Ebru''''yu hayata döndüren dost
Bisikletten düşüp beyin kanaması geçiren Ebru komaya girdi. Can dostu Aysın 6 ay ona masaj yaptı, Sezen Aksu dinlettirdi ve hikâyeler anlattı. Doktorların "yalnızca dua edin"dediği arkadaşı Ebru''''yu hayata döndürdü.
Yaşadığı bisiklet kazası sonucu kolunu ya da bacağını kırdığını zannetmişti Ebru Batur. Oysa hiçbir şey duymuyordu. Çünkü beyin kanaması geçirmişti. Yaklaşık 6 ay komada kaldı. Doktorlar da umudu kesmişti. Onu hayata döndüren ise en yakın arkadaşı Aysın Biter oldu. 31 yaşındaki Ebru Batur ile Aysın Biter''''in arkadaşlığı ortaokul yıllarına dayanıyor. Ortaokul ve liseyi aynı sınıflarda okuyan iki arkadaş, tanıştıkları ilk günden itibaren hiç ayrılmadılar.
SINIF ARKADAŞI
Ebru, İngilizce İşletme Bölümü''''nü bitirince ABD''''ye San Diego Üniversitesi''''ne gitti ve 3 yıl pazarlama eğitimi aldı. Aysın, arkadaşını yalnız bırakmadı. Sürekli mail''''leşip, chat''''leştiler. Ebru, ABD''''den döndü ailesine ait tekstil işinde çalışmaya başladı. İkisinin hayatını değiştiren olay ise Ebru çalışmaya başladıktan sonra yaşandı. 4 yıl önce Büyükada''''ya giden Ebru için o hafta sonu, hayatının dönüm noktası oldu. Arkadaşlarıyla tepedeki restorana gittiler. Bir kısmı faytonla çıkarken, Ebru ve üç arkadaşı bisiklete binmeyi tercih etti. Yemek dönüşü o kıvrımlı yoldan yokuş aşağı inerken düştü. Ve yaklaşık 6 ay boyunca film koptu beyninde. Aysın''''ın ise olanlardan haberi yoktu, çünkü o Kuşadası''''nda tatil yapıyordu.
MAKİNEYE BAĞLANDI
Arkadaşları Ebru''''yu hastaneye götürmek istediler. Adada hastane yoktu, deniz ambulansı ise bulunamadı. Kiralanan takayla, Kartal SSK''''ya götürüldü. Oradan Göztepe SSK''''ya gönderildi. SSK''''nın kapısında Ebru''''yu taşıyan sedyenin ayakları açılmadı ve bir kez daha yere düşürüldü. İlk müdahale olaydan tam 3 saat sonra yapıldı. Ama doktorlar, "Hayat belirtisi gittikçe azalıyor" dedikleri Ebru''''yu makineye bağlayarak az da olsa soluk alıp vermesini sağladılar. Aysın, ise günde 5 kez telefonda konuştuğu arkadaşını arayıp da bulamayınca, olayı öğrendi. Hemen İstanbul''''a geldi. Doktorlar, "Ümidinizi kaybetmeyin. Bol bol dua edin" diyordu. Ama arkadaşları umutlarını yitirmemişlerdi. Doktorların, "Eğer yaşarsa, bu şekilde uzun süre kımıldamadan yatmasının zararlarını görür. Kolu bacağı tutulur, yatmaktan sırtında yaralar açılır. Hareket ettirilmesi lazım. Üstelik bunu ona yakın birisi yapabilir" sözlerini ciddi ciddi düşündüler.
İŞİ GÜCÜ BIRAKTI...
Hastanede bu hareketleri yaptıracak kişi yoktu. Aysın ise bu işe gönüllü oldu. Doktorlar, "Bunu her gün en az 3 saat yapmalısın" dediler ve Aysın arkadaşı için işini bıraktı. Fizyoterapistten ve kitaplardan felçli bir hastayı nasıl hareket ettireceğini öğrendi. Her gün saat 10.00 ila 14.00''''te iki kez ikişer saat Ebru''''nun kolunu, bacağını hareket ettirdi, sırtına masaj yaptı. Aysın, o günleri şöyle anlatıyor: "En güzel giysilerimi giyip, makyaj yapıp, saçıma fön çektirip yanına gidiyordum. Reanimasyon odasına girmek için jellerle steril olmak gerekiyor. Her gün iki kez hem girişte hem de çıkışta steril ediliyordum. En sevdiği Nilüfer ve Sezen Aksu şarkılarını dinletiyordum. Ona, onu özlediğimizi sık sık söyleyip, arkadaş çevresinden haberler veriyordum. ''''Bak şu evlendi, bu boşandı'''' diye her şeyi anlatıyordum. Anlattıklarıma hemşireler o kadar gülüyorlardı ki, hatta ''''Hani sizin şu maceranız vardı ya, onu bir daha anlatır mısın?'''' diye istekte bulunuyorlardı. Ama Ebru hareketsizdi."
