Batının, demokrasi dâhil, hiçbir konuda samimi olmadığı, her şeyi salt kendi çıkarları çerçevesinde değerlendirip tavır aldığı artık ayan beyan olmuştur.

Bunu zaten bilen biliyordu. Mısır'da giriştikleri darbe ile bu hakikati, en ahmakların dahi görebileceği hale getirdiler. Bunu hala anlamayan varsa ahmak bile değildir, haindir.
Esasında, Bakara suresi 120. ayet bu gerçeği bin dört yüz yıl önce haber vermiş; "Sizi Yahudi ve Hristiyanların oluşturduğu kurumlara, kurumsal birlikteliklere dâhil etmezler. Siz onların dinine -kriterlerine- tam tabi olmadıkça, yani dininizden vaz geçmedikçe kapılarını size açmazlar" diyor.
Eğer Türkler söz konusu ise, dinlerinden vaz geçseler de onları almazlar, almayacaklar. Şimdilik ahmaklığımızdan yararlanıp, alacakmış gibi oyalıyorlar.
Neden böyledir derseniz, çünkü diğer kavimlerin İslamiyet'inden, kendilerine zarar gelmeyeceğini biliyorlar. Ama Türkleri kendi medeniyetleri için bir tehdit biliyorlar ve o yüzden son 250 yıldır onları Batı ve Batı medeniyeti için tehdit unsuru olmaktan çıkarmak için her yolu deniyorlar. Bunu bir süreliğine de başardılar. Bediuzzaman'ın dediği gibi "muvakkaten" de olsa Türkün ordusunu ve devletini, İslam'ın aleyhine, deccalizimin lehine hizmet ettirdiler. Bugün maalesef hala Türk aydınları, medyası, birtakım kurumları ve bir kısım siyasetçileri, Türk Milleti'ni batının kapısında bir uşak gibi tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar…
Bediuzzaman, bu dönemin geçici olacağını, sonunda "kahraman ordu"nun "onun elinden" ipini kurtaracağını ve hatasını anlayıp tamir edeceğini (5. Şua mukaddime) seksen yıl önce haber vermiş. Söylediklerinin çıkmaya başladığını da görüyoruz, çok şükür.
Evet, her mümin bilir ki Batının düşmanı olduğu şey, şu veya bu kavim değil, bizatihi İslam'dır ve onu temsil edenlerdir. Türk milletine olan düşmanlıkları da, onun bin yıl İslam bayraktarlığını hakkıyla yapmış olmasındandır… Kim İslam ile samimi ise batı ona düşmandır. Çünkü şeytani yapılanmasını, İslam'a muhalefete borçludur. İslam ile husumetini muhafaza ediyor ki kimliğini koruyabilsin.
O yüzden Müslümanlar söz konusu olduğunda demokrasi falan masal olur. İşte görüyorsunuz, kendileri açısından demokrasinin olmazsa olmazı bildikleri sandık ve sandıktan çıkanın, kanunlar çerçevesinde belirlenmiş siyaseti yürütme hakkı, Müslüman ülkeler söz konusu ise bir anlam taşımıyor. İktidar Müslümanların eline geçmişse, ne kadar büyük bir çoğunlukla gelmiş olursa olsun bir önemi yok onlar için.
Elbette bir parti çoğunluğu aldı diye, azınlıkların hakkını selp etme hakkına sahip değildir. Ama halkın iradesiyle iktidar olmuş bir siyasi ekibin, -eğer İslami eğilimleri varsa- isterse yüzde 70-80'le gelmiş olsunlar, Batılılar için bir anlam ifade etmiyor. O yüzden şimdilerde sandığı ve sandıktan çıkan sonucu itibarsızlaştırma operasyonuna sürüyorlar. Türkiye dâhil, bu oyunu tüm İslam ülkelerinde oynuyorlar. Kim vasıtasıyla? Tabii ki kendi besledikleri aydınları ve gazetecileri ve bir kısım bürokratları vasıtasıyla! Bunu da güya demokrasi adına yapıyorlar.
Bu bir gerçek! Batı kendi çıkarını sürdürmek için her türlü çifte standardı sergilemekten, asla utanmaz utanmıyor. Darbe imiş, diktatör imiş, zalim imiş… Eğer onların çıkarını garanti altına almışsa, Batı için baş tacıdır! Bir zamanların Saddamı'nı düşünün. Şimdiki kralları düşünün!
