‎8 yaşındaydım. Babamı kaybedeli 1 yıl olmuştu. Sınıfta en arka sırada tek başıma oturmaktaydım. Önümde Hayat Bilgisi kitabım duruyordu. "Hayat Bilgisi". Henüz 2. sınıftaydım ve hayatın bilgisini veren bir kitap duruyordu önümde. Açtım ve içindekiler bölümünde babam öldüğümde ne yapacağıma dair bir başlık arıyordum. Yoktu! Hayatın tek gerçeğini, ölümü, anlatacak hiçbir başlık yoktu kitapta. Gözleri...m dolmaya başlamıştı. Hocanın gölgesi düşmüştü kitaba gözyaşımla beraber. Kafamı kaldırdım, gözleriyle ellerimi işaret ediyordu. Avuçlarımı açtım. Ben dua etmek için açmıştım ellerimi, hoca yapıştırmıştı cetveli tüm gücüyle avuçlarıma. Halbuki ben tanrıya vurmasın diye dua etmiştim. "Dersi dinle!" diye bağırmıştı arkasını dönüp tahtaya doğru ilerlerken. Kitabı açıp, içinde adımı oluşturan tüm harfleri karalamıştım. Dışlamıştım kendimi hayattan, bilgisinden. Ne tanrı acımıştı, ne hoca, ne hayat. Sınıf arkadaşlarım gülüyordu bana. Alışkındım. Dışlanmaya, dövülmeye, gülünç duruma düşmeye. Onlar benim kahkahalarımı, dualarımı, umutlarımı çalmışlardı. O gün son ders zili çaldığında "Hayat Bilgisi" kitabını çöpe atmıştım. Hayat beni, bende hayatı dışlamıştım!

(alntı)