İLK İŞARET GELİYOR
Aysın, bu işi 4 ay boyunca her gün sürdürdü. Çabası karşılıksız değildi, Ebru ayak parmağını oynatarak, herkese mesaj verdi. Doktorlar, bunun bir refleks olduğunu, umutlanmamaları gerektiğini söyledi. Hatta, "Fişini çekelim mi?" diye öneride bile bulundular. Ama bunlara inat Ebru, bacağını kımıldattı. Sonra kolunu. Hatta bir gün hastanede elektrikler kesilip jeneratör devreye geç girince Ebru''''nun solukları o sessizlikte hissedildi. Ebru kazadan yaklaşık 6 ay sonra ise gözlerini açmaya çalışıyordu. Aysın, ise görmek için o çok uğraştığı an için "Gözlerini açmayı başardı. Ama öylece bakıyordu" diyor.
İnci DÖNDAŞ HABER MERKEZ/SABAH
EBRU BATUR KİGEM.COM''''''''A YAŞADIKLARINI VE KİTABINI ANLATTI....
Bu kitabı yazmak tamamıyla Aysın’ın fikriydi. Çok öncelerden benim San Diego’da yaşadığım dönemde bize müthiş keyif veren e-mail yazışmalarımızı kitap yapsak tutar mı, acaba başkaları da bu yazışmaları keyifli bulur mu diye konuştuğumuz olmuştur. Ancak benim hikayemin kitap olmasına karar verince e-mail muhabbetimizi girişte kullanmak iyi olur, diye düşündük.
Bana kalırsa anlatılacak çok önemli bir konu yoktu ortada. Bunu hep söylüyorum, her ne yaşandıysa ben hatırlamıyorum. İşin açıkçası hatırlamayı istememekten öte anlatılacak çok önemli bir şey olmadığını düşünüyordum. Üstelik ilk beyin travması geçiren ben değildim ya, neden daha önce yazılmamış diye sanki benden eski travma geçirenlere ait bir hakka müdahale edermiş gibi hissediyordum.
Sonra benim güzel dostumun teklifiyle bir gazeteye konuk olduk. Benim çok doğal bulduğum “hatta özetle ‘düştüm,kalktım’ dediğim” vakamı gazetenin ilk sayfasına manşet yapmaları beni inanılmaz şaşırttı. İtiraf etmeliyim, en fazla 3. sayfa haberi oluruz, diyordum. Ne bileyim ülkemde daha önemli olaylar var. Bence bizim keçi inadımız manşet olacak haber değildi.
Hadi ondan da geçtim, haber hiç de beklediğim gibi ümit veren bir yazı filan değildi, ağzımdan çıkmamış bir lafla haberi renklendirmeleri hiç hoşuma gitmedi. Yoğun bakımda yattığım döneme dair fişimin çekilmesi teklif edildiği yazılmış ki ortada böyle bir durum yok, yaşayan bir hasta için yapılmayacak bu teklif tüm doktorluk mesleğine gönül vermiş insanlar adına beni müthiş rahatsız etti.
Ne olacağımın belirsiz olduğu bir dönem geçirmişim ama kesinlikle bunun lafı bile geçmemiş. Aysın’ın gelip arkadaşına bakması çok çarpıcı gelmiş ki, benim için öylesine olağan bir durumdu ki bu, oysa kızın hiçbir mecburiyeti yoktu. Gazetenin ilginç bulduğu nokta insanların unutmaya başladığı değerleri,dostluk gibi,hatırlatmakmış.
E madem öyle oturur yazar, işin aslını biz anlatırız, dedik. Eğer birilerine umut kaynağı olacaksam, kendim yazarım, dedim.
Bu arada bu kitapta kullanabilmek için ben hastanede ilk bilincim açıldığı sıralarda Erol’un internetten bulduğu yazılar arasında beni çok etkileyen “beyninizden mektup var” yazısının yazarıyla tanıştım.
