir….
Öyleyse önce imanı inşa etmek gerekiyor yeniden. Nitekim o da uzun uzun iman etmenin imkânlarını ve delilerini sunar mukaddimede. Adres olarak Risale-i Nur'u gösterir. Eski İslami eğitim yaklaşımıyla mevcut insanların imanını takviye etmeye nerede ise imkân kalmadığını, bilgi vermekle inancın sağlanamadığını; cennetle müjdeleyip cehennemle korkutmanın artık insanlara yetmediğini; meftun oldukları ve onun rahatı için her mukaddesi arkalarına attıkları dünyevi yaşantıları içinde imanın ne kadar büyük bir huzur, imansızlığın ne kadar büyük bir hüsran olduğunun gösterilmesi gerektiğini vurgular…
Çünkü bugün, diğer insanlar gibi Müslümanlar da maddeci olmuştur. Bir küçük menfaat için en âli maksatlardan vaz geçebilmektedir. “Yestehibbunel hayate'd-dünya alel âhire”[1] ayetinin işaret ettiği halin bu asırda tam tecelli ettiğini, müminlerin bile, ahiretin hak olduğunu bile bile dünyayı ve dünyanın rahatını tercih etmeye başladıklarını görerek, o hutbenin ön tarafına, bu iki hususu uzun uzun anlattığı bir metin yerleştirmiş.
Demek ki, eğer bu ümmet kendisine vaad edilen o istikbale varmak ve bu zilletli, alçaltıcı halden kurtulmak istiyorsa bu 6 hastalıktan kurtulduktan sonra imanını yeniden güçlendirmesi ve maddeci, çıkarcı, menfaatçi, üçkâğıtçı hallerinden vaz geçmesi gerekiyor. Yoksa hiçbir İslam ülkesi diğerinin akıbetten kendisini koruyamayacak!
…..
Ama ben inanıyorum ki, eğer o hutbe bugün yeniden Bediuzzamının önüne konsa, yeni tashihler yapacak, yeni eklemeler yapacak. Ve diyecek ki “Ay ahmak Müslümanlar, kendi işlerinizi kendi aranızda çözün. Hiçbir meselenizi kendi aranızda halledemiyorsunuz. Sizi birbirinize düşürüyorlar. Sonra da siz onlara yalvarıyorsunuz, “gelin ne olur bizi kurtarın” diye.”
Afganistan'da böyle oldu, Pakistan'da böyle oldu, Irak'ta böyle oldu, Suriye, Mısır, Libya, Tunus, Sudan… Hep böyle oldu. Korkarım ki yakında bu listeye İran ve Türkiye de eklenecek!
Suriye olayları çıktığında ben ısrarla “Ey Türkiye ne olur İran ve Mısır'ı yanına alarak şu meseleyi çözün” diye yazdım, feryad ettim. Duymadılar, her biri başka bir kapıya gidip dilendi. İran Rus ayısına, Türkiye Amerikan tilkisine güvendi… İşte şimdi onlar da gerekeni yapıyorlar. Yurtlarınızı kim bilir daha ne vakte kadar işgal ediyorlar…
Suriye'yi de Irak gibi pay edecekler. İslam ittihadının gerçekleşmesinde en önemli rol oynama şansı bulunan -çünkü her kavmin içine dağılmış durumdalar- Kürtlerin ağzına bir şirinlik koyacaklar -ta ki bana ne desinler- Sünnilerle Şiileri birbirine salacaklar. Tam bir asır gönce savaşla bizden aldıkları yurtlarımızı, şimdi bir asır daha yesin içsinler diye biz götürüp kucaklarına bırakıyoruz.
Ya Rabbi ben kendi payıma senden özür diliyor, istiğfar ediyor ve böyle bir zeminde toprağın üstünde yaşamaktan utanıyorum! Bu halimi sana arz ediyorum. Af eyle!


[1] ) Ahirete inandıkları halde, dünya hayatını ahirete tercih ederler…

MEHMET ALİ BULUT