Öngörülerin çıkması çoğu kere can sıkıcıdır. Elazizliler, kişiyi bekleyen sıkıntıları, vaktinden önce haber verenlere “şum tutma” derler. Bunu yapanlar da zaten her yerde ‘şom ağızlı'lıkla suçlanır. Ben de şimdi kendimi şom ağızlılıkla suçluyorum.

Talut ile ilgili ilk yazıyı tam beş sene önce yazmışım. "Talut (Tayyip bey) Calut'u (rejimin sultasını) Yener…" demişim.
Nitekim yendi… Durum ortada… Hele Erkenekon davasının neticesini gördükten sonra…
………
Talut Calut kısası ile ilgili ikinci yazıyı, referandum öncesinde yazmışım. Başlığı Referandumdan Sonra (Bir Kıssanın analizi) [1]
Yazıyı şu paragraflarla sonlandırmışım:
"İşte eğer Ak Parti, -(iktidarda o olduğu için onun adını zikrediyorum)- iddialarında samimi ise, şu referandum sınavını atladıktan hemen sonra, tıpkı Talut'un yaptığı gibi, ordusunu, suyu kana kana içenlerden ayıklaması gerekir. Yoksa o da daha önceki partiler gibi iktidara taşıdığı insanları semirtmekten başka işe yaramamış olur.
Yok, eğer kendisine, nehri sağ salim geçmiş bir topluluk edinir ve onların üzerine yeni dönem siyasetini bina ederse milletin bahtı değişir. O zaman aralarında bulunan ‘davud' yıllardır bizi zebun etmiş Calut'u (yani keyfî, küfrî ve cebrî düzeni) öldürür. Kıssanın sonunda Talut'un ne olduğu belli değildir ama ‘Davut'un kral olup halkı huzur ve adalet içinde yönetmiştir.
Evet, 'Davut', ‘Talut'un askeri idi ama ‘Calut'u öldüren ‘Talut' değil ‘Davut'tur. Talut'un işi Referandum'a kadardır. Bizi nehirden geçirecektir, o kadar.
Referandumdan sonra büyük ihtimalle ‘'Davut'un gelişini müjdeleyecek olaylar yaşanacak, hayırlısıyla. Kıssaları iyi okumak lazım!".
………
Talut kıssasına üçüncü temas, 20 Haziran 2011 tarihli yazıda gerçekleşmiş… O yazının başlığı da "Ak Parti CHP'leşebilir mi?"
O yazıda ilginç temaslar olmuş. ‘Savaştan sonra Ne Oldu?' (Yani referandumdan sonra ne oldu) ara başlığı altında şu tespitler yapılmış:
"Kuran ‘da Talut- Calut kıssası, Calut'un (baskıcı, maneviyata kör rejimin) öldürülmesi (Referandum) ile son bulur. Ondan sonra Davut aleyhisselamı kral olmuş görürüz. Neden savaşın komutanı Talut değil de Davut devleti kurmakla görevlendirildi ve o arada, neler oldu bitti, Kuran aktarmaz.
Tevrat ise savaştan sonraki meseleleri de verir:
Savaş ‘Beni İsrail'in (yani inananların) muzafferiyeti ile sonuçlanınca (bizim örneğimizde 12 Haziran seçimleri) işler biraz karışır. Çünkü şartlar, hızla Davut'a yönelir ve Davut ismi öne çıkmaya başlar. Devleti yeniden yapılandırılması işinde toplumun Davut'a meylettiğini görünce Talut, Calut'un ayakta kalan güçleri ile işbirliği yaparak Davut'u saf dışı bırakmak ister. Ona karşı gizli bir mücadele başlatır. Talut, iktidarı ‘Davut'a kaptırmak niyetinde değildir. Ama başaramaz…
Bunun üzerine ‘nebi', Talut'tan yüz çevirir, muzafferiyetine layık bir şükran yapmadığı ve gurura kapıldığı için üzerindeki ilahi teyidin alındığını söyler. Fakat Talut buna aldırmaz ve mücadelesini sürdürür. Sonra yaptıklarından pişman olur Talut ama mücadeleden de vazgeçmez. Kısacası, Davut (as)'un ‘Beni İsrail'in kralı olarak sahneye çıktığı döneme kadar müthiş çekişmeler ve sıkıntılar yaşanır…
Kur'an, Talut ile Davut arasındaki mücadeleden söz etmez. Biz bunu, "Bizim Talut'umuz ile bizim Davut'umuz arasında anlaşmazlık çıkmayacak inşallah" diye yorumlayabiliriz!