……
Gelelim madalyonun öbür yüzüne. Tamam anladık. Batı ahlaksızdır, çifte standartlıdır. Kendi çıkarlarını sürdürmek için her türlü ahlaksızlığı, yüzsüzlüğü yapmaktan, cinayeti işlemekten utanmaz.
Peki, biz neden bu vaziyeti hak edecek hale düştük?
Bu coğrafyanın efendileri biz değil miydik? Medeniyetin sahipleri biz değil miydik? Muktedirken, onların hayatlarına biz çeki düzen verirken neden, ne yaptık ki, onlardan talimat alacak, bize dayattıkları haksızlıklara ses çıkaramayacak hale geldik?
Hangi siyasetçimiz bunun düşünüp gereklerini hazırladı? İşte bizde 10 küsur yıllık bir iktidar devam ediyor. Bizi geri bırakan sebeplere dair ciddi çözümler üretilebildi mi? Acaba bilim olmadan, teknolojiyi geliştirmeden, yani onların bizi kendisiyle mağlup ettikleri fen ve sanat silahını edinmeden nasıl başaracağız bunu? Bu uğurda hangi İslam ülkesi ciddi bir adım atabilmiş. Mesele illa atom bombası yapmak değil ki. Siz bilim üretecek kaç fakülte inşa ettiniz. Bilim üretecek hangi zemini var ettiniz?
Asıl konuşulması gerekenler bunlardır.
Eğer bilim üretimi hala onların uhdesinde ise ve adamların teknolojileri senin teknolojinin 20 - 30 yıl önünde gidiyorsa, kusura bakma, senin iktidarına da, sandığına da hayat tarzına da müdahale ederler ve hem de ediyorlar.
Üç yüz yıldır biz mağlubuz onlar galip. İran devrimi dâhil -ki asıl onunla başladılar- bölgede onurlu sayılabilecek, halkın demokrasiye, daha doğrusu kendi iradesine sahip çıkmak için yaptığı her hamle batının kurumları tarafından hafife alındı, engellendi. Halkı yüreklendirecek, iradesine sahip çıkmaya sevk edecek her diriliş veya çıkış hareketi, o ülkenin iç dinamikleriyle -yani medya ve darbelerle- bertaraf edilebilmişse ne a'la. Edilememişse kendileri servislerini devreye sokarak, ya ihtilal yaptırırlar ya iç savaş çıkartırlar veya gezi parkı eylemlerinde olduğu gibi memleketin aymazlarını sokaklara dökerler!
Biz de her seferinde oyuna geliriz. Neden, çünkü hakiki manada iman etmemişiz, hakiki manada İslam olmamışız veya bu değerlerimizi kaybetmişiz! Hadise rağmen, bir delikten defalarca sokulabiliyoruz.
O yüzden de hep mağlup oluyoruz. Oysa Cenabı Hak, "Ben ve elçilerim mutlaka galip geliriz" (Mücadile, 21) buyuruyor; "Müminlere yardım etmemiz/onları zorbaların tasallutundan kurtarmamız bizim üzerimize bir haktır" (Yunus, 103; Rum, 47) buyuruyor. Peki neden o yardım gelmiyor veya ha bire gecikip duruyor. Acaba, biz yardımı hak edecek kadar mazlum mu olamadık, yahut kendisine yardım olunacak Müslümanlardan mı olamıyoruz? Bu, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus…
"MURSİ" KELİMESİ ETRAFINDA BİR TEZEKKÜR
Mursi kelimesi okunuş itibarıyla ‘mürsel', yazılış bakımından da Musa kelimesini çağrıştıran bir isim. Esasında çok ilginç bir adı var. Eğer Mursi kelimesinde R harfinin ıskat etsek, yazılış itibarıyla Musa şeklinde okunabilir. Böyle olunca da Mursi adında, Muhammed, Musa ve İsa isimleri bir araya gelmiş olur. Muhammed Musa İsa el-Attayâ
Bu ilginç.
İkinci ilginç yanı, isminin hakikaten yazılış itibarıyla Musa isminin çağrıştırmasıdır. Bu da önemli. Çünkü Mısır'ır firavunlarıyla ancak ‘Musa' baş edebilir.