Bilincim ilk açıldığı sıralarda bana müthiş moral veren yazısını kitabımda kullanabilmek için izin aldım. O beni dünya üzerinde daha pek çok beyin kanaması geçirmiş insan olduğunu söyleyip bir e-mail grubuyla tanıştırdı. Grup yöneticisine kısaca hikayemi anlatıp beni de dahil etmesini rica ettim.
Evet, ben böyle bir kaza geçirmiştim, hayat devam ediyordu, ben de dahil olduğum için çok mutluydum. Kazayla kaybettiğim bazı yetilerimle yaşama devam etmek bana zor gelmiyordu, hatta zaman zaman etrafımdakilerin benim hayata neşeyle sarılmamı abartılı bulmalarına ‘e normali bu değil mi, intihar mı edecektim?’ diyordum. Yaşadığımın normal olduğunu söyleyecek, “bu da böyle bir anımızdı” diyecek, benden çok daha neşeli hayata bağlı insanlarla karşılaşmayı umuyordum. Tahminlerimden çok farklı bir grupla tanıştım. Dinleri, dilleri farklı bu insanlarla olayları algılama şeklimiz de farklıydı. Onların düşünce tarzı veya benim düşünce tarzım doğru, diyemem. Sadece farklı.
Tek ortak noktamız beyin kanaması geçirmiş olmamızdı. Ben böyle ciddi bir olay ertesinde hayatta olduğum mutluluğumu paylaşacak insanlar bulmayı umuyordum. Tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Belki benim beklentilerim çok yüksek olduğundan karşılaştığım bir hayal kırıklığıydı, birisinin intihardan bahsetmesine bir başkası teselli vermek için “Eminim bu gruptaki herkesin aklından en az bir kere intihar geçmiştir….” dediğinde intiharı ilk defa neden hiç düşünmediğimi düşündüm. Zaten ilk başta gruba girebilmek için ingilizcemin ikinci dilim olduğunu, duygu ve düşüncelerimi paylaşmaya yetip yetmeyeceğini bilmediğim tedirginliğimi yazmıştım.
Yetmedi, elimde sözlükle üzüntülerini paylaşmamın imkanı yoktu. Üstelik ben hiç üzülmemişken (ha aklıma gelmişken, kitapta hiç hoşlanmadığım bir nokta var ki, sözüm ona ben havuzda bana spastik dendiği için üzülmüşüm. Bunu ben Aysın’a ‘kıdım beni spastik sandılar’ diye gülerek anlatmıştım. Zayıf kaslarımla su üzerinde kalabilmek için gösterdiğim çabayla öyle bir köpük çıkartıyordum ki yani dışardan derdimin ne olduğunu bilmeyen birisinin bir sorun olduğunu düşünmesi gayet doğal. Kitapta bunu üzülerek anlattığımı yazdı, hesapta son baskıya girmeden düzelteceğimiz bir bölümdü. Israrla Aysın’a havuz anısı istiyorsan başka havuz anımı* anlat, diyordum.
Bu konuda bu kadar hassasiyet göstermemi anlamamasına değil, iki yazar olarak çıkarmayı teklif ettiği kitapta tek başına hareket etmesine kızıyordum. Bu belki de çok geride kalmış olan hastane günlerinde bana dadılık yapma alışkanlığındandı. Kitap sürecinde hiç beklemediği kadar huysuz oldum sanırım, kimi zaman beni bile boğan fazla mükemmeliyetçi karakterim kitaptaki eksiklik ve çarpıklıkları düzeltmeye kalksa asla böyle bir kitap çıkamazdı.
(Açıkçası değil hatalarıyla, bana kalsa kitap bile çıkmazdı ya ) Benim kitap yazmama neden olan o rahatsız edici gazete haberinin sahibine ve tüm kahrımı çektiği için Aysın’a bir kez daha teşekkür etmeden geçemicem. Dost olarak hastanedeki gayreti ben de gösterebilirdim, bunu biliyorum. Ancak ardından kitap yazma fikri aklıma gelmezdi. Gelmedi nihayetinde, benim hayatım başkalarını niye ilgilendirsin, diyordum. Bana bir şey olduğunu idrak etmem epey zaman aldı, normalde zaten mızmızlanmayı sevmediğimden ölmediğime sevinmekten başka ne yapabilirdim, bilmiyorum.