…….
Maalesef, "Bizim Talut'umuz ile bizim Davut'umuz arasında anlaşmazlık çıkmayacak inşallah" diye yaptığımız temenni, kabul olmayan dualarımız arasına girmiş olacak ki Ak Parti ile Cemaat kavgası başlatıldı.
Ben kim haklı kim haksıza girmeyeceğim. Çünkü ikisinin de ciddi kusuru var işlerin şu noktaya gelmesinde… Ve tabii ki hiç de yabana atılmayacak iyi tarafları da…
Hatırlayın Hz. Osman (ra)'nın şehid edilmesiyle İslam toplumunda baş gösteren fitneyi… Hz. Osman'ın iktidarı sayesinde servet u saman sahibi olanlar, ne pahasına olursa olsun katillerin bulunmasını istiyordu. Velev ki işkence ile olsun… Çünkü onlara göre "huzurun devamı, devletin bekası esastı. Zanlılar/şüpheliler işkence ile konuşturulabilir"di. Ta ki suçlular bir an evvel ele geçirilsin.
Bunu savunanların başında Hz. Aişe validemiz, Talha ve Zübeyir bin Avvam (ra) gibi önemli sahabiler geliyordu. Bunlar, ‘asayişin devamını ferdin hukukundan daha üstün görmek' diye bilinen ‘adalet-i izafiyye'yi savunuyorlardı…
Hz. Ali (ra) ise Kur'an'ın gerçek adalet anlayışı olan adalet-i mahzayı esas alıyor ve devletin bekası için de olsa ferdin hukukuna tecavüz etmeyi, bir masuma zanlı sıfatıyla işkence etmeyi kendine yediremiyordu. Sonunda niza büyüdü ve taraflar birbirini silahla ikna etmeye kalkıştılar.
Hz. Aişe komutasında büyük bir ordu, Hz. Ali'yi ikna etmek(!) için yola çıktı. Cemel Vakası'nın gerçekleşeceği yere vardıklarında, taraflar arasında müzakere başladı ve sonunda hem Zübeyir bir Avvam hem Hz. Aişe validemiz, yanlış yerde durduklarını görerek, meseleden çekilmek istediler ama fitne bir kere başlamıştı… Her iki tarata da yeterince bulunan fitneci münafıklar, iki ordunun birbirine girmesini sağladılar. 30 bin kişi öldü… Kimse bir şey kazanmadı… Ama Müslümanlar arasına 1400 senedir devam eden bir fitne sokulmuş oldu…
Şimdi aynı fitneciler yine iş başında. Güzel bir birliktelik ile Calut rejimini yerle bir eden ve elbirliği ile yeni bir dönemin kapasını açan Ak Parti ile Cemaat birlikteliği, zedelenmek, yaralanmak isteniyor. Bir taraf, acilen siperden çıkmalı ve ‘bu savaşta ben yokum' demeli. Bu ateşe su dökmeli… Yoksa bebek, ortadan ikiye bölünecek![2]
Yazık ki bu mücadele her iki tarafı da yaralayacak. O yüzden de her iki tarafa da bir iki kelam etmekte yara var. Tabii ki bu kelamım neticeyi değiştirmeyecek. Sadece ben yerimi tayin etmiş olacağ4ım.
Nur cemaatleri, en büyük ikinci krizlerini ANAP'ın artaya çıkmasıyla yaşamışlardı. Bir gurup AP yanında kalmayı yeğlerken büyük büyük ekseriyet, ANAP'ın desteklenmesine karar verdi. Bu durum, o güne kadar müşterek olan menfaatlerin paylaşılmasını da gündeme getirdi. Taraflar birbirinin aleyhine layihalar yazıyor, mektuplar gönderiyor, biri ötekinin haksızlığını isbata çalışıyordu. Hoüca efendinin cemaati de nur camiasının ana gövdesinden ayrışmaya başlamıştı.