Musa ile Firavunun mücadelesi uzun ve çetin bir mücadeledir. Mısırlı firavunların kolay kolay vaz geçeceklerini ummak safdillik olurdu zaten. Mamafih, Mursi'nin adında, ziyade olarak ulunan R harfi de bunun işaretidir. R harfi, huruf ilminde "Mükevven-i Müstevhibe" yi temsil eder.
Hatırlayın, Cehab-ı Hak, Musa Aleyhisselama, Firavun'un teknikleri ve kudretleriyle baş etmesi için 11 mucize verdi. Bu mucizelerin tamamı dönemin teknolojisi ile de yapılabilir olduğu için, firavun Hz. Musa'ya sürekli "Ne var bunda. Bunu benim sihirbazlarım da, bilim adamlarım da vs yapabilirler…" diyordu. Ta ki, Cenab-ı hak, her ailenin ilk doğanlarını alıncaya kadar. Buna bir bahane bulamadı…. Ve sonunda Musa'ya "Al kavmini git" dedi. Tabii bunu söylerken de yine kafasının içinde başka planlar vardı. Musa (as) ve halkının Kızıl Denize doğru gideceklerini biliyordu. Onlar tam denizin kenarına varınca arkadan saldırıp, asırlarca -batının şimdi İslam halklarına yaptığı gibi- köle olarak kullandığı halkı -çünkü artık ona kölelik yapmak istemiyorlardı- top yekûn imha etmeyi kararlaştırmıştı.
Sonunda o tuzağa kendisi düştü ve Âlemlerin Rabbi, kendi katından bir hibe olarak, mükevvenatın kanununu tağyir edip ona denizi yarma mucizesini verdi… Musa (as), ‘inanmış olan topluluğu' (beni İsrail'i) sahil-i selamete çıkarırken, Firavun ve avenesi o mükevven-i müstevhibe sayesinde denizin dibini boyladı.
Mursi kelimesindeki R harfi, Muhammed Mursi'nin, daha doğrusu onun temsil ettiği cemaatin, Hz. Musa (as)'nın mükevven-i müstevhibe -yani 11 mucize- ile başardığını inşallah kendi çabalarıyla ve sabırlarıyla başaracaklarnın işaretidir.
Bugünkü "İhvan-ı Müslimin" o günkü "beni İsrail"in ta kendisidir. Çünkü 'beni israil' demek, "Allahlın yolunda yürüyenler" demektir. Mısır'ındinî hayatını canlı tutan ve post modern firavunlar çağının Mısır'ında Hakkı temsil eden bir grup oldular. Tabii ki siyasi üslup açısından bir takım yanlışları olabilir ve de olmuştur ama neticede İslam'ı diri tutmak ve onu yaşayıp yaşatmak için canlarını ve gayretlerini esirgememiş şu topluluğu, Rabbin muvaffak etmemesi veya onlara nusret vermemesi, yardım etmemesi beklenemez. Bu bir ilahi usuldür. Yeter ki siz nebevi duruşu muhafaza edin!
Cenab-ı Hak iki ayette "müminlere yardım etmek benim üzerimde bir haktır" buyurarak, bunu müjdeliyor. Yunus süresinin 103. ayetinde "Summe nunecci rusulena vellezine amenu kezalike hakkan aleyna nuncil-mu'minîn." diyor. ("Sonra elçilerimizi ve iman edenleri kurtarırız. (Elçilerimizi zalim firavun ve Nemrutların ve zorba güçlerin baskısından ve zulmünden kurtarmak nasıl bizim üzerimizde bir hak ise ) aynı şekilde inanları zalimlerin tasallutundan kurtarmak da üzerimize bir haktır") (Yunus, 103)
Nitekim de, inşallah Mısır'ın batılıların tasallutlundan tam manasıyla kurtulması zamanı hayli yaklaşmış. Ayetin "Kezalike hakkun aleyna nüncil müminin" fıkrasının cifir değerleri yaklaşık, Hicri 1340 ediyor ki, inşallah o tarihe kadar veya ondan sonra Mısır, modern Firavunların zulmünden tam olarak kurtulacaktır.
Nitekim bizde de 28'in rövanşı beş yıl sonra gelmişti. İnşallah Türkiye'de olduğu gibi tüm İslam yurtlarında tağutun düzeninin dağılması zamanı gelmiştir ve biz de göreceğiz. Allah'ın izni ile..

Mehmet Ali Bulut