Benim kendimi bu kadar iyi hissedebilmemde ailemin ve çevremin tutumları o denli önemliydi ki, bana bir şey olmamış gibi davranmalarını istiyordum. Sonuçta ben de herhangi biriydim, ‘bana ne oldu’ya üzülmekten öte etrafıma yaşattığım korkunun ezikliğini duydum çoğu zaman, ‘bir an önce iyi olmalıyım’ ki özledikleri EbRu olabileyim, için tüm çabam. Bence anlatılacak çok önemli bir olay yoktu ortada, bilmiyorum daha önemli ne olabilir? Sanki “bu da böyle bir anımızdı” önemsizliğinde tutarsam bu da böyle bir anımız olarak kalacak sanıyordum, nitekim öyle aslında.
Ben gerçekten çok şanslı bir beyin kanaması geçirdim, bende kalan maruzatlarımla sakat olduğumu iddia etmek şımarıkça alınmaya çalışılan bir sıfat gibi geldi. Çünkü değilim, üstelik sakat veya özürlü olmak utanılacak değil, hayatı daha zor şartlarda yaşamak zorunda oldukları için kesinlikle takdirle karşılanacak bir sıfat olduğunu düşünüyorum.
Kitap yazma sürecinin başında Stephanie,Amerikalı “Beyninizden bir Mektup Var” yazısının sahibi ile konuştuk. Dünyanın bir ucunda yıllar önce geçirdiği kazadan sonra yazdıkları dünyanın öbür ucundaki bana umut veriyor. Sonraki yazışmalarımızdan birinde biraz depresif olduğunu hissedip umut verici birkaç satır yazmıştım. Hiç tanımadığım bu insanın bende yarattığı olumlu etkiye benzer duyguları ben de onda uyandırmış olmalıyım ki ‘Ben senin hayatını ne kadar etkilemişsem, sen de benim yaşamımı etkiledin’ yollu bir şeyler söyledi. Bu öylesine inanılmaz bir keyif ki, Stephanie dünyanın bir ucunda ve üstelik ben kıt ingilizcemle böylesine bir etki yaratabildiğime çok mutlu oldum.
Bana kitap konusunda destek vermişti, Türkçe bilmediği için çok şey kaçırdığını söyleyince Türkçe bilenlere söyleyebileceklerim olduğuna inancım güçlendi. Böyle bir kitapla ortaya çıkarak diğer insanlardan kendimi uzağa mı atıyorum tedirginliğim, ‘ben de normalim diğer insanlardan farkım yok ki ‘ düşüncem, ‘aman zaten uzağım, belki böyle kaynaşırız’ a döndü. Hani olur a günün birinde yaşadıklarımız, yazdıklarımız birilerinin hayatında olumlu yönde etki yaratır. Bu gerçekten benim için sevinç kaynağı olur.
*Geçen gün havuza gittiğimde yaz okulu başladığından nasıl kalabalık anlatamam, hani akıllı uslu çocuklar olsalar neyse. Ama görücen bunlar havuzun kenarına geliyorlar “ssaaaapp” diye bir atlıyorlar suya. Biz 5e geliyordu gittiğimizde, soyunma odasındayken bu cimcimelerden biri geldi. “Daha yeni mi geldiniz? Birazdan bitiyor burası” dedi. “Olsun, ben jet hızıyla yüzerim” dedim.
Sonra havuza girdim, bir köşede hareketlerimi yapıyorum. Bu geldi gene, arkadaş olduk ya, “Sen yüzme bilmiyor musun?” dedi. “Biliyorum da benim rahatsızlığım var, onun için bu hareketlerimi tamamlamam lazım, birazdan yüzerim” dedim. Bu şimdi gidiyor, geliyor “E hadi ne zaman yüzeceksin?” diyor. Sonra etti edemedi havuzun kenarından tutunup boylu boyunca uzandı, ayaklarını çırpmaya başladı. “Bak böyle yapacaksın” dedi.
Güldüm kıza “Allaam millete şaklaban olduk” diye. Neyse 5,5dan sonra erkekler seansı başladığından çocuklar gitti. Oradan bir havuz görevlisi gelip “siz kalabilirsiniz” dedi de rahat rahat biraz daha kalabildim havuzda.

http://arsiv.sabah.com.tr/2004/05/14/gun101.html