O sıralarda bir arkadaşımız -ki şimdi önemli bir gazeteci- bana geldi ve beni kendi tarafına çekmek için ikna etmek istedi. Ona ‘Kardeş bırak ben aranızda Talha olarak kalayım. Yarın bir gün barışmak istediğinizde her iki tarafa da yakın birine ihtiyacınız olabilir" demiştim…
Şimdi de ‘her iki tarafa da yakın biri" olarak iki kelam etmek isteyeceğim.
İlk sözüm AK Parti'ye:
Size defalarca dedim ki, mıntıka temizliği yapın. Açgözlüleri ayıklayın, iktidarı şahsi nüfuzunu parlatma aracı kılanlardan uzak durun. Dostlarınızı ihmal ediyorsunuz. Para ve gücünüz davranışlarınızı, davranışlarınız inancınızı değiştirmesin. Müminin oyu ağır bir emanettir. Kim onu kendi çıkarı için kullanırsa Cenab-ı hakkın gadab tokadını yer...
Siz dinlemediniz bile! Sonunda yüreğinden sığayıp çıkaranlara tenezzül etmemeye başladınız. Tokat yemeniz de müstahak oldu. Gezi Olayları, sizi uyandırdıysa ne güzel! Her şeyin bir anda yerle bir olabileceğini anladınız. Kendinizi ebedi muktedir ve la yüsel bilerek ancak üzerinize gadap çekersiniz!
Emin olabilirsiniz ki başınıza gelenler ve gelecekler, manevi cihette yaptığınız ihmalkârlıklar yüzündendir. Çünkü manevi hayatın ihmal edilmesi, maddi hasar olarak karşınıza çıkar.
Cemaate gelince. Cemaat, tabiatı itibarıyla bir Nur cemaatidir. Onlar kendilerini böyle bilmese de öyledir. Bu mesleğin ve meşrebin banisi Bediuzzamandır zira. Bediuzzamanın mesleği müsbet hareket, meşrebi Aleviyedir; yani o aliyyü'l-meşrebdir.
Aliyyül meşreb olanların dünya saltanatına el uzatması târihen sabittir ki hatardır, üzerlerine bela çeker. Hz. Ali'nin, Hz. Hasan'ın, Hz. Hüseyin'in (radiyallahu anhum) ve daha sonra o soydan gelip de dünya saltanatına el uzatan tüm seyyid ve şeriflerin başına gelenlere bunun delilidir. Bakın o zaman anlarsınız ki, "Aleviyyül meşreb" olanların dünya saltanatına el uzatmaları, manen yasaktır.
Cemaat, Bediuzzaman'ın gölgesinde büyümüş ve kendine has bir mahiyet kazanmış bir manevi hizmettir. Dine, imana, insana dair çok büyük hizmetleri oldu ve olmaktadır. Gönüllerin manevi sultanı, şahı oldular padişahı oldular. Eğer bir de dünya nimetlerine ve saltanatına el uzatırlarsa, başlarına gelenler, en azından Hz. Hasan veya Hz. Ali'nin başına gelenlerden daha az olmaz. Onlar, yaptıklarında ettiklerinde bizimle kıyaslanmayacak kadar masumdular…
Her Parti önünde sonunda bir tür Emevilik olan saltanat büyüsüne kendisini kaptırabilir. Dünyayı ve dünya nimetlerini ahirete tercih edebilir. Hem de ediyorlar, görüyoruz. Ama cemaat ve hizmet ehlinin Emevileşmeye hakkı yoktur… Olmamalı…
Bediuzzaman Nur mesleğini, Hz. Aliye isnat eder. Müspet hareketi esas alır. Cemaat de -şimdi kabul etmeseler de- feyzini ve gücünü o ‘nur'dan almış, neseben ve nasiyeten o meşrepten doğmadır. Başka türlü davranamaz. Birilerinin Bediuzzaman'a "pir-i muğan"[3] deyip, kendilerini üste çıkarmaları onları o tabiattan çıkaramaz. Ya manevi hizmete razı olacaklar, ya da Hz. Hasan ve Hüseyin benzeri bir akıbete maruz kalacaklar.
Oysa her ikisine de yani hep cemaate hem AK Partiye ihtiyacımız var. Çünkü hala hayat ve şeriat alanının tanzimi meselesi ortada duruyor!

[1] ) Bu yazıda geçen Danyal (as), Peygamber Şamuel olarak düzeltilmelidir. Kaynağa bakmadan yazmışım ve isimleri karıştırmışım (özür). Talut'u görevlendiren Samuel (İsma-il ) adında bir nebidir. Şamuil, Allah'a kulak veren, dinleyen, onun yolunda giden demektir. Ve Kıssanın günümüze bakan resminde Türk milletinin şahs-ı manevisini temsil eder.

[2]) Hz. Davud zamanında bir çocuk hakkında iki kadın annelik iddiasında bulunlar. O der "benimdir", öteki der "benim!" Mesele Davut (as) götürülür. İçinden çıkamaz. Sonra Hz. Süleyman der ki "Bırak baba ben çözeyim". Bırakır. Hz. Süleyman büyükçe bir kütük ister ve bir de ağzı geniş balta. Getirirler. Hz. Süleyman çocuğu kütüğe yatırır. Zahirde çocuğu balta ile ikiye ayırıp yarısını bir anneye diğer yarısını da diğer anneye verecek… Tam baltayı kaldırıp da güya çocuğu parçalamak üzere indirecekken, annelerden biri feryat eder: "Durun, durun! Ben yalan söyledim, çocuk onundur, benim değil!" der. Süleyman baltayı indirir. Çocuğun gerçek annesi anlaşılmıştır. Çünkü ancak gerçek anne çocuğunun parçalanmasına rıza göstermez. Gerçek anne "ben yalan söyledim, çocuk benim değil" diyerek, esasında çocuğunu kurtardı.
İmdi Cemaat veya iktidar, biri çıkıp da "bu -iktidar, mal mülk, dünya, vs- benim değil senindir" derse şu millete merhamet ettiğini göstermiş olur. Çünkü ancak gerçek bir yürek şu parçalanmaya seyirci kalmaz! (MAB)

[3] Mog, kadim Farsçada ateşe tapan Zerdüşt rahiplerine verilen isimdir. Pir ise onların büyüğü… Piri-i Muğan ateşe tapanların piri anlamına geliyor. Türk tasavvuf geleneğinde özellikle de divan edebiyatında müridler ‘mug'lara benzetilir. Bununla, tasavvuf yolcusunun zor ve zahmetli bir işe soyunduğu anlatılmak istenir. Ateş soluyup ateş yemek gibi… Çünkü aşk ateşe benzer ve ona talip olan mürid de ateşi yutmaya aday olur demektir… Ona aşk sunan mürşid de pir-i mugan…
Bu benzetmeyi tasavvuf için ilk kullanan Hafız'dır. "Be-mey seccade rengîn kun geret pîr-i mugan guyet- Ki salik bî haber ne-buved zi-râh u remze menzil-ha" (Pir-i Mugan sana seccadeye şarap dök demişse dök. Çünkü rehber, yolun ve güzergahın usullerinden habersiz değildir) der…
Bu beyit daha sonra tüm divan edebiyatçıları tarafından bir şekilde kullanmıştır. Bizde ise Şeyh Galip bunu tasavvufi anlamda güzel kullanır: "Âşıkta keder neyler, gam halk-ı cihanındır/ Koyma kadehi elden, söz pir-i muganındır"
Bu açıdan Bediuzzaman'a bu benzetme, hiç yakışmamış. Çünkü o ne ateşpersttir ne tarik ehli. Bu zamanın tarikat zamanı olmadığını söyleyen bir zata, Pir-i Mugan yakıştırmasını yapmak, kasıtlı değilse hatadır. Aksi daha vahimdir…
Mehmet Ali Bulut - Haber 7